Hz. Muhammed (sav ) İkinci Habeşistan Hicreti

BULUT

Aktif Üyemiz
Yönetici
İKİNCİ HABEŞİSTAN HİCRETİ

 İkinci Habeşistan Hicreti
İkinci Habeşistan Hicreti
Ey Kral! Biz müşrik bir kavimdik. Putlara tapardık. Sapıklık ve bilgisizlik içerisinde yaşıyorduk… Ancak bir gün, Allah, bize içimizden birisini peygamber olarak gönderdi. O’nun doğruluğunu, güvenilirliğini ve vefasını çok yakından biliyorduk. O bizi, bir olan, ortağı bulunmayan Allah’a ibadet etmeye; atalarımızdan bize gelen yanlışlıkları terk etmeye, putları reddetmeye davet etti. Gene bu peygamber bizleri doğru söylemeye, emaneti sahibine iade etmeye, akrabalık bağlarına saygı göstermeye, komşuluk hakkına itaat etmeye, cinayetten ve kan dökmekten kaçınmaya, bütün ahlâksızlıkları terk etmeye, yalancı şahitlik yapmamaya, öksüzün malını vermeye, namuslu kadınlara iftira atmamaya davet etti. Ve yine bize namaz kılıp, zekat vermeyi emretti. Bizler bu peygambere inanmış, O’nun davet ettiklerini kabul etmiş kişileriz. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmuyoruz. Allah’ın bize helâl kıldıklarını helâl, haram kıldıklarını haram kabul ederiz; hiçbir şekilde aksini iddia etmeyiz.[255]

Habeşistan’a ilk hicretlerini takiben, yalan bir haber üzerine Mekke’ye dönen müminler, ilk zamanlar akrabaları olan bazı müşriklerin himayelerinde herhangi bir baskı veya işkenceyle karşılaşmadan günlerini geçirmelerine karşılık, bir süre sonra bunlar da işkencelere uğramaya başladılar. Müşrikler, akrabaları olan müminleri himayeden vazgeçip zorbalıklarını onlara da yönelttiler. Bunun nedeni, söz konusu müminlerin, Osman b. Maz’ûn’un yaptığı gibi müşriklerin himayelerini reddetmeleri olabileceği gibi, müşriklerin bir müddet sonra himayenin gereğini yerine getirmekten vazgeçmeleri de olabilir. Özellikle bu ikinci ihtimalin doğru olması durumunda, daha önce, her kabile veya ailenin kendi içlerinden çıkan müminlere baskı ve işkence yapmasıyla ilgili Dâru’n Nedve kararının tekrar uygulamaya konduğu veya bu nitelikte yeni bir karar alınmış olabileceği düşünülebilir. Fakat asıl neden her ne olursa olsun, şurası kesin ki, fazla bir süre geçmeden Habeşistan’dan dönen müminlere yönelik baskı ve işkenceler tekrar başladı. Seleme b. Hişam, amcası ve kardeşi tarafından hapsedilip aç ve susuz bırakılırken, Abdullah b. Süheyl, babası tarafından hapsedildi. Hişam b. Âs da hapsedilenler arasındaydı. Böylelikle bütün müminlere yönelik işkenceler olabildiğince ağır bir şekilde tekrar uygulanmaya başlanmış oldu. Bu durum karşısında Resulüllah birincisiyle aynı yıl, müminlere tekrar hicret izni verdi. Bu sefer hicrete katılanlar öncekine oranla daha fazlaydı. 100’ü aşkın mümin hicrete katıldı.[256] ikinci hicrete katılanların sayısının bu şekilde artmasının nedeni, daha önce Habeşistan’a hicret edenlerin oralarda karşılaştıkları olumlu tutum ve tavırlar olabileceği gibi, Mekke’de müşriklerin zulüm ve işkencelerin daha da ağırlaşmış olması veya her ikisi birden olabilir.

