Genel kültür bilimleri

harekat

Özel Üye


- Dünya’ya en yakın yıldız güneş’tir.

- Günışığından daha fazla yararlanmak için saat uygulamasını Benjamin Franklin başlatmıştır.

- Bir okyanusun en derin yerinde, demir bir topun dibe çökmesi bir saatten uzun sürer.

- Bugüne kadar ölçülmüş en büyük buz dağı, 200 mil uzunluğunda ve 60 mil genişliğindedir ve Belçika’dan daha büyük bir yüzölçümüne sahiptir.

- Bugüne kadar kaydedilmiş en büyük dalga, 1971 yılında Japonya’nın ishigaki Adası’nda 85 metre yüksekliğine ulaşmıştır.

- Açık bir gecede, çıplak gözle iki bin ayrı yıldızı görmek mümkündür.

- Sahra çölündeki Tidikelt kasabasına on yıl boyunca hiç yağmur yağmamıştır.

- Başkan John F. Kennedy, yirmi dakikada dört gazete okuyabilirdi.

- Ünlü çizgi film kahramanı Temel Reis, 1919 yılında Elzie Crisler Segar tarafından çizildi.

- İlk çamaşır makinesi 1907 yılında Hurley Machine Co. tarafından pazarlandı.

- Lidyalılar zamanında icat edilen para, ister madeni İster banknot olsun, İnsan hayatına damgasını vuran en önemli sembollerden biri olmuştur.Para kağıt icat edilmeden önce, deniz kabuğundan kıymetlii metallere kadar çeşitli mallar değişim aracı olarak kullanıldı.

- Tarihteki ilk madeni para basımı I.Ö. VII. yy’ da Anadolu’ da Lidyalılar tarafından gerçekleştirildi. Dünyanın ilk büyük darphanesi Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul Simkeşhane’ de kuruldu. M.Ö. 118 yılında deri para kullanan Çinliler, M.S. 806 yılında da ilk kağıt icat parayı yaptılar. Batıda kağıt paraların basılması ve kullanılması 17. yy sonlarına rastlıyor. İlk kağıt icat para’nın 1690′ lı yıllarda ABD ve İngiltere hükümetleri tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694 yılında İngiliz Merkez Bankası ve diğer ülke merkez bankalarının kurulması ile de yaygınlaştığı biliniyor.

Osmanlı İmparatorluğunda ilk kağıt paralar idari, sosyal ve yasal reformların gündeme geldiği Tanzimat Döneminde tedavüle çıkarıldı. İlk Osmanlı Banknotları Abdülmecit tarafından 1840 yılında “Kaime-i Nakdıye-i Mutebere” adıyla, bugünkü dille “Para Yerine Geçen Kağıt”, bir anlamda para olmaktan çok faiz getirili borç senedi veya hazine bonosu niteliğinde düzenlendi. Matbaada basılmayan ve elle yapılan bu paraların her birine resmi mühür vurulurdu Osmanlı Yönetimi, 1842 yılından itibaren de matbaada para basmaya başladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında da 1915 yılından itibaren altın ve Alman hazine bonolarını karşılık göstererek dört yıl boyunca, yedi tertipte toplam 160 milyon liranın üzerinde banknot çıkarttı. Bu banknotlar “evrak-ı nakdiye” adı altında Türkiye Cumhuriyeti’ ne intikal etti ve Cumhuriyetin ilk yıllarında kağıt para bastırılmadığından 1927 yılının sonuna kadar tedavülde kaldı.

- İkinci Dünya Savaşı’nda ABD’liler, yarasaları bomba ikmali için kullanmayı denemişler.

- Tavuğun ne renk yumurtlayacağını kulak memelerinin rengine bakarak anlamak mümkün. Eğer kulak memeleri beyazsa yumurtası beyaz, kırmızıysa yumurtası kahverengi oluyor.

- 10′uncu yüzyılda İran’ın veziriazamı olan Abdul Kasım İsmail, kitaplarına çok düşkün bir adammış. Bu sıradan bir düşkünlük değil. 117000 cilt kitaptan oluşan kütüphanesini nereye giderse yanında götürüyormuş. Bu iş için develeri kullanıyormuş. Özel eğitimli 400 deve, alfabetik olarak sıralanarak vezirin kitaplarını taşıyorlarmış.

- Ay’a ayak basan ikinci insan Edwin “Buzz” Aldrin. Apollo 11 uzay aracı ile 20 Temmuz 1969 tarihinde Ay’a ayak basan ilk insan ise Neil Armstrong’dur. Neil Armstrong’un Ay’a ayak basmak ile ilgili olarak söylediği “Benim için ufak bir adım, fakat insanlık için büyük bir” sözü, 20. yüzyılın en önemli sözleri arasındadır.

- Pusulayı MS 100 yılında Çinliler icat etti. Manyetik bir ortamda serbest bırakılan bir objenin kuzeye yöneleceği prensibinden hareketle pusulanın keşfi gerçekleşti.

- William Cooke ve Charles Wheatstone adlı iki İngiliz1837 yılında , teller üzerinden elektrik akımı göndererek mesaj iletmeyi başardılar. Böylece ilk elektrikli telgraf makinesı ortaya çıktı. Elektrik akımı, alıcı cihazın kadranındaki bir dizi iğneyi hareket ettirerek ulaştırılacak mesajın ekranda belirmesine yardımcı oluyordu.

- 1843′ te Samuel Morse, telgraf mesajlarında nokta ve çizgilerden oluşan ünlü Mors Alfabesi’ ni geliştirdi. Morse, Baltimore’ den Washington’ a uzanan 60 km’ lik bir telgraf hattı kurarak, hattı başkanlık seçimleriyle ilgili haberleri iletmek için kullandı.

- Devekuşları dünyadaki en büyük kuşlardır. Boyları bizim boyumuzdan daha uzundur. Bir devekuşu yaklaşık 2,5 metre uzunluğunda ve ortalama 120 kilo ağırlığındadır. Orta Afrika’da gruplar halinde yaşayan bu kuşlar uçma kabiliyetine sahip değildirler. Uzun bacaklarıyla çok hızlı koşarlar, o kadar hızlıdırlar ki, hiçbir insan koşarak onlara yetişemez. Devekuşu hayvanlar alemindeki en hızlı koşan kuş ve 1 saatte yaklaşık olarak 70 kilometrelik bir hıza ulaşabilmektedir. Devekuşunun her bir ayağında sadece iki parmağı vardır. Üstelik bu parmakların biri diğerinden çok daha büyüktür. Ve devekuşları yalnızca bu büyük parmaklarının üzerinde koşarlar. Ayrıca, en hızlı koşan kuş devekuşları hızlı koşmalarını sağlayan uzun bacakları sayesinde usta bir dövüşçüdürler. Ayaklarıyla tekme atarlar ve pençeleriyle düşmanlarına karşı rahatça kendilerini savunurlar. Dünyanın bu en büyük kuşunun yumurtası da kuş yumurtalarının en büyük olanıdır. Bu dev yumurtalar için kumda geniş bir çukur kazar ve buraya tüm yumurtaları yerleştirirler. Fakat 10-12 tane yumurtladıklarında çukurun büyüklüğünü de ona göre ayarlamaları gerekir. Eğer devekuşu, çukuru, kumda değil de toprakta açsaydı, bu çok zaman alırdı ve kuşun çok fazla enerji harcamasına sebep olurdu. Gerçekten de kumun taşınması, toprağa göre daha kolaydır. Kumu elinizle bile eşeleyebilirsiniz, fakat toprak için en azından bir kürek gereklidir. Yumurtadan çıkan yavrular savunmasızdır. Her an yırtıcı bir kuşa yem olabilirler. Ancak, yavrular bir tehlike ile karşılaştıklarında kendilerini korumak için yere yamyassı serilerek ölü taklidi yaparlar. Bu şekilde, düşmanları onların ölü olduğunu düşünerek onlara saldırmaz. Bu taklidi bütün yavrular aynı şekilde uygular.

