Nokta

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
NOKTA


1337'de (1918) telif edilmiş bir risalenin bir kısmıdır
İfade-i meram
Bir bahçeye girsem iyisini intihab ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem "Huz ma safa" derim. Muhataplarımı da öyle arzu ederim. Derler:
"Sözlerin iyi anlaşılmıyor?"
Bilirim ki, kah minare başında, kah kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim, zuhurat öyle. şuaat ve şu kitapta mütekellim, aciz kalbimdir. Muhatap, asi nefsimdir. Müstemi, müteharri-i hakikat bir Japondur. Temaşa eden bunu düşünmeli. Gayetü'l-gayat olan marifetullahın bir bürhanı olan marifetü'n-Nebiyi şuaat'ta bir nebze beyan ettik. şu risalede maksud-u bizzat olan tevhidin layühad berahininden yalnız dört muazzam bürhanına işaret edeceğiz. Hem nazar-ı akliyi hads-i kalbiyle birleştirmek için, melaike ve haşrin bir kısım delailine ima ederek, imanın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm-i kasırımla göstermek isterim.

Said Nursi

• • •

Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Tealadan geldiğine İmân ettim. Ölümden sonra diriliş haktır. Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Muhammed'in, Allah'ın resulü olduğuna da şahitlik ederim.
 

Benzer konular

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA

-1-
-2- maksudumuzdur, matlubumuzdur.
Gayr-ı mütenahi berahininden dört bürhan-ı külliyi irad ediyoruz.
Birinci bürhan:
Muhammed Aleyhissalatü Vesselamdır. şu bürhan-ı neyyirimiz şuaat'da tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeamızda münevver bir mir'attır.
İkinci bürhan:
Kitab-ı kebir ve insan-ı ekber olan kainattır.
Üçüncü bürhan:
Kitab-ı mucizü'l-beyan, Kelam-ı Akdestir.
Dördüncü bürhan:
Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki alemden birbirine gelen seyyaratın mültekası, vicdan denilen fıtrat-ı zişuurdur. Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir; tevhidin şuasını neşrederler.
BİRİNCİ BURHAN: Kainat kitabıdır. Evet, şu kitabın bütün hurufu ve bütün noktaları, efraden ve terekküben Zât-ı Zülcelâlin vücud ve vahdetini, elsine-i mahsusaları kıraatla
-3- 'yi tilavet ediyorlar. Cemi zerrat-ı kainat, birer birer, zat ve sıfat ve saire vücuh ile hadsiz imkanat mabeyninde

1 Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Peygamberlerin hatemi olan Muhammed'e ve bütün al ve ashabına salat ve selam olsun.
2 "Allah Teala ki, Ondan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. O Hayydır, ezeli ve ebedi hayat sahibidir; O Kayyumdur, varlığı için hiçbir sebebe ihtiyacı olmadığı gibi, bütün eşya Onun yaratmasıyla ve tedbiriyle devam eder ve vücutta kalır, beka bulur." Bakara Sûresi: 2:255.
3 "Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin." İsra Sûresi: 17:44.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
mütereddit iken, birden bire bir ciheti takip, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayret-bahşa hikemi intaç ettiğinden, Saniin vücub-u vücuduna şehadetle, avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan latife-i Rabbaniye içinde ilan-ı Sani eden misbah-ı imanı ışıklandırıyorlar.
Evet, bir nefer, nefsinde ve takımda ve bölükte, taburda ve orduda gibi; herbir zerre de, kendi başıyla zat, sıfat, keyfiyetindeki imkanat cihetiyle Sanii ilan ettiği gibi, tesavir-i mütedahileye benzeyen mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i kainatın herbir makamında ve herbir nisbetinde ve herbir dairesinde, herbir zerre, muvazene-i cereyan-ı umumiyi muhafaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi ifa ve hikmeti intaç ettiklerinden, Saniin kast ve hikmetini izhar ve vücut ve vahdetinin ayatını kıraat ettikleri için, Sani-i Zülcelalin berahini, zerrattan kat kat ziyade olur. Demek
-1- hakikattir, mübalağa değil; belki nakıstır.
S
: Neden aklıyla herkes göremiyor?
C:
Kemal-i zuhurundan ve zıddın ademinden.

