137- Velî olmak için hârikalar ve kerâmetler lâzım degildir 2.Cild 92.ci mektûb

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
Âhıretdeki derecelerin yükselmesine de sebeb olur. Dünyâda ne kadar sıkıntı çekilirse, âhıretde o kadar çok râhatlık olacakdır. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, bu bakımdan da, riyâzât ve mücâhedât çekmişlerdir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, riyâzet çekmek ve mubâhları zarûret olduğu kadar kazanıp kullanmak, ictibâ yolunda şart olmamakla berâber, bunlar iyi ve fâideli şeylerdir. Fâidelerinin çokluğu düşünülünce zarûrî ve lâzım da diyebiliriz. Yâ Rabbî! Bizlere acı! İşlerimizin doğru ve fâideli olmasını nasîb eyle! Doğru yolda olanlara selâm olsun!
İKİNCİ CİLD, 92. ci MEKTÛB
Bu mektûb, Seyyid mîr Muhammed Nu’mâna “kuddise sirruh” yazılmış olup, Evliyâlık, Allahü teâlâya yakınlık demekdir. Velî olmak için hârikalar ve kerâmetler şart olmadığı bildirilmekdedir:
Allahü teâlâya hamd olsun. Onun beğendiği insanlara selâmlar olsun! Kardeşim, çok sevdiğim, Seyyid, mîr Muhammed Nu’mânın âfiyetde olmasına düâ ederim. Vilâyetin [ya’nî Evliyâlığın] hâsıl olması için, hârikaların, kerâmetlerin meydâna gelmesi lâzım değildir. Din âlimlerinin hârikalar göstermesi lâzım olmadığı gibi, Evliyânın da, hârikalar göstermesi şart değildir. Çünki vilâyet [ya’nî Velî olmak], kurb-i ilâhî [ya’nî Allahü teâlâya yakın olmak] demekdir. Allahü teâlâ, bu kurbu [ya’nî yakın olmağı] ise, Fenâdan sonra, [ya’nî Allahü teâlâdan başka, herşeyi unutdukdan sonra], Evliyâsına ihsân eder. Bir kimseye, bu kurb ihsân edilip de bu dünyâdaki, bilinmiyen şeyler haber verilmiyebilir. Bir başkasına, hem bu verilir, hem de gaybler bildirilir. Bir üçüncü kimseye ise, kurbdan birşey verilmeyip, gaybler bildirilir. Üçüncü kimse, istidrâc sâhibidir. Nefsi cilâlandığı için, bilinmiyen şeyler, kendisine keşf edilmekde, böylece, dalâlet uçurumuna düşürülmekdedir. Sûre-i Mücâdele, onsekizinci [18] âyet-i kerîmesinin: (Onlar iyi bir iş yapdıklarını sanıyor. Biliniz ki, çok yalancıdırlar. Şeytân onları aldatmış, yoldan çıkarmışdır. Allahü teâlâyı o kadar unutdurmuş ki, ne dillerine, ne de gönüllerine getirmezler. Şeytânın askeri, uşakları olmuşlardır. Biliniz ki, şeytânın gürûhü olan bunlar, bitmez tükenmez ni’metleri elden kaçırdı. Sonsuz azâblara yakalandı) meâli, böyle kimselerin hâlini bildirmekdedir. Kurb devleti ile şereflenmiş olan birinci ve ikinci şahslar Evliyâdır. Gaybdan haber vermek, bunların vilâyetini artdırmaz ve azaltmaz. İkisi arasındaki fark, kurb derecelerine göredir. Kendine gaybdan birşey gösterilmiyen Velî, kendine ihsân edilen kurbun üstünlüğü dolayısı ile, dahâ ileride ve dahâ üstün olur. (Avârif-ül-me’ârif) kitâbının sâhibi Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî “kuddise sirruh”, Evliyânın