- Topkapı Müzesi’ndeki ünlü “Kaşıkçı Elması” adını nasıl almış? Bu elmas Osmanlı Hazinesi’ne nasıl girmiş? Elmas kaç karattır? Dünyanın tanınmış elmasları arasında yeri nedir? Topkapı müzesindeki ünlü elmasa neden “kaşıkçı elması” denildiği hakkında muhtelif hikayeler varsa da, bunların doğru olanı, elmasın kesiminin oval olması ve dolayısıyla da kaşığa benzemesindendir. Elmasın Osmanlı Sarayı’na nasıl girdiği hakkındaki bilgi de, rivayetten öte değildir. Son yıllarda yeni tartışılmaya başlanan ve doğru olması en muhtemel rivayet şöyledir: 1774 yılında Pigot adında bir Fransız subayı, bu elması Hindistan’ın Madaras Mihracesi’nden satın alıp Fransa’ya götürür. Bir zaman sonra tekrar satılığa çıkartılan elması Napolyon’un annesi satın alır ve uzun süre göğsünde taşır. Ne var ki, Napolyon sürgüne gönderildiği zaman, oğlunu kurtarabilmek için, annesi de elması mecburen satılığa çıkartır. İşte o sırada, Fransa’da bulunan Tepedelenli Ali Paşa’nın bir adamı, paşa adına 150 bin altın ödeyerek elması satın alır ve paşaya getirir. Sultan 2′nci Mahmud zamanında, Tepedelenli Ali paşa, devlete karşı ayaklandığı gerekçesiyle öldürülür, paşanın varlıklarına el konulur ve nesi var nesi yoksa Osmanlı Hazinesi’ne gönderilir. Böylelikle, Napolyon’un annesinden satın alınan “Kaşıkçı Elması” hazineye girmiş olur. Kaşıkçı elması’nın çevresini iki sıra 49 adet pırlanta kuşatmaktadır. Bu haliyle elmas, yıldızların ortasında pırıl pırıl parlayıp gökyüzünü aydınlatan bir dolunayı andırır. Pırlantaların, elmasa ışık ve güzellik vermesi için sonradan, 2′nci Mahmud tarafından dizdirildiği sanılmaktadır. Kaşıkçı elması 86 karattır ve dünya’nın tanınmış 22 elması arasındadır. Dünyanın en büyük elması olarak bilinen 191 karatlık Işık Dağı ya da Kuh-i Nur adıyla tanınan elmas Hindistan’da bulunmuştur ve bugün, İngiltere Krallık Hazinesi’ndedir. Adı Farsçada Işık Denizi anlamında olan, uçuk pembe renkli, yassı bir taş olan Derya-i Nur elması ise, yaklaşık 185 kırat ağırlığındadır ve bugün İran Milli Bankası’nda saklanmaktadır. Bunlara ilaveten, 1853 yılında Brezilya’da bulunan ve Güney Yıldızı adıyla tanınan 128 karatlık elmasla, Büyük Moğol Elması ve bizdeki 86 karatlık Kaşıkçı Elması, dünyanın en büyük elması ve en değerli 22 elmasın arasında bulunmaktadır.

- Gökyüzünün mavi görünmesinin (olmasının değil görünmesinin! çünkü normalde atmosferimiz daha doğrusu hava renksiz bir gazdır!) tek sebebi kırılma olayıdır. Güneş ışınları atmosfere girdiğinde atmosferdeki gaz moleküllerine ve toz parçacıklarına çarparak saçılır. Gün ışığı değişik dalga boylu birçok ışından oluşur. En kısa dalga boylu mavi ışınlar atmosferin üst tabakalarındaki küçük parçacılar tarafından hemen saçılırlar. Fakat kırmızı ışık (ki en büyük dalga boylu ışıktır!) saçılmak için daha büyük parçacıklara çarpmak zorundadır. Gökyüzü açık olduğunda, mavi ışık diğer ışıklara oranla en fazla saçılan ışıktır. Bu yüzden de gökyüzü mavi görünür. Mesela gökyüzü yoğun bulutlarla veya dumanla dolu olduğunda, tüm ışınlar nerede ise aynı oranda saçılır. Bu da gökyüzünün gri renkte görünmesine sebep olur. Gün batımında veya doğumunda ise güneş ışınları atmosfere eğik girdikleri için daha fazla yol katetmek zorunda kalırlar. Bu yüzden daha çok ışın ve renk saçılır ve o posterlere konu olan, şahane gün doğumu ve batımını gözlemleyebiliriz. Çok az saçılmış olan kırmızı ışık ise güneşe ve ufuğa kızıl veya portakal görüntü verir.

- Güneş, Güneş Sistemi’ndeki en büyük gök cismidir. Çok sıcak ve yanmakta olan bazı gazlardan oluşur. Bu nedenle, yüzeyinde her saniyede milyonlarca atom bombası patlamasına eşit güçte patlamalar olur. Bu patlamalarda boyu Dünyamız’ın büyüklüğünün 40-50 katı olan alevler fışkırır. Ateşten bir topa benzeyen Güneş, yüzeyinden çok büyük bir ısı ve ışık yayar. Eğer, Güneş olmasaydı, her zaman gece olurdu ve her yer buzla kaplı olurdu. En önemlisi daha önce söylemiştik ya! Dünya’da yaşam yani biz olamazdık. Güneş’in sıcaklığı derece 6000 dış yüzeyinde, içindeki sıcaklık ise 12 milyon derecedir. Çünkü, uzay (uzay filmlerinden de hatırlarsınız) karanlık bir yerdir. Dünyamız da bu karanlık yerdeki bir gök cismidir. Bu karanlık yerin içinde Dünyamız’ı Güneş’ten başka aydınlatabilecek ve ısıtabilecek bir gök cismi yoktur. Ancak, Güneş’ten yayılan ışık çok parlaktır. Havanın açık olduğu bir günde Güneş’e bakmayı denemişsinizdir. Hatırlayın bakalım. Birkaç saniye bakınca gözleriniz kamaşmıştı, değil mi? Aslında, Güneş’e bu parlak ışık nedeniyle doğrudan bakmak çok tehlikelidir. Gözlerimize bu parlak ışık zarar verebilir. Ayrıca, yazın uzun süre Güneş’te kalmak da tehlikelidir. Hatta, cildimizde uzun bir tedaviyi gerektirecek çok ciddi yanıklar oluşabilir. Çünkü, Güneş’ten yayılan ısı özellikle yazın çok yüksek olur. Oysa Güneş, Dünya’ya milyonlarca kilometre uzaktadır ve uzaya yaydığı ısının sadece binde ikisi Dünyamız’a ulaşır.

Peki Güneş’ten çok uzakta olmasına rağmen, Dünyamız’da sıcaklık bu kadar yükselebiliyorsa, acaba Güneş’in üzerindeki sıcaklık ne kadardır?

Bilim adamları, bu konuda yaklaşık sayılar verebilirler. Ama bu sıcaklığı, bildiğimiz herhangi bir şeyin sıcaklığıyla karşılaştırarak anlamak mümkün değildir. Bir düşünün! Güneş’in sıcaklığı derece 6 bin yüzeyinde olduğunu, içinde ise sıcaklığın 12 milyon dereceye kadar yükseldiğini. Bunu bildiğimiz neyle karşılaştırabiliriz ki? Elimizle sıcak suya temas ettiğimizde 50 dereceden fazlasına dayanamayız. En sıcak yaz günlerinde bile hava en fazla 40-50 derece civarındadır. Güneş bize biraz daha yakın olsaydı, Dünya üzerindeki herşey sıcaktan kavrulur kül olurdu. Ancak, biraz daha uzakta olsaydı, bu sefer de herşey buz tutardı. Tabi ki her iki şekilde de yaşam mümkün olmazdı.


 

harekat

Özel Üye
Enteresan bilgiler



- Pisagor, sokak dövüşü dalında dünya şampiyonu olmuştur.

- Dünyanın en kokulu camisi Tebriz şehrindedir. Mescid inşa edilirken harcına misk kokusu ilave edilmiştir. Aradan 600 sene geçmesine rağmen hala mescid misk kokmaktadır.

- İlk kule saati 1404 yılında Moskova’da yapılmıştır.

- En eski alfabe Suriye’nin Akdeniz sahilindeki Lattakiya limanı yakınlarında yapılan kazı sonucunda bulunmuştur. Bu alfabe 32 harften oluşmakta idi.

