Eski Mısır Uygarlığı

MURATS44

Özel Üye
Antik Mısır'da Muska

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/f00cantj2.gif

Antik Mısır'da MuskaÖncelikle muskayla ilgili biraz bilgi verelim. Muskalar, aslında insanlar tarafından "istenen bir amacın gerçekleşmesini sağlamak" amacıyla objelere enerji yüklenmesiyle gerçekleşeceği umulan nesnelerdir. Her inanışa göre içine yazılanlar değişse de; genellikle dua yahut ezoterik şekiller vardır. İngilizcesi "amulet" olan muska, bizim dilimize Arapça'dan girmiştir. Birebir çevrisinde "taşımak" anlamına gelir.

Eski mısırda ise muskaya “tet” denilirdi. Bu "tet"ler, genelde işlev görmesi gereken kişinin kullanacağı eşyaların üzerine altın levhalar şeklinde yazılırdı. İçlerinde rahipler tarafından oluşturulan enerjinin başkaları tarafından emilmesi istenmezdi. Bu eşyalar, baston ve takı şeklinde olabiliyordu.işte size bir örnek;
Altından bir tet:
[SUP]Resim1, daha sonra eklenecek[/SUP]
«Kendin için ayağa kalkarsın ey dingin kalp. Kendin için parlarsın ey dingin kalp. Kendini temeline yerleştir,ben gelirim, sana altın bir tet getiririm, çok sevineceksin orada. Bu bölüm, ankhamu çiçeği tentüründe bekletilmiş ve firavuninciri tahtasından yapılmış bir sehpanın üstüne konmuş altın bir tet üstüne söylenecek ve cenaze gününde ölünün boynuna yerleştirilecek. Bu muska kimin boynuna yerleştirilirse, o, Neter-Khert'de mükemmel bir Khu olacak ve Yeni Yıl bayramlarında, Osirisi'i izleyenler gibi olacak. Her zaman ve sonsuza dek. Bu bölüm, firavunağacı ağacının gövdesinden şekillendirilmiş altın bir tet üzerine söylenecek ve bu, ölünün başına konacak. Sonra o (ölü) tuat kapılarından içeri girecek. Konuşmayacak yeni yıl gününde, Osiris'i izleyenler arasında yerini alacak. Eğer ölü, bu bölümü bilirse, neter-khertte mükemmel bir khu gibi yaşayacak.»


Yapılan muskalar, belli bir eğitimden geçen rahipler tarafından belirli yasalara uyularak yapılırdı. Bu yasaların temelinde doğal olaylar bulunmaktaydı.yasaların bazıları ise anoloji ve destek alametleri yasasıdır. Bu iki kozmik yasa, aslında hemen hemen tüm büyü türlerinin de temelini oluşturur. Yalnız Antik Mısır'da bu yasalar, muska yapımında tek başına yeterli olmuyordu. Bunların işe yaraması için konsantrasyona dayalı tetikleyiciler gerekmekteydi; yani düşünce gücü. Bu da demek oluyor ki, aslında düşünmenin sadece fikirleri aklımızda sıralamak olmadığını, aslında düşünmenin bir enerji yayma gücüne sahip olduğunu Antik Mısırlılar da biliyorlardı.

Düşünceleri ve konsantrasyonlarıyla oluşturdukları enerji partiküllerini objelerin üstlerine gönderen Mısırlı Osiris rahipleri, bu enerjinin kaçmaması için nesneye iple düğüm atmaktaydılar. Bu gelenek, daha sonra Araplara da geçmiştir. Lübaid adlı bir Yahudi ve iki kızının Hz. Muhammed'e (sav) de ipe düğüm atarak büyü yaptığı çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. Felak süresinin 113. Ayetinde de “Ey Muhammed, de ki: yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasedçinin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım”.
Ayrıca Mısırlılar, kendi ve önde gelenlerinin isimlerini de çok önemli buluyorlardı, enerjilerinin isimlerinde de var olduğunu düşünüyorlardı. Bu nedenle bu isimleri -ki İsis, Osiris gibi- mabetlerinin ve evlerinin duvarlarına yazarlardı.
Yine Mısır'da bu isimlerin sürekli ardarda okunması da enerjinin yoğunlaşarak kullanılmasının bir aracı olarak görülmekteydi. Daha sonra ilahiler ve dualarda tekrar tekrar okunmaya başlanmıştır. Mantra ve zikirlerde olduğu gibi... Mısırlılar, bunları "güç sözleri olarak" adlandırırlar.


 

MURATS44

Özel Üye
Apis Öküzü

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/apis_okuzu.jpg

Apis Öküzü Uyarı: Bu yazıda hem İslâmî hem de İslâmî olmayan kaynaklardan yararlanılmıştır.


Eski Mısır' da tapılan canlı hayvanlar olmuştur. Bunların en başlıcası ve şöhret sahibi olan Apis Öküzü'dür. Apis Öküzü başında üçgen şeklinde beyaz bir alameti olan, beyaz lekelere sahip siyah renkli bir öküzdü. Kültünün merkezi Memphis’tir. Alnındaki siyah üçgenden başka sırtında akbabaya benzeyen bir şekil, sağ yanında bir hilal, dili üzerinde ise skarabe işareti bulunması gerekti. Aynı zamanda da kuyruk tüylerinin çift olması gerekiyordu.[1] Eski Mısır’da güneş diski ve kıvrılmış kobra sûretlerini taşıyan bir boğa şeklinde tasavvur edilirdi.[2] Bu hayvan Memfis'in ilahı Ptah’in bir canli numunesi sayılır ve onun bu hayvanda yaşadığına inanılırdı. Alnındaki siyah üçgenden başka sırtında akbabaya benzeyen bir şekil, sağ yanında bir hilal, dili üzerinde ise hamam böceğine benzeyen bir işaret bulunması şarttı. Aynı zamanda da kuyruk tüylerinin çift olmasi gerekiyordu. Bu şartlara uyan Apis Öküzü Ptah mabedinin karşısına yapılmış bir mabette, itina ile rahipler tarafindan bakılır ve beslenirdi.Gündüzleri belirli zamanlarda avluya çıkarılan mukaddes öküzün her hareketinden rahipler bir anlam çıkarırdı. Bu hayvan ölünce Mısırlılar tarafindan büyük bir matem olurdu. Ama yenisinin meydana çıkışı büyük sevinçle karşılanırdı. Ölen öküzler mumyalanarak büyük cenaze törenleri yapılır ve Saqqara’da bulunan yeraltı galerilerindeki lahitlere konulurdu. İsis-Apis olan bu hayvan için, Serapeum denilen mabette ayinler yapılırdı. Ölen öküzün yerine yenisi geçirilerek totem hayvan yaşatılmış olurdu.[3]
Apis öküzü eski Mısır'da kainatın yaratıcısı, Memphis kentinin koruyucu tanrısı ve zanaatkarların baş tanrısı olan "Ptah"ın tekrar dünyaya gelmiş hali olarak kabul edilir. Logo tasarımında, M.Ö. 664–323 yapılmış olan bir Mısır heykelciğinden stilize edilmiştir. Heykelin üzerindeki süslemeler hayatın iki eş yarısını, gündüz ve geceyi, yaşam ve ölümü simgelemektedir.[4]
Kurân-ı Kerîm'de şöyle bahsedilir;
بسم الله الرحمن الرحيم

وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِنْ بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْا وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِنْ بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْا أَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْدِيهِمْ سَبِيلًا اتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِمِينَ ۞ وَلَمَّا سُقِطَ فِي أَيْدِيهِمْ وَرَأَوْا أَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّوا قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ ۞ وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِي مِنْ بَعْدِي أَعَجِلْتُمْ أَمْرَ رَبِّكُمْ وَأَلْقَى الْأَلْوَاحَ وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُ إِلَيْهِ قَالَ ابْنَ أُمَّ إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي وَكَادُ۞ [x6]
"(Tur'a giden) Musa'nın arkasından kavmi, zinet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor? Onu (tanrı olarak) benimsediler ve zalimler oldular. Pişman olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce dediler ki: Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız! Musa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce: "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?" dedi. Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin (Harun'un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): "Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma!" dedi." (Kurân-ı Kerîm, Araf Sûresi, 148-150. Ayet) [6]

מִצְרַיִם לֹא יָדַ֖עְנוּ מֶה־הָיָה לֹֽו׃

2 וַיֹּ֤אמֶר אֲלֵהֶם֙ אַהֲרֹן פָּֽרְקוּ֙ נִזְמֵי הַזָּהָב אֲשֶׁר֙ בְּאָזְנֵי נְשֵׁיכֶם בְּנֵיכֶ֖ם וּבְנֹתֵיכֶ֑ם וְהָבִ֖יאוּ אֵלָֽי׃

3 וַיִּתְפָּֽרְקוּ֙ כָּל־הָעָם אֶת־נִזְמֵי הַזָּהָ֖ב אֲשֶׁר בְּאָזְנֵיהֶ֑ם וַיָּבִ֖יאוּ אֶֽל־אַהֲרֹֽן׃

4 וַיִּקַּח מִיָּדָ֗ם וַיָּ֤צַר אֹתֹו֙ בַּחֶרֶט וַֽיַּעֲשֵׂ֖הוּ עֵגֶל מַסֵּכָ֑ה וַיֹּאמְרוּ אֵ֤לֶּה אֱלֹהֶ֙יךָ֙ יִשְׂרָאֵל אֲשֶׁר הֶעֱל֖וּךָ מֵאֶרֶץ מִצְרָֽיִם׃

5 וַיַּרְא אַהֲרֹן וַיִּבֶן מִזְבֵּ֖חַ לְפָנָ֑יו וַיִּקְרָ֤א אַֽהֲרֹן֙ וַיֹּאמַר חַג לַיהוָ֖ה מָחָֽר׃

6 וַיַּשְׁכִּ֙ימוּ֙ מִֽמָּחֳרָת וַיַּעֲלוּ עֹלֹת וַיַּגִּ֖שׁוּ שְׁלָמִ֑ים וַיֵּ֤שֶׁב הָעָם֙ לֶֽאֱכֹל וְשָׁתֹו וַיָּקֻ֖מוּ לְצַחֵֽק׃

7 וַיְדַבֵּר יְהוָ֖ה אֶל־מֹשֶׁ֑ה לֶךְ־רֵ֕ד כִּ֚י שִׁחֵת עַמְּךָ אֲשֶׁר הֶעֱלֵ֖יתָ מֵאֶרֶץ מִצְרָֽיִם׃

8 סָרוּ מַהֵ֗ר מִן־הַדֶּ֙רֶךְ֙ אֲשֶׁר צִוִּיתִם עָשׂוּ לָהֶם עֵ֖גֶל מַסֵּכָ֑ה וַיִּשְׁתַּֽחֲווּ־לֹו֙ וַיִּזְבְּחוּ־לֹו וַיֹּאמְרוּ אֵ֤לֶּה אֱלֹהֶ֙יךָ֙ יִשְׂרָאֵל אֲשֶׁר הֶֽעֱל֖וּךָ מֵאֶרֶץ מִצְרָֽיִם׃

9 וַיֹּאמֶר יְהוָ֖ה אֶל־מֹשֶׁ֑ה רָאִ֙יתִי֙ אֶת־הָעָם הַזֶּה וְהִנֵּה עַם־קְשֵׁה־עֹ֖רֶף הֽוּא׃

10 וְעַתָּה֙ הַנִּיחָה לִּי וְיִֽחַר־אַפִּי בָהֶ֖ם וַאֲכַלֵּ֑ם וְאֶֽעֱשֶׂה אֹותְךָ֖ לְגֹוי גָּדֹֽול׃

11 וַיְחַל מֹשֶׁה אֶת־פְּנֵ֖י יְהוָה אֱלֹהָ֑יו וַיֹּ֗אמֶר לָמָ֤ה יְהוָה֙ יֶחֱרֶ֤ה אַפְּךָ֙ בְּעַמֶּךָ אֲשֶׁ֤ר הֹוצֵ֙אתָ֙ מֵאֶרֶץ מִצְרַיִם בְּכֹחַ גָּדֹ֖ול וּבְיָד חֲזָקָֽה׃

12 לָמָּה֩ יֹאמְר֨וּ מִצְרַ֜יִם לֵאמֹ֗ר בְּרָעָ֤ה הֹֽוצִיאָם֙ לַהֲרֹ֤ג אֹתָם֙ בֶּֽהָרִים וּ֨לְכַלֹּתָם מֵעַ֖ל פְּנֵי הָֽאֲדָמָ֑ה וּב מֵחֲרֹון אַפֶּךָ וְהִנָּחֵם עַל־הָרָעָ֖ה לְעַמֶּֽךָ׃

13 זְכֹ֡ר לְאַבְרָהָם֩ לְיִצְחָ֨ק וּלְיִשְׂרָאֵ֜ל עֲבָדֶ֗יךָ אֲשֶׁ֨ר נִשְׁבַּעְתָּ לָהֶם֮ בָּךְ֒ וַתְּדַבֵּר אֲלֵהֶם אַרְבֶּה֙ אֶֽת־זַרְעֲכֶם כְּכֹוכְבֵ֖י הַשָּׁמָ֑יִם וְכָל־הָאָ֨רֶץ הַזֹּ֜את אֲשֶׁר אָמַ֗רְתִּי אֶתֵּן֙ לְזַרְעֲכֶם וְנָחֲל֖וּ לְעֹלָֽם׃

14 וַיִּנָּ֖חֶם יְהוָ֑ה עַל־הָרָעָה אֲשֶׁר דִּבֶּ֖ר לַעֲשֹׂות לְעַמֹּֽו׃
Hikâyenin devamını Eski Ahit'ten (Tevrat'tan) dinleyelim;
Halk, Musa'nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Harun'un çevresine toplandı. Ona, "Kalk, bize öncülük edecek bir ilah yap" dediler, "Bizi Mısır'dan çıkaran adama, Musa'ya ne oldu bilmiyoruz!" Harun, "Karılarınızın, oğullarınızın, kızlarınızın kulağındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin" dedi. Herkes kulağındaki küpeyi çıkarıp Harun'a getirdi. Harun altınları topladı, oymacı aletiyle buzağı sizi Mısır'dan çıkaran Tanrınız budur!" dedi. Harun bunu görünce, buzağının önünde bir sunak yaptı ve, "Yarın RAB'bin onuruna bayram olacak" diye ilan etti. Ertesi gün halk erkenden kalkıp yakmalık sunular sundu, esenlik sunuları getirdi. Sonra oturup yediler, içtiler, kalkıp alem yaptılar. RAB Musa'ya, "Aşağı in" dedi, "Mısır'dan çıkardığın halkın baştan çıktı. Buyurduğum yoldan hemen saptılar. Kendilerine dökme bir buzağı yaparak önünde tapındılar, kurban kestiler. 'Ey İsrailliler, sizi Mısır'dan çıkaran ilahınız budur!' dediler." RAB Musa'ya, "Bu halkın ne inatçı olduğunu biliyorum" dedi, "Şimdi bana engel olma, bırak öfkem alevlensin, onları yok edeyim. Sonra seni büyük bir ulus yapacağım." Musa Tanrısı RAB'be yalvardı: "Ya RAB, niçin kendi halkına karşı öfken alevlensin? Onları Mısır'dan büyük kudretinle, güçlü elinle çıkardın. Neden Mısırlılar, 'Tanrı kötü amaçla, dağlarda öldürmek, yeryüzünden silmek için onları Mısır'dan çıkardı' desinler? Öfkelenme, vazgeç halkına yapacağın kötülükten. Kulların İbrahim'i, İshak'ı, İsrail'i anımsa. Onlara kendi üzerine ant içtin, 'Soyunuzu gökteki yıldızlar kadar çoğaltacağım. Söz verdiğim bu ülkenin tümünü soyunuza vereceğim. Sonsuza dek onlara miras olacak' dedin." Böylece RAB halkına yapacağını söylediği kötülükten vazgeçti. (Tevrat, Mısırdan Çıkış, 32:1-14) [7]