büyüklerindendir. Velîlerin hepsi, kendisini sevmekdedir. Kitâbında kerâmetleri, hârikaları anlatdıkdan sonra, buyuruyor ki: (Evliyâdan, yüksek mertebede bulunan birine, hiçbir kerâmet ve hârika verilmiyebilir. Çünki, kerâmetler, yakîni [inanmayı] artdırmak için verilir. Yakîn ihsân edilen birinin kerâmetlere, hârikalara ihtiyâcı olmaz. Bütün bu kerâmetler, Zât-i ilâhîyi hâtırlamak ile kalbin zînetlenmesinden aşağıda kalır). Sôfiyye-i aliyyenin büyüklerinden, şeyh-ül-islâm, Hâce Abdüllah-i Ensârî “rahmetullahi aleyh”, (Menâzilüssâyirîn) kitâbında buyuruyor ki: (Firâset iki dürlüdür: Birincisi, ma’rifet sâhiblerinin firâseti olup, talebenin isti’dâdını keşf etmek, Allahü teâlânın Evliyâsını tanımakdır. İkincisi, riyâzet çeken, açlıkla nefslerini parlatanların firâseti olup, mahlûklara âid gizli şeyleri bilmekdir. İnsanların çoğu, Allahü teâlâyı hâtırlamayıp gece gündüz dünyâyı düşündüğünden, dünyâ işlerinden, ele geçirmek istedikleri şeylerden haber verenleri arıyor. Bunları büyük biliyor. Hattâ, bunları Evliyâ, Allahü teâlâya yakın sanıyorlar. Evliyânın me’ârifine, doğru, ince bilgilerine, dönüp de bakmıyorlar. Belki, bunlara dil uzatıp, bunlar Allahın sevgili kulu olsaydı, gayb olan şeylerimizi, gizli düşüncelerimizi bilirlerdi. Bizim hâlimizden haberi olmıyan bir
 

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
kimse, mahlûkların üstündeki ince bilgileri hiç anlıyamaz diyerek,
Evliyânın firâsetine, Zât-ı ilâhiye ve sıfatlarına olan bilgilerine inanmıyorlar.
Böyle yanlıs ölçüleri sebebi ile, o büyüklerin dogru ilm ve me’ârifinden mahrûm
kalıyorlar. Bilmiyorlar ki, Allahü teâlâ, o büyükleri, câhillerin gözünden saklamıs,
kendine mahsûs kılmısdır. Evliyâsını dünyâ isleri ile mesgûl etmeyip, kendisi ile
mesgûl etmisdir. Evliyâ, insanların hâllerine, islerine baglansalardı, Allahü teâlânın
huzûruna lâyık olmazlardı). Abdüllah-i Ensârî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, buna
benzer dahâ nice seyler yazmısdır.
Üstâdım hâce Muhammed Bâkî-billahdan “kuddise sirruh” isitdim. Buyurdu ki,
seyh Muhyiddîn-i Arabî “rahmetullahi aleyh” yazıyor ki, (Kerâmet ve hârikaları
çok görülen Evliyâ, son nefeslerinde, bunları gösterdiklerine pismân olmusdur.
Keski hiç kerâmetimiz görülmeseydi demislerdir). Evliyânın üstünlügü, hârikaların
görülmesi ile ölçülseydi, bunların görünmesine pismân olmak yersiz olurdu.
Süâl: Vilâyetde, hârika görünmesi sart olmayınca, hakîkî Velî ile, yalancı seyhler
birbirinden nasıl ayrılır?
Cevâb: Bu dünyâda Evliyânın belli olması lâzım degildir. Dogru ile yalancının
karısması lâzımdır. Bu dünyâda hak ile bâtılın, dogru ile yanlısın karısması lâzımdır.
Velînin, kendi vilâyetini bilmesi de sart degildir. Kendi vilâyetini bilmiyen Evliyâ
çok idi. Bunları, baskaları nasıl tanıyabilir? Tanımalarına lüzûm da yokdur.