- Sipahi Örgütü ilk kez Orhan Gazi döneminde kuruldu.

- Osmanlı Devleti’nde ilk tershane Yıldırım Bayezid devrinde Gelibolu’da oluşturulmuştur.

- Osmanlı Devleti’nin toprak kaybettiği ilk antlaşma Karlofça Antlaşmasıdır.(1699)

- Dört işlemi ilk kez Sümerler bulmuştur.

- Tarihte bilinen ilk büyük ve düzenli orduyu Akadlar kurmuştur.

- Tarih’te ilk yazılı antlaşma Kadeş’tir.

- Parayı ilk kez Lidya’lılar kullanmıştır.

- Anadolu’ya yazıyı ilk getiren Asurlar’dır.

- T.C’de ilk General Fevzi Çakmak’tır.

- Osmanlı Devleti ilk borcu Kırım Savaşında İngiltere’den almıştır.(1853)

- Osmanlı Devleti uçağı ilk kez 1. Cihan Harbinde kullanmıştır.

- Osmanlı Devleti’nden en son ayrılan millet Arnavutlardır.

- Osmanlı Devleti’nin Afrika’da ilk kaybettiği toprak parçası Cezayir’dir.

- Osmanlı Devleti’nin Afrika’da kaybettiği en son toprak ise Trablusgarp’tır.

- İstanbul Fatih’ten önce 16 kez kuşatılmış fakat alınamamıştır.

- İllere vali gönderme işi ilk kez 2. Mahmut döneminde başlamıştır.

- İlk Medrese, Orhan Bey tarafından İznik’te açılmıştır.(1327)

- Türk Edebiyatı’nın en eski yazılı kaynakları Orhun Anıtlarıdır

Dünyanın yuvarlaklığı fikri kime aittir?

Dünyanın yuvarlaklığı çok eskiden beri biliniyordu. Ne var ki Batlamyus onu bir tepsiye benzeterek onu unutturmuştu. Halbuki bir kısım ayetlerde dünyanın yuvarlaklığına dikkat çekilmiş ve değinilmiştir. Naziat Suresi 30, ayetinde yer alan ‘’deha’’ kelimesi dünyanın devekuşu yumurtasına benzer şekilde (elipsoid) düzenlendiğini göstermektedir. ‘’O geceyi gündüze, gündüzü de geceye sarar’’(Zümer 5. ayet) ayetinde sarar manası verilen kelimenin ayetteki ifadesi ‘’yükevviru’’ dur. Bu kelime baş gibi yuvarlak bir cisme sarık gibi herhangi bir nesneyi dolayarak sarmak manasına gelmekte, buradan dünyanın yuvarlak olduğu sonucuna varılmaktadır.

‘’Sol, Solcu ‘’ tabiri nereden geliyor?

Fransız İhtilali’nde ‘’Etats Generaux’’ denilen meclis toplantısında müfrit, antiruvayyalist ve muhalif milletvekillerinin meclisin sol tarafında oturmalarından çıkmıştır.

Suriye’deki Türk Toprağı

Suriye’deki Caber Kalesi, Fırat üzerinde Rakka yakınlarındadır. Fakat Lozan Antlaşmasıyla Türkiye’ye bırakılmıştır. Burada devletimizin muhafız bulundurma ve bayrak çekme hakkı vardır. Caber ‘Türk Mezar’’ının bulunduğu yer olmakla ünlüdür. Osman Gazi’nin büyükbabası olduğu söylenen Süleyman Şah’ın burada meftun olduğu söylenir.

En Uzun-En kısa tahtta kalan Osmanlı Padişahları

En uzun tahtta kalan Padişah 46 seneyle Kanuni Sultan Süleyman’dır. (1520-1566) En kısa tahtta kalan Padişah ise 3 ay’la 5. Murad’dır. (1876) Bu padişahın mason olduğu söylenir. Durup dururken havuza atlaması, ata ters binmesi sebebiyle tahttan indirilmiştir.

‘’Paşa ‘’ sözcüğünün anlamı

Orijinali Fars’çadır. 2 kelimeden oluşur. 1.si ‘Pai’ Farsçada ayak manasına gelir. 2.si şah sözcüğüdür. Pai-şah yani Şahın ayağı manasına gelir. Zamanla da bu Paşa’ya dönüşmüştür.

KAYNAKLAR:

1-İslam ve Astronomi –Şaban Döğen Gençlik Yayınları 1996
2-Tarih Mecmuası-1996

 

harekat

Özel Üye
Değişik bilgiler



Değişik bilgiler

- Bayrağımızdaki Hilal’in İslamiyet’i sembolize ettiğini…

- Bayrağımızdaki Yıldızın ise Peygamber Efendimiz Hz Muhammed (sav)’i…

- Lale, Hilal ve Allah (cc) lafızlarının ebced değerinin aynı olduğunu ve bundan dolayı kültürümüzde Lale’ye özel bir önem verildiğini…

biliyor muydunuz?

İnsanı Boğmayan Göl

Lut Gölü, Ürdün-İsrail arasında olup, kuzey-güney arası 74, doğu-batı arası 16 km’dir. Alanı 930 km2 olup en derin yeri 401 mt ortalama olarak ise de 300 mt’dir. Deniz seviyesinden 369 mt aşağıdadır. Kudüs’ün 24 km doğusunda, Ürdün ve İsrail arasındadır. Lut gölünün tuzluluk oranı %27’dir. Bu yüzden hiçbir canlı yaşayamaz. İnsan istese de suya batamaz; suyun yoğunluğu insanı kaldırır. Bu denizin üzerinde oturulabilir. Bunun maddi sebebi ise aşırı buharlaşmadır.

“Türk’’ ne demektir?

Türk’ün kelime manası ‘kuvvetli’ demektir. Kelimenin eski söylenişi ‘Türük’ şeklindedir. Takriben 6. yy’da ‘Türk’ şeklinde söylenmeye başlanmıştır. İlk zamanlarda Türkçe konuşan kavimlerden yalnız birinin adıyken, sonraları Türkçe konuşan bütün kavimlerin müşterek adı olmuştur. Kelime ilk defa olarak bir Çin vakayinamesinde M.Ö 1328 yılında geçmektedir.

Güneş Ülke Özlemi

Hıristiyan Avrupa’nın akıldışı zulüm yönetimi karşısında arayış içine giren Batılı filozoflar, ideal devlet, ideal millet nasıl olabilir diye kafa yormuşlar, fikir üretmişler ve eserler vermişlerdir.

Thomas Moore ‘’Ütopya’’yı yazmış, İtalyan keşiş Tommaso Campanella da ‘Civitas Solis’ (Güneş Ülkesi)’ni kaleme almıştır. Devrin ileri gelenleri, Campanella’ya kitabında yazdığı bu devlet modelinin hayalden öte geçemeyeceğine dair itirazlarını yükseltmeye başlayınca İtalyan keşiş, bu eserinin gerçek hayata uygulanabilirliğini isbat sadedinde bakın kendini nasıl savunacaktır:

‘’Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin mevcudiyeti –hiç olmazsa yarın- böyle bir ülkenin olacağını bana zannettiriyor. Madem ki; düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var, üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir Güneş Ülke niçin vücut bulmasın!…’’

Mabedler Taştan, Evler Ahşaptan

Osmanlı Şehir mimarisine yakından baktığımızda Camilerin taştan, evlerin ekserisinin ise ahşaptan yapıldığını görmekteyiz. Neden? Çünkü mabetler Allah’a (cc) yöneldiğimiz kutsi mekânlardır. Allah’ın (cc) bekasını vurgulamak için ilelebed kalabilecek şekilde taş gibi dayanıklı malzemeden inşa edilmişlerdir.

Biz fanilerin mekânları olan evler ise, insanın ölümlü bir varlık olduğunu hatırlatıp baki olanın sadece Allah (cc) olduğunu ima etme sadedinde, her an yanıp, yıkılıp, çürüyecek malzemelerden; ahşaptan veya kireç ve kerpiç gibi dayanıksız malzemeden inşa edilirmiş.