Ayetlerden anlaşıldığı gibi Musa, tanrısının çağırması üzerine Yeşu’yla birlikte Sina dağına çıkar. Üç ay kavminden uzak kalır. Kavminin eski putperest adetleri nükseder ve Harun’dan kendilerine put yapmasını isterler. Harun, altın takıları toplar ve bir buzağı heykeli yapar. Kur’an’a göre buzağı aynı zamanda dana gibi böğürmektedir. Yahudiler, buzağı heykeline tapınmaya başlar.[3]
Apis Öküzleri, tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak görülürdü. Ancak, insanlar adına tanrı ile aracılık yapan diğer hayvanlardan farklıydı. Apis Öküzü Ptah mabedinin karşısına yapılmış bir mabette, itina ile rahipler tarafından bakılır ve beslenirdi. Ölünce Mısırlılar tarafından büyük bir matem, yenisinin ortaya çıkması ise büyük sevinç olurdu. Ölen öküzler mumyalanır, bir firavunun ölümü gibi ihtişamlı cenaze törenleri yapılır ve Saqqara’da bulunan yer altı galerilerindeki lahitlere konulurdu.[1]
Eski Mısır’ın şirk inançlarından biri olarak, hayvanları tanrı sayma yerine, bazı hayvanların tanrıların ruhlarını taşıdığına inanılırdı. Apis öküzleri, bu inancın en gelişmiş örneğidir. Alnında beyaz bir ay, dil altında bir domuzlan ve sırtında akbabalardaki gibi lekeler bulunan bu kara öküze Mısır dilinde Hapi denirdi ve onun, tanrı Ptah’la tanrı Osiris’in ruhlarını taşıdığına inanılırdı. Yaşarken güneş tanrısı Ptah’ın ruhunu taşıyan Apis öküzü, ölünce Osiris-Apis oluyordu. Mumyalanır ve serapeum denilen özel bir mezara gömülürdü. Ölünce, yerine bu renklerde yeni bir Apis bulununcaya kadar yas tutulurdu. Sağken bir tapınakta özenle beslenen Apis öküzüne, özellikle Menfis’te tapılmıştır. Başlangıçta Nil tanrısı Hapi biçiminde olan Apis, muhtemelen bereketle ilişkili bir tanrı kabul edilirdi. Eski İran’da Mazdeizmin çıkışı da öküz ve ineklere bağlanır. Göçebeler öküz ve ineklerin değerini bilmiyorlar, onları horluyorlardı. Öküzün ruhu, içine düştüğü kötü durumu gökyüzüne haykırmakta, bir koruyucu bulmak için yalvarmaktaydı. İşte Zerdüşt böyle bir ortamda bir tarım reformcusu olarak ortaya çıktı ve Mazdeizmi ekonomik ve toplumsal bir temele oturttu.[2]

Apis Öküzü Osiris ile özdeşleştirilmiş olsa da, öküze tapılması Mısır'ın çok daha erken dönemlerine uzanmaktadır. Osiris, eski krallığın son dönemlerinde tapınılmaya başlanan tanrıdır, oysa ki Apis Öküzü'nden ilk hanedanlıktan bile daha erken dönemlerde bahsedilmiştir. Yine de Apis Öküzü'ne Osiris olduğu düşünülerek tapılmış ve Osiris'in ruhunun bir simgesi olarak görülmüştür.[1]
Apis Öküzü Festivali Apis şerefine büyük insan topluluklarını Memphis'te bir araya getiren, yedi gün süren festivaller düzenlenirdi. Rahipler ciddi ve görkemli bir merasim alayıyla, öküze önderlik ederek kalabalığın arasından geçirirlerdi. Öküzün nefesini koklayan çocukların, gelecekteki olaylar hakkında kehanette bulunma gücü ile ödüllendirileceğine inanılırdı.[1]

Kaynaklar [1] tr.wikipedia.org/wiki/Apis
[2] Apis Öküzü - PUT VE PUTA TAPMA | ihya.org
[3] yeniislam.com
[4] www.novoturk.com/documents/article_page/document/apis_okuzu.asp
[5] ???????, ??????? Suresi, ??????? oku, ??????? dinle, sure, süre, ??????? suresi oku, kuran, kuran oku, kuran dinle, kurani kerim, kerim, kuran kerim / KURAN-I KERİM ( ARAPÇA ) / KURAN.Gen.Tr, Kuran, Kur'an, Kuran-i Kerim, kuranikerim, Quran, qur'an,
[6] .::Türkçe Kur'an Mealleri::.
[7] kutsal-kitap.net/bible/tr/index.php?id=87&mc=1&sc=55


 

MURATS44

Özel Üye
Anubis (Anpu, Yinepu, İnpu, Kutsal Mumyalayıcı)

anubis.jpg


Anubis (Anpu, Yinepu, İnpu, Kutsal Mumyalayıcı) Anubis
anubis1.jpg
, Eski Mısır mitolojisine göre Nephthys ve İsis'in oğlu olarak bilinir. Fakat, aslında [İsis'in değil;] Osiris'in oğludur. [1] Efsaneye göre; Nephthys, Osiris'i sarhoş ederek baştan çıkarmış ve sonuçta Anubis dünyaya gelmiş. Bir başka rivayete göre ise, Nephthys, Osiris'i İsis kılığına girerek baştan çıkarır. [2] Kimi kaynaklarda ise Nephthys ve Seth'in oğlu olarak geçer. [3]
Anubis'in eşi, güneş ve savaş tanrıçalarından biri olarak da bilinen Bast'tır. Bast, mumyalama öncesinde vücudun temizlik ve hazırlığını yaparak, Anubis'le beraber çalışır. [4]
Anubis, kralların ve tanrıların kutsal asasını taşıyan çakal başlı bir adam olarak; yalnızca siyah bir çakal olarak ya da İsis'e eşlik eden bir köpek olarak betimlenir. [2] Gövdesi insan, başı çakal veya vahşi köpek şeklinde ve kuyruğu çalı biçiminde kutsal bir hayvan olarak tasvir edilir. [5]

anubis_symbol.jpg


Anlamı bilinmemekle beraber, Anubis'in simgesi, bir sırıktan sarkan kanla lekelenmiş siyah-beyaz bir öküz postudur. [2]

anubis-5.jpg


Çakalların mezarlar etrafında dolaşması nedeniyle çakal başlı Anubis, ölümle beraber anılır. [1] Mısırlıların mezarlarına bu kadar özen göstermelerinin bir nedeni de, ölülerini çakallardan korunma isteğidir. Bu da ancak mumyalama tanrısının onlarla yakın bir bağı olması ile sağlanabilir. [Eski] Mısırlılar, Anubis'e tapınarak, aslında, ölülerinden uzak durması için "çakal"a yalvarmaktadır. [2]

anubis_and_osiris.jpeg

Anubis, Ölen Osiris'i mumyaladığı için "mumyalama tanrısı" olmuştur. Görevi, tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir. Bu yüzden mumyalamayla görevli kişiler, Anubis maskesi takarlar. Ölen kişi, diğer dünyada yargılanırken; Anubis, ona yardım eder. Anubis, diğer dünyada ölülerin koruyucusu ve ölüler kentinin efendisidir. Anubis tanrılar arasında en korkutucu olanıdır Ölüleri tekrar hayata döndürme gibi bir özelliği de olduğu sanılmaktadır. Yüzünde bir çakal ısırığı vardır. "Kutsal mumyalayıcı" olarak da bilinir. [1] Aynı zamanda Upuaut ("Opener of the Ways"- yolların açıcısı) olarak bilinir ve tavşan başı ile gösterilir. [2] [Eski] Mısır dilinde [ise] adı Inpu (Yinepu)'dur. Sonraları İskenderiye'nin Serapis ve İsis mezhebinde Hermes'le birleştirilerek Hermanubis adını almıştır. [5]
Eski Mısır'da Anpu diye adlandırılan Anubis, mitolojiye göre, ölülere öteki dünya'nın yolunu gösteren çakal başlı varlıktır. piramit metinlerinde , anubis Ra'nın oğlu olarak yer alır. Başka metinlerde ise Osiris ya da Seth ile ilişkilendirilir. [6] Anubis, tanrılar arasında en korkutucu olanıdır. [3]
Osiris ile ilgili efsanelerde -adı çok sık geçmese de- Anubis'in önemli bir yeri vardır. İlk olarak anubis daha önce de gördüğümüz gibi dünyanın fethine Osiris ile birlikte çıkmıştır. ancak bu fetih savaşla yapılan istila anlamına değil, insanların uygarlaştırılması anlamına gelmektedir. Aslında bu efsaneden yola çıkarak, Anubis, tanrıların insanları eğitmesinde önemli rol oynayan varlıklardan bir olarak karşımıza çıkar. İkinci olarak da Anubis, Osiris'in ölümünden sonra onun “vücudunun” korunması işini üstlenir. İlk olarak bu görevi olan anubis zamanla Osiris'in cenazesi ile olan ilgisinden dolayı ölü kültleri ile ilgili bir özellik kazanmış ve mumyalama ve ölünün yargılanması ile ilgili yol gösterme görevleri gibi görevler üstlenmiştir. [6]
Anubis'in üç önemli görevi vardır: İlki, mumyalama işlemini denetlemek; ikincisi ise, mezardaki mumyaya ulaşıp "ağzın açılması" törenini gerçekleştirdikten sonra, rûhu "kutsal sunular alanı"na yöneltmek, en önemlisi de "doğruluk ölçüsü"nü göstererek ölüleri aldanış ve sonsuz ölümden korumaktır. Erken Mısır tarihinde; Anubis, ölüm tanrısıydı. Ancak Osiris, daha gözde duruma geldikçe onun bu rolünü ele geçirdi. [2]

Anubis'in çakal başlı olma sebebi, mezarların etrafında çakallar dolaştığı için ve mezarlar da Anubis'i ilgilendirdiğinden çakal başlı olarak tasvir edilmiştir. Anubis'in izi, neredeyse tüm mezarlarda görülür.

Eski Mısır inancına göre Anubis'in mezarları koruma güçüne sahip olduğu bilinmektedir. Bu yüzden mezarların girişine Anubis mezarları korusun diye Anubis heykelleri konulmuştur. [1] Anubis, Yukarı Mısır'daki 17. bölgenin tanrısıdır. Ölümden sonraki dünyanın yolunu Anubis açardı. [5] Kıyamet günü için ölülere rehberlik eder ve ölüleri yeraltındaki ikinci ölümden korumak için gerçeğin derecelerini ("Scales of Truth") gözlerdi. [2] Anubis diğer dünyada ölülerin koruyucusu ve ölüler kentinin efendisidir. [3] O, ölülerin büyük tanrısı addediliyor ve en eski mastaba duvarlarında kendisine ibadet edilişi gösteren resimler yapılıyordu. Buna ait en önemli tapınak, Orta Mısır'da Greklerin "Kynopolis" ("kai me ton kuna", Köpekler Şehri) dediği kasabadadır. Bunların en güzeli ise Deyr_el_Bahri'de duvarları resimlerle süslenmiş, kapılarında kocaman siyah köpekler bulunan bir tapınaktı. [5]

anubis_2.jpg

Anubis (English Language) Anubis is the Greek name [7] for a jackal-headed god associated with mummification and the afterlife in Egyptian mythology. In the ancient Egyptian language, Anubis is known as Inpu, (variously spelled Anupu, Ienpw etc.) [8]. The oldest known mention of Anubis is in the Old Kingdom pyramid texts, where he is associated with the burial of the king. [9] At this time, Anubis was the most important god of the Dead but he was replaced during the Middle Kingdom by Osiris. [10]

He takes various names in connection with his funerary role, such as He who is upon his mountain, which underscores his importance as a protector of the deceased and their tombs, and the title He who is in the place of embalming, associating him with the process of mummification. [9] Like many ancient Egyptian deities, Anubis assumes different roles in various contexts, and no public procession in Egypt would be conducted without an Anubis to march at the head. [11]

anubis-3.jpg

Portrayal
Anubis was the god to protect the dead and bring them to the afterlife. He was usually portrayed as a half human, half jackal, or in full jackal form wearing a ribbon and holding a flail in the crook of its arm [12]. The jackal was strongly associated with cemeteries in ancient Egypt, since it was a scavenger which threatened to uncover human bodies and eat their flesh [10] The distinctive black color of Anubis "did not have to do with the jackal [per se] but with the color of rotting flesh and with the black soil of the Nile valley, symbolizing rebirth." [10]

Anubis is depicted in funerary contexts where he is shown attending to the mummies of the deceased or sitting atop a tomb protecting it. In fact, during embalming, the "head embalmer" wore an Anubis costume. The critical weighing of the heart scene in Book of the Dead also show Anubis performing the measurement that determined the worthiness of the deceased to enter the realm of the dead (the underworld). New Kingdom tomb-seals also depict Anubis atop nine bows that symbolize his domination over the foes of Egypt. [9]

mum_anubis_nightlight_lg.jpg

Anubis and Other Gods Originally, in the Ogdoad system, he was god of the underworld. He was said to have a wife, Anput (who was really just his female aspect, her name being his with an additional feminine suffix: the t), who was depicted exactly the same, though feminine [citation needed]. He is also said to have taken to wife the feminine form of Neheb Kau, Nehebka, and Kebechet, the goddess of purification of body organs specially placed in canopic jars during mummification [citation needed]. Kebechet is also shown as his daughter in some places [citation needed]. Anubis was the son of Osiris, the god of the underworld, and Nephthys, Set's sister and wife. Nephthys and Isis tricked Osiris one night. Nephthys never liked Seth (Set), but she had always felt an attraction towards Osiris. Since Nephthys and Isis were twins, they were able to trick Osiris into sleeping with Nephthys one night instead of Isis. As a result, Anubis was born. Nephthys was very angry since Set killed Osiris so she left him and assisted Isis, Osiris's wife and Nephthys ran away with her son, Anubis.

depiction_of_anubis.jpg

Embalmer Following the merging of the Ennead and Ogdoad belief systems, as a result of the identification of Atum with Ra, and their compatibility, Anubis became a lesser god in the underworld, giving way to the more popular Osiris during the Middle Kingdom. However, "Anubis was given a place in the family of gods as the...son of Osiris and Nephthys, and in this role he helped Isis mummify his dead father." [6] . Indeed, when the Myth of Osiris and Isis emerged, it was said that when Osiris had died, Osiris' organs were given to Anubis as a gift. With this connection, Anubis became the patron god of embalmers: during the funerary rites of mummification, illustrations from the Book of the Dead often show a priest wearing the jackal mask supporting the upright mummy. [11]
Later perception Since he was more associated with beliefs concerning the weighing of the heart than had Osiris, Anubis retained this aspect, and became considered more the gatekeeper and ruler of the underworld, the "Guardian of the veil" (of "death"). Consequently, he was said to protect souls as they journeyed there, and thus be the patron of lost souls (and consequently orphans). Anubis was frequently depicted in editions of the Book of Dead as performing the "Opening of the Mouth" ceremony on the mummy and statues of the deceased, as well as escorting the spirit of the deceased into the presence of Osiris in the underworld. Subsequently, the god is often shown weighing the heart of the deceased against the feather of truth (Ma'at) in the presence of Thoth (as scribe, writing down the recordings) and Osiris (as judge). Rather than god of death, he had become god of dying, and consequently funeral arrangements. It was as the god of death that his identity merged with that of Wepwawet, a similar jackal-headed god, associated with funerary practice, which had been worshiped in Lower Egypt, whereas Anubis' cult was centered in Upper Egypt.