Yani, "Sahife-i alemin eb'ad-ı vasiasında Nakkaş-ı Ezelinin yazdığı silsile-i hadisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Ta ki mele-i aladan uzanan şu selasil-i resail, seni ala-yı illiyyin-i tevhide çıkarsın."
şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzamı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mucize-i kudret olan bu kitab-ı kainatın telifinde öyle bir i'caz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fail-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i'caza karşı secde ederek
-2- diyeceklerdir. Herbir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bahusus zihayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nazır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzaaf iştibak-ı tesanüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için, bütün kainatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahi lazımdır. Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir.

1 Allah'a giden yollar, mahlukatın nefesleri sayısıncadır.
2 Sen her türlü noksandan münezzeh ve uzaksın. Bizim hiç bir kudretimiz yoktur. şüphesiz ki Sen Azizsin, Senin kudretin herşeye galiptir; Hakimsin, Senin her işin hikmet iledir.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
Sünuhat'ın dokuzuncu sayfasında
ayetinin sırrına müracaat et. Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan balarısını gör: Nasıl şehd ü şehadet o mucize-i kudretin lisanından akıyor! Veyahut şu kitabın bir noktası olan hurdebini bir huveynat ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et: Nasıl mu'ciznüma, hayret-feza bir misal-i musağğar-ı kainattır! Süre-i Yasin, süret-i lafz-ı Yâ sin'de yazıldığı gibi, cezaletli, müciz bir nokta-i camiadır. Onu yazan, bütün kainatı da o yazmıştır. Eğer insafla dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynatın sureti altında olan makine-i dakika-i bedia-i İlahiyenin şuursuz, kör, mecra ve muharrikleri tahdid olunmayan ve imkanatından evleviyet olmayan esbab-ı basita-i camide-i tabiiyeden husulünü, muhal-ender-muhal göreceksin.
Eğer herbir zerrede hükema şuuru, etibba hikmeti, hükkamın siyaseti bulunduğunu ve herbir zerre de sair zerratla vasıtasız muhabere ettiğini itikad edersen, belki nefsini kandırıp o muhali de itikad edebilirsin. Halbuki, o zihayat makinede öyle bir mucize-i kudret, öyle bir harika-i hikmet vardır ki, ancak bütün kainatı, bütün şuünatını icad eden, tanzim eden bir Saniin sun'u olabilir. Yoksa kör, az, basit imkan tereddüdüyle ayak atamaz. Esbab-ı tabiiden olamaz. Bahusus o esbab-ı tabiiyenin üssül'esası hükmünde olan cüz-ü layetecezzadaki kuvve-i cazibe ve kuvve-i dafianın içtimalarının hortumu üzerinde, bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, adetullahın kanunlarına birer isim olsun. Lakin kanun, kaidelikten tabiiliğe ve zihnilikten hariciliğe, itibariden hakikate ve aletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz.
S:
Ezeliyet-i madde ve harekat-ı zerrattan teşekkül-ü enva gibi umur-u batılaya neden ihtimal veriliyor?
C
: Sırf başka şeyle nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, o umurun esas-ı faydasını tebei bir nazarla derk etmediğinden neş'et ediyor. Eğer nefsini ikna etmek suretinde, kasten ve bizzat ona müteveccih olursa, muhaliyetine ve makul olmadığına hükmedecektir. Faraza kabul etse de, tegafül-ü ani's-Sani sebebiyle hasıl olan ıztırar ile kabul edilebilir. Dalalet ne kadar aciptir. Zât-ı Zülcelâlin lazım-ı zarurisi olan ezeliyeti ve hassası olan icadı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki gayr-ı mütenahi zerrata ve aciz şeylere veriyor?
Evet, meşhurdur ki, hilal-i ide bakarlardı. Kimse birşey görmedi. İhtiyar bir zat yemin etti: "Hilali gördüm." Halbuki gördüğü hilal, kirpiğinin takavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, kamer nerede? Harekat-ı zerrat nerede, sebeb-i teşkil-i enva nerede?
İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan batıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalalet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor.
"Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir." Lokman Sûresi, 31:28.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
S: Nedir şu tabiat, kavanin, kuva ki, onlarla kendilerini aldatıyorlar?
C:
Tabiat, alem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anasır ve azasının ef'alini intizam ve rapt altına alan bir şeriat-ı kübra-yı İlahiyedir. İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, "sünnetullah" ve "tabiat" ile müsemmadır. Hilkat-i kainatta cari olan kavanin-i itibariyesinin mecmü ve muhassalasından ibarettir. Kuva dedikleri şey, herbiri şu şeriatın birer hükmüdür. Ve kavanin dedikleri şey, herbiri şu şeriatın birer meselesidir. Fakat o şeriattaki ahkamın yeknesak istimrarına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı hevaiye tevazzu' ve tecessüm edip mevcud-u harici ve hayalden hakikat suretine girmiştir. Hayali, hakikat suretinde gören, gösteren, nüfusun istidat-ı şüresinden, fail-i müessir suretini takmıştır. Halbuki, kör, şuursuz tabiat, kat'iyen kalbi ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülayemet ve münasebet yok iken ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud iken, sırf nefy-i Sani farazından çıkan bir ıztırar ile veleh-resan-ı efkar olan kudret-i ezeliyenin asar-ı bahiresinin tabiattan suduru tahayyül edilmiş.
Halbuki tabiat misali bir matbaadır, tabi' değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fail değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nazım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değil. Mesela, yirmi yaşında bir adam birden bire dünyaya gelse, hali bir yerde, muhteşem ve sanayi-i nefisenin asarıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farz etse, kat'iyen hariçten gelme hiçbir failin eseri değil. Sonra içindeki eşya-yı muntazamaya sebep ararken, tanziminin kavaninini cami bir kitap bulsa, onu makes-i şuur olduğundan, bir fail, bir illet-i ıztırari kabul eder. İşte, Sani-i Zülcelalden tegafül sebebiyle, böyle gayr-ı makul, gayr-ı mülayim bir illet-i ıztırari olan tabiatla kendilerini aldatmışlar.
şeriat-ı İlahiye ikidir:
Biri: Sıfat-ı kelamdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef'al-i ihtiyariyesini tanzim eder.
İkincisi: Sıfat-ı iradeden gelen ve "evamir-i tekviniye" tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kainatta cari olan kavanin-i adatullahın muhassalasından ibarettir. Evvelki şeriat nasıl kavanin-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hassası olan tesir ve icada malik değillerdir.
Sabıkan, sırr-ı tevhid beyanında demiştik: Herşey herşeyle bağlıdır. Birşey herşeysiz yapılmaz. Birşeyi halk eden, herşeyi halk etmiştir. Eyleyse, birşeyi yapan Vahid, Ehad, Ferd, Samed olmak zaruridir.
şu ehl-i dalaletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye, hem müteaddit, hem birbirinden haberi yok, hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a'ma ve ittifakıyet-i avranın eline vermiştir.
"Sen Allah de, sonra da onları daldıkları batakta bırak, oyalanadursunlar." En'am Sûresi: 6:91.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
Elhasıl: İkinci bürhanımız olan kitab-ı kainattaki nazım ve nizam, intizam ve telifindeki i'caz güneş gibi gösteriyor ki, bir kudret-i gayr-ı mütenahi, bir ilm-i layetenahi, bir irade-i ezeliyenin eserleridir.
S:
Nazım ve nizam-ı tamme neyle sabittir?
Elcevap: Nev-i beşerin havas ve cevasisi hükmünde olan fünun-u ekvan, istikra-i tamme ile o nizamı keşfetmişlerdir. Çünkü, herbir nev'e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kabildir. Herbir fen, külliyet-i kaide hesabıyla, kendi nev'indeki nazım ve intizamı gösteriyor. Zira, herbir fen kavaid-i külliye desatirinden ibarettir. Demek, şahsın nazarı, nizamı ihata etmezse, cevasis-i fünun vasıtasıyla görür ki, insan-ı ekber, insan-ı asgar gibi muntazamdır. Herbir şey, hikmet üzere vaz edilmiştir. Faydasız, abes yoktur. şu Haşiye
bürhanımız değil yalnız erkanı ve azası, belki bütün hüceyratı, belki bütün zerratı birer lisan-ı zakir-i tevhid olarak büyük bürhanın sada-yı bülendine iştirak ederek La ilahe illallah diye zikrediyorlar.
ÜÇÜNCÜ BURHAN:
Kur'an-ı Azimüşşandır. şu bürhan-ı natıkın sinesine kulağını yapıştırsan işiteceksin, "Allahü La İlahe İlla Hü"yu tekrar ediyor. Hem gayet mükemmel semeratıyla, meyvedar bir ağacın menba-ı hayatı olan cürsüme olmazsa veya kökü bozuksa, semere vermez. şu bürhanımız dallarında meyve-i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şüphe bırakmaz ki, cürsümesinde olan mesele-i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikati tazammun ediyor. Hem şu bürhanın alem-i şehadet tarafına tedelli etmiş olan ahkama dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğuna, bizzarure alem-i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u azamı (ağaç dalı) yine sabit hakaikle meyvedardır.
Hem derince şu bürhan tersim edilse anlaşılır ki, onu gösteren zat, neticesi olan mesele-i tevhidde o kadar emindir ki, hiçbir şaibe-i tereddüt hiçbir tarafında ihsas edilmiyor. Hem o neticeyi bütün hakaike esas addederek, müselleme ve zaruriye olduğunu bütün kuvvet-i beyanıyla ve ısrarıyla ona giydiriyor. Ve başka şeyleri ona irca ediyor. Temel taşı o şedit kuvvet, sun'i olamaz. Hem de, üstündeki sikke-i i'caz her ihbarını tasdik eder, tezkiyeden müstağni kılar. Adeta ihbaratı binefsiha sabit umurlardandır. Evet, şu bürhan-ı münevverin altı ciheti de şeffaftır. Üstünde i'caz, altında mantık ve delil, sağında aklı istintak, solunda vicdanı istişhad, önünde, hedefinde hayır ve saadet, nokta-i istinadı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin!
Marifet-i Sani denilen kemalat arşına uzanan miraçların usulü dörttür.
Haşiye
Delaletçe siması bir Hu lafzına benzer ki, o Hü'nun herbir cüz'ü küçük Hü'lardan, herbir küçük Hü'da küçücük Hü'lardan teşekkül etmiştir.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
Birincisi: Tasfiye ve işraka müesses olan muhakkikin-i sufiyenin minhacıdır.
İkincisi: İmkan ve hudüsa mebni mütekellimin tarikidir.
Bu iki asıl, çendan Kur'an'dan teşaub etmişlerdir. Lakin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş. Evhamdan masun kalmamışlar.
Üçüncüsü: şübehat-alüd hükema mesleğidir.
Dördüncüsü ve en birincisi: Belagat-ı Kur'aniyenin ulvi mertebesini ilan etmekle beraber, cezalet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mirac-ı Kur'anidir.
Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlham, talim, tasfiye, nazar-ı fikri.
Tarik-i Kur'ani iki nevidir.
Birincisi: Delil-i inayet ve gayedir ki, menafi-i eşyayı tadat eden bütün ayat-ı Kur'aniye bu delili nesc ve şu bürhanı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kainatın nizam-ı ekmelinde itkan-ı san'at ve riayet-i mesalih ve hikemdir. Bu ise, Saniin kast ve hikmetini ispat ve tesadüf vehmini ortadan nefyediyor. Zira itkan ihtiyarsız olmaz. Evet, nizamın şahitleri olan bütün fünun-u ekvan, mevcudatın silsilelerindeki halkalardan asılmış mesalih ve semeratı ve inkılabat-ı ahvalin katmer ve düğümleri içinde saklanmaz hikem ve fevaidi göstermekle, Saniin kast ve hikmetine kat'i şehadet ediyorlar. Ezcümle:
Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, iki yüz bini mütecaviz envaın büyük peder ve ademleri hükmünde olan mebdelerinin herbirinin hudüsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibari olan kavanin, kör ve şuursuz olan esbab-ı tabiiye ise bu kadar hayret-feza silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz birer makine-i acibe-i İlahiyenin icad ve inşasına adem-i kabiliyetleri cihetiyle herbir fert, herbir nevi müstakillen Sani-i Hakimin dest-i kudretinden çıktıklarını ilan ve izhar ediyorlar.
Kur'an-ı Kerim
-1- der. Kur'an'dan delil-i inayet, vücuh-u mümkinenin en mükemmel veçhi ile bulunuyor. Kur'an kainatta tefekküre emir verdiği gibi, fevaidi tezkar ve nimetleri tadat eden ayatın fevasıl ve hatimelerinde galiben akla havale ve vicdanla müşaverete sevk etmek için
-2- gibi o bürhan-ı inayeti ezhanda tesbit ediyor.
İkinci delil-i Kur'ani: Delil-i ihtiradır. Hülasası:
Mahlükatın her nevine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde mürettep olan asar-ı mahsusasını müntiç ve istidad-ı kemaline münasip bir vücudun verilmesidir.

