Hz. Muhammed (sav ) Davet mektupları

BULUT

Aktif Üyemiz
Yönetici
DAVET MEKTUPLARI

peygamberimizin islama davet mektupları
peygamberimizin islama davet mektupları
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Allah’ın elçisi Muhammed’den, Fars kralı Kisrâ’ya,

Selâm, hidâyete tâbi olan; Allah’a ve Resulüne tâbi olan, Allah’dan başka ilâh olmadığına, Allah’ın eşi ve ortağı bulunmadığına şehadet eden, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna iman eden kimselerin üzerine olsun.

Seni, Allah’ın hak dinine davet ediyorum. Şüphesiz ki ben, bütün insanlara gönderilmiş Allah’ın elçisiyim. (Bu da) yaşayan kimseleri (kötülük ve yanlışlıklarının cezasıyla) korkutmam ve kafirlere o (azap) söz(ünün) hak olduğunu bildirmem içindir. İslâm’ı kabul et, selâmet bulursun. Şayet kaçınırsan tüm Mecusîlerin günahı senin üzerinedir.

(Hz Muhammed (s)’in davet mektubu)

---------------------------------------------------------

Mevcut şartların tüm olumsuzluklarına rağmen, Hudeybiye’yi zafer olarak niteleyen vahye en ufak kuşku duymaksızın inanıp, iman eden Müslümanlar, bu zaferin en önemli aşamalarından birisini çok .yakın bir zamanda görüp, Hudeybiye ile çok büyük imkâna kavuştuklarını fark ettiler. Artık hiç kimsenin ve özellikle de Kureyş’in saldırısına uğrama korkusuna veya tedirginliğine sahip olmadan Medine’de oturabilmekteydiler. Hudeybiye’deki anlaşma gereği Kureyş, Müslümanlarla çekişmeyi terk ettiği gibi, başka kabileleri Müslümanların üzerine kışkırtmayı da terk etmişti. Müslümanlar uzak veya yakın çevre bölgedeki kabilelere gidip, bu kabilelerin mensuplarını İslâm’a davet ederken, hiçbir şekilde can korkusuna, saldırıya uğrama tedirginliğine düşmüyorlardı. Bütün bunlar birkaç ay öncesine göre büyük değişikliklerdi. Birkaç ay önce bunların gerçekleşeceğine inanmak imkânsız sayılırdı; ama şimdi bizzat yaşıyorlardı.

İslâm daveti açısından Hudeybiye’nin getirdiği en önemli imkân ise, davetin sadece yakınlardaki insanlara değil, uzak bölgelerdeki insanlara da ulaştırılmasına imkân sağlaması oldu. Hatta dönemin süper devleti olan Bizans’ın ve Fars’ın krallarına da islâm daveti ulaştırıldı.