However, as lesser of the two gods of the underworld, he gradually became considered the son of Osiris, but Osiris' wife, Isis, was not considered his mother, since she too inappropriately was associated with life. Instead, his mother became considered to be Nephthys, who had become strongly associated with funerary practice, indeed had in some ways become the personification of mourning, and was said to supply bandages to the deceased. Subsequently, this apparent infidelity of Osiris was explained in myth, in which it was said that a sexually frustrated Nephthys had disguised herself as Isis in order to appeal to her husband, Set, but he did not notice her as he was infertile. However, Isis' husband Osiris mistook Nephthys for his wife, which resulted in Anubis' birth. Other versions of the myth depict Set as the father, and it remains unclear as to whether Set was truly infertile or not. [11]

Perception outside Egypt In later times, during the Ptolemaic period, as their functions were similar, Anubis came to be identified as the Greek god Hermes, becoming Hermanubis. The centre of this cult was in uten-ha/Sa-ka/ Cynopolis, a place whose Greek name simply means "city of dogs". In Book XI of "The Golden Ass" by Apuleius, we find evidence that the worship of this god was maintained in Rome at least up to the 2nd century. Indeed, Hermanubis also appears in the alchemical and hermetical literature of the Middle Ages and the Renaissance.

Although the Greeks and Romans typically scorned Egypt's animal-headed gods as bizarre and primitive (they mockingly called Anubis the "Barker"), Anubis was sometimes associated with Sirius in the heavens, and Cerberus in Hades. In his dialogues (e.g. Republic 399e, 592a), Plato has Socrates utter, "by the dog" (kai me ton kuna), "by the dog of Egypt","by the dog, the god of the Egyptians" (Gorgias, 482b), for emphasis. [11]
Kaynaklar [1] tr.wikipedia.org/wiki/Anubis
[2] sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=anubis
[3] Bibilgi
[4] www.birebir.net/goster.asp?d=anubis
[5] anubis - itü sözlük
[6] www.hermetics.org/eski misir.html
[7] Charles Russell Coulter, Patricia Turner, "Encyclopedia of Ancient Deities", Mc Farland 2000, s.58
[8] The Gods of Ancient Egypt -- Anubis
[9] Wilkinson, Richard H. (2003). "The complete gods and goddesses of ancient Egypt". London: Thames & Hudson. s. 188–190.
[10] Charles Freeman,"The Legacy of Ancient Egypt", Facts on File, Inc. 1997. s.91
[11] en.wikipedia.org/wiki/Anubis
[12] Ancient Egypt: the Mythology - Anubis
 

MURATS44

Özel Üye
Başağın ve Güneş'in Çocuğu: Horus

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/horuspapyrus.jpg

Başağın ve Güneş'in Çocuğu: Horus
Eski Mısır'ın Güneş tanrısı. Kimi özellikleri:
  1. 25 aralık'ta doğmuştur
  2. Doğuşu 3 kral tarafından müjdelenmiştir.
  3. Doğuşunda mucizeler olmuştur, mucize yapmıştır
  4. 12 kardeşi vardır.
  5. Ölmüştür. 3 gün ölü kaldıktan sonra dirilmiştir vs
Horus, gök tanrısıdır. İsis ile Osiris'in oğludur. Horus, Mısır mitolojisinde şahin başlı tanrı, Firavunların bazı tasvirlerinde onları İsis'in kucağında görülebilir. Bu da firavunların dünya üzerindeki Horus olduğuna inanılmasındandır. Firavunlar, kendilerini Horus'un yeryüzündeki cisimleşmiş halleri olarak gördükleri için Mısır'ın en önemli tanrılarından biridir. Firavunlar, Horus'un ismini kendi isimlerinden biri olarak alırlardı. Aynı zamanda Firavunlar, Ra'nın takipçisiydiler. Bu yüzden Horus, aynı zamanda Güneş ile de ilişkilendirilirdi. Güneş tanrısı olarak gösterilmesi yanında Osiris'in oğluydu. Mısır'ın farklı bölgelerinde farklı tanrılar arasındaki ihtilafı çözmek için en az 15 farlı Horus formu kullanılmıştır. Bu formlar, ait oldukları soy ağacına bağlı olarak Güneş ve Osiris tipi olmak üzere iki kategoriye ayrılabilir. Eğer Isis'in oğlu olduğu söyleniyorsa, Osiris tipi; yoksa Güneş tipi kabul edilmektedir. Güneş tipi Horus, Atum, Ra, Geb ya da Nut çeşitli tanrıların oğlu olarak adlandırılırdı.

Harsiesis; 'Isis'in oğlu': Horus'a, Isis'in büyüleri ile babası Osiris'in öldürülmesinden sonra gebe kalınmıştır. Annesi tarafından Buto'ya yakın yüzen ada Chemmis'te büyütülmüştür. O, şeytani amcası Set'in daimi düşmanıydı, fakat annesi onu korudu ve yaşattı.

Çocukluğu, Harpokrates olarak bilinir, bu kelime bebek Horus anlamına gelir ve Isis tarafından emzirilen bir bebek olarak betimlenir. Daha sonraki zamanlarda yenidoğan güneş ile ilişkilendirilmiştir. Harpokrates, saçları yandan lüleli ve baş parmağını emerken de resmedilmiştir. Mısır sanatında, Harpokrates bir timsahın üzerinde ayakta duran, bir elinde akrep, diğerinde yılan tutan bir çocuk olarakta betimlenmiştir.

Harmakhis; 'Ufuktaki Horus': Doğan güneş olarak kişileştirilmiştir ve dirilişin ve sonsuz hayatın sembolü Khepera ile simgelenmiştir. Giza platosundaki Büyük Sifenks Horus'un görünümlerinden biridir.

Haroeris; 'Yetişkin Horus': Horus'un erken formlarında Yukarı (Güney) Mısır'ın lider tanrısıydı. Hathor'un oğlu ya da bazende kocası olarak metinlerde geçer. Aynı zamanda Osiris ve Set'in erkek kardeşiydi. Set'in ülkesi Aşağı Mısır'ı yaklaşık İ.Ö. 3000 yıllarında feth etmiş ve her iki krallığı birleştirmiştir.

Yetişkin Horus'un çok sayıda karısı ve çocuğu vardır. Dört erkek evladı bir gruplandırılır, Isis'ten olma olduklarına inanılır. Bunların isimleri; Duamutef, Imsety, Hapi ve Qebehsenuef'tir. Lotus çiçeğinden doğmuşlar ve yaratılış ile ilişkilendirilen güneş tanrılarıydılar. Nun'un suyunu, Ra'nın emri ile yeniden getirmişlerdir. Anubis, onlara cenaze törenlerinde mumyalama, 'Ağız açma', Osisris'i ve tüm erkeklerin gömülmesi ödevlerini verdiğine inanılır. Horus, onları daha sonra dört ana yönün koruyucusu yaptı. Ma'at'ın ölüleri yargılaması sırasında lotus çiçeğinin üzerinde Osiris'in önünde otururlar. Diğer taraftan, çok yaygın olarak ölünün iç organlarını koruyucusu olarak hatırlanırlar.

Behdetli Horus, yetişkin Horus'un bir başka formu olup, Behdet'in batı deltasında tapınılırdı.

“Horus” adı, bu ilahın Grekçe'deki adıdır, Mısır dilindeki asıl adı “Hor”dur. Eski Mısır eserlerinde Horus, sık sık bir gözle, şahin kafasıyla veya atmaca kanatlı bir yıldız diskiyle tasvir edilir. Çocuk başıyla ya da genç bir insan başıyla temsil edildiğinde parmağı kelam organı olan ağzında ya da ağzını işaret eder tarzda tasvir edilir.

Horus sembolizmde genellikle, İlâhî Yasalar'ın insanda vicdan tarzında belirmesini simgeler. Şahin kafalı Horus'un yırtıcı kuşların keskin bakışıyla tasvir edilmesi, kişinin hiçbir hareketini gözünden kaçırmayan bir ilah oluşunu, yani vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını simgeler. Bir başka deyişle bu, insanın iç dünyasındaki her niyetini ve sosyal yaşamındaki her hareketini gözden kaçırmayan merhametsiz yargıcın keskin bakışını simgeler. Bu, yasaların kıl kadar şaşmadan uygulanmasını gözeten, kişiden özellikle öte-âlemde hesap soran vicdanın ifade edilişidir. Günde 24 saat uyanık ve gözleri hep açık olmalıdır; çünkü hem yasaların kıl kadar şaşmadan uygulanmasını sağlamakta, hem de ilah Seth (nefsaniyet'i ve kötülüğü simgeleyen ilah) ile mücadele etmektedir. Bu yüzden Güneş ve Ay, Horus'un gözleri olarak ifade edilir. Çünkü Güneş ve Ay'ın her ikisi nöbetleşe, gece ve gündüz insanın üzerinden eksik olmaz, Horus'un 24 saat açık kalan gözleri gibi. Horus'tan “Sirius içindeki Horus” olarak söz eden kimi Mısır metinlerinde ise, Horus'un Dünya insanlarına Sirius'tan gelen bir ‘tesir' olduğu ve kaynağının göksel Osiris olduğu belirtilir.

Parmağını ağzına götürmüş Horus ise misterler konusundaki sessizlik ilkesini simgeler.
 

MURATS44

Özel Üye
Bennu

http://earthacupuncture.info/Copy%20of%20benu4.jpg

Bennu
Bennu, Mısır mitolojisinde Güneş Tanrısı Ra'nın ruhuna sahip olduğu söylenen balıkçıla benzeyen bir kuştur.[SUP][1][/SUP] Eski Mısır'da ölümsüzlüğün bir sembolüydü.[SUP][2][/SUP] Mitolojiye göre, Bennu, kendini Ra Tapınağı'nın çevresinde olan kutsal bir ağacın alevinden oluşturmuştur. Başka bir versiyona göre de, Bennu Osiris'in kalbindeki çatlaktan dışarı çıkmıştır.[SUP][1][/SUP]

Bennu kuşunun Kutsal ateşte yandıktan sonra küllerinden yeniden doğarak geri dönmesi, ezoterik olarak bir çağın bitişini ve diğer bir çağın başlangıcını simgeler.[SUP][3][/SUP]
Bennu, gri, mavi, mor ya da beyaz balıkçıl olarak resmedilmiştir.[SUP][1][/SUP]
Bu kuş, resmedilirken; Kızıldeniz civarında yaşayan gri balıkçıl (ardea cinera) ya da daha büyüğü goliath balıkçılı (ardea goliath) model alınmış olabilir. Arkeologlar, 5000 yıl öncesine dayanan dünyada yaşamış belki de en büyük balıkçılın kalıntılarını Basra Körfezi civarında bulmuşlar. Bu kuşun Mısırlı gezginler tarafından görülüp çok büyük bir balıkçılın Mısır'da her 500 yılda bir görüldüğüne dair efsanesine kaynak oluşturduğu yolunda çeşitli spekülasyonlar var.
Bennu, kafasında iki uzun tüy ve Osiris'in atef tacı (beyaz bir taç ve her iki yanında deve kuşu tüyü bulunur) veya güneş diski ile betimlenir.


Bennu, Heliopolis şehrinin kutsal kuşuymuş.[SUP][5][/SUP] Heliopolis'te bennu kuşuna (Mısır'ın zümrüdüankası) ‘Ra'nın Ba'sı denirdi.[SUP][4][/SUP]
Bennu kelimesi, muhtemelen yükselmek ve ışıldamak anlamına gelen "weben" kelimesinden türemiş.[SUP][5][/SUP]
Bennu isminden türeyen bir de taş vardır Mısır tarihinde.Benben taşı diye bilinir ve “göklerden gelen tanrısal bir taştır”. Yani inanışa göre Bennu kuşunun dünyaya düşen bir parçasıdır.Yani anlayacağınız “meteor” parçacığı....Hatta bu taşın varlığından ciddi olarak söz edilmekte ve Mısır'da dikilitaşlar ile piramitlerde de kullanılmıştır.[SUP][3][/SUP]
Mısır ve Yunan uygarlıklarının efsanelerinde yer alan Bennu ve Phoenix figürleri, kendi küllerinden (yok oluştan) yeniden doğuşu simgeleyen birer metafordur. Ortaçağ Hıristiyanlığında da bu fikir Hz. İsa'nın dönüşü inancıyla birlikte düşünülmüştür.[SUP][6][/SUP][SUP][7][/SUP] Kimi yazarlar Hindu tradisyonundaki Garuda ve Eski Mısır tradisyonundaki “Bennu” kuşunu Simurg ile bir tutarlarsa da, bu kuş Simurg (Anka) Kuşu'ndan çok farklı niteliklere sahip olarak betimlenir ve daha farklı anlamlara gelir.[SUP][2][/SUP]

Mısır'da doğan güneşin ve ölümden sonraki yaşamın bir simgesi olarak birçok anıtta yer alan Bennu, güneş tapınmasıyla ilgili bir balıkçıl kuşuydu. Ama eski yapıtlarda anlatılan Anka, tüm benzer dinsel anlamlarına karşın balıkçıl kuşuna hiç benzemiyordu; anayurdu da Mısır değil, doğan güneşe daha yakın olan (Arabistan ya da Hindistan gibi yuvası ve yumurtası için gerekli hoş kokulu baharatların da bolca bulunduğu) ülkelerdi.[SUP][8][/SUP]
Kaynaklar [1] tr.wikipedia.org/wik/Bennu
[2] az.cokh.net/yazila/anka-kusuna-dair/
[3] www.siriusufo.org/Uform/forum_posts.asp?TID=1760
[4] www.batiniler.com/ezoteriz/misir-mitolojisi
[5] itü sözlük - @503327 - itü sözlük
[6] H. Reinert ve E. S. Reinert, "Creative Destruction in Economics: Nietzsche, Sombart, Schumpeter", The Other Canon Foundation working paper, 2003, s.2
[7] Ertuğrul Kızılkaya (İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi), "FRIEDRICH NIETZSCHE'NİN JOSEPH A.SCHUMPETER'İN İKTİSAT DÜŞÜNCESİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİNE DAİR BİR NOT", Doğuş Üniversitesi Dergisi, 5 (2) 2004, s.197-212
[8] Contact Support

 

MURATS44

Özel Üye
Blank Piramitleriı

http://www.belovedegypt.com/33_-_Red_Pyramid.jpg

Blank Piramitleri
Kahire'de bulunan Keops piramidinin 12 ton ağırlığında, iki buçuk milyon kat bloktan oluştuğunu... Günde on blok yerleştirilmesi halinde yapımının 664 yıl süreceğini... Piramidin üstünden gecen meridyenin karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya böldüğünü ve piramidin dünyanın ağırlık merkezinin tam ortasında bulunduğunu Yüksekliğinin (164 metre) bir milyarla çarpımının, Güneş'le Dünya'mız arasındaki uzaklığı verdiğini... Taban alanının, yüksekliğinin iki katına bölünmesinin pi sayısını verdiğini...

Piramitlerin içerisinde ultrasound, radar, sonar gibi cihazların çalışmadığını... Kirletilmiş suyun bir kaç gün piramidin içinde bırakıldığında arıtılmış olarak bulunduğunu... Piramidin içerisinde sütün bir kaç gün süreyle taze kaldığını ve sonunda bozulmadan yoğurt haline geldiğini... Bitkilerin piramit içerisinde daha hızlı büyüdüklerini... Çöp bidonu içindeki yemek artıklarının hiç koku yaymadan mumyalaştıklarını...Kesik, yanık, sıyrık ve yaraların piramidin içinde daha çabuk iyileştiğini... Piramidin içinin yazın soğuk, kisin sıcak olduğunu... Piramit, kimin adına yapıldıysa; onun bulunduğu odaya yılda 2 kez Güneş girdiğini; bugünlerin, piramidin adına yapıldığı firavunun doğduğu ve tahta çıktığı günler olduğunu... Biliyor muydunuz?
 