Ebû Bekir’in Hicret Girişimi

Mekke müşriklerinden gördüğü baskı ve eziyetler nedeniyle Ebû Bekir de Habeşistan’a hicret etmeyi düşündü. Düşüncesini Resulüllah’a açarak, izin istedi. Resu-lüllah’tan izin alması üzerine akrabalarından Haris b. Halid’le birlikte yola çıktı. Bir-iki gün süren yolculuğu takiben, Kare kabilesinin ileri gelenlerinden îbn Dağıne ile karşılaştı, ikisi de birbirlerini yakından tanıyorlardı; eskiden dost idiler. Ibn Dağme, Ebû Bekir’e yolculuğunun nedenini sordu. Ebû Bekir, ‘Kavmim çok baskı yaptı. Büyük sıkıntılar verdiler. Sıkıştırdıkça sıkıştırdılar. Bu nedenle Mekke’den ayrıldım! diyerek Mekke’den ayrılış nedenini açıkladı. Ibn Dağme duyduklarını kabullenemedi. Çoktandır tanıdığı Ebû Bekir gibi ahlâkî meziyetlerle donanmış bir şahsiyetin böylesi zorluklara muhatap olması, yurdundan atılması zoruna gitti: ‘Bu nasıl olur? Sen kavminin ziynetlerinden, hazinelerindensin. Kimse senin yerini dolduramaz- Sen, iş göremeyenlere yardım eder, düşkünleri korur, konukları ağırlar, halka yardımcı olursun. Senin gibi bir adam nasıl olurda bu eziyetlerle karşılaşıp, yurdundan kovulur? Geri dön. Bundan sonra benim himayemdesin. Artık Rabbine dilediğin gibi ibadet et’ dedi.

Ibn Dağme sadece Ebû Bekir’i himayesine aldığı için, Haris b. Halid yoluna devam etti. Ebû Bekir, Ibn Dağme ile beraber Mekke’ye döndü. Mekke’ye geldiklerinde Ibn Dagıne Kabe’ye giderek hamiliğini ilan etti: “Ey Kureyş halkı! Bilin ki ben Ebü Kuhafe’nin oğlunu himayeme aldım. Bundan böyle ona hiç kimse dokunmayacak. Ona ancak iyilik edilecek’. Sonra Mekke ileri gelenleriyle görüşerek, Ebû Bekir gibi bir şahsiyeti yurdundan ayrılmak zorunda bıraktıkları için çok kötü bir şey yaptıklarım söyledi; onları kınayıp, aşağıladı. Mekke ileri gelenleri Ibn Dağme’ye hiçbir şey demeyip, onun hamiliğini kabul ettiler. Ebû Bekir, Ibn Dağıne’nin himayesi nedeniyle baskı ve sıkıntılardan kurtuldu.

Ebû Bekir yüksek sesle Kur’an okumayı severdi. Müşrikler, Ebû Bekir’in yüksek sesle Kur’an okumasından rahatsız olmaya başladılar. Kur’an’ı evinde ve sessizce okumasını istediler. Ibn Dağme, kendisine iletilen bu isteği Ebû Bekir’e bildirdi. Ebû Bekir, yüksek sesle Kur’an okumayı, görünür yerlerde namaz kılmayı bir müddet terk edip, Kur’an’ı evinde sessizce okumaya ve namazını da yine evinde kimse görmeden kılmaya başladı. Bu arada, evinin yanında sadece namaz kılmak ve Kur’an okumak için bir mekân oluşturdu. Fakat bütün bunlara rağmen Çoğu zaman kadınlar ve çocuklar, kalabalık bir halde, Ebû Bekir’in namaz kılışını görmek ve okuduğu Kur’an’ı duymak için evinin yanına toplanıyorlardı. Bu durum Mekke eşrafını rahatsız etti. Ibn Dağme’ye haber gönderip, görüşme isteklerini bildirdiler. îbn Dağme gelince de sıkıntılarının nedenini açıkladılar: ‘Kadınlarımızın ve çocuklarımızın Ebû Bekir nedeniyle dinden çıkmasından korkuyoruz. Ebû Bekir’i bundan men et. Biz senin hamiliğini tanıdığımızı bildiren sözümüzden dönmüş değiliz. Ancak Ebû Bekir’in bu durumu sözümüzün dışında yer almaktadır. Bu nedenle ondan, senin hamiliğini reddetmesini iste ve bizi onanla baş başa bırak’. İbn Dağı-ne, Ebû Bekir’e giderek durumu anlattı. Kur’an’ı kimsenin duymayacağı şekilde evinde okumasını istedi. Eğer bunu kabul etmeyecekse hamiliğinden çıkmasını bildirdi. Ebû Bekir hiç tereddüt etmeden Ibn Dağme’nin hamiliğini reddetti ve ‘Ben bundan böyle yüce Allah’ın ve Resulünün hamiliğini İstiyorum’ dedi. Bu sözleri, iman kardeşliğine ve Allah’ın dostluğuna sığınmaya karar verdiğinin ifadesiydi. İbn Dağıne geri dönerek durumu Mekke eşrafına bildirip ‘Artık adamınızla başba-şasınız’ dedi. Mekke eşrafı bunu büyük bir özlemle bekliyordu. Bütün öfkelerine rağmen Ebû Bekir’e müdahale edememenin verdiği çaresizlikle dolup taşmışlardı. Ibn Dağıne artık Ebû Bekir’in kendisinin himayesinden olmadığını söyleyince, bu anı büyük bir özlemle bekleyen müşriklerden birisi koşarak gidip elindeki toprakları Ebû Bekir’in başına saçtı. Başa toprak saçmak, hem bir hakaret ve hem de fiziksel bir zarar verme davranışı olması nedeniyle önemliydi. O müşrik bu davranışıyla Ebû Bekir’e artık aşağılanmış; değerini kaybetmiş, koruması bulunmayan birisi olduğu mesajını vermişti. Ebû Bekir durumu Velid b. Muğire ve Âs b. Vâil’e bildirip, şikayetçi olunca, onların cevabı gerçekleşen durumu onaylamak oldu; ‘Bunu sen istedin’ dediler. Ebû Bekir yapacağı bir şey olmadığını, Mekke eşrafının boy hedefi haline geldiğini ve kendisini zor günlerin beklediğini anladı. Ama Mekke’de kaldı ve hicret etmedi.