Kaynak: Ulu Çınarın Gölgesinde – İbrahim Refik Kaynak Yayınları Haziran 2007 (1-2)


 

harekat

Özel Üye
İmza ve kişilik



İmza ve kişilik

Grafoloji (yazı bilimi) Avrupa ve Amerika’da sıklıkla başvurulan bir ilim dalı. İstihbarat teşkilatları olayları çözümlemek, büyük şirketler eleman alımında isabetli karar vermek, eğitimciler öğrencilerini daha iyi tanıyabilmek için imza ve yazıdan karakter tahlili yapmaya sıkça başvuruyor. Türkiye’de çok fazla uygulama alanı bulunmayan bu dal, Adli Tıp Kurumu’nda genellikle sahtecilik olaylarını çözümlemede kullanılıyor. Moral Dünyası Dergisi yeni sayısında insanların kişilik yapısını konu edinen grafolojiyi bilimini dosyasını açtı.

Hiç merak ettiniz mi, niçin bazı filmlerde genellikle katiller kurbanlarına gazetelerden kesilmiş yazılarla oluşturulmuş mektup gönderirler? Niçin bazı şirketler iş başvurularında özellikle el yazısı ile doldurulmuş biyografisini isterler?

Pozitif bir bilim dalı olarak kabul edilen grafoloji (yazı bilim) sayesinde eldeki veriler değerlendirilerek karakter analizi yapılabiliyor. El yazısı veya imzaya bakarak kişinin ruh halini ve karakteristik özelliklerini tespit edebilmek mümkün. İnsan, hem ruh hem beden durumunu ister istemez yazısına veya imzasına yansıtıyor.

Avrupa ve Amerika’da çok farklı alanlarda grafoloji ilminden yararlanılıyor. Polis ve istihbarat teşkilatları bıraktıkları yazılardan faydalanarak suçluların özelliklerini belirleyebiliyor. Cinayetten hemen sonra yazılmış bir yazıdan zanlının katil olup olmadığı tespit edilebiliyor. Büyük şirketler eleman alımlarında başvuru yapanlardan el yazısıyla doldurulmuş ve imzalanmış biyografisini istiyor. Böylece başvuru sahiplerinin iş için gerekli olan vasıfları taşıyıp taşımadıkları tespit edilmeye çalışılıyor. Türkiye’de de Adli Tıp Kurumu’nda grafoloji bölümleri mevcut, fakat genellikle sahtecilik üzerinde çalışılıyor.

Grafoloji ilminin müspet ilimler sınıfına girdiğini belirten Kılınç, Kur’an-ı Kerim’de Yusuf Suresi’nde geçen “Böylece biz Yusuf’u oraya yerleştirdik ve ona olayları yorumlama gücünü (te’vili’l-ehâdis) öğrettik. Allah işine hâkimdir fakat insanların çoğu bilmezler. Yusuf büyüyüp olgunlaşınca ona derin kavrayış ve bilgi (hükm ve ilm) verdik. Güzel ahlak sahiplerini (muhsinin) işte böyle ödüllendiririz” (Yusuf; 21-22) ayetinde geçen “te’vilül ehâdis” kelimesinin ilimlerin anahtarı hükmünde olduğunu, Yusuf peygamberin de grafoloji ilmine vakıf olduğunu söylüyor.

İsmail Kılınç, imzadan karakter tahlil etmenin kullanıldığı alanları ve faydalarını şöyle belirtiyor:

Stratejik faydası: İmzasını gördüğünüz bir insanın karakterini ve olaylara bakışını ve gelecekte yapacağı hamleleri büyük oranda tahmin edebilirsiniz. İmzasını gördüğünüz bir insanın vizyonu büyük oranda bellidir. Strateji ile meşgul olanlar imza ilmini bilmelidirler. Örneğin ABD Başkanı Bush yaklaşan seçimler öncesi çok uçuk kaçık kararlar alacak ve uygulayacaktır.

Meslek seçimi: Güzel sanatlarda okuyacakların imzasının da güzel olması başarılarını arttıracaktır. İmzası portre gibi olan biri ressam olmalı ve imzası berbat olan biri de ressam olacağım diye kendini zorlamamalıdır.

Eğitimci ve pedagoglar: İnsanların imzalarından onların düzgün ya da karmaşık karaktere sahip olup olmadığı anlaşılır. Başarılı eğitimciler, zekâ seviyesi yüksek, karmaşık karakterli insanları imzasından tespit ederek özel eğitime tabi tutar ve onlarla daha verimli olur. Nice dahiler, yitip kaybolmaktan kurtulur ve topluma kazandırılır.

Anne babaya faydası: Çocuklarını daha yakından tanıyarak onları başarılı olacakları alanlara yönlendirebilirler. İmzasında 4 farklı çizgi karakteri olan biri iyi bir tiyatrocu olur.

Yönetici ve liderlere faydası: Çalıştığı personelini daha iyi bilir. Kim hangi işi başarabilir, kim kıvrak zekâlıdır bunu tespit edebilir. Yüzlerce, binlerce personeli olan bir iş yerinde herkesi yakından tanıyamayan bir yönetici, personelin kendisiyle görüşmeden önce imzasına bakarak bir genel izlenime sahip olabilir.

Sosyologlara ve psikologlara faydası: Gelecekle ilgili ileri görüşlü insanlar olan sosyolog, felsefeci ve psikologlar imza okuma ilmini öğrenseler olaylara bakışları ve başarıları daha da artar.

İmzadan karakter okuma ilminin temel taşları

- İmza uzun olursa kişi sabırlıdır.

- İmza kısa ise insan mantığını iyi kullanır.

- İmza keskin çizgiler içeriyorsa kişi keskin fikirli, esprili, keskin mantıklı ve dilini kılıç gibi kullanan ve dilinden çok çekecek bir insandır.

- İmza düzgünse insan düzgün karakterli, güvenilir, iyi ahlaklı, uyumludur.

- İmzada yuvarlaklık varsa kişide lider özellikleri vardır.

- İmzada 3 nokta varsa kişi keskin nişancı, avcılığa yatkın ve nüktecidir.

- İmzada geri dönüşler varsa kişinin hafızası kuvvetlidir.

- İmza sanatsal çizgiler içeriyorsa kişi güzel sanatlara yatkındır.

- İmza kısa ve üstünkörü ise kişi boş vermiştir.

- İmzanın başı büyük harf ve gösterişle başlıyorsa kişi özgüvenli, başlangıçta kendini iyi, karizmatik tanıtandır.

- İmzanın başı, ortası ve sonu büyükse başta, ortada ve sonda kendini iyi takdim eden ve iyi iş takibi olan birisidir.

- İmzanın sonu büyük harfle bitiyorsa başladığı işleri iyi bitiriyor demektir.

- İmzanın baş harfinden sonra gelen kısım ince ise kişi ince karakterli ve duygusal, kalınsa kişi kabadır ve duygusal değildir.

- İmzanın sonunda ileri veya yukarı doğru giden bir çizgi varsa kişinin hedefi büyüktür. Aşağı doğru çizgi varsa kişi içine kapalıdır. Karamsardır.

- İmza sağa yatıksa kişi sosyal, diplomat; geriye yatıksa anti sosyaldir.

- İmza uçuk kaçıksa insan uçuktur.

- İmzada 3-4 farklı karakter varsa kişi tiyatroya yatkındır.

Meşhurların İsmail Kılınç tarafından yapılmış imza tahlilleri

Türkiye Cumhuriyeti 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal: Çok adaletli biri. T harfinin tepesiyle Z harfinin sonu simetrik. İsimle imza atanların temel özellikleri dürüst ve açık insan olmalarıdır. Çok hazır cevap ve çok nükteci. Dilini kılıç gibi kullanabilir. İyi bir şovmen ve tiyatrocu olabilir. Duygusal ama çok ince ruhlu değil.

Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy: İmzası gibi birisi. Daldan dala konar. Çok unutkandır. Bir iş bitmeden diğer işe başlar. Duygusal ve hayalcidir. Duygusal kararlar alır. Sağlıklı ve objektif kararlar almak için aklıselim danışmanlara ihtiyacı var. Hayalleri ile yaptıklarını ve yapacaklarını karıştırabilir. Prensipli değil. Uçak yolculuğunu sever.