MURATS44

Özel Üye
Büyük Piramit'in "Gizli Oda"sı Yıllardır Açılmayı Bekliyor

Büyük Piramit'in "Gizli Oda"sı Yıllardır Açılmayı Bekliyor...
khufu10.jpg


Khufu Piramiti (Khufu)

Piramitlerle ilgili ilk yazılı kayda Heredot Tarihi'nde rastlıyoruz. Heredot birinci piramidin Khufu (Kufu), ikincinin Kafra, üçüncünün de Menkaura tarafından yapıldığını yazmış. Khufu'nun çok gaddar bir kral olduğunu, bir ara parasız kalınca öz kızını genelevde çalışmaya gönderdiğini, kızın yeterince para kazandığını ve bu arada her müşteriden bir "hatıra" taş isteyerek kendine de küçük bir piramit yaptırdığını söylüyor.

khufu11.jpg

Heredot'a göre giriş yolu ve piramidin yapımında 100.000 kişi çalışmıştır. Ekipler üç ayda bir değiştirilirken taş bloklar kısa kalaslardan yapılan bir makineyle basamak basamak yukarı çıkartılıyormuş. Büyük Piramidin alt kenar boylan şöyledir: Batı taban kenarı, 230.36 metre. Kuzey taban kenarı, 230.25 metre. Doğu taban kenarı, 230.39 metre. Güney taban kenarı, 230.45 metre. Toplam çevre uzunluğu, 921.45 metre. Öte yanda; yükseklik, 146.73 metredir. Bu çok ilginçtir, çünkü piramitteki çevre-yükseklik oranı daire-yarı çap oranına eşittir. Yani piramidi inşa edenler geometrideki n (pi,π) değişmezini kullanmışlardır.

Bazı araştırmacılar bunu "piramidin kuzey yarımküreyi simgelemesi" şeklinde yorumluyorlar. Aslında dünyamız tam bir küre olmadığı ve kutuplar biraz daha basık olduğu için tam mutâbakat yoktur. Bu nedenle %0.7 kadar bir fark vardır ve bazı kişiler de buna dayanarak olayın bir tesâdüf olduğunu öne sürüyorlar.
Eğer yalnızca n ölçüsü söz konusu olsaydı, tesadüf olasılığı kabul edilebilirdi. Ancak Büyük Piramidin daha pek çok özelliği var; örneğin kenarlar dört yöne de 0' toleransla tam karşıdan bakıyorlar. Bu konumu "tesâdüfen" sağlamak pek inandırıcı değil. Taban karesinin ölçülerinde sıfır hataya yakın bir hassasiyet görüyoruz. En uzun kenarla en kısa kenar arasında boy olarak sadece yüzde 0.8 hata var. Piramidi yapanların kocaman taş bloklarla çalıştığını düşünürsek, ne kadar hassas davrandıklarını anlarız. Açılarda ise 90"'den en fazla sapma 0°0333 ile güneydoğu köşesinde... Üstelik bu hassasiyeti düz arazide değil, piramidin ortasında kalan çok engebeli bir arazi üstünde başarmışlar! Ancak Büyük Piramit'in boyutlarında bir başka oran daha çıkıyor; başta mimar ve ressamların kullandığı 0 (fi) ya da genel deyimiyle "altın kesit" oranı... Sayısal değeri 1.618 olarak alınır ama tıpkı " ? " gibi tekerrür etmeyen ve sonsuza kadar giden bir kesirdir. Ancak Büyük Piramit'in içine girdiğimiz zaman daha da şaşırtıcı şeylerle karşılaşıyoruz: Büyük Piramit'in iç yapısı, bugüne kadar ne olduğu, niye yapıldığı tam olarak çözülememiş çeşitli bölümlerden oluşuyor.

great-pyramid.jpg

M.S. 820 yılında Halife Memûn (Al-Me'mûn), Büyük Piramit'e girmeye ve rivâyet edildiği gibi hazinelerle dolu olup olmadığını görmeye karar verdi. Ancak kuzey duvarındaki giriş çoktan kaybolmuş ve unutulmuştu. Görünürde başka da giriş yoktu. Memûn, zorlayarak girmek istedi; aylar süren çalışmalar sonucu ancak 25-30 metrelik bir tünel kazabildiler. Görünürde hiçbir şey yoktu, sanki dev yapıt, masif bir taş yığınıydı. Nitekim dümdüz kazmaya devam etseler, hiçbir şey görmeden piramitin öbür tarafından çıkmış olurlardı. Ancak şans, Memûn'a yardım etti. Tesâdüf eseri tünel kazmaya tam giriş yolunun altından başlamışlardı. Tam bırakacakları sırada yukarıdaki geçitte tavandan düşen bir taşın boğuk sesini duydular ve sesin geldiği yere doğru kazarak girişten aşağı inen geçidi buldular. Araplar, önce yukarı doğru çıkıp gizli girişe ulaştılar, sonra geri dönüp bu kez aşağı doğru indiler ve küçük bir yeraltı odasına vardılar. Odanın öte yanındaki tünele girdiler ama bu tünel hiçbir yere gitmiyordu.
Memûn, tekrar tavandan düşen taşı ilk buldukları yere döndü. Buradan yukarı doğru çıkan bir yol vardı ama masif bir granit blok yolu tıkıyordu. Memûn, granitin çevresinden kazarak devam etmek istedi, iki granit tıkaç daha gördüler. Bunların da çevresinden kazarak ayakta durabildikleri bir yere ulaştılar. Buradan ileri doğru devam eden düz bir geçit yolu vardı ve bu yolu izleyerek duvarları tuz kaplı, sivri tavanlı bir odaya girdiler. Oda bomboştu. Bir duvarı kazıdılar ama hazine yoktu. Odaya "Kraliçe Odası" adını verdiler ve tekrar geri dönüp bu kez yukarı çıkan geçitten yürüdüler. Bu yol, birden görkemli bir galeriye dönüştü. Yukarıda bir metre yükseklikte bir kaya engel vardı. Bunun üstünden geçen Araplar, bekleme odasına benzer bir açıklığa girdiler. Karşıda yan duvarlara oyulmuş kanallardan kayarak aşağı inen bir granit blok daha vardı. Ancak kanallar zemine yaklaşık 1.20 metre kala bitiyordu, yani geçidi tam kapatması mümkün değildi. Daha ileride başka oyuklar da vardı, bunlar yere kadar iniyorlardı ama granit engeller yoktu. Tek yol, alçak bir geçitti. Araplar, bunu da geçti ve nihayet büyük bir odaya ulaştılar. "Kral Odası" adını verdikleri bu odada kocaman bir taş lahitten başka hiçbir şey yoktu.

khufu12.jpg


Lahitin boyutları geçitten büyüktü ve görünüşe göre inşaat sırasında çevresi daha açıkken yerine konmuştu. Ama içi boştu, bu da Büyük Piramidin bir mezar olmadığını gösteriyordu, çünkü oraya konmuş bir tabutu mezar soyguncularının dışarı çıkarması mümkün değildi.
Bir sorun daha vardı; girişteki geçidi kapatan üç granit blok galeriden aşağı doğru kaydırılarak yerlerine konmuşlardı. Bu ancak yukarıdaki işçiler tarafından yapılabilirdi ama o zaman da kendilerine hiçbir çıkış yolu kalmazdı. İçeride hiçbir iskelet ya da başka kalıntı yoktu. Peki o işçiler granit tıkaçları kaydırdıktan sonra nasıl dışarı çıkmışlardı?

Konu, yaklaşık 800 yıl süreyle sırrını korudu. 1638 yılında John Greaves adında bir İngiliz gökbilimci, çıkan geçidin galeriyle birleştiği yerde kuyu basma benzer bir delik gördü. İnmek istedi; ama kuyu, taş, toprak ve kumla dolu olduğu için başaramayıp bıraktı. 1814 yılında Giovanni Caviglia adlı bir İtalyan, tekrar bu yoldan aşağı inmeyi denedi ve kuyunun aslında yer altı odasına giden iniş yoluna bağlandığını keşfetti. Bu keşif, granit tıkaçları kaydıran işçilerin bu yoldan çıkmış olabileceğini gösteriyordu; ama kuyu geçidi doldurulmuştu. Bu da ancak yukarıdan moloz ve kum dökmekle mümkün olurdu ve bu kez "Peki o işçiler nereden çıktı?" sorusu geliyordu.

Bütün bunların bir tek akla yakın yanıtı var. Gerek granit blokların kaydırılması ve gerekse kuyu geçidinin doldurulması piramidin üstü henüz açıkken yapılmıştır. Bu işleri Khufu'nun yaptığını kabul edecek olursak bu kez de başka bir soru çıkıyor: Bütün girişler önceden tıkanırsa tabut nasıl içeri girer? Bunun da tek yanıtı var: Piramidin üstü açık bırakılır ve Khufu'nun cenaze töreninden sonra kapatılır... Bu varsayımı British Museum uzmanlarından Prof. I. E. S. Edwards öne sürmüştü. Mâkul görünüyor; ama o zaman da hırsızlar önceden içeriyi dolaşıp her şeyi öğrenirler; Khufu'nun mezarı da hemen soyulurdu!

Colin Wilson'un ilginç bir düşüncesi var. Özetle şöyle diyor: "Khufu (Kufu) bu noktada çözüm bulamadığı için Büyük Piramide gömülmekten vazgeçti. Kendine başka bir mezar yaptırdı ama piramidi bitirdi. Öldüğü zaman öbür mezara gömüldü ve Büyük Piramidi mezar soyguncuları için bir şaşırtmaca olarak bıraktı."
Sonuçta Büyük Piramidin hemen her yönüyle sırrını koruduğunu ve dünyanın en çok araştırılan kalıntısı olmasına rağmen bugüne kadar yanıtlanamamış pek çok soru olduğunu görüyoruz:

  1. Kraliçe Odası, niye bitirilmemiş?
  2. Niye duvarları tuzla kaplı?
  3. Niye Bekleme Odası duvarlarına kanallar oyulmuş ama engelleyici bloklar (portcullis) konmamış?
  4. Kraliçe Odası'ndaki girinti (niş) neye yarıyor?
  5. Kraliçe Odası'na giden geçitte niye 65 cm yükseklikte bir basamak var?
  6. Piramit taş blokların kat kat dizilmesiyle yapılmış. Niye 36. kattaki bloklar diğerlerinden çok daha büyük?
  7. Kraliçe Odası'nda "havalandırma kanalı" denilen kanallar piramidin dışına açılmıyor, hatta odayla da bağlantısı yok. Peki niye yapıldı, ne işe yarıyor?
Bu soruları yanıtlamak için pek çok varsayım geliştirilmiş. Ancak hepsi spekülatif ve hiçbiri kesin olarak kanıtlanamamış.

Örneğin kanalları ele alalım: İkisi Kral Odası'nın, ikisi de Kraliçe Odası'nın kuzey ve güney duvarlarından yukarı doğru çıkan dört kanal var. Duvara düz olarak giriyor, sonra yukarı dönüyor ve piramidin dış duvarlarına doğru ilerliyorlar. Açıları farklı; örneğin Kral Odası'nın kuzey kanalı ufuk hattına göre 32°28', güney kanalı ise 45°14'. Boyları da farklı;Kral Odası'nın kuzeyindeki kanal 65 m iken Kraliçe Odası'nın kuzeyindeki kanal yalnızca 24 m. Daha da ilginç olanı, Kraliçe Odası'ndan çıkan kanallar yapıldığı zaman ne odada, ne de piramidin duvarında menfez bırakılmamış olmasıdır. Bu durum kanalların herhangi bir havalandırma işlevi gösteriyor.

Öte yanda kanallar bazı araştırmacıların öne sürdüğü gibi iş bittikten sonra delinerek yapılmamış. Taş bloklar tek tek meyilli kesilmiş, oyulmuş ve piramit kat kat yükseldikçe yerlerine konmuş. Otoritelere göre bu çok zor bir teknik ve gerek dizayn gerekse yontma aşamalarında büyük dikkat gerektiriyor. Böylesine zor bir işi, görünürde hiçbir işlevi olmadığı halde, niçin yapmışlar? [1]

giza-khufu04.jpg

UPUAUT Araştırması

Klasik tarihçiler Kraliçe Odası'nı bitirilmemiş bir mezar odası olarak kabul ettikleri için pek üzerinde durmazlar. Ancak son yıllarda, özellikle Rudolf Gantenbrink adlı bir Alman mühendisin yaptığı araştırma sonunda bu odadaki kanallar büyük tartışmalara neden oldu; [1]
1993 yılının başlarında, Alman mühendis Rudolf Gantenbrink, Mısır Eski Eserler Müdürlüğü ile Alman Mısır bilim heyetinin çağrılısı olarak, ekibiyle birlikte Kahire'ye geldi. Genç mühendisin amacı, çocukluğundan beri büyük ilgi duyduğu Giza piramitlerini, özellikle de "Büyük Piramit" olarak bilinen Khufu piramidini incelemekti. Bu görkemli yapının içinde yer alan gizemli "hava şaftları"nın açılarını tam olarak ölçmek ve içlerini araştırmak istiyordu

upuaut.jpg


Upuaut Robotu I

Gantenbrink. Bunun için bir de minik robot geliştirmişti.[2] Upuaut adı verilen bu robot ucunda minik fakat güçlü projektörlere sahip ve video kamerası olan basit bir kızaktı. Dik meyilleri tırmanabilmesi için güçlü bir elektrik motoru takılmıştı.[1]
Gantenbrink'in esas hedefi Kraliçe Odası'ndaki kanalları incelemekti. Bu amaçla Alman Arkeoloji Enstitüsü'ne başvurdu. [1] Ne var ki, Mısır Eski Eserler Müfettişi Dr. Zahi Havas, bu tür bir incelemeye izin verme konusunda hiç de istekli değildi. Ama, başka bir fırsat doğdu Gantenbrink'e: Büyük Piramit'in havalandırma sisteminin iyileştirilmesi ve bu yolla içerideki nem oranının düşürülmesi gerekiyordu ve bu amaçla "hava şaftları"nın kullanılması düşünülmüştü. Ne var ki, 65 metreye dek ulaşan uzunlukları ve yalnızca 25 santimetrelik çaplarıyla bu hava şaftları, içindeki toz ve topraktan ancak marifetli bir mini robot yardımıyla arındırılabilirdi. Bu durum, istediği araştırmaları yapmasına izin verilmemekle birlikte, Gantenbrink'e çekici bir fırsat sunuyordu. Ancak onun robotu bu işi başarabilirdi.[2]