1 "Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?" Mülk Sûresi: 67:3.
2 "İbret alınız." Haşir Sûresi: 59:2. "Hiç düşünmez misiniz?" Yunus Sûresi, 10:3. "Hiç düşünmüyorlar mı?" Yasin Sûresi: 36:68. "Onlar bilmiyorlar mı ki?" Bakara Sûresi: 2:77.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
Hiçbir nevi müteselsil-i ezeli değildir. İmkan bırakmaz. İnkılab-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf inkılab-ı hakaikin gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekat-ı mütehavvile-i hadiseden tecerrüd etmediğinden hudüsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler, a'raziyetleri cihetiyle envadaki mübayenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. A'raz cevher olamaz. Demek envaının fasileleri ve umum a'razının havass-ı mümeyyizeleri bizzarure adem-i sırftan muhteradırlar. Silsilede tenasül, şerait-i adiye-i itibariyedendir.
Feya acaba! Vacibü'l-Vücudun lazime-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlere sığıştıramayan, nasıl oluyor da, herbir cihetten ezeliyete münafi olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u kudrete karşı mukavemet edemeyen koca kainat, nasıl oldu da küçücük ve nazik zerratların (öyle dehşetli salabet bulmuş ki) kudret-i ezeliyenin yed-i idamına karşı dayanıyor? Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hassası olan ibda ve icadı, hiçbir münasebet-i makule olmadan en aciz ve en biçare esbaba isnad ediliyor?
İşte Kur'an-ı Kerim, şu delili, halk ve icaddan bahseden ayatı ile ezhanda tanzim ediyor. Müessir-i hakiki yalnız Allah'tır. Tesir-i hakiki esbabda yoktur. Esbab, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir-ta ki, aklın nazar-ı zahirisinde, dest-i kudret umur-u hasise ile mübaşir görünmesin. Birşeyde iki cihet var:
Biri mülk-aynanın mülevven vechi gibi, ezdat ona varid oluyor; çirkin olur, şer olur, hakir olur, azim olur, ilh. Esbab bu cihette vardır. İzhar-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister.
İkinci cihet, melekütiyet cihetidir: Aynanın şeffaf vechi gibi. şu cihet herşeyde güzeldir. şu cihette esbabın tesiri yoktur. Vahdet öyle ister. Hatta hayat ve ruh ve nur ve vücut, iki vecihleri şeffaf ve güzel olduğundan, mülken ve meleküten vasıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar.
DÖRDÜNCÜ BURHAN:
Vicdan-ı beşer denilen fıtrat-ı zişuurdur. şu bürhanda dört nükteyi nazar-ı dikkate al.
Birincisi: Fıtrat yalan söylemez. Mesela, Bir çekirdekteki meyelan-ı nümüvv der ki: "Sümbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler. Mesela, yumurtada bir meyelan-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım." Biiznillah olur. Doğru söyler. Mesela, bir avuç su incimad ile meyelan-ı inbisatı der: "Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu, demiri parçalar. İşte şu meyelanlar, irade-i İlahiyeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