Resulüllah, Hudeybiye’den hemen sonra, Mayıs ayı içerisinde, islâm’a davet amacıyla Necaşi’ye, Kayser’e, Kisrâ’ya, Mısır kralına ve diğer bazı emirlere birer mektup gönderdi. Davetin bu yeni ve ileri aşaması, daha önce düşünülmeyen bazı tarihsel ve toplumsal şartların getirdiği bir aşama değil, daha önce de bilinen ve risâletin gelişim programında bulunan bir aşamaydı. Hudeybiye ise bu aşamanın gerçekleşmesine imkân sağladı. Zira İslâm ilk günden itibaren evrensel bir dindi. İslâm’ın evrensel bir din olduğunu ise, sadece Resulüllah veya Müslümanlar değil, Mekke’nin müşrik liderleri dahi risâletin daha ilk günlerinden itibaren biliyorlardı. Çünkü risâletin ilk günlerinde vahyolunan ayetler islâm’ın evrenselliğini açıkça dile getirdiği gibi, Resulüllah da herkese açıkça ifade ediyordu. Davetin henüz kitlesel aşamaya ulaşmadığı, davetin bireysel olarak gerçekleştirilip, inananların sayısının birkaç yüz civarında olduğu dönemde, Resulüllah, müminlere Kisra ve Kayser’in hazinelerini vaat ediyor, dünyanın bu iki zorba ve süper iktidarının Müslümanların elleriyle yıkılacağını ilan ediyordu. O’nun bu sözleri ise müşriklerin alay malzemesi oluyor, Resulüllah’ı ve diğer Müslümanları ‘Dünyanın kralları olacaklarmış’ diyerek alaya alıyorlardı. Resulüllah, Hendek savaşında, çevrelerinin on bin kişilik bir orduyla kuşatıldığı ve katledilmelerinin kaçınılmaz gibi göründüğü zamanda bile, Bizans’ın, Fars’ın, Yemen’in başkentlerini Müslümanlara vaat etmişti. İslâm’ın oralarda hakim olacağını müjdelemişti. Kısacası, risâletin her aşamasında, müşrikler alay etseler, münafıklar münafıklıklarının gerekçesi kılsalar dahi, Resulüllah bu dinin dünyaya hakim olacağım söylemiş ve evrenselliğini ifade etmişti. Mekke döneminde vahyolunan şu ayet bunun örneklerinden sadece birisiydi: ‘Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.[293] Ve elbette ki bu evrensellik, şartlar uygun hale geldiği zaman İslâm’ın tüm insanlığa sunulmasını gerektiriyordu.

Resulüllah, Hudeybiye sonrasında Medine’ye dönünce ‘Ey insanlar! Şüphe yok ki, yüce Allah, beni rahmet olarak tüm insanlara gönderdi. Havarilerin îsa’ya muhalefet ettikleri gibi siz de bana muhalefet etmeyin’ dedi. Bu, Müslümanların beklemediği, ummadığı bir hitap şekliydi. Şaşırdılar. Resulüllah’a muhalefet etmeyeceklerinin bilinmesine rağmen, böylesi bir hitapla karşılaşmalarının nedenini sorma ihtiyacı hissettiler. Bu nedenle de havarilerin yanlışının ne olduğunu sordular; ‘Ey Allah’ın Resulü! Havariler, îsa’ya nasıl bir işte muhalefet ettiler?’ dediler. Resulüllah’ın bu soruya cevabı, kendi amacına işaret olacak şekildeydi; ‘Isa da benim sizi davet edeceğim şeyin benzerine uymaları İçin havarilerini davet etmiş, fakat onlardan yakın yere gitmesi gerekenler buna razı olurken, uzak yerlere gitmesi gerekenler görevlerini ağırdan almış, yapmak istememişlerdi.[294] Konu biraz olsun anlaşılır gibiydi. Müslümanlar anladılar ki, Resulüllah kendilerini bir yere göndermek istiyordu. Ancak muhtemel bir yanlışlığı daha önceden, yaşanmış bir yanlışlığı hatırlatarak önlemeye çalışıyordu. Orada bulunan Müslümanlar, hiçbir sıkıntı veya tereddüt duymaksızın hemen cevaplarını verdiler ‘Ey Allah’ın Resulü. Sen nereye istersen biz oraya gideriz. Bizi nereye gönderirsen gideriz. Senin emrini yerine getirmekte itirazcı olmaz, ağır davranmayız’
Resulüllah, bunun üzerine, bazı kral ve valilere hitap eden İslâm’a davet mektupları göndermek istediğini açıkladı. Vakit geçirmeden davet mektuplarının yazımına geçildi.