İlk çalışma 1992 Şubatı'nda Kraliçe Odası'nın güney kanalında başladı. [1] İlk aşamada Gantenbrink ve ekibi, "Upuaut" (Eski Mısır dilinde "Yolları Açan" anlamında) adını verdikleri mini robotla, yukarıdaki Kral Odası'nın şaftlarının temizlenmesi işine giriştiler. Bir alt düzeydeki Kraliçe odasında yer alan şaftlar ise Mısır Eski Eserler Müdürlüğü'nü pek ilgilendirmiyordu. [2] Upuaut yürüdü ve kısa sürede bu kanalın tahmin edildiği gibi 8-10 m değil, daha uzun olduğu anlaşıldı. [1] İş başladıktan birkaç gün sonra, Upuaut'un, şaft içindeki engebeleri aşmakta yetersiz kalabileceğini fark eden Alman mühendis, izin istedi ve [2] Bu sırada esas işe, yani Kral Odası kanallarına dönmek gerekti. Gantenbrink bu kanalları temizledi, işi vantilatörleri taktıracak olan sponsor firmalara devretti ve Almanya'ya döndü.[1]

upuaut-robot.jpg


Çok kısa bir süre sonra "Upuaut II" adını verdiği, daha dengeli, çok daha gelişmiş bir robotla işinin başına döndü. Kral Odası'nın şaftlarını temizlemekte hiç zorlanmamış ve marifetli robotu bu işi kolayca halletmişti ama Gantenbrink'in aklı, Kraliçe Odası'nın, piramidin dış yüzeyine açılmadan içeride biten esrarengiz şaftlarındaydı. [2]
Sıra Kraliçe Odası'nın kanallarına gelmişti. Gantenbrink enstitüye yepyeni ve çok daha işlevsel ikinci bir robot yapmayı önerdi. Öneri kabul edildi ve Upuaut 2 yapıldı. Gerçekten de bir teknoloji harikasıydı bu robot. Ancak Mısırlı yetkililerden izin almak gerekiyordu; Gantenbrink 1993 Martında Kahire'ye gitti ve Cize'nin direktörü Zeki Havas'tan sözlü izin alarak çalışmalarına başladı. Ancak aksilikler birbirini izledi. Önce Alman Arkeoloji Enstitüsü desteğini çekti. Sonra Zeki Havas işten alındı. Resmen izni olmadığı halde Gantenbrink işe devam etti ve 22 Mart 1993 günü saat 11.05'de Upuaut 2 yolun sonuna vardı. 65 m kadar yürümüş ve menteşeli bir kapıyla karşılaşmıştı.[3]
1993 Mart ayının ikinci yarısında, görevi bitmek üzereyken, yanındaki Mısırlı görevli müfettişin gözetimi altında, isteğine ulaştı ve Kraliçe Odası'nın şaftlarına Upuaut II'yi yollama olanağı buldu. Bu yeni robotun üzerinde spot ışıklar ve bir de değişik yönlere uzaktan kumandayla çevrilebilen video kamera vardı. 21 Mart günü, monitörler Kraliçe Odası'nın içine kuruldu ve Upuaut II, kuzey şaftından içeri bırakıldı. Bu şaftlar, 1872 yılında piramitlerde araştırma yapan bir başka meraklı mühendis, Waynman Dixon tarafından keşfedilmişti ve Dixon, kuzey şaftını uzunca bir demir çubuğu içeri sokarak kontrol etmek istemiş, ancak şaftın dönemeçlerinden birinde çubuk sıkışarak kırılmış, bir parçası içeride kalmıştı. İşte Upuaut II, yüz yirmi yıldır orada duran bu demir çubuğun görüntülerini kontrol merkezindeki monitörlere yolladı ve dönemeçten yoluna devam istedi. Ne var ki sıkışan çubuk, robotu engelliyordu. Bir süre sonra, Gantenbrink, yakın zamanda daha gelişmiş bir robotla yeniden gelip kuzey şaftının sonuna dek incelemeyi sürdürme kararı verdi Upuaut II'yi geri çekti.
Hemen ardından, bu kez güney şaftına yerleştirildi Upuaut II. Mısır uzmanlarının, yapımına başlanıp, sonradan vazgeçildiğine inandıkları bu şaftın uzunluğunun, 15-20 metre olduğu tahmin ediliyordu. Ancak, üzerindeki kamerayla görüntüler yollaya yollaya şaftta ilerleyen Upuaut II, gittikçe gidiyordu: 25 metre... 35 metre... 45 metre... Şaft devam ediyordu. Sonunda, yaklaşık 59 metre dolayında, robot aniden durmak zorunda kaldı, çünkü önüne bir engel çıkmıştı. Üzeri zımparalanmış ve parlatılmış kireçtaşından yapılmış, garip bir "kapı"yla bitiyordu şaft! Üzerinde, diğer yandan takılmış bir kapı kulpunun iki metal çıkıntısı görülüyordu. Birinin metal ucu kırılmış ve yere düşmüştü!

uso_mysticdoor.jpg


Monitörler başında Upuaut'un yolladığı görüntüleri izleyen Gantenbrink, Mısırlı müfettiş ve bütün ekip, nefesleri kesilmiş bir halde kapıyı izlediler. Upuaut'un kamerası, şaftın bittiği alanı bütünüyle taradı ve "kapı"nın sağ alt köşesinde minik bir çatlak olduğunu fark etti. Ancak bir kablonun girebileceği kadar geniş bir çatlak.

Durum hemen Dr Zahi Havas'a ve diğer Mısır uzmanlarına bildirildi. Heyecan dalga dalga büyüyordu. Basına açıklama yapmakta oldukça isteksiz davranan Havas ve diğer yetkililer, Gantenbrink'in bunu London Times ve The Independent gazetelerine duyurmasına çok sinirlendiler. Alman mühendisin iş izni derhal iptal edildi ve piramitler çevresinden uzaklaştırıldı. Büyük bir buluş gerçekleştirilmişti ama, bunu yapan adam ödüllendirileceği yerde cezalandırılıyordu.

İzleyen yıllarda Gantenbrink, Londra ve Paris'te Ejiptologlara bulgularını anlatan birer konferans sundu ve robotun çektiği görüntüleri gösterdi. Çoğu tarihçi ve arkeolog, Upuaut II'nin yüzyılın en büyük buluşunu yaptığını söylüyor ve o "kapı"nın ardında nelerin bulunduğunu merak ediyordu; ama Mısır'dan hiç ses gelmiyordu. Gantenbrink, bu arada yeni ve çok daha gelişmiş bir robot yaptı ve izin verilmesi halinde tek bir ücret almadan, Mısırlı yetkililerin gözetimi altında çalışarak, bir fiberoptik kablo kamerayı çatlaktan içeri sokabileceğini ve muhtemel "gizli oda"nın görüntülerini dünyaya sunabileceğini söyledi ama Mısır Eski Eserler Müdürlüğü, gerekçe göstermeden bu öneriyi reddetti.

Aradan altı yıl geçtikten sonra hala Gantenbrink'in bulduğu kapı açılmış değil. Bu durum, Ejiptoloji çevrelerinde son günlerde iyice kızışan tartışmalar yaratıyor. Baskılardan bunalan Havas, 2000 yılına gireceğimiz yılbaşı gecesinde bu kapının canlı yayın eşliğinde açılacağı ve görüntülerin tüm dünyaya yollanacağını söylemişti ama mayıs ayında bunun mümkün olamayacağını, açılışın ertelendiğini duyurdu. [2]
Bildiğimiz kadarıyla bu kapı hâlâ açılmış değil, ardında ne olduğunu belki bir gün öğreneceğiz ve böylece kanalların taşıdığı sırrı anlayacağız. Şimdi bu konuda yapılan bazı spekülasyonlara dönelim.
1994 yılında "The Orion Mystery" adlı bir kitap yayımlandı. Robert Bauval ve Adrian Gilbert tarafından yazılmıştı ve Cize külliyesinin Mısır'daki gökyüzü dini ile ilgili olduğunu ve gökyüzünün yeryüzündeki yansıması şeklinde planlanmış olduğunu iddia ediyordu. Bauval uzun süredir Menkaura Piramidi'nin niye daha küçük olduğunu ve niye Khufu (Kufu) ve Kafra Piramitleri'nin ekseninde olmadığını araştırmaktaydı. 1983 yılında Suudi Arabistan'da kamp yaparken sabaha karşı gökyüzüne baktı ve Orion Takımyıldızının "kemerinin" yani Zeta, Epsilon ve Delta Orionis'in konumlarının tıpkı üç büyük piramide benzediğini gördü.

pyramid-shadow.gif


Bauval'in haberi yoktu ama konu daha önce gündeme gelmiş, Mısırlı uzman Alexander Badawy Büyük Piramidin güney kanalının MÖ 2550 yıllarında Orion'a baktığını ve bunun Kufu'ya Osiris kimliğine dönüp Orion'a gidebilmesi için yol gösterdiğini öne sürmüş, Amerikalı gökbilimci Virginia Trimble da gerekli hesaplan yaparak bu tezi doğrulamıştı. Bauval bunu öğrendi ama Trimble'in hesabı kanalın ortadaki Epsilon Orionis'e, yani Kafra Piramidi'ne baktığını gösteriyordu. Oysa Kufu Piramidi'nin karşılığı olan birinci (Zeta Orionis) yıldızına bakması gerekirdi. Yanıtı Gantenbrink buldu. Bauval hesaplarında Petrie'nin bulduğu açıyı, yani 44"30' değerini kullanmıştı, oysa Gantenbrink'in bulgularına göre bu açının tam 45° olduğu kanıtlandı. Bauval gerekli düzeltmeyi yaptı ve Kral Odası güney kanalının gerçekten Zeta Orionis'e yani birinci yıldıza baktığını gördü. Daha sonra Kraliçe Odası'nın güney kanalını inceledi ve bunun da Sirius'a baktığını gördü. Başka bir deyişle güney kanalları Osiris ve İsis'e işaret ediyordu. [3]

Kaynaklar

[1] vww.ufonet.be/MISIR/piramit2.html
[2] vww.angelfire.com/al2/arkeoloji/upuaut.htm
[3] vww.ufonet.be/MISIR/piramit3.html

 

MURATS44

Özel Üye
Çocuk Kral Tutankamon (Tutankhamun, Tutankhaton)

Çocuk Kral Tutankamon (Tutankhamun, Tutankhaton)
konu1_b.jpg
Çocuk Kral Tutankamon (Tutankhamun, Tutankhaton) Tutankhamun ya da Tutankamon, (Amun'un yaşayan resmi ve Amun şerefesi adına) Mısır'lı bir firavundur. M.Ö. 1333 - M.Ö. 1323 yılları arasında hüküm sürmüştür. Asıl adı, Tutankhaton'dur. Tektanrılı Aton dinini kuran, IV. Amenotep (Akhenaton)'in oğludur. Babası ölünce, başka bir anneden olan yarı kız kardeşi Ankhesenamen ile evlenerek tahta çıktı. Saltanatının ilk çağlarında, Mısır'ın eski çoktanrılı dinine dönüş yaşandı. Kendisi de Tutankhaton adı yerine Tutankhamun adını aldı. Böylece, IV. Amenetep'in kurduğu Aton dini söndü.Tutankhamun'un çağı barış içinde geçti. Çok genç yaşta ölen bu kraldan sonra, babasına vezirlik, kendisine de küçüklüğünde naiplik yapmış olan Ay, dul kraliçe ile evlenerek tahta çıktı.Firavun mezarlarından sadece biri istisna olarak hiç soyulmadan günümüze kadar gelebilmeyi başarmıştır.[1]

necklace_of_tutankhamun.jpg

Tutankamon'un Kolyesinin Esrarı Mısır'ın efsanevi firavunlarından Tutankamon'un kolyesindeki taşların Dünya dışından kaynaklanan bir patlamayla yeryüzünde oluşmuş bir cam olduğu düşünülüyor.

Mısır'ın başkenti Kahire'deki Mısır Medeniyetleri Müzesi'nde 1996 yılında araştırma yapan İtalyan arkeolog Vincenzo de Michele, Tutankamon'un sarı-yeşil renkli bir kolyesini incelemeye aldı. De Michele, değerli bir taş olduğu var sayılan bu kolyenin aslında camdan olduğunu ve Mısır uygarlığından dahi çok daha önce yapıldığını ortaya çıkardı. Bu tespit Mısır arkeologları arasında şaşkınlık yarattı. Mısırlı jeolog Ali Bereket de söz konusu camın, doğada Sahra Çölü'nün gözden ırak bir bölgesinde kumun içine karışmış şekilde bulunduğunu ortaya çıkardı.

Tutankamon'un kolyesini süsleyen bu taşın nereden geldiği, kimler tarafından şekillendirildiği ise bir soru işareti olarak kaldı.

br01-0124.jpg

DÜNYA DIŞINDAN KAYNAKLI Avusturyalı astronom Christian Koeberl, söz konusu camın ancak çok yüksek bir sıcaklıkta meydana gelebileceğini, bu sıcaklığa ise yeryüzünde ulaşmanın mümkün olmadığını öne sürdü. Koeberl, camın uzaydan Dünya'ya geldiğini iddia etti. Ancak, camın bulunduğu bölgede meteor düşmesine kanıt sağlayacak herhangi bir bulgu yoktu.
Mısırlı uzman Ali Bereket Tutankamon'un kolyesindeki taşın aslında Sahra Çölü'nde bulunan bir cam olduğunu ortaya çıkardı.

ABD'li jeofizikçi John Wasson ise camın solüsyonunun Sibirya menşeili olduğunu öne sürdü. Wasson, uzaydan gelen göktaşlarının daha önce gökyüzünde şiddetli patlamalara yol açtığını ve benzer bir patlamanın da Mısır çöllerinde gerçekleşmiş olabileceğini belirtiyor.
ATOM BOMBASINDAN DAHA GÜÇLÜ OLMALI İlk atom bombası için 1945 yılında yapılan denemelerde yapılan patlamalardan sonra New Mexico Çölü kumlarında incecik bir can tabakası meydana gelmişti. Ancak Mısır Sahra Çölü'ndeki kumlardaki cam tabakasını atom bombası deneylerinin yarattığından çok daha kalın. Bilim insanları, çölde atom bombasının etkisinden daha kalın bir cam tabakası yaratacak patlamanın ne olduğunu sorguluyor. Tutankamon'un yüz,ü şimdiye dek bulunan heykeller ölçü alınarak bilgisayarda yeniden yaratılmıştı.

Böylesine bir patlama ilk kez 1994'te, Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızı Jüpiter'le çarpıştığında meydana geldi. Hubble Teleskopu bu çarpışmada Jüpiter'in atmosferinde oluşan şimdiye dek bilinen en büyük ateş topunu gözlemledi.
TARİHTE ÖRNEĞİ VAR John Wasson, Güneydoğu Asya'da 800.000 yıl önce gerçekleşmiş doğal bir patlamada Sahra Çölü'nde meydana geldiği düşünülen patlamadan çok daha büyük bir etki yarattığını ortaya attı. Bu patlamadan sonra da 750 kilometre kare'ye yayılan bir alan yüzeyinde cam tabaka bıraktı. Patlamada herhangi bir krater deliğinin olmaması göktaşı ihtimalini de devre dışı bırakıyor. Wasson, bu patlama esnasında bölgedeki insanlar dahil tüm canlıların da öleceğini vurguluyor.

Watson'a göre, benzer bir olay Sibirya'nın Tunguska bölgesinde de gerçekleşti; hatta Hiroşima'ya atılan bombanın da benzer bir etkisi olmuştu.
PATLAMANIN KAYNAĞI SORU İŞARETİ Sanda Ulusal Laboratuarı'nda görevli Mark Boslough, Jüpiter'i etkileyen söz konusu dev patlamayı süper bilgisayarda Dünya için bir simülasyonunu yaptı. Boslough, böylesi bir patlamanın yüzeyde 1.800 santigrat derece bir sıcaklık yaratacağını vurguluyor. Mark Boslough'a göre Tutankamon'un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının on binlerce katı büyüklüğünde bir patlamanın gerçekleşmiş olması gerek.