Mekke Eşrafının Yeni Bir Girişimi

Müminler ilk defa Habeşistan’a hicret ettikleri zaman, Mekke müşrikleri hicret eden müminleri sadece sahile kadar takip etmişler ve daha başka bir girişimde bulunmamışlardı. Ancak Habeşistan’a ikinci defa hicret edilmesi ve bu hicrete katılanların sayısının oldukça fazla olması, Mekke eşrafını korku ve sıkıntılara sevk etti. Zira, Habeşistan’la büyük ticarî ilişkileri vardı. Habeşistan’a hicret eden müminlerin, Habeşistan’la olan ticaretlerine zarar verebileceklerini düşündüler. Böylesi bir durum Mekke ekonomisi için önemli bir kayıp olurdu.

Fakat daha da önemlisi Habeşistan’daki bu müminlerin kendilerine çokça taraftar bularak, Mekke için bir tehlike teşkil etmeleri ihtimaliydi. Zira Habeşliler de vahye inanıyorlardı ve bu özellik müminlerle Habeşliler arasındaki yakınlaşmanın önemli bir nedeni olabilirdi. Üstelik o zamana kadar vahyolunan ayetlerden müminlerin diğer din mensuplarından en çok Hıristiyanlara yakınlık duyduklarını biliyorlardı. Ayrıca Habeşistan yönetiminin Hicaz bölgesini de yönetimine katmak gibi çok eskilere uzanan bir arzusu vardı. Habeş yönetiminin bu arzusu söz konusu müminler nedeniyle tekrar depreşebilirdi. Mekke ileri gelenleri hemen bir heyet oluşturarak Habeşistan’a gönderdiler. Heyet, müminlerle Habeş yönetimin muhtemel birlikteligini önleyecek bir stratejiyle hareket edecekti. Gelişmeler şu şekilde gerçekleşti: Mekke eşrafı aralarında yaptıkları görüşmeler sonucunda, Dâru’n Nedve’nin önemli üyelerinden ve Mekke eşrafının temsilcilerinden Âs b. Vâü’in oğlu Amr ile Ebû Rebia’nın oğlu Abdullah’ı değerli hediyelerle Habeşistan’a göndermeye karar verdiler. Bu iki elçiyi gönderirken görevlerini şu şekilde bildirdiler: ‘Necaşi ile görüşmeden önce devlet adamlarına ve kumandanlarına hediyelerini verin. Sonra Neca-şi’ye hediyesini verin. Necaşi’den, aramızdan gidenlerle görüşmesine fırsat vermeden onları iade edeceği sözünü alın’. Mekke eşrafının, Habeşistan’a gönderdikleri elçilerine, Necaşi’nin müminlerle konuşmasına fırsat vermeden iade sözünü almaları için gayret sarf etmelerini emretmelerinden anlaşılacağı üzere, bütün amaç müminlerle Habeşistan yönetimi arasında bir yakınlaşmanın başlamasını önlemekti. Ayrıca burada dikkatleri çeken bir husus daha vardır. Habeşistan’a hicret edenler hep birlikte gitmiş değillerdi. Gruplar, aileler halinde veya teker teker gidip Habeşistan’da bir araya gelmişlerdi. Mekke heyeti Habeşistan’a gittiği zaman belki yüz kişi değilse bile, bu sayıya yakın bir mümin topluluğu Habeşistan’da bulunuyordu, îlginç olan şey şudur: Bu kadar kişiyi Mekke’ye getirmesi için Habeşistan’a sadece iki kişi gönderilmişti. Bu iki kişinin Necaşi’nin onayım alarak müminleri Habeşistan’dan çıkarsalar dahi, Mekke’ye getirmeye güçlerinin yetmeyeceği kesindir. Bundan da Mekke liderlerinin amacının, müminleri Mekke’ye getirmek değil, müminlerle Habeş idaresinin arasını açmak olduğu anlaşılıyor. Mekke heyetinin Habeş devlet adamları ile görüşmeleri sırasındaki sözleri bu ihtimali kuvvetlendirmektedir: ‘Bizden bazı akılsız, beyinsiz, serseri gençler gizlice si^İn ülkenize gelmiş bulunuyorlar. Onlar bizim dinimizi terk ettikleri gibi sizin dininize de girmediler. Bunlar benzeri olmayan bir dine mensuplar. Bizim büyüklerimiz, bizleri onları iade etmenim için size gönderdiler. Bu konuyu Necaşi ile görüşürken bize yardımcı olacağınızı umuyoruz. Çünkü elbette ki bu adamları bizler sizden daha iyi bilip, tanımaktayız.

