183- Bir tesavvuf mütehassısının mektûbu

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
BİR TESAVVUF MÜTEHÂSSISININ MEKTÛBU

Tesavvuf, kalbi sâf yapmak, temizlemek demekdir. Bu da, zikr-i ilâhî ile olur. Bütün insanların se’âdet-i ebediyyeye, ya’nî dünyâ ve âhıret iyiliklerine kavuşması, hakîkî sâhibimiz olan Allahü teâlânın ismini çok zikr etmekle hâsıl olur. Şu kadar var ki, zikri, bir Velîden veyâhud onun izn verdiği, ahkâm-ı islâmiyyenin ve hakîkatin edeblerini değişdirmiyen, bid’at karışdırmıyan, ona, doğru bağlanmış bulunan bir zâtdan öğrenmesi, ondan izn alması lâzımdır. Böyle öğrenmeksizin yapılan zikrin fâidesi ek az olur, belki de hiç olmaz. Çünki, izn alarak yapılan zikr, mukarreblerin işidir. İznsiz zikr ise, ebrârın işidir. Bunun için, (Ebrârın ibâdetleri, iyilikleri, mukarreblere günâh, kusûrdur) buyurulmuşdur. [İmâm-ı Rabbânî “rahime-hullahü teâlâ” yüzdoksanıncı ve Abdüllah Dehlevî doksandokuzuncu mektûbunda buyuruyorlar ki, (Zikrin fâideli olması ve te’sîr edebilmesi için ahkâm-ı islâmiyyeye uymak şartdır. Farzları ve sünnetleri yapmak ve harâmlardan ve şübheli olan şeylerden sakınmak lâzımdır. Bunları da sâlih olan Ehl-i sünnet âlimlerinden [veyâ bunların kitâblarından] öğrenmelidir). Zikri, bizim kitâblarımızda bildirdiğimiz gibi yapan kimse, izn alarak yapmış olur.]
Zikri merâk etdiğinizi biliyorum. Bunun için açık yazıyorum.[1]
Zikr, arabî bir kelimedir. Türkçede hâtırlamak, anmak demekdir. Hâtırlamak da, kalb ile olur. Söylemekle olmaz. Şimdi üç dürlü zikr bilinmekdedir:
1— Dil ile söylemekle yapılan zikrdir. Söylerken, kalb birlikde hâtırlamaz. Yalnız dil ile söylenen zikrin kalbi temizlemekde fâidesi pek az olur. İbâdet sevâbı hâsıl olur. Zümer sûresinde, meâli, (Kalbleri Allahü teâlâyı zikr etmiyenlere azâb vardır) olan yirminci âyetinde bildirilen azâb bunlar içindir.
2— Yalnız kalb ile yapılan zikrdir. Dil söylemez. İşte bizim yolumuza mahsûs olan zikr budur. A’râf sûresi ellidördüncü [54] âyetinde meâlen, (Rabbinizi, yalvararak ve gizli ve sessiz çağırınız) ve Ra’d sûresi, otuzuncu [30] âyetinde meâlen, (Biliniz ki, kalbler, yalnız Allahü teâlâyı zikr etmekle râhat bulur) ve A’râf sûresi ikiyüzdördüncü [204] âyetinde meâlen, (Rabbini, içinden zikr et!) buyuruldu ve başka birçok âyet-i kerîmede ve sayısız hadîs-i şerîflerde ve din büyüklerinin kitâblarında bu zikr bildirilmekdedir.
3— Dil ile kalbin birlikde yapdığı zikrdir. Allah adamları, Evliyâ “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz”, yükseklere erişdikden sonra, böyle zikri yapabilirler.
Kalb ile yapılan zikr, en önce Fahr-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem” hicret gecesinde, Sevr dağındaki mağarada, Ebû Bekr-i Sıddîka “radıyallahü anh”, diz üstüne oturtup, gözlerini kapamasını emr ederek sessiz yapdırdığı zikrdir.
Büyüklerin yolda bulunanlara öğretdikleri râbıta, Tevbe sûresinin yüzyirminci âyetinin, (Hep sâdıklarla birlikde bulunun!) ve En’âm sûresinin elliikinci âyetinin, (Rablerini istiyenlerle berâber olmağa çalış!) meâllerinde emr olunan berâberlikdir ve (Allahü teâlânın sevdiklerini hâtırlamak, rahmet etmesine sebeb olur) hadîs-i şerîfine uymakdır. Bunlar gibi, başka âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler de vardır. Asyada, Mâverâ-ün-nehr ve Buhârâda, oniki asrdan beri gelmiş bulunan Hanefî âlimlerinin büyükleri de, talebesine böyle yapdırmışlardır.
Hergün âdet ederek, sabâh veyâ akşam nemâzından sonra, yâhud uygun gördükleri bir zemânda, abdestli, temiz bir yerde, yalnız olarak, kıbleye karşı oturulurdu. Gözler kapanırdı. Dil ile yirmibeş kerre (Estagfirullah) denir, herbirini söylerken, (Günâhlarıma pişmân oldum.