Simülasyonda böylesi bir patlamanın Sahra Çölü'nde bulunan ve Tutankamon'un kolyesini süsleyecek kalınlıkta bir camın da meydana gelebileceği ortaya çıktı. Simülasyonla ilgili olarak Boslough şunları söyledi; “Tutankamon'un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının tesirinin on binlerce katı bir patlamanın meydana gelmiş olması gerekiyor. Şimdi esas soru bu şiddete ulaşacak patlamanın yeryüzündeki kaynağı nedir?” [2]

tutankhamon_1.jpg

Ailesi
  1. Baba: IV. Amenhotep (Akhenaton) oldu.
  2. Anne: Prenses Kia
  3. Kardeşleri: Smenkhkare
  4. Eşi: Ankhesenpaaten
  5. Oğulları: yok
  6. Kızları: yok [1]
Akhenaton'un ölümünün hemen ardından, bütün ülkeye bu haberi duyurmak için ulaklar çıkartılmıştır. Bu haber, tüm ülkede üzüntü ve endişe yaratırken toplumun değişik kesimlerinde farklı duygular uyandırmıştır. Buna en çok sevinen kesim ise rahipler ve askerler olmuştur. Akhenaton o zamana kadar yapılmış olan süslü mezarların aksine basit bir mezar yaptırmış, süslemelerinde ise karısı Neferriti'nin imgelerini kazıtmıştı. Yapılan araştırmalarda Tutankamon'un babasının Akhenaton olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen birlikte hiç resimleri kazınmamıştır. Tutankamon birisi hariç hepsi kendisinden büyük olan , altı üvey kardeşi prensesle birlikte kraliyet çocuk evinde büyüdü. Burada resim yapmayı ve kumlu arazide araba sürmeyi öğreniyordu. Babası şehri terk etmediği için kendisi de avlanmaya gidemiyordu. Sarayda bazı olayların kendisinden sakladığını, gelen mektupların gizlendiğini fark etti. Bunların yazılarının kendi yazılarına benzemediğini anlaması geç olmadı. Bu tabletler o zamanın uluslararası dili olan Akad dili ile yazılmıştı. Akhenaton'un ölümü ile kraliyet ailesi son yetişkinlerini de kaybetmiş oldu. Tutanhamon kraliyet soyundan kalan tek erkek çocuk olmasına rağmen henüz on yaşında idi. Yaşının küçük olması sebebiyle sarayda görevli memurlar arasında makam ve mevki kapma savaşı başladı. Bunun en büyük etkeni ise rahiplerden oluşmaktadır. Bu dönemde vezir Ay rahiplerin arasında üstünlüğünü kabul ettirerek diğerlerinden öne çıkar.

Taç giyme töreni için Teb'e yola çıkıldığında Tutankamon ve Anhesenamon ilk defa Amarna dışına çıkmışlardır. Eski Mısır'a döndükleri için yirmi yıldır kullanılmayan saraylar yeniden tamir edilir ve hazır hale getirilir. Tutankamon taç giyme törenini Karnak Tapınağında avluyu dolduran din adamları ve halkın huzurunda yapar.Kısa bir süre sonra kral ve kraliçe Armarna'ya geri dönerler. Fakat babalarının ölümünden sonra şehir eski canlılığını kaybetmiştir , sadece bir yıl kalabilirler. İki yıl içinde kraliyet tekrar Teb'e taşınır. Bir müddet sonra Armarna tamamen boşalır ve kimse kalmaz. Bunun üzerine Armarna'ya işçiler gönderilerek oradaki taş bloklar sökülerek başka projeler için kullanılır. [3]

death_of_tutankhamon.jpg

Tutankamon'un Ölümü Dünya tarihinin en büyük arkeolojik keşfinin, “Tutankamon'un mezarının ortaya çıkarılması” olduğu söylenegelir. Oysa ki Tutankamon, Mısır tarihinin çok önemli firavunlarından biri değildir. Ramses hiç değildir. Peki arkeolojik açıdan onu bu denli önemli kılan olay nedir? Genç yaşında hayata gözlerini yuman firavun olmasının etkisi vardır elbette. Onu diğer tüm firavunlardan ayıran esas özellik, mezarı hiç soyulmayan ve tüm hazinesi günümüze kadar ulaşan tek firavun olmasında gizlidir. Yani mezar hırsızlarının gözünden kaçırdığı bir ayrıntı olmasa, Mısır tarihi içinde onca önemli firavun varken bugün Tutankamon'un pek de esamisi okunmayacaktı (Mısır hükümeti, ülkenin tanıtımında Tutankamon'un yüz maskesini kullanıyor.) Tutanhamun'un mezarını 1922'de İngiliz arkeologu Howard Carter buldu. Mezarında Mısır tarihini aydınlatan belgeler, çok değerli sanat eserleri vardı.
Bazı kaynaklar, bu firavunun rahip tarafından öldürüldüğünü yazar ancak mezardaki mumyanın bulguları ünlü firavunun genç yaşında ölmesi sebebinin bacağındaki kırıklar olduğunu belirtir. Tutanhamun'un zehirlendiği söylentisi de vardır. Mumyasını bulan ve ilgisi olanların da çok yaşamadığı boş rivayetler arasındadır. Gerçekten de bu firavunun çok genç yaşlarda çıktığı tahta yirmili yaşların başında veda ettiği bilinmektedir. bulunanlar arasında Tutankamon'un kolyesini incelemeye alan De Michele değerli bir taş olduğu var sayılan bu kolyenin aslında camdan olduğunu ve Mısır uygarlığından çok daha önce yapıldığını ortaya çıkardı. Söz konusu camın ancak çok yüksek bir sıcaklıkta meydana gelebileceğini, bu sıcaklığa ise yeryüzünde ulaşmanın mümkün olmadığı öne sürüldü. Uzaydan gelen gök taşlarının daha önce gökyüzünde şiddetli patlamalara yol açtığı ve benzer bir patlamanın da Mısır çöllerinde gerçekleşmiş olabileceği belirtiliyor. Ancak, camın bulunduğu bölgede meteora kanıt olabilecek herhangi bir bulgu yok.“Tutankamon'un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının tesirinin on binlerce katı bir patlamanın meydana gelmiş olması gerekiyor. Esas soru, bu şiddete ulaşacak patlamanın yeryüzündeki kaynağı nedir?” [1]
Bilim adamları, Tutankamon'un birçok kişinin düşündüğü gibi öldürülmediğini, av sırasında savaş arabasından düşerek öldüğünü belirttiler. Tutankamon'un 1922′de arkeolog Howard Carter tarafından lahdinin bulunmasının ardından mumyasının 1968′te röntgen cihazından geçirilmesiyle birlikte kafatasında bir çöküntü fark edilmiş ve kafasına vurularak öldürüldüğü düşünülmüştü.

Ancak gelişen tıp cihazları sayesinde yeniden çekilen ayrıntılı röntgenlerde yapılan incelemeler sonucunda Tutankamon'un ölmeden hemen önce bacağının kırıldığı tespit edildi. Mumya üzerinde son yapılan incelemeler ise çocuk kralın atlı arabada ava çıktığında arabadan düşüp bacağını kırarak kan zehirlenmesinden öldüğünü ortaya koydu.[4]

tutankhamun.jpg

Bir Cinayet Şüphesi Sonbaharın sonlarında on sekizinci yılını yaşamakta olan Tutankamon, tek başına uyumaya gider. Mısırlı köylüler eşleriyle beraber yatarken Mısır firavunları kraliçelerinden ve haremlerinden ayrı yaşarlardı. Tutankamon, basit eşyalarla döşenmiş bir odada uyumaktadır. Nöbetçilerden kurtularak gizlice odaya girmeyi başaran bir kişi pelerininin altında saklamış olduğu Mısır topuzu diye tabir edilen bir silahla kafasına vurarak yaralar ve geldiği gibi sessizce gider. Ertesi sabah hizmetçiler tarafından yaralı bir şekilde bulunur. Derhal vezir Ay ile karısı Anhesenamon'a haber verilir. Tapınaktan kafa yaralanmalarında uzman olan bir hekim çağırılır. Hekim firavunun kafasının tıraş edilmesi talimatını verir. Tıraştan sonra kafasındaki büyük bir yara görür. Kafasından darbe almış olduğu yerde kemik parçaları yoktu. Hekim aletlerini çıkararak yarayı temizler , fakat iyileşmesi ile ilgili yapabileceği fazla bir şey olmadığını , ölürse kendisinin suçlanacağını anlar ve tedavinin zaman alacağını ima eder. Kraliçe Anhesenamon üzüntü içinde büyücüleri çağırır. Büyücüler tarafından hazırlanan karışımla tedavi edilmeye çalışılır. Önce iyileşmiş gibi görünen firavun bir müddet sonra ağrıları artar ve ölür. Genç kral öldüğünde Krallar vadisinde bulunan ve yeni tamamlanmış olan bir mezara gömülür. Tutankamon'un bedeni mumyalanarak sonsuzluğa hazırlanmıştır.

Mumyalama işlemi fiziksel bir süreçtir. Her aşamasında dini törenler yapılır. En önemli aşaması ise vücudun çürümemesi için bedendeki nemin olduğunca çabuk bir şekilde kurutulması gerekmektedir. Mısırlılar ikinci bir hayata inandıkları için mumyalama işlemi yapmaktadırlar. Bu işlem sırasında yalnız kalbi vücutta kalır , işlevini bilmedikleri beyni atılarak geri kalan bütün organları tekrar dirildiği zaman tam olması için saklanırdı. Mumyalar sargılarla sarılarak süslenmiş tabutlara konur ve mezarında hayatta iken yapmış olduğu olaylar anlatılırdı. Ayinde hayvanlar kesilerek kurban edilirdi. Törenden sonra yemek verilir, kullanılan bütün malzemeler kırılarak bir çukura gömülür. [3]

tutankhamon_grave.jpg

Mezarı Eski Mısır firavunlarından (krallarından) Tutankamon günümüze kadar bozulmadan ulaşabilmiş mezarıyla tanınır. Mısır'ın güneyin*de, Luksor yakınlarındaki Krallar Vadisi'nde yer alan bu mezar, 1922'de Lord Carnarvon'un yönetimindeki bir araştırma gezisine katılan İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından ortaya çıkarıldı. Eski Mısır'da herkes gibi, ölen krallar da mumyalanır, ölümden sonraki yaşam için gerekli olduğuna inanılan çeşitli yiyecekler, içecekler ve değerli eşyalar*la birlikte gömülürlerdi. Bu yüzden kral mezarlarının bir çoğu sık sık hırsızlarca yağmalanmıştır. Tutanhamon'un mezarı, içindeki bütün değerli eşyalarla bir*likte el değmemiş olarak ortaya çıkarılan ender örneklerden biridir.
Howard Carter bu büyüleyici mezarın en iç bölümündeki odalara ulaştığında, kendi deyimiyle "olağanüstü şeylerle karşılaştı. Tutanhamon'un mumyası iç içe geçmiş üç tabutun içine yerleştirilmişti. Dıştaki iki tabut altın kakmalı tahtadan, en içteki tabut ise som altındandı. Tabutlar daha sonra taştan oyul*muş bir lahde konmuştu. Mumyanın başı kralın yüzüne benzeyen, değerli taşlarla be*zenmiş altın bir maskeyle örtülüydü. Mumya*nın üzerine ve sargıların arasına çeşitli değerli taşlar ve tılsımlar yerleştirilmişti. Eski Mısır' da mumyanın başına yerleştirilen maskenin ölen kişiyi onurlandırmak, ruhlar dünyasına ulaşmasını kolaylaştırmak, ölen kişiyi kötü ruhlara karşı korumak ya da ölen kişinin ruhlar dünyasıyla ilişki kurmasına yardımcı olmak gibi işlevleri olduğuna inanılırdı.
Mezarda, lahdin bulunduğu odadan başka üç oda daha vardı. Bu odalarda heykeller, yataklar, sandalyeler, sandıklar, kutular, bir savaş arabası, silahlar, elbiseler, mücevher*ler, tıpkı gerçek yaşamdaki gibi ölümden sonraki yaşamda da gerekli olacağına inanılan çeşitli eşyalar, gereçler, şarap ve yiyecekler bulundu. Altın ve değerli taşlarla bezenmiş mobilyaların en güzel parçalarından biri de aslan başlarıyla süslenmiş, altın kaplama ah*şap bir tahttı. Buluntular arasında en ilginç parçalardan biri de hâlâ çalınabilir durumda olan basit bir trompettir. Bu paha biçilmez hazine M.Ö. 14. yüzyılda Eski Mısır'da kralların ne kadar zengin ve görkemli bir yaşam sürdüğünü göstermektedir. Ne var ki, Eski Mısır'daki öteki kral mezarlarıyla karşılaştırıldığında Tutanhamon'un mezarının sıradan bir kral mezarı olduğu söylenebilir. Mezardan çıkan buluntuların çoğu Tutanhamon'un sağ*lığında kullandığı özel eşyalardır. Yapılan inceleme ve araştırmalar bize Eski Mısırlıların günlük yaşantıları, alışkanlıkları ve geleneklerine ilişkin önemli bilgiler sağlamıştır.
Kral Tutanhamon'un mezarından çıkan buluntular Kahire'deki Mısır Müzesi'ne kondu. Ama mumya ve lahit Luksor'da kaldı. Tutanhamon Eski Mısır'da yaklaşık 200 yıl hüküm süren 18. hanedandan (M.Ö. yaklaşık 1539-1320) geliyordu. Tahta çıktığında henüz dokuz yaşındaydı; bu yüzden ülke yönetimini firavun naibi ve baş rahip Ay ile başkomutan Horemheb üstlendi. 10 yaşlarındayken krallı*ğını yasallaştırmak amacıyla, yönetimi sırasın*da Güneş tanrısı Aton'a dayalı tek tanrılı bir din oluşturmaya çalışan Kral Akhenaton'un üçüncü kızıyla evlendi. Tutanhamon hükümdarlığının ilk üç yılında önce Akhenaton'un benimsediği dinsel görüşleri değiştirmek ve tanrı Amon'a dönülmesini sağla*mak amacıyla, doğduğunda kendisine verilen Tutankaton adını Tutanhamon olarak değiştirdi. Eski tapınakları açtırdı, Amon rahiplerine ayrıcalıklarını geri verdi. Başkenti bugün Kahire yakınlarında bir kent olan Menfis'e taşıdı. Tutanhamon'un 18 yaşındayken bek*lenmedik bir biçimde ölümü ülkede şaşkınlık yarattı. Cenaze hazırlıkları acele bir biçimde yapıldı. Bazı uzmanların ileri sürdüğüne göre Tutanhamon Ay'ın kendisi için yaptırdığı mezara kondu. Tutanhamon'un Eski Mısır'ın siyasal tarihinde önemli bir yeri yoktu. Hatta mezarının yeri bile unutulmuştu. 20. hanedan döneminde mezarın üzerine VI. Ramses'in mezarı yapılmıştı. Eğer mezarı bulunmasaydı birkaç uzman dışında adını kimse bilmeyecekti. Mezarının el değmemiş bir biçimde ortaya çıkarılmış olması Tutan*hamon'un günümüzde adından en çok söz et*tiren firavun olmasını sağladı.
Eskiden Tutanhamon'un mezarına giren kimsenin, kutsal olan bir şeye saygısızlık ettiği için ceza olarak beklenmedik bir biçimde öleceğine inanılırdı. Lord Carnarvon'un me*zarın bulunmasından yaklaşık beş ay sonra sivrisinek ısırması sonucu ölmesi bu boş inan*cın yeniden canlanmasına yol açtı.[6]
Tutankamon'un mezarı krallar vadisi'nde yer almakta dır.Tutankhamun'un mumyası haricinde mezardan çıkarılanlar Kahire müzesinde sergilenmektedir. Mezar diğer mezarların görkemi yanında sönük kalır. Bugün bile bunun nedeni bilinmemektedir. Sanki Tutankamon aceleyle gömülmüştür. Araştırmacılara göre mezar bir soylu için hazırlanmaktaydı fakat o sırada Tutankamon ölünce aceleyle buraya gömdürüldü. Tutankamon'un mezarı iki odadan ve ilk odaya inen bir merdivenden oluşmaktadır. İlk odada bir at arabası, Tutankamon'un tahtı ve bunlar gibi Tutankamon'un hayattayken kullandığı paha biçilemez eserler bulunmuştur. Bu oda bulunduğunda, odanın Krallar Vadisi'nde yer almasından dolayı, bir mezar olması gerektiğini düşünen Howard Carter ve arkadaşları odanın duvarlarına vurarak duvarın arkasındaki boşlukları aradılar. Sonunda bir boşluk bulundu ve duvar kırıldı. Duvarın arkasındaki bir odada, yeni bir oda gibi görünen kocaman bir tahta kutu vardı. Kutu mühürlüydü. Howard Carter, mührü hayatında gördüğü ve göreceği en güzel şeyi görmüştü. Bir lahitin içindeki som altından tabut mum ışığında bile parlıyordu. Mükemmel Mısır işçiliği bu fazla bilinmeyen firavunun mezarında bile tüm gösterişiyle parlıyordu. Howard Carter bu keşfi ile kendisine iyi bir kariyer sağlasa bile fakirlik ve unutulmuşluk içinde ölürken cenazesine bir iki kişi dışında kimse katılmamıştır. Ayrıca mezara giren kişilerin ateşli bir hastalıktan teker teker ölmesi de firavunun laneti adında bir hurafe başlatmıştır.[1]
Mezarındaki Meyveler Mısır'da firavun Tutankamon'un mezarında 3 bin yılı aşkın ve göreli iyi korunmuş 8 sepet meyve bulundu.Mısır Eski Eserler Yüksek Konseyi'nin açıklamasında, arkeolojik keşfin, Konsey Başkanı Zahi Havas başkanlığında bir Mısırlı arkeolog ekibi tarafından, Krallar Vadisi'ndeki Tutankamon mezarının hazine odasında yapıldığı belirtildi. 50 cm boyundaki sepetlerde bulunan ve Eski Mısır'da ölülere sunulan bir tür hurma olan palmiye meyvesinin hala iyi durumda bulunduğunu belirten Mısırlı arkeologlar, buradaki kazılarda ayrıca 20 adet bir metre yüksekliğinde armut biçimli kaplara rastlandığını, bunların firavunun öteki dünyaya yolculuğu için erzakla doldurulmak üzere konulduğunu düşündüklerini kaydettiler.[5]