Evet, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” hârikalar göstermesi lâzımdır. Böylece,
Nebî, Nebî olmıyandan ayrılır. Çünki, Nebînin Peygamberligini tanımak herkese
lâzımdır. Evliyâ, insanları, kendi Peygamberinin dînine çagırdıgı için, Peygamberinin
mu’cizeleri kendilerine yetisir. Evliyâ, eger islâmiyyetden baska birseye çagırmıs
olsaydı, o zemân, hârikalar göstermesi elbette lâzım olurdu. Islâmiyyete çagırdıgı
için, hârika göstermesi hiç lâzım degildir. Din âlimleri, herkesi, kitâblarda
yazılan emrleri yapmaga çagırıyor. Evliyâ, hem buna çagırıyor, hem de islâmiyyetin
bâtınına da’vet ediyor. Önce, islâmiyyete çagırıyor, sonra, Allahü teâlânın ismini
zikr etmegi gösteriyor. Her zemân, aralıksız olarak, zikr-i ilâhî ile olmagı ehemmiyyetle
istiyorlar. Böylece, vücûdü muhabbet kaplayıp, kalbde Allahü teâlâdan
baska birsey bulundurulmaz. Hersey öyle unutulur ki, insan kendini ne kadar zorlasa,
Allahü teâlâdan baska birsey hâtırlıyamaz. Bu iki dürlü da’vet için Evliyânın
hârikalar göstermesine niçin lüzûm olsun? Irsâd etmek, bu iki da’veti yapmak demekdir.
Hârikanın, kerâmetin burada hiç yeri yokdur. Sunu da söyliyelim ki, uyanık
bir talebe, tesavvuf yolunda ilerlerken, üstâdının nice hârikalarını, kerâmetlerini
his eder. O bilinmez yolda, her ân, onun mededine bas vurup, hep yardımına
kavusur. Evet, baskaları için hârikalar göstermesi lâzım degildir. Fekat, talebesine
her ân kerâmet göstermekde, hârikalar, üst üste gelmekdedir. Talebesi, üstâdının
hârikalarını his etmez olur mu ki, ölü olan kalbine hayât vermekdedir. Onu,
müsâhedelere, kesflere kavusdurmakdadır. Câhiller, ölüyü diriltip, mezârdan çıkarmagı,
büyük kerâmet sanır. Büyükler ise, ölü kalbleri diriltmege, hasta rûhları
tedâvî etmege ehemmiyyet verir. Sôfiyye-i aliyyenin büyüklerinden, hâce Muhammed
Pârisâ: (Insanların çogu ölüleri dirilteni büyük bildiginden, Allahü teâlâya
yakın olanlar, bunu yapmak istemeyip, ölü rûhları diriltmisler, talebenin ölü kalblerini
diriltmege çalısmıslardır. Dogrusu da, kalbleri, rûhları diriltmek yanında, ölüleri
diriltmenin hiç kıymeti yokdur. Hattâ abes, ya’nî fâidesiz seyle vakt gayb etmek
olur. Çünki, ölüyü diriltmek ona birkaç günlük ömür kazandırır. Kalblerin diriltilmesi
ise, sonsuz hayâta kavusdurur. Zâten, Allahü teâlâya yakın olanların vücûdleri
kerâmetdir. Insanları Allahü teâlâya da’vet etmeleri, Hak teâlânın rahmetlerinden
bir rahmetdir. Ölü kalbleri diriltmesi, hârikaların en büyügüdür. Insanların
selâmeti, onların varlıgı iledir. Mahlûkların en kıymetlisi onlardır. Allahü teâlâ,
onlar ile rahmet yagdırıyor. Onlar sebebi ile rızk gönderiyor. Onların sözleri
devâdır. Acıyarak bir bakısları sifâdır. Onlar, celîs-i ilâhîdir. Allahü teâlânın lutfları,
ihsânları, onların bulundugu yerden eksik olmaz. Yanlarında bulunanlar kötü olmaz.
Onları tanıyanlar mahrûm kalmaz) buyuruyor.
O büyükleri, yalancılardan ayıran farkların en açıgı, her sözlerinin, hareketlerinin
islâmiyyete uygun olması, yanlarında bulunanların kalblerinde, Allahü teâlânın
korkusu ve sevgisi hâsıl olmasıdır ve baska seylerden sogumalarıdır. Evliyâ ile
münâsebeti olanlarda, bu alâmetler hâsıl olur. Münâsebetleri olmıyanlar, zâten herseyden
mahrûmdur. Fârisî beyt tercemesi:
Iyilige elverisli olmıyan kimse,
fâidelenemez, Peygamberi de görse.
[(Resehât)da, Ubeydüllah-i Ahrâr “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” buyuruyor
ki: ((Himmet etmek), Allahü teâlânın ismleri ile münâsebeti olan bir zâtın, kalbinde
yalnız bir isin yapılmasını bulundurması demekdir. Bu seye teveccüh eder.