ABD Demokrat Parti Başkan Adayı Hillary Rodham Clinton: Çok sabırlı biri. Ağlayan bir bebeğe pratik çözüm üretmeden uzun süre sabırla bakar. Barack Obama’ya göre daha az duygusal ve erkek gibi bir kadın. Lider özellikleri var. En büyük eksiği pratik çözüm üretmemesi ve kıvrak zekâya az başvurması. Kıvrak kararlar almaması aslında sağlıklı ve ABD’nin uzun vadeli geleceği için faydalı kararlar almasına sebep olabilir. Sadık bir dost. Bush’ta olan hayalperestlik, fantezi ve maceraperestlik Bayan Clinton’da yok.

Picaso’nun imzasında p harfinde ve ss harfinde iyi bir sanatçı olduğu ortaya çıkıyor. İsmiyle yazdığı için açık, dürüst insan. Morali iyi iken ve hedefi büyük iken aşağıdan yukarı doğru imza atıyor. Morali bozukken yatay imza atıyor. Özgüveni olduğu ve kendine değer verdiği için imzasının altını çiziyor.

ABD Başkanı George Bush: Bush’un imzasında sanata yatkın olduğu görülüyor. Ayrıca o bir hayalperest. Çünkü imza sağa sola uçuyor, taşıyor. Hayal kurma ve fantezide başarılı. Maceracı. Ayrıca imza arasındaki kopukluk olması unutkanlığa işarettir. Sistemsiz ve kopuk çalışan, bir işten diğerine hoplayan bir şahsiyet. Hedefi büyük. Çünkü son harfi ileri doğru uzuyor. Sosyal ama çok hata yapan biri.

İngiltere eski Başbakanı Tony Blair: İmza arasındaki kopukluk olması unutkanlığa işarettir. Sistemsiz ve kopuk çalışan, bir işten diğerine hoplayan bir şahsiyet. Güzel sanatlarda Bush kadar başarılı değil. Hatta birçok güzel sanat dalında kötü. Öne çıkan belirgin özeliklerinden biri diktatör ruhlu, baskıcı olması. Onda da özgüven ve hedef büyüklüğü var.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin: V Putin diye Rusça yazarak imza atıyor. Ancak V ve P harfinin etrafına birkaç tane daire çizerek tüm bilgilerini gizleyip koruma altına alıyor. Hatta o iki harfi kimse okuyamasın ve keşfedemesin diye üst üste yazıyor. Putin’in imzasında büyük bir lider olma öne çıkan özellik. Liderin özellikleri diye kitaplarda yazan özelliklerin yüzde 95′ini taşıyor. Kendi adamlarını koruyor, himaye ediyor. O bir bilgi gizleme ve kendine yakın sadık insanları koruma uzmanı. Bazen içine kapanmayı seviyor. Hedefi büyük. Çünkü imza soldan sağa yükseliyor.

Bill Gates: Dürüst biri. Az kırılan, sosyal biri. Adaletli, mantıklı ve güzel sanatlara eğilimli.

Albert Einstein: Çok sabırlı ve hedefi çok büyük olan biri. İmzanın soldan sağa doğru yükselmesi ve t harfinin kuşağının ileri abartılı uzaması bu insanın çok sabırlı olmasını gösterir. Nükteci biri. Duygusal, ince ruhlu ve çok iyi özgüveni olan biri.

Beethoven: Güzel sanatlara çok başarılı olduğu zaten açık bir şekilde imzada görülüyor. Müziklerinin başında ortasında başarılı ama sonuna doğru başarısı azalıyor.

Oscar Wilde: Hedefi büyük. Büyük düşünen. Çok sade biri. Nükteci. Adaletli. Düzensiz, sıra dışı. Doğal olarak hayatında da kopukluk ve yarım bırakılmış işler var. İmzası gibi o da farklı düşünen, farklı yaşayan biri.

Hitler: Tam bir diktatör imzası. Diktatörlük ağır basmadan önce adaletli biri olarak görünüyor.

Stalin: İmza ve uygulamalar olarak Hitler’e benzeyen biri. Diktatörlük ağır basmadan önce fazla adaletli biri olarak görünmüyor. Mantığını Hitler’den biraz daha hızlı kullanıyor. Sistemsiz biri.

Puşkin: Sanatçı olarak yaratılmış ve yaşamış. Sadece P harfine bakanlar onun sanat karizmasını anlarlar. Yani dünya tarihinde gelmiş ender sanat ruhlu insanlardan biri.










 

harekat

Özel Üye
Ahşap evlerin özellikleri



Ahşap evlerin özellikleri

- Ahşap yapılarda yaşayanların fizyolojik ve psikolojik açıdan kendilerini çok daha sağlıklı hissettiklerini?

- Ahşabın, insanla birlikte soluk aldığını, romatizma, astım, böbrek hastalıkları ve dolaşım bozuklukları üzerinde olumlu etkileri olduğunu?

- Japon deprem uzmanlarının, tüm dünyada depreme karşı en dayanıklı yapının Osmanlı ahşap karkas sistemi olduğunu açıkladıklarını?

- 1894 İstanbul depreminde, kalitesiz ahşap yapıların bile yıkılmadığını, yanlarındaki güzel, yeni ve demirle bağlanmış kargir yapıların tümüyle yıkıldığını?

- ABD’deki konutların yaklaşık yüzde 90′ının ahşap olduğunu?

- Şiddetli bir deprem sonrasında hasar gören betonarme bir yapının yıkılmak zorunda olduğunu, hasar gören ahşap bir yapının ise kısa sürede onarılıp, tekrar içinde yaşanılabileceğini?

- Betonarme-karkas dışında kalan tüm yapım sistemlerinde, zaman içinde hasar gören taşıyıcı elemanların, yapı tümüyle yıkılmadan onarılabildiğini, hatta değiştirilebildiğini?

- Ahşap yapıların çok hafif olduğunu, kolay kolay çökmediğini, çökse bile içinde bulunanları öldürmediğini?

- Bir depremde, başlıca ölüm nedeninin yalnızca betonun ağırlığı olduğunu?

- Betonarmenin, ahşaba göre 5 misli, çeliğin 13 misli ağır olduğunu?

- Marmara ve Bolu depremlerinde ahşap yapılarda yaşayanlardan hiç kimsenin yaşamını yitirmediğini?

- Tarihten günümüze ulaşan en güzel sarayların, tapınakların ve diğer görkemli yapıların hiçbirinde beton kullanılmadığını ve binlerce yıldır ayakta kaldıklarını?

- 1225′te Ren Nehri’ne yapılan ahşap Basel Köprüsü’nün 1903 yılına dek 774 yıl hizmet verdiğini?

- 13′üncü ve 14′üncü yüzyıllarda yapılan, ahşap kolon ve çatıları olan Kastamonu, Mahmutbey, Beyşehir, Eşrefoğlu ve Afyon Ulu camilerinin, özel bir bakım yapılmaksızın 600-700 yıldır ayakta olduğunu?

- Dünyanın en büyük tarihi üç ahşap yapısından bir tanesinin, 100 metre boyu ve sekiz katlı bir binaya eşdeğer yüksekliğiyle tam 100 yıldır ayakta olan Büyükada’daki Rum Yetimhanesi olduğunu?

- 1790′da, ahşap kullanılarak ve hiçbir taşıyıcı eleman olmaksızın 108 metre “açıklığa” ulaşıldığını, bugün bu açıklığın 250 metreye ulaştığını?

- Yangına dayanıklı olduğu için, dünyanın önde gelen gelen mimarlarının ahşabı çeliğe yeğlediklerini?

- Bir yangın sırasında, gerekli kesitin biraz daha büyüğü kullanıldığında, dıştaki kömürleşen tabakanın iç ahşabın yanmasını geciktirdiğini?

- Bir yangın sırasında, çelik bir çatının 600 dereceden sonra çökme riskinin belirdiğini ve 15 dakika içinde çökebileceğini, buna karşılık ahşap bir çatının ortalama 1 saat ayakta kalabildiğini ve bu yüzden insanların canlarını kurtarma zamanlarının olduğunu?

- Ahşabı, yapı sektöründe kullanan ülkelerde ormanların küçülmediğini, tersine bilimsel bir yaklaşım ve koruma anlayışı ile büyümekte olduğunu?