(Bir kimse, bu mektûbu okuyup, seve seve yaparsa, ona izn verilmis olur demislerdir.Zikrden ve râbıtadan istifâde edebilmek için, Ehl-i sünnet i’tikâdında olmak ve farzları yapmak, harâmlardan sakınmak lâzım oldugu doksandördüncü ve yüzdoksanıncı mektûbların sonunda ve ikinci cildin kırkyedinci ve ellinci mektûbunda bildirilmisdir. Böyle olmıyanlarda, fâide yerine zarar olur) demislerdir.
 

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
Bir dahâ yapmamaga söz veriyorum. Günâhlarımı afv eyle!) diye düsünülürdü. Sonra:
Bir Fâtiha ile üç Ihlâs okuyup, sevâbı, Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem”
ile Muhammed Behâeddîn-i Buhârî ve Abdülkâdir-i Geylânînin “kaddesallahü teâlâ
esrârehümül’azîz” rûhlarına hediyye edilir ve kalb ile düsünerek, rûhlarından yardım
istenir. Beni de yolunuzun yolcuları arasında bulundurunuz diye yalvarılırdı.
Ihlâs-ı serîf okumadan, yalnız bir Fâtiha dahâ okur, sevâbını Fahr-i âlem “sallallahü
aleyhi ve sellem” ile imâm-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî
Serhendî ve mevlânâ Hâlid-i Bagdâdî “kaddesallahü teâlâ esrârehümâ”nin
rûhlarına hediyye eder, bunların da rûhlarına kalb ile yalvararak, kendilerinin talebelerinden,
mensûblarından saymalarını ricâ ederlerdi.
Yalnız bir Fâtiha dahâ okunur. Sevâbını Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem”
ile seyyid Abdüllah ve seyyid Tâhâ “kaddesallahü teâlâ esrârehümâ” rûhlarına
hediyye eder, bâtınlarından kalb ile yardım ve feyz isterlerdi.
Bir Fâtiha dahâ okuyarak, Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” ile seyyid
Muhammed Sâlih ve seyyid Fehîm-i Arvâsînin “kaddesallahü teâlâ esrârehümâ”
rûhlarına hediyye eder, rûhlarından kalb ile yardım ve feyz isterlerdi.[1]
Bundan sonra, kısaca (Tezekkür-i mevt) ederlerdi. Ya’nî, kendini ölmüs ve tenesir
tahtası üzerinde yıkanmıs, kefene sarılmıs ve tabuta konulmus ve mezâra gömülmüs
olarak düsünürlerdi. Mezârda oldugu hâlde, Allahü teâlâ ile arasında vesîle
ve vâsıta olan zâtı [meselâ, yukarıda rûhlarına Fâtiha okudugu Velîlerden birini]
karsısında görür gibi, hayâline getirir, nûrlu alnına, ya’nî iki kası arasına
edeb ile bakar gibi olurlardı. Herseyi unutarak, dünyâ islerini düsünmiyerek,
sevgi ve saygı ile, onun mubârek yüzünü hayâlinde veyâ gönlünde durdururlardı.
Buna, (Râbıta) demislerdir. Mâide sûresi, otuzbes [35]. ci âyetinde, (Ona kavusmak
için, vesîle, vâsıta arayınız!) emri ile ve baska âyet-i kerîmeler ve hadîs-i serîflerle
ve islâm âlimlerinin kitâblarında bildirilmisdir. Tesavvufun bütün yollarında
ve en çok büyüklerimizin yolunda en degerli ilerletme vâsıtası oldugu bildirilmisdir.
Bu râbıta, en az onbes dakîka sürer. Dahâ az olursa, te’sîri de az olur.
Râbıtasız zikr etmek, insanı ilerletmez. Zikr etmeden râbıta yapmak, ilerletir
buyurmuslardır. Râbıta, her isde yardımcıdır. Zikr etmege yardımı ise, pekçokdur.
Allahü teâlânın evi olan kalbi, nefsin pisliklerinden ve seytânın aldatmasından temizler.
Zikrin yerlesmesi için kalbi hâzırlar. Râbıta, üç kısmdır:

1 — Velînin yüzünü, karsısında bulunuyormus gibi, hâtırlamakdır. Böyle râbıta,
zikre baslarken yapılırdı.
2 — Yüzünü kendi kalbinde bulundurmakdır. Böyle râbıta, zikr ederken,
kendiliginden hâsıl olunca, kalbde durdugunu düsünerek, zikr etmek olurdu.
3 — Kendisini, Velînin seklinde, kıyâfetinde görmek, ya’nî böyle râbıta yapmakdır.
Kur’ân-ı kerîm okurken ve dinlerken, ders, va’z dinlerken, nemâz kılarken,
her ibâdeti yaparken, kendini o kıyâfetde düsünür. Bunları yapan, kendi degil,
odur der. Böyle yapılan ibâdetlerden çok lezzet duyulurdu.
Râbıta yapmakla çabuk ilerlerdi. Allahü teâlânın rızâsına kavusurdu. Üçüncü
kısma (Tam râbıta) denirdi.
Tam râbıta yapan, kendi kalbini düsünürdü. Kalb, ya’nî gönül, sol memenin altında
ve iki parmak asagıda, yürek denilen bir parça etde bulunan nûrdan bir kuvvetdir.
Yürek, yumurta veyâ kozalak gibidir. Buna, (Kalb-i sanevberî) denir. Burada
bulunan nûrdan kuvvete, (Kalb-i hakîkî) denir. Kalb-i sanevberî, kalb-i hakîkînin
yuvası gibidir.
Kendine sıkıntı vermeden, nemâzda oturur gibi edeble otururlardı. Basını ve vü-