Mektuplar, tevhid hakikatini bildiren veya hatırlatan birkaç satırlık bilgiden sonra, muhatabı Müslüman olma-davet eden cümlelerle devam ediyordu. Diplomatik tecrübeye sahip bazı Müslümanlar mektupların mühürlenmesi gerektiğim, hükümdar ve emirlerin mühürsüz mektupları dikkate almayacaklarını ve hatta okumayacaklarını söylemeleri üzerine, Resulüllah daha sonra sürekli kullanacağı ve üzerinde sırasıyla ‘Allah, ‘Resul ve ‘Muhammed kelimelerinin yazıldığı, üçü birlikte okunduğunda ‘Allah’ın Resulü Muhammet yazılı bir mühür yüzük yaptırarak mektupları onunla mühürledi. Bazı şahısları mektupları götürecek görevliler olarak belirledi. Seçilen Müslümanlardan Amr b. Umeyye ed-Damrî, Habeş Necaşisi Ashame’ye; Dıhye b. Halife el-Kelbî, Bizans Kayseri Herajdius’a; Abdullah b. Huzâfe es-Sehmî, Sasanî Kis-rası Hüsrev Perviz’e; Hatıb b. Ebî Baltea el-Lahmî, Mısır Mukavkısı Cüreyc b. Mi-nâ’ya; Şücâ b. Vehb el-Esedî, Şam emiri Haris b. Ebî $emr el-Gassanî!ye; Salît b. Amr el-Lüey, Yemame emiri Hevze b. Ali el-Hanefî’ye islâm’a davet mektuplarını götürdüler.

Amr b. Umeyye ile Necaşi’ye iki mektup gönderildi. Mektubun birisi Necaşi’yi islâm’a davet amacıyla, diğeri ise Ümm-ü Habibe’nin [295] Resulüllah’la nikahını kıyması ve Habeşistandaki Müslümanların Medine’ye dönmelerine yardımcı olmasını rica etmek için yazıldı.

Amr b. Umeyye, Müslümanlara en zor günlerinde yardımcı olmuş, bu nedenle Müslümanların sevgi ve saygısını kazanmış Necaşi’nin huzuruna çıktığı zaman son derece veciz bir hitapta bulundu. Necaşi’nin Müslümanların kalbindeki yerini ifade edip, saygı ve sevgisini dile getirdikten sonra Resulüllah’ın mektuplarını verdi. ResulûUah’m mektupları okununca Necaşi duygulandı. Saygı ifadesi olarak tahtından inip yere oturdu. Okunması biten mektupları alıp saygıyla bir kutuya koydu ve ‘Şahitlik ediyorum ki, O, kitap ehlinin beklediği peygamberdir’ deyip Müslüman olduğunu bildirdi. Bu arada bir sıkıntısını da dile getirdi; ‘Ah keşke imkânım olsa da O’nun yanına gidip O’nun hizmetinde bulunabilseydim. Eakat çevremâe-kilere güvenmiyorum. Onların da Müslüman olmalarını bekleyeceğim’

Necaşi, Resulüllah’ın ikinci mektubunda istenilenleri yaptı. Gıyabında Resulüllah ile Ümm-ü Habibe’nin nikahını kıydı. Ayrıca ülkesindeki Müslümanları gerekli ihtiyaçlarını karşılayarak oğlu Erhâ’nın komutasındaki bir grup Habeşliyle birlikte Medine’ye göndermeye karar verdi. Ancak bu arzusu gerçekleşmedi. Denizden geçerken Habeşlilerin bindiği gemi battı. Gemide bulunanlar boğuldular. Müslümanlar ise Medine’ye döndüler. Habeşistan’daki Müslümanların Medine’ye dönüşleri Mekke’nin fethinden sonra gerçekleşti.

Necaşi, Resulüllah’a takdim edilmek üzere Amr b, Umeyye’ye bazı hediyeler verdi, içten selâmını bildirmesini istedi. Resulüllah Necaşi’nin yaptıklarına son dere’ce memnun oldu. Hicri 9. yılda [296] Necaşi’nin öldüğünden haberdar olunca üzüntüsünü ‘Bugün salık bir kul öldü’ 2 diyerek dile getirdi ve gıyabında Necaşi’nin cenaze namazını kıldı.