Kalbine bundan baska hiçbir sey getirmez. Yalnız, o isin yapılmasını ister. Allahü
teâlâ da o isi yaratır. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Kâfirlerin himmet etdikleri
seylerin de hâsıl oldukları görülmüsdür. Allahü teâlâ, bana bu kuvveti ihsân
etmisdir. Fekat, bu makâmda edeb lâzımdır. Edeb de, bendenin kendisini Hak teâlânın
irâdesine tâbi’ etmesidir. Hakkı kendi irâdesine tâbi’ etmemekdir. Hak teâlânın
fermânına muntazır olmakdır. Irâdesi te’alluk edip fermân buyurunca,
himmet etmekdir). Übeydüllah-i Ahrârın oglu hâce Muhammed Yahyâ buyurdu
ki: (Tesarruf sâhibleri üç nev’dir: Bir kısmı, Allahü teâlânın izni ile, her istedikleri
zemânda, diledikleri kimselerin kalbinde tesarruf ederek, onu fenâ makâmına
erisdirirler. Ba’zısı, Allahü teâlânın emri olmadan tesarruf etmez. Emr olunan
kimseye teveccüh ederler. Bir kısmı ise, kendilerine bir sıfat, bir hâl geldigi zemân
kalblere tesarruf ederler)].
Kıymetli mektûbunuzda, zemânımız pâdisâhının islâmiyyete ehemmiyyet verdigini,
adâleti, Allahü teâlânın emrlerini yerine getirdigini yazıyorsunuz. Bunları
okuyunca, pek fazla sevindik. Allahü teâlâ, memleketleri, devlet reîslerinin
adâlet ısıgı ile nûrlandırdıgı gibi, islâm dînini de, onların himâye ve yardımları ile
kuvvetlendirir. Sevgili kardesim! (Islâmiyyet, kılıncın himâyesi altında) buyuruldu.
Ya’nî, islâm dîninin yayılması, yapılması, devlet reîslerinin yardım ve himâyesine
baglıdır. [Devlet kuvvetli oldukca, herkes malından, canından emîn olur.
Ibâdetlerini râhatlıkla, huzûr içinde yapar. Avrupa, Amerika gibi kâfir memleketlerinde
insan haklarına mâlik olan, dînî vazîfelerini serbestce yapan müslimânların
da, kendilerine hürriyyet veren devlete, kanûnlara karsı gelmemeleri, fitneye,
anarsiye sebeb olmamaları, vergilerini, borçlarını zemânında ödemeleri, devlete
yardımcı olmaları lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimleri böyle olmamızı emr etmekdedirler.]
Ne yazık ki, Hindistânda, devletin müslimânları himâye etmesi, çok zemândan
beri gevsemis idi. Müslimânlık da za’îflemisdi. Hind kâfirleri, sıkılmadan, câmi’leri
harâb etmis, buraları, kendi tapınma ve oyun yerleri hâline çevirmisdi. Mubârek
insanların mezârlarını yıkıp, yerlerini park yapmıslardı. Kâfirler, her günâhı,
kâfirlik alâmetini açıkça isliyor, müslimânlar, Allahü teâlânın emrlerini yerine
getirebilmek için, zorluklarla karsılasıyordu. Hind kâfirlerinin bayramlarında,
yimeleri, içmeleri yasak oldugundan, müslimân sehrlerinde, fırınların, asçıların ekmek,
yemek satmasına mâni’ oluyorlardı. Mubârek Ramezân ayında, umûmî yerlerde,
oruclular karsısında, çılgınca yiyip içiyorlardı. Müslimânlar, birsey söyliyemiyordu.
