Çünkü | Senai DEMİRCİ

ceylannur

Yeni Üyemiz
Baby_Hand.jpg


Çünkü

Yazıya başlayacaktım ki, o girdi içeriye. Kucağında bir “melek”le. Şefkatin derya olup taştığı o mahzun kalbin odacıklarında kaybediverdim aklımı. Bir anda altüst oluverdim. Yazacağım yazının başından sürüldüm, bana yazılmış yazının eşiğinde buldum kendimi. Hemen şimdi, sıcağı sıcağına içimde ka(y)nayanları döküyorum satırlara.

O bir “anne.” “Büşra”nın annesi. Bakma adının “müjde” anlamına geldiğine, ama doğum öncesi ultrasondaki ilk görüntüler hiç de müjde değilmiş annesi için. Bir çırpıda “Aldırman gerek!” denilen bebek olarak etiketlenmiş Büşra. Down Sendrom’lu “müjde”. Bebeğinin cinsiyetini öğrenmeye giden anne, içinde bir ömürlük ağırlığı büyüttüğünü öğrenmiş.

Tam o anda sen becerebilir misin “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler!” demeyi? Yo, yo, dudağınla değil. Kalbinle söyleyebilir misin? Az sonra belki alkışlarla sonu gelecek bir şiir gibi de söyleme sakın. Ömür boyu sonlanmayacak, hiç alkış alamayacağın, hüsranlı bir uğultu içinde hüznünü buruk bir zehir gibi yudumlayacağın acı gerçeklik olarak heceleyebilir misin o sözü? Kaderin ömrüne saniye saniye yazdığını hiç itirazsız okuyacağın konusunda güvenebilir misin nefsine? Bir defa dedin diyelim, öbür defasında bu kadar kararlı diyebilecek misin? Bebek Büşra’nın Down Sendrom’lu bakışını bugünlük hazmettin diyelim. Ya, on beş yaşında hazmedebilmeye gücün yetecek mi? Sadece şen şakrak kızının yokluğuna değil, kesik nefesinde, yarım kalmış kelimelerinde yaşamanın ağır yükünü yüzünden taşıyan/taşıran, koltuğuna her büzüştüğünde sanki ebediyen dargınmış gibi duran Down’lılığın boşluğuna da alışmaya da hazır mısın?

Bilmiyorum yeri mi ama başka çarem kalmadı. Şimdi alıntılamam gerek o yazıyı. Bir kediden söz eder Ali Nihat Tarlan o kısa, o sarsıcı öykülerinden birinde. Bir kedi küçücük yavrularını emzirmek üzere uzanmıştır. Kedi yavruları beslenmek üzere kendilerine birer meme ucu bulup hemen tutunurlar. Tam o sırada, öte yandan, hayatın acemisi olduğu her halinden belli bir fındık faresi peyda olur. Kedinin dikkatini çeker elbette. Önce sevinçle gözlerini diker “taze yiyeceğe”. Ama yavrularıyla meşguldür. Fındık faresi başına gelebilecek talihsizliğin farkına bile varmadan yürür. Bir hedefi vardır. Hiç umulmadık biçimde yavru kedilerden açıkta kalmış meme uçlarından birine tutunur. İştahla emmeye başlar. Başından beri fareyi izleyen kedi, hiç aldırışsız, hiç itirazsız başını yere koyar. Razı olmuştur bir fareyi de emzirmeye. Sonra Ali Nihat Tarlan merhum, beni sadece tek bir paragrafta sarsan o kısa final cümlesini söyler: “Çünkü o artık bir kedi değil bir annedir!”

Sakın yanlış anlaşılmaya. Bugünün dar vaktine sığdırdığım bu haftalık yazıyı, çalakalem yazmış olsam da, nicedir biriktirdiğim gözyaşlarım eşlik etti. Hafta boyu değil, bir ömür kendime sakladığım/kendimden sakladığım/kendime saklandığım bir deryanın beslediği o duru pınardan tane tane taştı da geldi.

“Fareyle beslenen” kediyi, “fareyi besleyen” anne yapan o sır nedir, hâlâ bilmiyorum, asla bilemeyeceğim. Ama bu notları yazdığım odamın etrafından, birbirlerine nadiren gülen, burnunu sürekli silmek gereken, dişlerini fırçalamasını bilmeyen, “seni seviyorum anneciğim!” demesi beklenmeyen engelli çocuklarını, engelsiz çocuk annelerinden çok daha bir coşkuyla seven, sevindiren, sevinen annelerin kıkırtıları, gülücükleri geliyor.

“Nasıl olur?”lar yakamı bırakmıyor. Korkunç bir geç kalmışlık kâbusu göğsümü daraltıyor da daraltıyor. Utanıyorum bir daha. Özürlerim de pişmanlıklarım da sadece “yazı”da kalıyor, sözden öte geçmiyor.

Büşra’nın annesinin kalbinde kaynayan o deryadan taşan tek bir gözyaşı kadar sahici olmuyor. Her anlaşılmaz sorunun cevabına, her açıklanamaz durumun altına, her çözülemez çelişkinin yanı başına sadece bir cümle yazmak istiyorum:

“Çünkü o bir anne!” Başka “çünkü”lerin hepsi sahte…

Senai Demirci
 
Üst Alt