Dıhye b. Halîfe, Resulüllah’ın İslâm’a davet mektubunu Bizans hükümdarı (Kayser) Heraklius’a ulaştırmak için gönderildi. Dıhye b. Halife, kendisine verilen talimat gereği önce Bûsra’daki Gassan emiri Haris ile görüştü. Ondan mektubun Kayser’e ulaştırılmasında yardımcı olmasını istedi. Haris yardım isteğini olumlu karşıladı. O sıralarda Kudüs’te bulunan Heraklius’a mektubun ulaşması için aracılık yaptı. Heraklius, Resulüllah’ın mektubunu okuduğu zaman kendisine yazılanlara ilgisiz kalmadı. Bu ilgi dinî gerekçelerden dolayı olabileceği gibi, Bizans’ın arka bahçesi olan Arap yarımadasındaki siyasal bir oluşuma ilgisiz kalmama amacından da kaynaklanmış olabilir.

Heraklius, kendisine davet mektubu gönderen Resulüllah’ı yakından tanımayı, arzuladı. Görevlilerden Resulüllah’ı tanıyan birisinin bulunarak kendisine getirilmesini istedi. O sıralar Ebû Süfyan bir grup arkadaşıyla birlikte ticaret için Gazze’de bulunuyordu. Görevliler, Ebû Süfyan ve arkadaşlarım bularak Heraklius’un huzuruna çıkardılar.

Heraklius, Ebû Süfyan’dan Resulüllah’ı tanıdığını öğrenince, merak ettiği bazı şeyleri sormak ve öğrenmek istediğini söyledi. Ebû Süfyan’m Resulüllah’a muhalif olduğunu öğrendiği için’ de yalan konuşmaması için ihtar etti. Heraklius ile Ebû Süfyan arasındaki konuşmanın bir kısmı şöyledir:

Sana bazı şeyler soracağım. Eğer yalan söyleyecek olursan, bil ki yalancılık hiç kimseye bir fayda sağlamaz. Ayrıca eğer yalan söyleyecek olursan arkadaşların doğrusunu söyleyeceklerdir. Onlar senin yalanlarına müdahale edeceklerdir. Söyle bakalım, aranızdan çıkan ve peygamber olduğunu söyleyen bu kişi kimdir? Ey Hükümdar! O’nun işini büyütme. Bu, tahmin ettiğinden daha önemsiz bir olaydır.

Sen benim sorularıma cevap ver. O sizden ne istiyor?

Yalnızca Allah’a ibadet etmemizi ve Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamamızı istiyor. Bizi bu konuda atalarımızın yolundan uzaklaştırmak istiyor. Ayrıca namaz kılmayı, doğru olmayı, yoksullara yardım etmeyi, kötülüklerden kaçınmayı, verilen söze sadık kalmayı, emanete ihanet etmemeyi, akrabalarla ilgilenmeyi istiyor.

O’nun soy bakımından aranızdaki durumu nedir?
O soylu bir aileye mensuptur.
Daha önce aranızdan peygamberlik iddiasında bulunan kimse çıktı mı?
Hayır böyle birisi hiç çıkmadı. Muhammed ilktir.
O’nun ataları arasında hükümdar olan kimse var mı?
Hayır, yok.
O’na kimler tâbi oluyor; yoksullar mı, zenginler mi?
O’na daha çok halkın yoksulları, kadınlar ve gençler tâbi oldu.
O’na tâbi olanların sayısı gün geçtikçe artıyor mu, yoksa azalıyor mu?
Sürekli artıyor.
O’nun dinine girdikten sonra, O’ndan veya dininden hoşnut olmayarak tekrar eski dinine dönenler var mı?
Hayır hiç yok.
O’nunla hiç savuştınız mı? Eğer savaştınız ise O sizi hiç yendi mi?
Benim bulunmadığım bir savaşta bizi yendi. Diğerinde ise yenildi.
O’nu yalancı birisi olarak mı, yoksa doğru sözlü birisi olarak mı tanırsınız?
O’nu her zaman doğru sözlü birisi olarak tanıdık.
Hiç sözünde durmadığı oldu mu?