[1] Bunlara, seyyid Abdülhakîm efendi de ilâve edilir.
cûdünü azıcık kalbe eger. Gözlerini yumar, ya’nî kaparlardı. Çünki göz, kalbin kılavuzu
gibidir. Göz ne ile mesgûl olur ise, kalb de onunla mesgûl olur. [Bütün his
organları da böyledir.] Bunun için, duygu organlarının hiçbiri birsey duymamalıdır.
Hiçbir uzvunu oynatmazlardı. Dudaklar birbirine yapısırdı. Dil damaga deger,
(Allah) kelimesini, hayâli ile, düsünerek, o (nûrdan kuvvet) üzerinden geçirir. Hayâl
ile, zevk, sevk, saygı ile, (Onun gibi, hiçbirsey yokdur) âyet-i kerîmesine uyarak,
hiçbirseye benzemiyen bir zâtın ismi olan Allah, Allah, Allah derlerdi. Söylerken,
hiçbir sıfatını düsünmez. Hattâ hâzır ve nâzır oldugunu bile hâtırlamazlardı.
Tesbîhi alıp, sag elinin bas parmagı ile Allah, Allah diyerek, tesbîh dânelerini atar.
Kalbine bir düsünce gelmemesi için uygun görecegi gibi çabuk veyâ agır agır zikr
ederlerdi. Zikrin, kalbin yakınında olması lâzımdır. Zikr günde, en az besbindir. Ramezân-
ı serîfde onbesbin, baska aylarda yedibin, mümkinse her zemân onbesbin
olurdu. Zikr, bu kadar anlatılabilir. Yapınca anlasılır. Iyi yapmak çok yapmakla olur.
(Ölüm gelmeden önce zikr et! Çünki, kalbin temizligi zikr ile olur. Allahü teâlânın
zikrinden baska, her ne olursa olsun, can çıkarmakdır) sözü meshûrdur.
Tesavvuf bilgilerinin mütehassısları, (Zikr etmekle kalb temizlenir. Zikr etmekle,
Allahın sevgisi elde edilir. Zikr etmekle, ibâdetin tadı duyulur. Zikr etmekle,
îmân kuvvetlenir. Zikr etmekle, nemâz kılmak hevesi artar. Zikr etmekle, ahkâm-
ı islâmiyye kolaylıkla yapılır. Zikr etmekle, taklîdcilikden kurtulup, vicdânîlige
kavusulur. Kur’ân-ı kerîmdeki (Allahü teâlâyı çok zikr ediniz!) emri bunu göstermekdedir)
derlerdi. [Zikrin nasıl yapılacagı, Muhammed Ma’sûm hazretlerinin,
cild 2, 113.cü mektûbunda yazılıdır. Bu mektûbun tercemesi, (Kıyâmet ve Âhıret)
kitâbı 165.ci sahîfede vardır.]
Tesavvuf yolunda ilerlemek için, önce tevbe, sonra istihâre yapılırdı. Tevbe yapmak
için kısaca, (Yâ Rabbî! Bulûgum ânından simdiye kadar yapdıgım günâhlara
pismân oldum. Simdiden sonra da, insâallahü teâlâ hiç günâh islememege söz
veriyorum) denir. Günâhlar ayrı ayrı sayılmaz. Sonra gusl abdesti alınır. Guslden
sonra, o gece (Istihâreye niyyet etdim) diyerek iki rek’at nemâz kılıp, yatılırdı. Birinci
rek’atde (Kâfirûn), ikinci rek’atde (Ihlâs) sûresi okunurdu. Hergün, böyle zikr
ederlerdi. Tevfîk Hak teâlâdandır derlerdi.
Imâm-ı Birgivînin (Kırk hadîs)i, yirmibirinci hadîsine göre, her mü’minin istihâre
yapması sünnetdir. Ibni Âbidînde diyor ki, (Istihâre nemâzından sonra su düâ
okunur: Allahümme innî estehîrüke bi-ilmike ve estakdirüke bi-kudretike ve
es’elüke min fadlikel’azîm fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta’lemü velâ a’lemü
ve ente allâmül-guyûb). Yedi gece böyle istihâre yapılır. Sonra, kalbe gelen sey yapılır.
Istihâreden sonra, abdestli olarak, kıbleye dönüp yatılır. Rü’yâda beyâz veyâ
yesil görmek hayra alâmetdir. Siyâh veyâ kırmızı görmek serre alâmetdir denildi.
Istihâre nemâzını baskasına kıldırmak sünnet degildir. Istihâre yapmasını ögrenmeli,
bu sünneti kendisi îfâ etmelidir. Bedenle yapılan ibâdetleri baskasına yapdırmak
câiz degildir.
31 Mayıs 1339 [1923] Zil-ka’de 1341
Esseyyid Abdülhakîm
Resûlullahın vârisi, müceddid-i elf-i sânî,
Ilm-i zâhirde müctehid, tesavvufda Veysel Karânî.
Dîni yaydı yeryüzüne, nûrlar saçdı her mü’mine,
Uyandırdı gâfilleri, yüce imâm-ı Rabbânî.
Iyi bildi ilm-i hâli, ser’a uygundu her hâli,
Küfr sarmısken cihânı, oldu Ebû Bekr misâli.
Sohbetinden feyz aldılar, hem kumandan, hem de vâlî,
Ömer Fârûk soyundandır, buna sâhid oldu adlî.
 
Üst Alt