Öncelikle Habeş devletinin ileri gelen idarecileriyle görüşerek, onları kendilerini desteklemeleri yönünde etkileyen Mekke heyeti, bu adamların da yardımıyla Necaşi’nin huzuruna çıktılar. İsteklerini dile getirdiler: ‘Saygıdeğer Necaşi! Bizden bazı serseriler kavimlerinin dinini terk ettiler. Sizin dininize de girmiş değiller. Onlar çok farklı bir dine mensup oldular. Onlar şimdi senin ülkende bulunuyorlar. Onların babalan, aileleri, amcaları ve kavimleri bizi sana gönderdiler ve onları iade etmeni istiyorlar. Onların durumunu elbette ki bizler sizlerden daha iyi bilmekteyiz.’ Neca-Şinin adamları da, Mekke heyetiyle daha önceki gizli anlaşmaları gereği, heyetin bu sözlerini tasdik edip, müminlerin iadenin doğru bir karar olacağını söylediler. Necaşi’nin hiç beklemedikleri sözleri, Mekke heyetinin bütün planlarını bozdu: ‘Onlarla konuşup, görüşmeden onları size iade etmem. Onlar benim ülkeme sı- bulunuyorlar. Başkalarını değil de beni tercih etmeleri, kendileriyle görüşmemi gerektirir. Eğer onlar sizin dediğiniz gibiyse iade ederim, fakat değillerse iade etmem.

Müminler Mekke heyeti ile Necaşi arasındaki görüşmelerden ve Necaşi’nin kararından haberdar olunca aralarında görüşüp ne yapacaklarını düşündüler. Kararlarını belirlemede zorlanmadılar: ‘Vallahi, dinimizle ilgili olarak Peygamberimizin bize getirdiği şeyleri söyleyeceğiz. Ne olursa olsun. Başkası bize yakışmaz’ dediler. Bu sözlerden de anlaşılıyor ki, müminlerin korkusu, Hıristiyanlarla ilgili bildiklerini olduğu şekliyle söylerlerse Necaşi’den tepki görmeleri ihtimaliydi. Çünkü kendilerinin bildiği ayetler Hır is uyanları her ne kadar diğer din mensupları içerisinde en olumlu kesim olarak ifade etmekteyse de, sonuç itibarıyla onların da müşrik olduğunu, yanlışlıklar içerisinde bocaladıklarını ilan ediyordu. Fakat dinleri için bütün zorluklara katlanmış müminlerin, yeni bir zorluk için dinlerini çarpıtıp değiştirmeleri, yalan söylemeleri düşünülemezdi. Muhtemel gelişmeler nedeniyle ne kadar korksalar da, doğruyu söylemeye karar vermekte zorlanmadılar.