king_tut.jpg

Tutankamon'un Yüzü Bilgisayarda Yeniden Canlandırıldı Eski Mısır firavunlarından Tutankamon'un mumyası tomografi ile taranarak yüzü bilgisayarda yeniden yapılandırıldı.

Tutankamon'un bilgisayarda yaratılan resmi, firavunun Eski Mısırlı ressamlar tarafından yapılan portrelerine şaşırtıcı bir benzerlik gösteriyor. Eski Mısır'da bebek yüzlü olarak resmedilen firavunun robot resmi de ergenlik çağında bir genci andırıyor. Tutankamon 18 yaşında nedeni belirlenemeyen bir şekilde ölmüştü.

tutkamhammne_3.jpg

BEBEK YÜZLÜ FİRAVUN Bilgisayarda oluşturulan resim ile 1922 yılında İngiliz antropolog Howard Carter'in firavunun mezarında bulduğu altın heykel arasındaki ciddi benzerlik bilim insanlarını şaşırttı. Uzmanlar bunu Eski Mısır'da resim sanatının son derece ilerlemiş olmasına bağlıyor.

Bilgisayar resminde, Tutankamon sakalsız yüzü, yumuşak hatları, küçük çenesi ve çocuksu görüntüsüyle dikkat çekiyor. Tutankamon göz kalemiyle yüz hatlarını güçlendirmek makyaj yapıyordu. Tutankamon'un güçlü ve uzun üst dudağı, firavun hanedanının kalıtsal bir özelliği olarak kabul ediliyor.

tutface.jpg

1.700 ADET RESİM ÇIKARILDI Fransız, Mısırlı ve ABD'li bilim insanlarının katıldığı çalışmada, 3300 yıl önce yaşamış olan firavunun tomografiden elde edilen bin 700 adet görüntüsü harmanlandı. Mısır Antik Tarih Konseyi Zahi Havas, elde edilen nihai fotoğrafın Tutankamon'un Güneş Tanrısı olarak resmedildiği rölyeflerdeki portrelerine benzediği belirtti. Firavun Tutankamon'un öldüğü sırada sağlıklı olduğu ve 1.68 metre boyunda olduğu belirtildi.

final_digital_face_cip.jpg

AYAĞINDA KANGREN VARDI Firavunun mumyası 5 Ocak 2005'te mezarından çıkarılarak tomografisi çekilmişti. Tomografi çalışmaları bir yana, bilim insanları 9 yaşında tahta çıkan Eski Mısır'ın bu firavununun esrarengiz ölümünü aydınlatamıyor. Bilim ekibi Tutankamon'un başına sert bir cisimle vurularak öldürüldüğünü savunan teoriyi doğrulamaya yönelik bir kanıt bulamadı. Ancak genç firavunun ölümünü açıklayacak yeni bir bulguya ulaşıldı.

Tutankamon'un sol bacağını kırdığı ve kırığın deriyi yırtarak bir yara açtığı belirlendi. Bilim ekibi, firavunun bu yaradan enfeksiyon kapmış olabileceğini veya kırığın kangrene dönüşmüş olabileceğini vurguluyor.

wood-box2.jpg

ÖLÜMÜ SIR PERDESİ Tutankamon'un bedeninin 1968'de röntgeni çekilmiş ve kafatasında bir çatlak tespit edilmişti. Bu bulgu firavunun başına vurularak öldürüldüğü şeklinde yorumlanmıştı. Tutankamon'un, kendisinden önceki firavunun lağvettiği çoktanrılılığı geri getirmeye çalıştığı için öldürüldüğü sanılıyor. Bir diğer açıklama da, genç firavunun kendinden sonra başa geçen başkumandanı Ay tarafından öldürüldüğünü ileri sürüyor.[7]
Başvurulan Kaynaklar [1] tr.wikipedia.org/wiki/Tutankhamun
[2] www.misafir.net/gunluk-guncel-olaylar/46695-tutankamon-un-kolyesinin-esrari.html
[3] Tutankamon Cinayeti/ Bob BRİER
[4] Tutankamon nasıl öldü? | Genelleme
[5] www.gencbilim.com/art/detay.php?id=892
[6] Tutankhamun kimdir?
[7] hayatharekettir.blogcu.com/tutankamon-un-bilgisayarla-cizilmis-yuzu_27635701.html

 

MURATS44

Özel Üye
Djed Sütunu

BD_Ankh,_Djed,_and_Sun.jpg
Djed Sütunu Mısır'daki Osiris dinî yapısı olan Edfu Tapınağı kitabelerindeki yazıta göre; tapınak, “ışığın efendileri” ya da “mimar tanrılar” tarafından yapılmıştır. Tapınak rahipleri aynı zamanda birer madenci (simyacı) ve mimardır. Edinilen madencilik ve mimarı bilgiler, dinsel eski bilgi olarak seçilen rahip adaylarına ya da aile bireylerine aktarılırdı. Adaylar, bilgileri almak için Osiris Tapınağında yıllarca eğitilirlerdi. Tapınağın girişinde biri kırmızı, diğeri siyah 2 sütun bulunurdu. [SUP][1][/SUP] Bu sütunların dikim günü (tapınak inşâ günü) dinî ayin ile kutlanır, Osiris’in doğumunu (yıldırımlarla canlanmasını, konuşmasını) temsil için yavaş yavaş kaldırılırdı. Bu minyatür sütunlara “djed sütunu” denirdi.[SUP][2][/SUP]
Antik Mısır inançlarında Osiris’in simgesel biçimde yeniden canlandırılması olarak bilinen bir ritüelde, Osiris’i temsil eden ve “Djed Sütunu” diye bilinen sütunlara özel bir önem verilirdi. Müzelerde Djed Sütunu’nun örnekleri de vardır. Bu ritüelin uygulanmasında, önce yerde yatar durumda olan Djed Sütunu büyük bir tören ile yavaş yavaş kaldırılır, dik duruma getirilirdi. Böylece Osiris, simgesel olarak ölü durumdan canlı duruma geçerdi. Ş duvar resmi de Djed Sütunu’nun kaldırılışını gösteriyor.[SUP][3][/SUP]
djed_seti_isis-293x300.jpg

Antik Mısır ritüellerindeki bu simgesel canlandırma, sonraki tüm ezoterik öğretilerin ana temelini oluşturan bir konu olarak ortaya çıkmıştır. Simgesel olarak ölenin simgesel olarak yattığı yerden kaldırılıp canlandırılması… Gerçekten de yerde yatar durumda olan bir sütunun kaldırılarak dikey duruma getirilmesine ilişkin bir ritüelik uygulama da sonraki tarihlerde ezoterik kuruluşların bazılarından çok benzer bir tarzda görülmüştür. Şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Bunların arasında Masonluk da var; olmasaydı şaşardım zaten.

Osiris’in ölümü sırasında orada bulunan ve ölümüne tanık olan ya da katılanlar Seth (Typhon), onun adamları ve Etiyopya kraliçesidir. Geçmiş yüzyıldaki araştırmacılar, bunların 3 temel yok edici öğeyi temsil ettiğini t ortaya koymuştur. Bu teoriyi ileri sürenler daha da ileri gitmiş, olaya kendi yorumlarını da katarak bu 3 gücün “umursamazlık”, “batıl inanç” ve “korku” olduğunu belirtmişlerdir.
djed1.jpg


İlerleyen devirlerde bu taş sütun ilgili ayrıntıların yerini obelisklerin aldığını görüyoruz.. Fakat aradan uzun zaman geçince, Osiris’in, ülkesinin köşelerinde döneminin inançlarını temsil eden bu simgesel varlığını sürdürdüğü, bunun sonraları sadece kralların güçlerini temsil eder biçimde kullanılır olduğu da gözden kaçmaz.

Djed Sütunuyla bağlantılı olmak üzere bir diğer ayrıntı, bunun üstüne belli bir tarihten sonra üçgen biçiminde bir taşın yerleştirilmiş oluşudur. “Benben Taşı” diye bilinen bu taşın önemli bir özelliği, siyah renkli ve meteorik kökenli olmasıdır. Kimi araştırmacılar, özellikle daha sonraki dönemlerde yapılan piramitlerin tepe noktasına da bu Benben Taşı’nın yerleştirildiğini ileri sürmektedir.[SUP][3][/SUP]
DjedColumn.jpg

Djed sütunları, istikrarın simgesi olan yapılardır.[SUP][4][/SUP] Bir sembol olarak sütuna yaklaştığımızda 3 yönü gözümüze çarpar; bunlar spritüel, estetik ve işlevsel yönleridir ve ilahiden yersele doğru bir skala içinde bulunurlar. Spiritüel yaklaşımda, öncelikle bir sütun istikrar fikrini simgeler ve ona bakana kendi sorumluluklarını ve sorumluluk alanını terk ettiğinde neden olabileceği çöküntüyü anımsatır. Bir sütun başı gökte fakat ayağı yerde olan, gökle yer arasında gerilimde kalmış olandır. Sütun estetik bir yapıya sahiptir, bu nedenle yüzyıllar boyunca birçok kültürde kullanılmıştır. En maddesel/yersel anlamdaysa bir yapı unsurudur ve bulunduğu yapının tavanını taşıma görevi görür. Djed sütunu yukarıda saydığımız özellikleri taşımakla birlikte kendine has bir hikayeye de sahiptir. Plutark'ın Osiris ve İsis mitosunda anlattıklarına kulak verelim:
isis-osiris2-small.jpg

Mısır kralı olan Tanrı Osiris kardeşi Seth tarafından öldürülür ve tabuta konularak denize atılır, daha sonra Osiris'in karısı İsis durumu öğrenir ve kocasının cesedini aramaya koyulur. En sonunda tabutun Byblos (Bugünkü Suriye'de, Akdeniz kıyısında bulunan antik şehir) yakınlarında bir yerde karaya vurduğunu ve bir ılgın ağacının onu içine alarak büyüdüğünü, daha sonra ağacın büyüklüğünden ve açtığı çiçeklerden etkilenen o bölgenin kralının ağacın kesilmesini ve sarayının tavanını taşıyacak bir sütun olarak kullanılmasını emrettiğini öğrenir. İsis bu şehre gider ve bir şekilde kral ve kraliçeyle tanışır. O sırada kralın oğlu ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır. İsis çocuğu tedavi eder ve karşılığında kraldan hediye olarak sarayında bir sütun olarak bulunan ağacı ister. Kabul edilmesi üzerine de ağacı ikiye yardırıp Osiris'in tabutunu çıkartır. Daha sonra sütun onarılır ve İsis onu ince bir keten ile sarar, üzerine güzel kokulu baharatlar ve çiçekler serper ve geri verir. Bu olaydan sonraki zamanlar içinde Osiris'i taşıyan bu sütuna Byblos’ta tapınılmaya başlanır. İşte o sütunun Djed sütunu olduğu ve Djed sütununun şekil olarak stilize edilmiş ağaç olduğu söylenilir.[SUP][5][/SUP]
Mısır mitolojisinde Osiris’in ölümü… Bu öyle bir öldürmeydi ki, Osiris bir daha canlanamasın diye paramparça edilmiş ve parçaları ülkenin 4 bir yanına saçılmıştı. Sonra da bunlar İsis tarafından aranmış, teker teker bulunmuş, bir araya toplanmıştı.. Osiris’in parçalarından biri bulunamamıştı. Bu bulunamayan parça “fallus” idi…Ya Osiris’in parçalarının bulunduğu yerleri tek tek işaretlemek ya da bulunamayan fallusun simgesel olarak yine canlandırılması gerekiyordu. Bunun için buralara birer Osiris sütunu dikilmesi, büyük olasılıkla dönemin rûhânî merkezlerini temsil ediyordu. Bunlar, Mısır halkı tarafından belirli zamanlarda düzenli olarak ziyaret ediliyordu. Kimi araştırmacılar, bu merkezlerde sonraları Osiris tapınaklarının yapıldığı görüşündedir. Fakat söz konusu sütunların Osiris’in kayıp fallusunu mu yoksa omuriliğini= DJED mi temsil ettiği konusundaki tartışmalar hâlen sürmektedir.[SUP][6][/SUP]
ankh3.jpg

Djed, Mısır'ın Saklı Ev Kitabı/Gün Işığına Çıkış Kitabı'nda Tanrı Osiris'in bel kemiği (sacrum) olarak geçer. Mısır’da orta imparatorluk döneminde lahitlerin bel kemiğine denk gelen kısımlarında djed resmi çizilirdi. Eski Mısır’da Bir Firavun’un egemenliğinin 30 yılı doldurması durumunda yapılan Sed bayramında Firavun gücünü ispatlamak için çeşitli denemelerden geçerdi. Bu bayram sırasında gücü ve istikrarı sembolize eden bir djed sütununu doğrulturdu. Bunun diğer bir ifadesinin de sembolik olarak Osiris'in diriltilmesi olduğu söylenir. Memphis'in baş tanrısı olan Ptah bazen “Soylu Djed” olarak da adlandırılır. Ptah'ın elinde bulunan 3 aletten birisi Djed sütunudur, diğer ikisiyse Anubis asası ve Ankh'dır.[SUP][5][/SUP]
fd_djedaussen.jpg


Dünyanın bir modeli olarak, Büyük Piramit sadece evrenin matematiksel yasalarını açığa vurmakla kalmayıp, aynı zamanda eski Mısırlıların presesyonu bildiğini akla getiren bir kanıtı da gösterir gibi görünmekteydi. Binlerce yıl yıldızları gözlemleyen Mısırlı astrologlar, özellikle dolaykutupsal yıldızlara büyük önem verdikleri için, Kutupyıldızlarının konumunun değiştiğini fark etmiş olmalıdırlar. Dünya ekseni üstünde tıpkı bir top gibi hafifçe sallandığı için, kutuplar da uzayda küçük bir daire çizerler. Bu durum Kutupyıldızının konumunun giderek değiştiği, 25.868 yıllık bir süre sonunda da ilk konumuna geri döndüğü anlamına gelir. Sayısız papirüs, tapınak ve mezarda görülen djed sütunu pekala dünyanın döndüğü eksenin bir sembolü olabilir.[SUP][7][/SUP]
 

MURATS44

Özel Üye
Ebers Papirüsü


papyrus_ebers.png
Ebers Papirüsü Papyrus of Ebers Ebers Tıp Papirüsü, M.Ö. 1550 yıllarında yazıldığı sanılan ve Mısır'da bulunan bir yazmadır. George Maurice Ebers tarafından Teb kentinde bulunmuştur. Papirüs, adını; kendini 1873 [Kimi kaynaklarda 1862] yılında dünyaya duyuran Eski Mısır uzmanı George Maurice Ebers'ten almıştır.

