Onuncu Risale

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
ONUNCU RİSALE



İ'lem eyyühe'l-aziz! şu ayet-i kerimenin yüksek semasına çıkıp sırrını fehmetmek için yedi basamaklı bir merdiven kuruyoruz.
Birinci basamak: Semavatın, melaike ile tesmiye edilen münasip sakinleri vardır. Çünkü, küre-i arzın semaya nispeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevilhayatla dolu olması, semavatın ve müzeyyen burçları zevi'l-idrakle dolu olmasını tasrih ediyor. Ve keza, semavatın bu kadar ziynetlerle tezyin edilmesi, behemehal zevi'l-idrakin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini celb etmek içindir. Çünkü, hüsn-ü ziynet, aşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara yapılır. Maahaza, ins ve cin o vazifeyi ifaya kafi değillerdir. Ancak, gayr-ı mahdut, oraya münasip melaike ve ruhaniler o vazifeyi ifa edebilir.
İkinci basamak: Arzın semavatla alakası, muamelesi olup aralarında çok büyük irtibat vardır. Evet, arza gelen ziya, hararet, bereket ve saire semavattan geliyor. Arzdan da semaya dualar, ibadetler, ruhlar gidiyor. Demek, aralarında cereyan eden ticari muameleden anlaşılıyor ki, arzın sakinleri için semaya çıkmaya bir yol vardır ki, enbiya, evliya, ervah, cesetlerinden tecerrüdle semavata uruç ederler.
Üçüncü basamak: Semavatta devamla cereyan eden sükün, süküt, nizam, intizam, ıttıraddan hissedildiğine nazaran, semavat ehli, arz sakinleri gibi değildirler. Evet, arzda bulunan nifak, şikak, ihtilaf, ezdadın içtimaı, hayır ve şerrin ihtilatı gibi şeyler, semavatta yoktur. Bu sayede, semavatta nizam ve intizamı bozacak bir hal yoktur. Sakinleri, verilen emirlere kemal-i itaatle imtisal ediyorlar.
Dördüncü basamak: Cenab-ı Hakkın, iktizaları, hükümleri mütegayir bazı esmaları vardır. Mesela, Bedir gibi bazı gazalarda Ashab-ı Kirama yardım etmek üzere, küffarla muharebe etmek için melaikenin semadan inzalini iktiza eden ismi, melaikeyle şeyatin (yani semavi olan ahyarla arzi eşrar) arasında muharebenin vukuunu istib'ad değil, iktiza eder. Evet, Cenab-ı Hak melaikeye bildirmeksizin şeytanları def veya ihlak edebilir. Fakat satvet ve haşmetin iktizası üzerine, bu kabil mücazatın müstehaklarına ilan ve teşhiri, azametine layıktır.



_______________________________________

"Şeytanlar için o kandilleri birer taş yaptık." Mülk Sûresi: 67:5.
 
Son düzenleme:

Benzer konular

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
Beşinci basamak: Ruhanilerin ahyarı semada bulunduklarından, eşrarı da letafetlerine güvenerek onları takliden iltihak etmek istediklerinde, ehl-i sema, onları şeraretleri için kabul etmeyerek def ediyorlar. Maahaza, bu gibi manevi mübarezeleri alem-i şehadete, bilhassa vazifesi şehadet ve müşahede olan insana ilan ve teşhirine recm-i nücum alamet ve nişan kılınmıştır.


Altıncı basamak: Kur'an-ı Mucizü'l-Beyan, nev-i beşeri itaate irşad, isyandan zecr ve men etmek üzere kullandığı üslüb-u alisine bak:




Yani, "Ey ins ve cin cemaati! Mülkümden hariç bir memlekete çıkıp kurtulmak için semavat ve arzın aktarından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Amma ancak bir sultanla çıkarsınız."
Kur'an-ı Kerim bu ayetle, pek geniş saltanat-ı rububiyete karşı ins ve cinnin aczlerini ilan zımnında nida ediyor: "Ey insan-ı hakir, sağir, aciz! Ne suretle, şeytanları recmeden melaikeyle necimlerin, şemslerin, kamerlerin itaat ettikleri Sultan-ı Ezele isyan ediyorsun. Nasıl kocaman yıldızları mermi, kurşun yerinde kullanabilen bir askere sahip olan bir sultana karşı isyan etmeye cesaret ediyorsun?"
Yedinci basamak: Yıldızların pek küçük efradı olduğu gibi, pek büyükleri de vardır. Semanın veçhini, yüzünü ziyalandıran herşey yıldızdır. Bu neviden bir kısmı, semaya ziynet olmuştur. Bir kısmı da şeytanları recmetmek için semavi mancınıklardır. Semada yapılan bu recim, sema gibi en vasi dairelerde bile vukua gelen mübareze hadisesini insanlara göstermekle, insanların mutilerini asilerle mübarezeye teşvikle alıştırmaktır.
İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanı hayvandan ayıran şeylerden,
Biri: Mazi ve müstakbelle alakadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake malik değildir.
İkincisi: Gerek enfüsi, gerek afaki, yani dahili ve harici şeylere taallük eden idraki, külli ve umumidir.
Üçüncüsü: İnşaata lazım olan mukaddemeleri keşif ve tertip etmektir: Mesela, bir evin yapılması için lazım olan taş, ağaç, çimento misilli lüzumlu mukaddemeleri ihzar ve tertip etmek gibi.
Binaenaleyh, insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvela mazi, hal ve istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in'amlar lisanıyla, sonra mahlükatın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve müşahede lisanıyla Sanii hamd ü sena etmektir.