Necaşi’nin huzuruna çıktıkları zaman Mekke heyeti secde etmesine karşılık, müminler secde etmediler. Necaşi bunun nedenini sordu. Müminlerin sözcüsü sıfatıyla Cafer gerekçelerini kısaca açıkladı: ‘Binler sadece Allah’a secde ederiz’. Necaşi tekrar sordu: ‘Niçin?’ Cafer’in bu soruya cevabı da kısa ve açıktı: ‘Çünkü Allah bize bir peygamber gönderdi. O peygamber Allah’tan başka hiçbir şeye secde etmememizi emretti’. Bu kısa konuşmalardan sonra asıl konuya gelindi. Necaşi, ‘Sizin mensubu olduğunuz din de nedir? Niçin kavminizin dinini terk ettiniz. Niçin Hıristiyan veya Yahudi olmadınız? Dininizin özelliği nedir?’ diye sordu. Bu sırada Necaşi’nin bütün danışmanları toplanmış, hatta muhtemel bir tartışma için din kitaplarını yanlarında getirmiş bir halde bekliyorlardı. Cafer, Hıristiyan din adamlarının ellerinde kitaplarla hazır bekledikleri ve kendileriyle tartışmaya hazırlandıkları, Mekke heyetinin de düşmanca bakışlarla kendilerini seyrettikleri bir ortamda konuşmaya başladı:

Ey Kral! Biz müşrik bir kavimdik. Putlara tapardık, Sapıklık ve bilgisizlik içerisinde yaşıyorduk. Ölü etini yer, komşuya kötülük eder, bütün ahlâksızlıkları çekinmeden işlerdik. Haramları helâl sayar, birbirimizin ve başkalarının kanını dökerdik. Güçlü olanlar zayıf olanları ezmekten çekinmezdi, Uzun bir süre bu şekilde yaşadık. Ancak bir gün, Allah, bize içimizden birisini peygamber olarak gönderdi. O’nun doğruluğunu, güvenilirliğini ve vefasını çok yakından biliyorduk. O bizi, bir olan, ortağı bulunmayan Allah’a ibadet etmeye; atalarımızdan bize gelen yanlışlıkları terk etmeye, putları reddetmeye davet etti. Gene bu peygamber bizleri doğru söylemeye, emaneti sahibine iade etmeye, akrabalık bağlarına saygı göstermeye, komşuluk hakkına itaat etmeye, cinayetten ve kan dökmekten kaçınmaya, bütün ahlâksızlıkları terk etmeye, yalancı şahitlik yapmamaya, öksüzün malını vermeye, namuslu kadınlara iftira atmamaya davet etti. Ve yine bize namaz kılıp, zekat vermeyi emretti. Bizler bu peygambere inanmış, O’nun davet ettiklerini kabul etmiş kişileriz. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayız. Allah’ın bize helâl kıldıklarını helâl, haram kıldıklarını haram kabul ederiz; hiçbir şekilde aksini iddia etmeyiz. Fakat kavmimiz bize saldırıp, işkenceler ettiler. Dinimizden ayrılmamız, eskiden olduğu gibi sorumsuzca istediğimiz gibi davranıp, yaşamamız için bizi zorladılar. Putlara tapmamızı emrettiler. Biz de onların bu baskı ve işkenceleri karşısında, senin ülkene göç etmeye karar verdik. Seni başkalarına üstün tuttuk. Çünkü senin zorba olmadığını, sana sığınanları koruyacağını umduk.[257]

Cafer b. Ebû Talib’in samimi, fakat açık ve hiçbir şeyi gizlemeyen bu konuşması karşısında, Necaşi, İslâm hakkında daha fazla bilgi edinmek arzusuyla “Yanınızda, Allah’tan gelen sözlerden bir şey var mı?’ diye sordu. Cafer bazı ayetleri okuyabileceğini söyleyince Necaşi ‘Onları bana oku’ dedi. Cafer ezberindeki bazı ayetleri okumaya başladı. Cafer’in okuduğu ayetler son derece önemliydi. Çünkü o, Mekke müşriklerinin durumlarını konu alan bir sûreyi veya ayetleri değil, Mekke heyetinin iddialarına dayanak olan ve Hıristiyanların yanlışlarını ifade eden Meryem sûresini bir kısmını okudu:

Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâ’d. Bu anlatılacak olaylar, kulu Zekeriyya’ya Rabbinin bahşettiği rahmeti dile getiren bir hatırlatmadır. O, gizli bir seslenişle Rabbine yakararak şöyle demişti: ‘Ey Rabbim! Doğrusu artık kemiklerim gevşedi, saçlarım ağardı, fakat şimdiye kadar sana yönelttiğim dualarımdan hiçbirim cevapsız bıraktığına şahit olmadım. Gerçek şu ki, ben göçüp gittikten sonra, arkamdan iş başına geçecek yakınlarımın yapacakları kulluktan kaygı duyuyorum. Karım da baştan beri kısır. Öyleyse bana katından, benim yerimi alacak bir yardımcı bahşet ki bana ve Yakub’un soyuna mirasçı olsun. Ey Rabbim! O’nu hoşnut olacağın bir ahlâkla donat!’ Bunun üzerine melek kendisine şöyle dedi: ‘Ey Zekeriya! Seni ismi Yahya olan bir oğulla müjdeliyorum. Bu isim daha önce hiç kimseye verilmedi’. Zekeriyya: ‘Ey Rabbim!’ dedi. ‘Karım kısır olduğu halde ve ben de yaşlanarak bütünüyle güçsün bir duruma düşmüşken, benim nasıl oğlum olabilir ki?’ Melek ‘Orası öyle ama, Rabbin diyor ki: ‘Bu benim için kolaydır, tıpkı daha önce seni yoktan var ettiğim gibV dedi. Zekeriyya: ‘Rabbim, öyleyse bana bir işaret ver!’ diye yalvardı. Allah buyurdu: ‘Senin işaretin, sapasağlam olduğun halde, üç gün, üç gece insanlarla konuşamaman olacak’. Zekeriyya, ibadet ettiği yerden kavminin karşısına çıkıp onlara: ‘Sabah akşam, Rabbinizin sınırsız yüceliğim anın!’ diye işaret etti. Ve çocuk doğup büyüdüğünde O’na: ‘Ey Yahya! Kitaba kuvvetle sarıl!’ dedik. Biz O’na, çocukken doğru düşünme yeteneği vermiştik. Tarafımızdan O’na, kalp yumuşaklığı ve armmışhk da verilmişti; O günah ve fenalıkların tümünden sakınırdı. Ana-babasma iyilik ederdi, zorba ve âsî de değildi. Bunun içindir ki, doğduğu gün de, öldüğü gün de Allah’ın selâmı O’nun üzerinedir; diriltilerek kabrinden çıkartılacağı gün de yine O’nun üzerine olacaktır. Ey Rasûlüm! Sana indirdiğimiz kitaptaki Meryem kıssasını da hatırla ve başkalarına da hatırlat. Hani O ailesinden ayrılıp, evinin doğu tarafına çekilmişti de, ailesiyle arasına bir perde germişti. Derken O’na görevli meleğimiz Cebrail’i gönderdik de, bu melek Meryem’e tam bir insan şeklinde görünmüştü. Meryem O’nu görünce; ‘Ben, senden sınırsız rahmet sahibi Rahman’a sığınırım. Eğer Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyorsan, bana yaklaşma!’ dedi. Melek: ‘Ben, yalnızca Rabbi-nin bir elçisiyim. Sana tertemiz bir oğlan çocuğu bağışlamak üzere gönderildim’ dedi. Meryem: ‘Bana bir insan dokunmamışken, benim nasıl oğlum olabilir? Ve hem ben, kötü ahlâklı bir kadın da değilim’ dedi. Melek: ‘Gerçek, dediğin gibidir. Ama Rabbin buyurdu ki: ‘O çocuk olma meselesi, bana göre kolaydır. Hem o olacak çocuğu, insanlara kudretimizi gösteren bir alamet ve tarafımızdan bir rahmet kılmak için, bunu yapacağız. Ve bu Allah tarafından, önceden karara bağlanmış bir hükümdür.’ Böylece Meryem, O çocuğa gebe kaldı ve O’nunla uzak bir yere çekilip gitti. Derken doğum sancısı onu bir hurma ağacının dibine sürükledi de o zaman: ‘Keşke bu durum başıma gelmeden önce ölseydim de, unutulup gitsey-dim!’ dedi. Bunun üzerine hurma ağacının alt tarafından Meryem’e şöyle seslenildi: ‘Üzülme, Rabbin senin altında bir ırmak akıttı. Hurma ağacını, kendine doğru silkele ki, üzerine olgun, taze hurmalar dökülsün. Ve sonra da ye iç, doğacak olan bu çocuktan dolayı da gözün aydın olsun! insanlardan birini görürsen, ona de ki: Ben, O sınırsız rahmet sahibi Rahman olan Allah için, bir süre konuşmamaya söz verdim, bu yüzden bugün insanlardan hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ Bir süre sonra, çocuğunu kucağında taşıyarak kavmine döndü. ‘Ev Meryem dediler. ‘Sen gerçekten tuhaf bir iş yaptın. Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban, kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz, hayasız hir kadın değildi.’ Bunun üzerine Meryem, kundaktaki çocuğa işaret etti. Onlar: ‘Daha beşikteki bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz ki’ dediler. Fakat, o beşikteki çocuk: ‘Bakın!’ dedi ‘Allah’ın kuluyum ben. O hana kitap verdi, beni peygamber yaptı. Ve nerede olursam olayım, hayırlı kılmıştır beni, yaşadığım sürece bana namaz kılmayı, zekat vermeyi de emretti. Beni anama iyilik eden biri kıldı ve beni, başkaldıran zorba da yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve hayata yeniden döndürüleceğim gün de, selâmet içindeyim.’ İşte budur Meryem oğlu İsa; onların şüpheye düştükleri şey hakkında, gerçek söz budur. Bir çocuk edinmek Allah’a asla yaraşmaz. Sınırsız yüceligiyle O, böyle bir şeyin üstünde ve Ötesindedir. Bir işin olmasını istedi mi ona ‘ol’ der o da oluverir. Ve isa’nın, her zaman söylediği gerçek şudur: ‘Şüphesiz benim Rabbim de, sizin Rabbiniz de Allah’tır. Öyleyse yalnızca O’na kulluk edin. Dosdoğru yol yalnızca budur.[258]