- ABD’lilerin, yaşadığı topraklar üzerinde yalnızca 200 yıldır ev yaptıklarını, Anadolu’da ise 10 bin yıldır geleneksel yöntemlerle ev yapıldığını?

- ABD’lilerin, depreme karşı yaşam güvenceleri için, Anadolu insanının binlerce yıldır tanıdığı, uyguladığı ve 1940′lara dek de sürekli geliştirdiği ahşap-karkas yapı sistemini yaygın biçimde kullandıklarını?

- Bugün gerekli önlemler alınır, ahşaba dönülürse ve doğa da bize 20 yıl “avans” verirse, Türkiye’nin tüm deprem riskinden 20 yıl içerisinde tümüyle kurtulacağını?

Yazı Hakkında ki Görüşlerinizi İletin



 

harekat

Özel Üye
Akıl yaşta değil baştadır.



Akıl yaşta değil baştadır

- Mozart ilk konçertosunu kaç yaşında yazmıştır: 7

- Chopin ilk eserini kaç yaşında yayınladı: 8- Chopin ilk konserini kaç yaşında vermiştir: 9

- Fatih Sultan Mehmed kaç yaşında tahta oturmuştur: 12

- Henry Ford kendisine kurduğu mekanik atölyesinde ilk buharlı makinesini yaptığında kaç yaşındaydı: 15

- Blaise Pascal, Descartes’in hayretle karşıladığı konikler üzerine olan eserini yazdığında kaç yaşındaydı: 16

- Blaise Pascal, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi yaptığında kaç yaşındaydı: 19

- Naim Süleymanoğlu en genç dünya rekortmeni unvanını aldığında kaç yaşındaydı: 16

- Bill Gates ilk şirketini kurduğunda kaç yaşındaydı: 17

- Bill Gates arkadaşı Altair ile birlikte program dili BASIC’i geliştirdiğinde kaç yaşındaydı: 19

- İbn Sina saray hekimi olduğunda kaç yaşındaydı: 18

- Şair Baki, tüm Osmanlı coğrafyasında ünü duyulduğunda kaç yaşındaydı: 19

- Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethettiğinde kaç yaşındaydı: 21

- Newton küçükler hesabı, beyaz ışığın yapısı ve evrensel çekim teorisi gibi fizik, matematik ve astronomi kanunlarını ortaya koyduğunda kaç yaşındaydı: 24

- Şeyh Galip, “Hüsnü Aşk” adlı eserini tamamladığında kaç yaşındaydı: 26

- Alexander Graham Bell, sağırların işitmesini sağlamaya çalışırken telefonu icat ettiğinde kaç yaşındaydı: 29

- Thomas Edison, sesi kaydedip yineleyebilen gramofonu geliştirdiğinde kaç yaşındaydı: 30

- William Shakspeare ünlü eseri Romeo ve Juliet’i yazdığında kaç yaşındaydı: 31

 

harekat

Özel Üye
Görüntü Var Ses Yok ‘Pakistan’


Görüntü Var Ses Yok ‘Pakistan’

Pakistan, hemen hemen bütün doğu ülkeleri gibi tezatlar ülkesidir. Modern olmanın bedeli ağır, modern olmamanın bedeli ise çok daha ağırdır. Zaten bu memlekette her şey “ağır”dır.

Rengarenk kıyafetli insanların sükunet içinde yaşadığı, sokaklarının bazılarının virane, bazılarının şahane olduğu bu ülkede, insanın kaybolası gelir.

17 Ağustos 1876 tarihinde, Pakistan’ın Urdu Ahar gazetesinde bir birlik çağrısı vardı: “Türkler için yapabileceğimiz her şeyi yapmak bizim için farzdır; zira yeryüzünde Müslümanların taşıdıkları haysiyet Türkler’in sayesindedir.”

Bu çağrının ardından, o tarihler için muazzam bir yardım toplanıp İstanbul’a ulaştırılır. Kadınların kollarından bileziklerini, çocukların sünnet altınlarını toplayarak gönderdiği yardımın miktarı: 125.000 Osmanlı Lirası! Üstelik de böylesi bir fedakârlık, Pakistan’ın yaşadığı kuraklık ve açlık felaketine denk gelmiştir.

İşte bu çağrının üzerinden yüz yirmi üç sene geçtikten sonra, yine bir 17 Ağustos sabahı, Türk insanı büyük bir deprem felaketiyle uyandı. Çok can yandı. Ancak, o zor günlerde de yanımızda dostlarımız, kardeşlerimiz vardı!

Pakistan, işte bu derin kökler sayesinde, Türk insanı için hep “kardeş ülke” olmuştur. Zaten, Pakistan’a gittiğinizde, Pakistanlılar size, kendinizi, Anadolu topraklarındaymışsınız gibi hissettirir. Mahcup tebessümleri, misafirperverlik gayretleri, fırsat olursa hemen gevşeyip esnaf kurnazlığı yapmaya meyyal ticaretleri ile onlar, Türk insanından farksız gibi gözükecektir.

Ancak, yumuşak huylu, ağır ve hareketsiz Pakistanlı aynı zamanda bu özellikleriyle Türk’ten fersah fersah uzaktadır. Adımları öylesine yavaş ve hafiftir ki, yürüdüğünü değil, sevimli hayalet gibi havada süzüldüğünü zannedersiniz. Adeta zaman durmuş, birilerinin iteklemesiyle ilerliyor gibidir. Evinize dönüp de Pakistan’la ilgili haber aldığınızda bir an şaşırır, “İyi de, orada hayat yok ki” diye içinizden geçirebilirsiniz.

Bu durağanlık, hayatlarının her alanında mevcuttur. Hareketleri gibi konuşmaları da, giyimleri de dingin ve dinlendiricidir. Meselâ kıyafetleri cıvıl cıvıl olmasına rağmen gözü okşar. Aslına bakarsanız, bu haliyle kadınlar da, erkekler de, özgün olmanın ötesinde, özgürdür. Batılı normlara ayak uydurmaya çalışan vatkalı, düğmeli ceketlere ne erkekler, ne de hanımlar tenezzül eder. Bilakis, Pakistanlı hanımlar, rengârenk uçuşan kumaşlardan diktikleri elbiselerle, ayaklarındaki hafif sandaletlerle ve ellerini ayaklarını bezedikleri nakış gibi kınalarla kadın olmanın tadını sonuna kadar çıkarırlar.

Rengârenk bir keşmekeş
Pakistan’da günlük hayatın seyri, şehirden şehre değişebilir. Kalabalık ve ticari yerlerde, hayat nispeten daha “hızlı” ancak daha da eğlencelidir. Mesela Lahor, Pakistan’ın gezi merkezi denilebilecek en büyük şehridir. Buradaki Padişah Mescidi, avlusunda en kalabalık cemaatin aynı anda namaz kılabildiği muhteşem bir yapıdır. Ayrıca Minare-i Pakistan, Lahor Kalesi gibi köklü yapılar da var.

Ancak, eğer Pakistan’a gelmişseniz, büyük tarihi eserleri görmeyi yarım günde bitirip, sokaklara ve insanların arasına dalmak belki de daha makul olur. Çünkü burada her şey rengârenktir ve seyredene tatlı bir neşe verir. Trafiğin, caddelerin kalabalıklığı ve İstanbul’a taş çıkartan keşmekeşine rağmen sürücülerin umursamazlığına ister istemez gülersiniz. Sokaklardaki yoksulluk ve kirlilik içinize dokunsa da, insanların masum ve mütebessim halleri sizi rahatlatır.

Rengârenk kamyonları ve toplu taşıma vasıtaları Lahor’da bolca karşınıza çıkar. Bir tanesi üç günde boyanan kamyonlar, tekerlekli tablolar gibi sokaklarda gezinirler. Toplu taşıma araçlarında seyahat etmek ise ayrı bir sabır ve zanaat ister. Çünkü bu otobüslerde her şey şoförün keyfince gerçekleşir. İstediği saatte hareket eder, istediği yerde durur, isterse hiç durmaz. Sizin yolcu olarak tek hakkınız, otobüse gidip bir yerlere gidebildiğinize şükretme hakkıdır.