Eski Mısır'a ait, tıp bilgileri içeren en eski ve en önemli yazmadan biridir. Diğeri ise MÖ 1300'lü yıllara ait Brugsch Papirüsü'dür. İçerdiği yaklaşık 700 reçete ile eski çağ hekimliğine ışık tutan Ebers Papirüsü, Teb kentinde bir mumyanın kucağında bulunmuştur ve bugün Leipzig Müzesi'nde korunmaktadır.

Timsah ısırmasından, ayak tırnağı ağrısına kadar çeşitli tedavileri anlatan, sinek, fare, akrep gibi zararlılardan arındıran reçeteler ile pek çok büyü formülünü içerir.

Dolaşım sistemi, kan damarlarının tüm vücudu sardığı, kalbin kanı dağıtan bir merkez olduğu gibi bilgileri içermesi, o dönemde tıbbın ulaştığı seviye hakkında şaşırtıcı ipuçları vermektedir.[1]
Papirüs, hastalıklarda cinleri uzaklaştırmak için yapılan büyülerle doludur. Cin tutmasının, Eski Mısırda Patolojinin temelini teşkil ettiği bilinmektedir. O zaman, ilacın kullanılmasındaki talimat “Hoş geldin ilaç, mideme dokunan şu kötülüğü çıkar” diye başlar ve “şu çok iyi gelir” diye biter. Ağız ve diş hastalıklarıyla ilgili birkaç reçete aşağıda verilmiştir:

Ebers papirüsündeki reçetelerde bahsedilen diş hastalıklarının tanınması güçtür. Bazı reçeteler çürük dişi doldurmaya yarayan, pek az dayanıklı geçici dolgu maddelerine benzer. Bunlardan nasıl bir fayda umulduğu da merak konusudur. “Çürük dişleri kapamak için gerekli reçetede Mimi (7) unu, Nübya toprağı-1; bal-1; diş doldurulur. Çürük dişi kapamak için başka reçete: Terebentin reçinesi-1, Nübya toprağı-1, yeşil zamk, havanda dövülerek dişe konur. Diğer reçete: Su-1, saam (bitki)-1, aynı şekilde hazırlanır.

Lefebre, “dişlerde ülser” diye tercüme edilebilen “Benout” hastalığının diş çürüğünden ayrı bir hastalık olduğunu öne sürer. Bunlar aynı şeyler olabilir. Çünkü 745 no'lu reçete bir diş dolgusunu vermektedir. Bundan öncede bu hastalık anlatılmıştır. Ağrılı bir diş ülseri ve diş etlerini kapamak için reçete: inek sütü-1, taze hurma-1, kuru keçiboynuzu-1, avluya bırakmalı ve sonra dokuz gün çiğnemeli (Eb.no.746). Dişlerde ülserden dolayı görülen tahribatı kapamak için bir reçete daha: Cinnamome-1, zamk-1, yağ-1. Bununla sarmalı (Eb.no.563).Dişlerdeki ülseri iyileştirmek ve dişlerini doldurmak için: Rezene-1: Yalancı çınarın meyvesi (çizilmiş olacak)-1, anus-1, bal-1, terenbentin reçinesi-1, 1: su-1: Bu ilaç, gece soğuğa bırakılacak ve sonra çiğnenecek (Eb.no: 554).

“Dişlerin sağlamlaştırılması” dişlerin olduğu kadar periodontal lezyonların ilerlemesini durdurmağa yarıyordu. Çiğnenen preparat da muhtemelen bu rahatsızlık için kullanılıyordu. 749 no'lu reçetenin muhtevası araştırıcıları yanıltmaktadır. Dişeti kemirilmesinin tedavisi için reçete: Gebout bitkisi-1/32; Kolokent-1/64; zamk-1/16; yalancı çınarın meyvesi-1/8; anason-1/32. Bu posyon gece doluncaya bırakılacak ve sonra ağız dört gün çalkalanacak (1). Ayrıca:

- Çürükleri doldurmak için, güherçile, sarı aşı boyası ve bal karıştırılır ve çürük diş doldurulur.

- Dişetinin iltihabı hastalığı için yalancı çınar ağacının meyvesi, fasulyesi, bal ve mabasit, öğütülür ve dişetine sürülür.

- Ağız kokusu için, günlük, çam fıstığı tanesi, kokulu meşe, tarçın kabuğu, tanin, Fenike kamışı. İnce döğülür, balda ezilir pişilerek pastil haline getirilir. Kadınlar tütsü yaparlar ve ağıza tutulan duman kokuyu giderir.

- Diş sürme, güçlükleri, çocuğa veya annesine pişmiş fare yedirilir. Farenin kemikleri de çocuğun ensesine yedi düğümlü kumaş parçasına sarılarak yerleştirilir.

Görüldüğü gibi bu papirüs Eski Mısır tababetinin sihirsel ve amprik yanını açıklamaktadır.[2] Ebers Papirüsü ve Eski Mısır'da Tıp İlmi Mısır'da tip ilmini ortaya çıkaranlar gene rahiplerdir. Çünkü ilahlardan çare uman hastalar, mabetlerde rahiplerin tedavisine muhtaç olmuşlardır. Bunu meslek edinenler de olmuş ve bunlar sarayda önemli yer işgal etmişlerdir. Mısırlılar çok mükemmel doktorlar yetiştirmişlerdir. Doktorlar devlet memuru olduklarından hastaları ücretsiz muayene ederlerdi.

Doktor yetişmesi için okullar olduğu bilinmektedir. Sais ve Heliyopolis'te bulunan bu türden okullar bulunmuştur. Sais okulunun direktörüne ait belgeye 4. sülale zamanından itibaren rastlanır ve bu kişi “Doktorlarin En Büyüğü” unvanını taşımaktadır. Heliyopolis'teki Osiris okuluna bağlı olan bir sanatoryum direktörüne ise “Büyük Peygamber” denilmektedir. Bu meşhur doktorların mezarları arasında “Hwy” adlı doktorun unvanı, “En Büyük Peygamberlerden” olarak kaydedilmiştir. Ebers Papirüsü'nde ise, ayni doktorun göz hastalıkları için bir ilacın mucidi olduğu yazılmıştır.
Tip ilmini 3 temel üzerinde incelemek mümkündür:

  1. İnsan vücudu ve fonksiyonları üzerinde bilinenler.
  2. Hastalıkların çeşitleri ve tedavileri.
  3. Hastalıklardan korunma çareleri.
Bu temelleri inceleyebilmek için elde 5 tip belgesi vardır ve hepsi de MÖ 2000. yıla aittir.

Ayrıca MÖ 28. yy 'da bir ölüm olayı dolayısıyla bulunan bir metinde doktorluğa ait yazılar bulunduğu gibi,bir başhekimin varlığı da haber verilmektedir. Olay şöyledir:

“Kral Neferkere, Thebes yapılmakta olan inşaatı gezmeye gitmiş, bu esnada baş mimar Veshptah birdenbire cansız olarak yere düşmüştür. Hükümdar derhal kütüphaneden tıbbi yazıları ve aynı zamanda başhekimleri getirtmiştir. Onlar, baş mimarin ölmüş olduğunu bildirmişlerdir.”

Bundan anlaşıldığına göre, M.Ö. 3000 başlarında tıbbi metinler, kütüphanelerde saklanmaktadır. Bunlardan hiçbiri günümüze kadar gelmemiştir.
İnsan Vücudu ve fonksiyonları Üzerine Bilinenler Mumyacılığın ilerlemiş olduğu bu devirde, insan vücudu hakkındaki bilgiler konusunda pek ileri gidilmediği anlaşılıyor. Çünkü mumyacılıkla uğraşanlar, doktorluktan ayrı olan bir sınıf oluşturuyorlardı. Kadavra ile doğrudan doğruya temas halinde olan bu insanların oluşturduğu sınıf aşağı sayılıyordu. Onun için insan vücudu içinde olan organlarla doktorlar pek az ilgilenmişlerdir. Diğer taraftan insan cesedi üzerinde incelemeler yapmak, din bakımından men edilmişti. Bu yüzden doktorlar anatomiden ziyade, yasayan insanları baz almışlardır. Kalp ve bağırsakları zekanın merkezleri farz ederlerdi. Buna mukabil iskeletteki kemiklerin başlıcalarını, hemen hemen aslına uygun tarzda tasvir etmişlerdir.

Ebers papirüsüne göre doktor, hangi organını tutarsa orada kalbin hareketini ve varlığını hissederdi. Kan damarları temiz hava ile şişerek düzenli çalıştığı kabul edilirdi. Bununla birlikte kirli hava, bu damarları katılaştırır, tıkar ve işitirdi. İşte böyle anlarda doktor ilaçlarla bu durumu yatıştırır, onlara canlılık ve elastikiyet verirdi.

Ölüm anında ise, bu hayat verici ruh, canla beraber çekilir, kan hava almaktan mahrum olunca pıhtılaşır ve damarlar böylece boşalarak nefesten kesilen canlı mahluk yok olurdu.
Hastalıkların çeşitleri; Yaralar ve Tedavileri Eski Mısır halkının hastalıklarıyla, simdi Mısır'da yasayan insanların hastalıklarıyla hemen hemen benzemektedir.

Papirüslerdeki yazılara ve mumyaların incelenmesinden çıkan neticelere göre; göz hastalıkları, kemik veremi, çocuk felci, anemi, çiçek, romatizma, apandisit, mide, karin ve mesane hastalıkları, bacaklarda varis, ülser ve çıbanlar, Nil çıbanı ve sara nöbetleri, diş çürümeleri ve daha bir çok hastalıklara Eski Mısırlılar maruz kalıyorlardı.

diş hastalıkları, en eski mumyalar üzerinde tespit edilmektedir. Ancak daha sonraki devirlere ait olanlarında tedavinin daha çok tatbik edildiği görülmektedir. Bu da tıbbın ilerlediğini gösterir.

Bütün bu saydığımız hastalıklar ve yaralar, tıbbi metinler olan papirüslerde yazılmıştır. Mesela Smith Papirüsü'nde bir hastalık için söyle bir metot kullanılmaktadır:

İlk önce, teşhise göre hastalığın genel adi ve bu hastalık için yapılacak isler. İkinci olarak, tıbbi inceleme. Burada daima aynı formülle başlanmaktadır:
"Eğer söyle bir hastalığı olan adamı tetkik edersen....”
Bu kısımda, hastalığın gösterdiği bütün arızalar sıralanmaktadır. Üçüncüde, teşhis hastalığın adı “Bir hasta ki şu çeşit hastalıktan rahatsızdır”. Dördüncü olarak, Pronostik. Burada doktor tarafından üç formül kullanılmaktadır: “Tedavi edebileceğim hastalık. Mücadele edebileceğim hastalık. İyi edilemeyecek hastalık”. Beşinci olarak, tedavi meselesine gelmekte ve bir takım açıklamalar ve tavsiyeler sıralanmaktadır.

Bu gibi durumlardan dolayı Mısır doktorları, pek çok ilaçlar veriyorlardı. Ebers Papirüsü, bir çok hastalık durumu için 700 ilaç tavsiye etmektedir. 11. sülaleden bir kraliçenin mezarında bir ilaç kutusu içinde küçük ilaç kasıkları, kurumuş ilaçlar ve çeşitli bitki kökleri bulunmuştur. Ramses'in Hattusil'e yazdığı mektupta, bir doktorla beraber şifalı otlar gönderdiğini bildirmektedir.

İlaç yapılan maddeler şunlardır:

  1. Her türlü bitkiler ve ağaçlar. Bunlar en basit otlardan en büyük ağaçlara kadar sayılabilmektedir.
  2. Mâdenî cinsten olanlar, deniz tuzundan her türlü maden ve taslar. Mesela metinlerde Memfis taşının bazı özellikleri olduğu yazılmış ve vücutta hasta bir kısma konulduğu zaman ağrı hissettirmeden cerrahi bir ameliyatın kolaylıkla yapıldığı kaydedilmiştir.
  3. Hayvanların bazı organları, çiğ et halinde veya taze kurutulmuş kanları da ilaç olarak kullanılmıştır. Mesela kertenkele kani, domuzun dişleri ve kulakları, kaplumbağa beyni, loğusa kadının sütü en ilginç olanlarıdır.
Hastalıklardan Korunma Çareleri Mısırlılar çeşitli tedbirler almışlardır. Mesela kanalizasyon yapmışlardır, böylece halkı bir çok hastalıktan korumuşlardır. Halkın sik sik yıkanmalarını temin edecek surette tedbirler alınmıştır. Dini inanışlara göre Mısırlıların oturdukları yerin, yedikleri şeyin temiz olması şarttı. Temizliğe çok önem verenlerden biri de rahiplerdi. Saçlarını her üç günde bir kesen rahipler, iki defa gündüz ve iki defa da gece yıkanmaya mecbur tutulmuşlardır. Beyaz elbise giyen bu insanlar, temiz olmadığı sayılan domuz eti ve fasulyeyi yememeleri gerekiyordu. Suyu ise ya kaynatılmış ya da filtre edilmiş olarak içerlerdi.

Bazı yazarların (W.Durant 1937 s.236-237) verdiği bilgilere göre, sağlıklarını korumak için devamlı vücutlarını yıkarlar, oruç tutarlar veya her gün bazen de her 3-4 günde bir midelerini ve bağırsaklarını boşaltırlardı. Çünkü vücuda yaramayan fazla gıdaların hastalığa yol açacaklarına inanıyorlardı. Herodot'a göre Mısırlılar Lidyalılardan sonra en iyi sağlık kurallarına uyan insanlardır.

Tıbbi papirüslerde kadın hastalıkları ve doğumu ilgilendiren metinler de bulunmuştur. Fakat çoğu sihir formülleriyle doludur.

Mısır mitolojisinde sağlığı koruyan ilahlar da vardır. “Toth” bunların başında gelir. İlahe “Seshet”: kadın Hastalıklarını, “Seth”: Beyin Hastaliklarınının koruyucusudur. bunların başında “Imhotep” tıp ilminin başlıca temsilcisi sayılmaktadır.[3]
Kaynaklar [1] tr.wikipedia.org/wiki/Ebers_Papirüsü
[2] http://dentistry.cu.edu.tr/tarihDetay.asp?HaberId=46
[3] + ESKİ MISIR
 
Üst Alt