Hayır, hiç olmadı. Şu anda da onunla bir anlaşma yaptık. Bir süreliğine aramızdaki savaşları durdurduk. Bu süre içerisinde kendisinin ne yapacağını bilmiyoruz.
Heraklius ile arasında geçen konuşmayı ayrıntılı olarak nakleden Ebû Süfyan daha sonra şunları demiştir: ‘Kayser’le konuşurken, Muhammed hakkında yalan şeyler söylemeyi çok arzuladım. Ama bizi dinlemekte olan arkadaşlarımın beni yalancılıkla itham ederek aşağılamalarından çekindiğim, onların gözünde yalancı konumuna düşüp saygımı yitirmek istemediğim için bütün sorulara doğru cevap vermek zorunda kaldım. Eğer arkadaşlarım olmasaydı yalan söylerdim. Zaten bunu da çok arzuluyordum. Heraklius, mektubu okutup, çevresindeki insanlara bir şeyler söyleyince bir gürültü koptu. Sesler yükselmeye başladı. Fakat ben ne dediklerini anlamıyorâum. Heraklius bizim dışarı çıkarılmamızı istedi.[297]

Heraklius, Dıhye b. Halife’yi Resulüllah’a hitaben yazılmış bir mektup ve bazı hediyelerle birlikte geri gönderdi. Mektubunda Resulüllah’a saygılı ifadelerle hitap ediyordu. Her ne kadar kaynaklarda Müslüman olmayı çok arzuladığı ifade ediliyorsa da, anlaşıldığı kadarıyla İslâm’a ilgisi diplomatik bir nezaketten öteye geçmedi. Müslüman olmadı, fakat olumsuz bir tepki de vermedi. Durumu Resulüllah’a anlatıldığı zaman ‘Onun saltanatı bir süre daha devam edecek [298] dedi.

Resulüllah’ın İslâm’a davet mektubunu Kisra’ya Abdullah b. Huzâfe götürdü. Abdullah, Resulüllah’m talimatı üzerine mektubun Kisra’ya ulaşması için önce Bahreyn valisi Münzir b. Sâfa’dan aracı olmasını rica etti. Münzir yardımcı olarak Resulüllah’ın elçisinin Kisra’mn huzuruna çıkmasını sağladı. Kisra görevliden mektubun alınmasını ve okunmasını istedi.

Tercüman ilk cümleyi okudu;

‘Allah’ın Resulü Muhammed’den, Farsların büyüğü Kisra’ya;

Kisra, daha bu ilk cümlede öfkelendi. Hiç kimsenin isminin kendi isminden önce yazılamayacağını, bu yapılanın kendisine saygısızlık olduğunu söyledi. ‘Benim kölem olan birisi kalkıp bana mektup yazıyor ha!’ diyerek bağırdı, hakaretler etti ve mektubu alarak gerisini okutmadan yırtıp attı. Abdullah b. Huzâfe, Kisra’mn huzurundan ayrılıp Medine’ye döndü. Durumu Resulüllah’a anlattı. Resulüllah ‘O benim mektubumu parçaladı. Onun da saltanatı parça parça olsun. O kendi eliyle saltanatını parçaladı [299] dedi.

Kisra, ‘Kölem’ diye nitelediği Arapların arasından birisinin kendisine mektup yazmasını, otoritesine müdahale olarak değerlendirdiği için, durumu yerinde araştırması için Yemen valisine haber gönderdi. Yemen valisi gerekli inceleme ve araştırmaları yapmak için bir grup görevliyi Medine’ye gönderdi. Görevliler Medine’ye geldikleri zaman, Resulüllah, Kisralarının ölümünü haber verdi. Görevliler şaşırdılar. Tekrar Yemen’e döndüler. Bir süre sonra gelen habere göre Kisra’mn oğlu tarafından öldürüldüğü öğrendiler.