Yazıklar olsun ki, devlet adamları bizden oldugu hâlde, böyle za’îf ve zevallı
hâle düsmüsdük. Idârecilerin kıymet verdikleri zemânlarda, islâmiyyet parlamıs,
âlimlerin yüksekleri, Sôfiyyenin büyükleri “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”,
herkesden sevgi ve saygı görmüsdü. Devletden aldıkları kuvvet ile, islâmiyyetin
yayılmasına çalısmıslardı. Isitdigime göre, sâhibkran emîr Tîmûr “aleyhirrahme”,
Buhârâ caddesinden geçerken, uzakda, birçok kimsenin halı silkdiklerini
görüp, merâkla sormus. Hâce Muhammed Behâeddîn-i Buhârî “kuddise sirruh”
hânekâhı halıları oldugunu anlayınca, islâmiyyete olan sevgi ve saygısının çoklugundan,
oraya yaklasıp, halıların tozları içinde durmus, misk ve anber sürünür
gibi, hânekâhın tozlarını yüzüne gözüne sürerek, Allah yolunda olanların feyz ve
bereketleri ile sereflenmek istemisdir. Allahü teâlâya yakın olanlara karsı gösterdigi
sevgi ve saygı sâyesinde, îmânla gitdigi umulur. Isitdigimize göre, Tîmûrun ölüm
haberi duyulunca, o zemânda bulunan Evliyâdan birisi “kuddise sirruh”, (Tîmûr
öldü. Îmânı da birlikde götürdü) buyurmusdur.
Cum’a günleri, hatîb efendiler, hutbe okurken, sultânların ismlerini, en asagı basamaga
inerek okuyorlar. Bunun sebebi, sultânlar kendilerinin, Server-i âlemden
“sallallahü aleyhi ve sellem” ve dört halîfesinden asagı olduklarını göstermek
içindir. Kendi ismlerinin, o büyüklerin ismleri ile birlikde okunmasını uygun görmedikleri
için böyle okutuyorlar.
Secde, alnı yere koymakdır ki, küçüklügü ve asagılıgı göstermekdir. Tevâzu’ ve
saygının son derecesidir. Bunun için secde, ancak Allahü teâlâya ibâdet için yapılır.
Ondan baskasına secde etmek câiz degildir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi
ve sellem” birgün, bir yere gidiyordu. Bir köylü rast gelip, mu’cize gösterirsen
îmân ederim dedi. Server-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Karsıki
agaca git, de ki, Allahın Peygamberi seni çagırıyor!). Köylü, böyle söyleyince,
agaç yerinden ayrılıp Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” önüne geldi. Köylü
bu hâli görünce, hemen müslimân oldu. (Yâ Resûlallah! Izn verirsen, sana secde
edecegim) dedi. (Allahü teâlâdan baska, hiçbirseye secde edilmez. Baskasına
secde etmek câiz olsaydı, kadınların, erkeklerine secde etmelerini emr ederdim)
buyurdu. Fıkh âlimlerinden ba’zısı, sultânlara, selâm niyyeti ile, secde etmege
izn vermis ise de, sultânların bu isde, Allahü teâlâya karsı edebi gözetmeleri, Allahü
teâlâdan baskasına secdeye izn vermemeleri lâyık olur. Allahü teâlâ, onları
herseye âmir ve hâkim yapmıs, herkesi bunlara muhtâc kılmıs. Bu büyük ni’mete
sükr olarak, aczin, küçüklügün son sekli olan secdeyi, Allahü teâlâya mahsûs
edip, Ona serîk olmamalıdırlar. Ba’zı âlimler izn vermis ise de, kendileri, güzel tevâzu’ları
sebebi ile, buna izn vermemelidir. Ihsân edenlerin karsılıgı, ancak ihsân
olur. Görüsdügümüz zemân, dahâ çok anlatırım. Dogru yolda bulunanlara, Muhammed
Mustafânın “sallallahü aleyhi ve sellem” izinde yürüyenlere selâmlar olsun!
Evliyânın efdali, Sıddîk-ı ekber, ba’dehu Fârûk,
ve Zinnûreynden sonra, Alîdir ol Velîyullah.
Kalan Eshâbı hem ki, cümlesinin zikri hayrolsun,
cemî’i Âl-ü Eshâb-ı kirâmı severim fillah.
Asere-i mübessere ve Fâtıma, Hasen ve Hüseyn,
bu ümmetden bunlara Cennet ile neshedü billah.
Ve gayri kimseye aynîle Cennetlik denilmez ki,
o gaybe hükm olur, gaybi ne bilsin kimse gayrillah.
Ve Eshâb-ı kirâmın cümlesinden sonra ümmetden,
cemî’i Tâbi’în olmusdur, efdalü Evliyâillah.
 
Üst Alt