Meryem sûresinin ayetlerini işiten Necaşi duygulandı, gözleri yaşardı ve”Bu duyduklarım, Musa’nın ve isa’nın getirdikleriyle aynı kaynaktan’ diyerek Cafer’in okuduğu ayetlerin ilâhî kelam olduğuna inandığını söyledi. Hemen arkasından da kararını Mekke heyetine hitaben bildirdi: ‘Vallahi onları sizlere teslim etmeyeceğim. Hiç kimse onlara hir zarar veremeyecek’. Necaşi’nin bu kararı Mekke heyetinin bütün planlarını alt üst etti. İtiraz ve ricalarını bildirdilerse de işe yaramadı. Necaşi kararında en ufak değişikliğe gitmedi. Mekke heyeti, hayal kırıklığına uğramış bir şekilde Necaşi’nin huzurundan ayrıldı. Son bir umutla yeni bir plan tasarladılar.

Ertesi gün Necaşi’nin huzuruna çıkıp, ‘Onlar Meryem’in oğlu İsa’ya insan diyorlar diye şikayet ettiler. Bunun üzerine Necaşi müminleri çağırtarak Hz. İsa hakkında ne düşündüklerini sordu. Cafer; ‘Bu konuda Peygamberimiz bize ne-demişse ancak onu deriz. Peygamberimiz bize Meryem oğlu İsa’nın Allah’ın kulu, Resulü, ruhu ve hir bakire olan Meryem’e ilka ettiği kelamı olduğunu bildirdi’ deyince, Necaşi elini yere uzatıp bir çöp alarak ‘Sizin hu söylediğinizle, îsa b. Meryem’in söylediği arasında hu çöp kadar dahi fark yok’ dedi. Bunun üzerine orada bulunan Hıristiyan din adamları öfkelenip, homurdanmaya başladılar. Necaşi onlara da hitap ederek, nihaî kararını açıkladı: ‘Siz ne kadar homurdansanız da vallahi gerçek olan ancak budur’ Sonra müminlere dönerek; ‘Sizler, artık ülkemde emniyettesiniz. Size hiç kimse dokunamaz. Dokunacak olan zarar görür’. Daha sonra adamlarına Mekke heyetini göstererek; ‘Bunların getirdikleri hediyeleri iade edin. Allah bu mülk ve saltanatı bana verirken rüşvet almadı ki, ben onlardan rüşvet alayım. Onlara ve hediyelerine ihtiyacımız yok. Onları ülkemden çıkarın’ dedi.