İkincisi: Beşerin havassü'l-hums-u zahire ve batınadan başka, alem-i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr-ı meş'ur pek çok hisleri var. Hiss-i samia, basıra, zaika olduğu gibi, bir hiss-i sadise-i sadıka olan saika vardır. Hem bir hiss-i sabia-i barika olan şaika var. O şevk ve sevk yalan söylemez. Yanlış gidemez.
Üçüncüsü: Mevhum birşey hakikat-i hariciyeye mebde' olamaz. Fıtrat ve vicdanda nokta-i istinadla nokta-i istimdad, iki hakikat-ı zaruriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan ruh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süfli, en berbat bir mahlük olur. Halbuki, kainattaki hikmet ve nizam ve kemal bu ihtimali reddeder.
Dördüncüsü: Akıl tatil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sanii unutamaz. Kendi nefsini inkar etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir. Hads-ki, şimşek gibi sür'at-i intikaldir-daima onu tahrik eder. Hadsin muzaafı olan ilham, onu daima tenvir eder. Meyelanın muzaafı olan arzu ve onun muzaafı olan iştiyak ve onun muzaafı olan aşk-ı İlahi, onu daima marifet-i Zülcelale sevk eder. şu fıtrattaki incizap ve cezbe, bir hakikat-i cazibedarın cezbiyledir.
Bu nükteleri bildikten sonra, şu bürhan-ı enfüsi olan vicdana müracaat et. Göreceksin ki, kalb bedenin aktarına neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan marifet-i Sanidir ki, istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniyeyle mütenasip olan amal ve müyül-ü müteşaibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder.
İşte, nokta-i istimdad ve kavga ve müzahemetin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren alemin binlerce musibet ve müzahemelere karşı yegane nokta-i istinad, yine marifet-i Sanidir. Evet, herşeyi hikmet ve intizamla işleyen bir Sani-i Hakime itikad etmezse ve alel'amya kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyata karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telaş, havftan mürekkep bir halet-i cehennem-nümün ve ciğer-şikafe düşecektir. O ise, eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin herşeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kamil-i kainattaki nizam-ı ekmele zıt oluyor. şu nokta-i istimdat ve nokta-i istinadla bu derece nizam-ı alemde hükümfermalık, hakikat-ı nefsül'emriyenin hassa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sani-i Zülcelal marifetini kalb-i beşere daima tecelli ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır. Sani-i Zülcelal bu dört bürhan-ı azimin kat'i şehadetleriyle Vacibü'l-Vücud, Ezeli, Vahid, Ehad, Ferd, Samed, Alim, Kadir, Mürid, Semi', Basir, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi, bütün evsaf-ı celaliye ve cemaliyeyle muttasıftır. Zira mukarrerdir ki, masnudaki feyz-i kemal, Saniin zıll-i tecellisiden muktebestir. Demek, kainatta ne kadar hüsn-ü cemal, kemal varsa, umumundan layühad derecede yüksek tabakada evsaf-ı cemaliye ve kemaliyeyle Sani-i Zülcelal muttasıftır. Zira, ihsan servetin, icad vücudun, icab vücubun, tahsin hüsnün, tenvir nurun fer'i ve delili olduğu gibi; bütün kainattaki bütün kemal ve cemal, Sani-i Zülcelalin kemal ve cemaline bir zıll-ı zalildir ve bürhanıdır.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