Muhteşem bir Türk yapısı: Faysal Camii
İslamabad ise, Lahor’un tersine düzenli, nispeten daha temiz ve boş caddeleri ile “ciddi” bir şehirdir; aynı zamanda federal başkenttir. Burada, dünyanın en büyük camilerinden biri olarak bilinen Faysal Camii bulunur. Mimarî çizimi Türk mimar Vedat Ali Dalokay’a ait muhteşem yapı, bilhassa gece, sabaha dek seyredilebilecek kadar güzeldir.

Burada hayat biraz daha dingindir. Gün boyu sessiz sedasız dolaşabilirsiniz şehri. Yaşayacağınız en büyük sıkıntı, muhtemelen, yemek yeme sıkıntısı olacaktır; eğer midenizin yağ ve baharatla dolmasını istemiyorsanız. Yenecek her şeyde bolca et ve baharat kullanılır. Daha doğrusu, “boca edilir.” Ayrıca, sokaklarda yürürken etlerin hangi şartlarda saklandığını müşahede etmek de karnınızın tok olduğu hissine kendini inandırmanızı sağlayacaktır.

Depremin bile vuramadığı tebessüm
İslamabad’dan depremin vurduğu Muzafferabad şehrine gitmek, dört saatlik bir korku yolculuğu demektir. 360 derece virajlı dağ yollarının Pakistanlı sürücüler tarafından saatte 120 km hızla geçildiğini düşünürseniz, en azından hayal dünyanız bu maceraperest seyahate ortak olacaktır.

Muzafferabad adeta bir hüzün şehridir. Büyük depremden sonra yerle yeksan olmuş şehirde, insani yardım derneklerinin çadırkentleri ve ayakta kalabilmiş birkaç alçak binadan başka ev bulmak imkansızdır. Ancak, buna rağmen insanların yüzünü dolduran tebessüm, seyredene şaka gibi gelir. “Bunalım” toplumunun “stresli” insanı, enkazların arasında kendine bir çırpıda yeni bir hayat kurup gülümsemeyi başarabilen bu mütebessim çehreleri anlamlandıramaz. Havasız bir çadırda çalışırken bulduğunuz “bölge meteoroloji müdürü” olan biteni sakince anlatabilir mesela. Yahut evinden geri kalan yıkıntıda yaşayan iki teyze sizi içeri çağırıp sofra hazırlamaya kalkışabilir. Bu, mutluluğun bir yerlerde, öylece sapasağlam durabildiğinin işaretidir.

Pakistan’ın bağımsızlık mücadelesi
Pakistan’ın önemli kentleri arasında yaptığınız geziden sonra, bu ülkenin insanlarının sömürge kültüründen gelen “uyuşuk” bir halet-i ruhiyeye sahip olduğunu, teslimiyetçi hallerinin tarih boyunca emir almaya alıştırılmış olmalarından kaynaklandığını zannedeceksiniz. Aslında, pek de göründüğü gibi değildir. Pakistan’ın halkı, önce İngilizlerden, sonra da Hindistan’dan bağımsızlığını dişiyle, tırnağıyla almıştır.

1857′de işgale karşı çıkan halk ayaklanması İngilizler tarafından şiddetle ve pek çok kan akıtılarak bastırılır. İngiliz baskısına karşı en büyük bağımsızlık çabalarını Müslümanlar verir. 1906′da “Bütün Hindistan Müslümanları Birliği” adlı örgüte ünlü Müslüman fikir adamı Muhammed İkbal ve etkili siyaset adamı Muhammed Ali Cinnah’ın katılması, bağımsızlık mefkûresini güçlendirir. Zaman içinde Müslümanların ayrı bir devlet kurması fikri büyür ve 14 Ağustos 1947′de Hindistan’dan bağımsız Pakistan devletinin kuruluşu ilan edilir. Bağımsızlık sonrasında, cumhurbaşkanlığına, Pakistan halkı tarafından hâlâ “büyük önder” olarak hatırlanan Muhammed Ali Cinnah getirilmiştir.

Müslümanlığın “İkbal”i
Muhammed İkbal, Pakistan’ın bağımsızlık mücadelesi için olduğu kadar, İslam dünyası için de mühim bir isimdir. Büyük düşünür Ali Şeriati, “İslam kültürünün büyük bir felakete uğradığı, hüzünlü bir sonbahar suskunluğuna girdiği ve Batı’nın fikrî sömürüsü altında kalarak ölüme mahkum olduğu bir anda ve bu felakete uğramış bahçenin bahçıvanının bile uykuya daldığı bir zamanda, İkbal, bir şahlanış yapmış ve yükselmiştir” diye anlatır İkbal’i.

Ehl-i tasavvuf bir ailede dünyaya gelen İkbal, medrese eğitiminin ardından doğu dilleri hocalığına yükselir. Bu dönemlerinde şiirlerine başlayan İkbal, hukuk ve felsefe alanındaki yüksek öğrenimi için İngiltere’de bulunur. Döndüğünde, o artık Pakistan için bir kurtuluş savaşçısı, İslam dünyası içinse nadide bir düşünürdür. Kabri Pakistan’ın Lahor kentinde hâlen ziyaretçilerle dolup taşmaktadır.

Resmî “kapı çarpma” töreni
Pakistan ile Hindistan’ın arasında yıllardan beri süregelen rekabet, iki ülke arasındaki tek sınırda bulunan kapıların her akşam kapatılması töreniyle canlanır. Esasen, bu hadiseye, kapıların kapatılması yerine “kapıların birbirinin suratına çarpılması” demek de mümkün olabilir.

Bu merasim, sınırda şov yapan askerleri seyretmek üzere toplanan kalabalıkların huzurunda gerçekleşir. Her iki tarafta da (Hindistan ve Pakistan taraflarında) tribünler bulunur ve buralar tıpkı büyük futbol maçları gibi her gün binlerce insanla dolar. Evet, her gün!

16:30’a kadar geçişe açık olan sınır, bu saatten sonra kapatılır. Artık, hangi tarafta iseniz oranın taraftarısınızdır. Saat 17:30’dan sonra tören birliği bütün ihtişamıyla gelir. En uzun ve gösterişli askerler, en güzel tören giysileriyle tekmil alıp verirler, silah takıp çıkartırlar. Bu esnada, güçlerini ispat eden naralarla meydanı inletirken, tribünlerde çılgınca alkışlayanların gözleri gurur ve heyecanla dolar.

“Pakistan, zindabad!”
Dünyanın başka hiçbir yerinde bulunamayacak kadar enteresan olan bu merasim, iki taraftan birer askerin birbiriyle sembolik olarak el sıkışmasıyla devam eder. Dikkat ederseniz fark edersiniz ki, el sıkışırken dahi gözleri birbirine tepeden bakmakta ve dişleri gıcırdamaktadır. En sonunda, sınırın demir kapıları karşılıkları olarak hışımla kapatılır.
Bu arada, Hindistanlıların tribünü çok büyük ve kalabalıktır. Oysa, “bizim” Pakistan’ın tribünleri cılızlığı ile iç acıtır. Yarım saate yakın süren naralaşma ve koşuşturmanın boyunca, insan, tezahürat anında fanatizm duygularıyla “Pakistan, zindabad” (Daima Pakistan) diye haykırırken yakalar kendini. Ancak, bunca kalabalığın bir hiç için sürekli toplanıp bağrıştığını gördükten sonra, bunun, sömürgeciler tarafından birbirine düşmüş iki ufaklığı seyretme zevkini yaşamak, ufaklıkları oyalamak için tertiplenmiş bir düzen olabileceği de akıllara geliverir.