Resulüllah’ın islâm’a davet mektubunu Mısır mukavkısma Hatıb b. Ebî Baltea götürdü. Mukavkıs mektubu okuttu. Anlaşıldığı kadarıyla mektup Mukavkıs’a bir görevli tarafından ulaştırıldığı için, mektubu okutan Mukavkıs, Hatıb’m yanma getirilmesini istedi. Yanında komutanlarının ve devlet adamlarından bir grup olduğu hâlde Hatıb’la konuştu. Hatıb’a Resulüllah’la ilgili bazı şeyler sordu. Aldığı cevaplar karşısında memnun oldu. Davet mektubu için teşekkür etti. Davete olumlu cevap vermedi, ancak diplomatik olarak olumlu tavır takınıp, dostça davranışlar sergiledi. Hatıb’ı birçok hediye ile birlikte geri gönderdi. Hatıb, olup-biteni Resulüllah’a anlattığı zaman, Resulüllah ‘Saltanatına kıyamadı. Fakat saltanatı kendisinde kalmayacak [300] dedi.

Resulüllah’ın islâm’a davet mektubunu Şam emiri Haris b. Ebî Şemr’e Şüca b. Vehb götürdü. Haris Hıristiyan Arapların hükümdarıydı. Resulüllah’ın mektubunu okuttuğu zaman, öfkelendi. Mektubu alıp yere attı. ‘O kim oluyor ki bana iman edersem saltanatımın bende kalacağım söylüyor’ deyip, adamlarına askerî bir harekât için hazırlanmaları emrini verdi. ‘O Yemen’de bile olsa üzerine gidecek ve hesabını göreceğim’ dedi. Bu kararını da mektupla Heraklius’a bildirdi. Şam emiri Haris b. Ebî Şemr, Medine’ye yönelik bir askerî harekâtın hazırlıklarına başladığı sırada Resulüllah’ın mektubu Kayser’e de ulaşmıştı. Heraklius bir anlamda bölge valisi statüsünde bulunan Şam emiri Haris b. Ebî Şemr’e haber göndererek harekâttan vazgeçmesi emrini verdi. Böylelikle Haris’in girişimi başlamadan sonuçlanmış oldu. Şüca b. Vehb, Medine dönüşünde durumu Resulüllah’a anlattığı zaman, Resulüllah ‘Saltanatı yok olsun [301] dedi. Haris b. Ebî Şemr iki yıl sonra öldü. Ölümüyle birlikte saltanatı da sona erdi.

Resulüllah’ın Yemame emiri Hevze b. Ali’ye yazdığı islâm’a davet mektubunu Sat b. Amr götürdü. Hevze, mektubu okuttu ve daveti kibarca reddetti. Resulül-tah’a bir mektup yazarak, eğer bazı yetkilerini kendisine devrederse Müslüman olabileceğini bildirdi. Resulüllah, Hevze’nin mektubunu okutunca ‘Yerdeki bir kurma çekirdeği bile olsa ona bir şey verilmez. Onun elindeki her şey de yok olsun [302] dedi. Hevze iki yıl sonra öldü.

[293] Enbiya, 21:107
[294] İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, IV/254; Kettânî, Et-Terâtîbu’i İdâriyye, 1/266
[295] Ebû Süfyan’m kızı olan Ümm-ü Habibe, kocası Ubeydullah b. Cahş ile Habeşistan’a hicret etmişti. Fakat Ubeydullah, Habeşistan’da kaldığı süre içerisinde din değiştirip Hıristiyan olmuştu. Ümm-ü Habibe dininde sebat edip kocasına uymadı, imanında sebat eden Ümm-ü Habİbe’yi Resulüilah kendisine eş olarak seçti ve böylelikle Resû-lüllah’ın eşi ve müminlerin annesi olmak gibi yüce bir şerefe erişti.
[296] M. 630
[297] Ahmed, Müsncd, III/319
[298] Buharı, Bedu’l Vahiy 6, Cihad ve Siyer 11, 102, 122; Müslim, Cihad ve Siyer 74; Ebû Ubeyd, Kitabu’i Emval, 41.
[299] Koksal, Isldm Tarihi-Medine Devri, VI1/55
[300] Ahmed, Müsrced IIV442; İbn Sâ’d, et-Tabakatül-KObra, 1/259; îbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, III/508; Ebû Ubeyd, Kitabul Emvâl,42.
[301] İbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 1/260.
[302] ibn Sâ’d, et-Tabakatü’î-Kübra, 1/262; îbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd,UV74.
 
Üst