Hem de, Sani-i Zülcelal cemi nekaisten münezzehtir. Zira, nevakis mahiyet-i maddiyatın istidatsızlığından neş'et eder. Zât-ı Zülcelâl maddiyattan mücerrettir, münezzehdir. Hem kainatın mahiyat-i mümkinesinden neş'et eden evsaf ve levazımatından mukaddestir.
-1-
S
: Vahdetü'l-vücudu nasıl görüyorsun?
Elcevap:
Tevhidde istiğraktır. Ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkidir. Esasen tevhid-i rububiyet ve tevhid-i ulühiyetten sonra tevhidde zevken şiddet-i istiğrak, vahdet-i kudret, yani
-2- sonra vahdet-i idare, sonra vahdetü'ş-şühud, sonra vahdetü'l-vücud, sonra yalnız bir vücudu, sonra yalnız bir mevcudu görünceye müncer oluyor. Muhakkıkin-i sofiyenin müteşabihat hükmünde olan şatahatıyla istidlal edilmez. Daire-i esbabı yırtıp çıkmayan ve tesirinden kurtulmayan bir ruh, vahdetü'l-vücuddan dem vursa, haddini tecavüz eder. Dem vuranlar, Vacibü'l-Vücuda o kadar hasr-ı nazar etmişlerdir ki, mümkinattan tecerrüd ederek, yalnız bir vücudu, belki bir mevcudu görmüşler.
Evet, delil içinde neticeyi görmek, alemde Sanii müşahede etmek, tarik-i istiğrakkarane cihetiyle cedavil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlahiyeyi ve melekütiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzatı ve meraya-yı mevcudatta tecelli-i esma ve sıfatı, yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken, dik-ı elfaz sebebiyle ulühiyet-i sariye ve hayat-ı sariye tabir ettiler. Ehl-i fikir, o hakaik-i zevkiyeyi nazarın mekayisine sıkıştırdığından, çok evham-ı batılaya menşe oldu. Maddeperver hükema ve zaifü'l-itikad ehl-i nazarın vahdetü'l-vücudu ile evliyanın vahdetü'l-vücudu, tamamen birbirinin zıddıdır. Beş cihetten fark vardır:
Birincisi: Muhakkikin-i sofiye, Vacibü'l-Vücuda o kadar hasr-ı nazar etmiş ve müstağrak olmuş ve ehemmiyet vermişler ki, onun hesabına kainatın vücudunu inkar etmişler. Hükema ve zaifü'l-itikad olanlar, maddeye o kadar hasr-ı nazar etmişler ve müstağrak olmuşlar ki, fehm-i ulühiyetten uzaklaştılar. Ve o derece maddeye kıymet verdiler ki, herşeyi maddede görmek, hatta ulühiyeti onda mezcetmek, hatta kainat hesabına ulühiyetten istiğna etmek derecede tarik-i müteassifeye girmişlerdir.
İkincisi: Muhakkikin-i sofiyenin vahdet-i vücudu, vahdetü'ş-şuhudu tazammun eder. İkincilerin, vahdetü'l-mevcudu tazammun eder.

1 Onun benzeri hiçbir şey yoktur. Münezzehtir o Zat ki, şiddet-i zuhurundan ihtifa etmiştir. Münezzehtir o Zat ki, zıddı ve rakibi olmadığı için istitar etmiştir. Münezzehtir o Zat ki, esbabı izzetine perde yapmıştır.
2 Mükevvenatta Allah'tan başka müessir yoktur.
 

Facebook

Üst Alt