Netice-i kelam, Pakistan, hemen hemen bütün Doğu ülkeleri gibi, tezatlar ülkesidir. Modern olmanın bedeli ağır, modern olmamanın bedeli ise çok daha ağırdır. Olsun, burada zaten her şey “ağır”dır. Fakirle zenginin keskin bir çizgiyle ayrıldığı, insanların hem çok sakin, hem de çok sinirli olduğu, sokaklarının bazılarının virane, bazılarının şahane olduğu bu şehirlerde, insanın kaybolası gelir. Kaybolup da, tribünlerde “Pakistan, zindabad” diye haykırası…

(Moral dergisi)



 

harekat

Özel Üye
Bir altın alyans için 3 ton zehirli atık



Bir altın alyans için 3 ton zehirli atık

Madencilik;

- Dünyadaki enerjinin yüzde 10′unu tüketen,
- Dünyada el değmemiş ormanların yüzde 40′ını tehdit eden,
- Her gün ortalama 40 madencinin ölümüne sebebiyet veren,
- Gayri Safi Dünya Hasılasının yüzde 1′i kadar ekonomik değer yaratan,
- Maden işleme esnasında atmosfere 19 milyon ton (dünya toplam emisyon hacminin yüzde 13′ü) sülfür dioksit karıştıran,
- Hava, su ve biyolojik çeşitlilik gibi asli doğal kaynaklarımızı önemli ölçüde tahrip eden ve insan sağlığını önemli ölçüde tehdit eden bir sektördür.

Sektörün işlediği en belli başlı madenler, demir, bakır, çinko, kurşun, alüminyum ve altındır. Çıkarılan madenlerin büyük çoğunluğu sanayi sektörüne hammadde oluşturur. Bu sebepten dolayı madenciliğin uygar toplumların gelişimine önemli katkılar getirdiği de yadsınamaz bir gerçektir. Bulunduğumuz ortamda etrafımıza kısaca bir göz atacak olursak, ne demek istendiği kolayca görülür. Bir anlamda vazgeçilmezdir. Ancak madencilik sektörünün çevreye etkileri bu yazının konusu olmadığı gibi, yukarıda bahsi geçen sorunlar için de geri dönüşümlü kullanma, farklı materyallerle ikame etme gibi çözümler de yavaş yavaş uygulamaya girmiş durumdadır. Fakat bu madenler arasında bir tanesi var ki, hem sanayide kullanım alanı olarak çok kısıtlı bir yer tutmakta, hem de çıkarılması ve işlenmesi esnasında doğaya en çok zararı o vermekte. Gelin beraber inceleyelim. Fayda zarar maliyetine bakıldığında insanı dehşete düşürmüyor değil. Evet, ne yazık ki, özellikle hanımları ilgilendiren ve yüzde 80′i ziynet eşyası olarak kullanılan altın madeninden bahsediyorum. Kısaca göz atacak olursak altın;

- Yılda yaklaşık 2.500 ton üretilmektedir.
- Satışa hazır 1 ton altın elde etmek için 300.000 ton atık üretilir. Başka bir değişle altın bir alyans için ortaya çıkan atık miktarı 3 tondur. Bu atıkların çoğu siyanür ve kimyasal maddeler içerir.
- Siyanürle işleme yöntemi 1800′lerin sonlarında Amerikalı kimyagerler tarafından keşfedilmiş ve o tarihten beri dünyadaki tüm altın madenleri bu yöntemle işlenmiştir.
- Siyanür hiçbir zaman doğadan tam olarak temizlenmez.
- İçinde yüzde 2′lik siyanür solüsyonu olan bir tatlı kaşığı su, yetişkin bir insanı rahatlıkla öldürebilir.
- 1983-1999 yılları arasında ABD’de siyanür kullanımı üçe katlayarak, 130 milyon kilograma ulaştı. Bu miktarın yüzde 90′ı altın madenciliğinde kullanılıyordu.
- ABD’nin batı bölgelerinde maden atıkları yüzünden bugüne kadar yaklaşık 26.000 kilometre akarsu ve nehir kirlenmiştir.
- 2000 yılında Romanya’daki Baia Mare madeninden 20.000 ton siyanür Tisza nehrine ve oradan Tuna nehrine kaza ile döküldü. Sonuç; 1.240 ton balık ölmüş, 2,5 milyon insanın yararlandığı su kaynağı kirlenmişti. Bu olay Çek ve Alman parlamentosu siyanürlü altın madenciliğini yasaklamasıyla sonuçlandı.
- Dünyada yeraltında bulunduğu tahmin edilen altının üç katı, yani 150.000 ton altın kasalarda ve yatırımcıların çekmecelerinde bulunuyor.
- Bu miktar 17 yıl talebi karşılamaya yetecektir. İşlenen altının yüzde 80′i ziynet eşyası olarak kullanılmaktadır.

Sonuç olarak bana, “Biz de bir şeyler yapmak istiyoruz. Ne önerirsiniz?” diyen hanım dostlarıma; endüstriyel katkısı çok sınırlı ve çoğunlukla süs eşyası olarak kullanılan, altın bir alyans için geri dönüşümü olmayan 3 ton zehirli atık üreten, hem insan hem de çevre sağlığına büyük ölçüde zarar veren bu madeni, yavaş yavaş ebedi istirahatgahında bırakıp, kendimizi daha masum şeylerle süslemeyi öneriyorum. İnsan ve çevre sağlığına çok ciddi bir hayır yapmış oluruz.


 

harekat

Özel Üye
Elmas nasıl oluşuyor?



Elmas nasıl oluşuyor?

Yıllarca süren araştırmalar sonunda elmasın, yerkabuğunun 150-200 kilometre kadar altındaki “manto” katmanında oluştuğu saptandı. Bu değerli maden daha sora, volkanik kayanın bir türü olan “kimberlit” ve “lamproit” tarafından yukarı taşınıyor. Bu kaya dünyanın yüzeyinde, baca ya da koni şeklinde yığınlar halinde bulunuyor.

Bir elmasın oluşumu için çok güçlü bir basınç gerekli. 2400 derecelik ısıda yaklaşık 50.000 atmosferlik bir basınç. Bu basınç, örneğin, dev Eyfel Kulesi’nin 12 cm² bir alana uyguladığı basınca denk düşüyor. Bu muazzam basınç olmaksızın karbonun oluşturduğu madde grafitten başka bir şey değil.


 

harekat

Özel Üye
Süleymaniye Camii’nin şifreleri



Süleymaniye Camii’nin şifreleri

Akıllara durgunluk verecek gizemli bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız? Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluğun gücünü ve görkemini göstermek adına inşa ettirildi. Bu görev, tarihin en büyük ustası Mimarbaşı Sinan’a verildi. Camii ve külliyesi 7 senede bitirildi. Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni’nin canını sıkmıştı. Sinan’ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı. O sırada her taraftan da dedikodular yağmaya başladı Sultan’a.Kanuni durumu kendi gözleriyle görmek için bir ikindi vakti Süleymaniye’ye gitti. Muhteşem yapının içine girdiğinde Sinan tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş nargilesini tüttürmekteydi. Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle ve bütün haşmetiyle ‘’ Bu ne iştir Mimarbaşı ‘’ diye haykırdı. Oysa Mimar Sinan’ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçtiği sadece suydu. Usta mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl ulaştıracağını hesaplıyordu. Bunun için Anadolu’nun değişik köşelerinden 65 tane dev turşu küpü getirtti. Bu küpleri içleri boş, ağızları dışarıya gelecek şekilde kubbenin eteklerine dizdirdi. Amacına ulaşmıştı Mimarbaşı. Sesi, yüzlerce metrekarelik mekanın her köşesine, en iyi şekilde yaymayı başarmıştı. Kanuni’de , Sinan’ın niyetini anlamış, ustasını hemen bağışlamıştı. Mimar Sinan yapının içine bir de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda, Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. Sinan, bu kandillerden çıkan is camiye zarar vermesin ve cemaati rahatsız etmesin diye orta kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. Binanın değişik köşelerine açtığı oyuklardan giren islerin bu odada toplanmasını sağladı. Şaşırdınız değil mi? Durun, daha bitmedi… Ve adına da İs Odası denilen bu bölmenin içine özel bir nemlendirme sistemi kurdu Sinan. Odada toplanan islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini damıttı.

Süleymaniye’nin duvarlarında gördüğünüz o muhteşem kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan isten damıtılan o mürekkeple yapıldı. Tekrar altını çiziyorum, bunlar günümüzden 458 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle yapıldı.

Son bir şifre daha var..

Hani oyuklar var dedim ya isin bir odada toplanmasını sağlayan, hava akımını içeri alan. Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda, birinden caminin içindeki Allah, diğerinden ise Muhammed yazılı dev levhaları görürsünüz. Ayrıca Süleymaniye’nin hangi köşesini, hangi duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza Allah kelimesinin ve katlarının çıktığını görürsünüz.



 
Üst Alt