[255] Cafer b. Ebû Talib

[256] Kaynakların hicrete katılanlarla ilgili verdikleri liste şöyledir: Cafer b. Ebû Talib, Esma b. Umeyr (Cafer b. Ebû Talib’in eşi), Osman b. Aftan, Rukayye bint-i Resulüllah (Osman b. Affan’ın eşi), Amr b. Said, Fâüma bint-i Safvan (Amr b. Said’in eşi), Ha-lid b. Said (Amr b. Said’in kardeşi), Umeyne bint-i Halef (Halid b. Said’in eşi), Ubey-dullah b. Cahş, Ümm-ü Habibe bint-i Ebû Süfyan (Ubeydullah b. Cahş’ın eşi), Abdullah b. Cahş, Kays b. Abdullah, Bereke bint-i Yesar (Kays b. Abdullah’ın eşi, Ebû Süfyan’ın eski kölesi), Muaykıb b. Devs, Ebû Huzeyfe b. Utbe, Ebû Musa el Eş’arî, Utbe b. Gazvan, Zübeyr b. Avvam, Esved b. Nevfel (Hz. Hatice’nini yeğeni), Yezid b. Zem’a, Amr b. Umeyye.Tuleyb b. Umeyr, Mus’ab b. Umeyr, Suveybit b. Sâ’d, Cehm b. Kays, Ümm-ü Harmele bint-i Andulesved (Cehm b. Kays’ın eşi), Amr b. Cehm (Cehm b. Kays’ın oğlu), Huzeyme b. Cehm (Cehm b. Kays’ın oğlu), Ebû’r-Rum b. Umeyr, Firas b. Nadr, Abdurrahman b. Avf, Amir b. Ebû Vakkas, Muttalib b. Ezher, Remle bint-i Ebî Avf (Muttalib b. Ezher’in eşi), Abdullah b. Mes’ud, Utbe b. Mes’ud (Abdullah b. Mes’ud’un kardeşi), Mikdad b. Amr, Haris b. Halid, Reyta b. Haris (Haris b. Halid’in eşi), Amr b. Osman, Ebû Seleme b. Abdulesed, Ümm-ü Seleme b. Ebû Umeyye (Ebû Seleme b. Abdulesed’in eşi), Şemmas b. Osman, Hebbar b. Süfyan, Abdullah b. Süfyan (Hebbar b. Süfyan’m kardeşi), Hişam b. Huzeyfe, Seleme b. Hişam, Ayyaş b. Rebi’a, Muaddib b. Avf, Osman b. Maz’un, Saib b. Osman (Osman b. Maz’un’un oğlu), Kudame b. Maz’un (Osman b. Maz’un’un kardeşi), Abdullah b. Maz’un (Osman b. Maz’un’un kardeşi), Hatıb b. Haris, Fâtıma b. Mücellil (Hatib b. Haris’in eşi), Muhammed b. Hatıb (Hatib b. Haris’in oğlu), Haris b. Hatıb (Hatib b. Haris’in oğlu), Hattab b. Haris (Hatib b. Haris’in kardeşi), Fükeyhe b. Yesar (Hatib b. Haris’in eşi), Süfyan b. Ma’mer, Hasane (Süfyan b. Ma’mer’in eşi), Cabir b. Süfyan (Süfyan b. Ma’mer’in oğlu), Cunâde b. Süfyan (Süfyan b. Ma’mer’in oğlu), Şurahbil b. Hasane (Hasane hatunun önceki kocasından oğlu), Osman b. Rabi’a, Huneys b. Huzafe, Hişam b. As, Kays b. Huzafe, Abdullah b. Huzafe(Kays b. Huzafe’nin kardeşi), Bişr b. Haris, Suayd b. Haris (Bişr b. Haris’in kardeşi), Saib b. Haris (Bişr b. Haris’in kardeşi), Haris b. Haris (Bişr b. Haris’in kardeşi), Abdullah b. Haris (Bişr b. Haris’in kardeşi), Umeyr b. Riab, Mahmiyye b. Cez’a, Mamer b. Abdullah, Urve b. Ab-duluzza, Adiy b. Nadle, Numan b. Adiy (Adiy b. Nadle’nin oğlu), Amir b. Rabi’a, Leyla bint-i Eb’i Hasme (Amir b. Rabi’a’nın eşi), Ebü Sebre b. Ebû Ruhm, Ummü Gülsüm bint-i Süheyl (Ebû Sebre b. Ebû Ruhm), Abdullah b. Mahreme, Abdullah b. Süheyl, Selît b. Amr, Sekran b. Amr (Selît b. Amr), Şevde bint-i Zemea (Sekran b. Amr), Malik b. Zemea(Sevde bint-i Zemea’nın kardeşi), Amre bint-i Sâ’dî, Hatıb b. Amr, Sâ’d b. Havle, Ebû Ubeyde b. Cerrah, Süheyl b. Beyzâ, Amr b. Ebû Şerh, lyâz b. Zü-heyr, Osman b. Abduganm, Said b. Abdukays, Haris b. Abdukays (Said b. Abdükays)

[257] İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 1/359, 360; Ahmed, Müsned, V/290, 291; Rudanî, Cem’ul-Fevâid, 111/261; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, 11/20, 21..
 

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
Elhamdülillah çok şükür ki öyle bir peygambere tabi olduk..insanlar doğruyu bulunca İslam'ın gerçek anlamını anladı,İslamiyet'in yayılmasında ehlibeytin çok çok faydası olmuştur,Allah onlardan ebediyen razı olsun,onlar Rasulumuze ne güzel dost ne güzel arkadaş idi...öyle değilmidir hayatta birlikten güç doğar...ve öylede olmuştur elhamdülillah....
Teşekkür ederim konu çok değerli..
 
Üst