_______________________________________

Rahman Sûresi: 55:23.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenab-ı Hakkın ata, kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Ata, kaza kanununu; kaza da, kaderi bozar.
Mesela: Birşey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kaza demektir. O kararın iptaliyle hükmü kazadan affetmek, ata demektir. Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, ata da kaza kanununun kat'iyetini deler. Kaza da ok gibi kader kararlarını deler. Demek, atanın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir. Ata, kaza kanununun şümulünden ihraçtır. Kaza da kader kanununun külliyetinden ihracıdır. Bu hakikate vakıf olan arif, "Ya İlahi! Hasenatım senin atandandır. Seyyiatım da senin kazandandır. Eğer atan olmasaydı helak olurdum" der.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Esma-i Hüsnayı tazammun eden bazı fezlekelerle ayetlere hatime verilmekte ne gibi bir sır vardır?
Evet, Kur'an-ı Mucizü'l-Beyan, bazan ayat-ı kudreti ayetlerde basteder, sonra içerisinden esmayı çıkarır. Bazan mensucat toplar gibi açar, dağıtır; sonra toplar, esmada tayyeder. Bazan da ef'alini tafsil ettikten sonra, isimlerle icmal eder. Bazan da, halkın a'malini tehdidane söyler; sonra rahmete işaret eden isimlerle teselli eder. Bazan da bazı makasıd-ı cüz'iyeyi zikrettikten sonra, o makasıdı takdir ve ispat için, bürhan olarak kavaid-i külliye hükmünde olan isimleri zikrediyor. Bazan da maddi cüz'iyatı zikreder, sonra esma-i külliyeyle icmal eder. Ve hakeza...
İ'lem eyyühe'l-aziz! Acz de aşk gibi Allah'a isal eden yollardan biridir. Amma acz yolu, aşktan daha kısa ve daha selamettir.
Ehl-i sülük, tarik-i hafada letaif-i aşere üzerine, tarik-i cehirde nüfus-u seb'a üzerine sülük etmişlerdir. Bu fakir, aciz ise dört hatveden ibaret, hem kısa, hem sehl bir tariki, Kur'an'ın feyzinden istifade etmiştir.
Birinci hatve
-1- ayetinden,

İkinci hatveyi
-2- ayetinden,

Üçüncü hatveyi
-3-
ayetinden,

Dördüncü hatveyi
-4- ayetinden ahzetmiştir. Bunların izahı:




_______________________________________

1- "Nefislerinizi temize çıkarmayın." (Necm Sûresi: 53:32)
2- "Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi nefislerini unutturmuştur." (Haşir Sûresi: 59:19)
3- "Sana her ne iyilik erişirse Allah'tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da hendi nefsindendir." (Nisa Sûresi: 4:79)
4- "Onun zatından başka herşey helak olup gidicidir." (Kasas Sûresi: 28:88)
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
Birinci hatve: İnsan yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hatta bizzat nefsi kadar birşeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak mabüda layık senalarla medhediyor. Nefsini bütün ayıplardan, kusurlardan tenzih etmekle-haklı olsun haksız olsun-kemal-i şiddetle müdafaa ediyor. Hatta Cenab-ı Hakkı hamd ü sena için kendisinde yaratılan cihazatı, kendi nefsine hamd ve sena için sarf ediyor ve
-1-'deki
-2- şümulüne dahil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak adem-i tezkiyesiyle olur.

İkinci hatve: Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevk edilmeli, ücret tevziinde geriye bırakılmalıdır.
Üçüncü hatve: Kendi nefsinde, torbasında, kusur, naks, acz, fakrdan maada birşeyi bırakmamalıdır. Bütün mehasin, iyilikler, Fatır-ı Hakim tarafından in'am edilen nimetler olup hamdi iktiza eder. Fahri istilzam etmediklerini itikad ve telakki edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi, kemalinin adem-i kemalinde, kudretinin aczinde, gınasının fakrında olduğunu bilmekten ibarettir.
Dördüncü hatve: Kendisi istiklaliyet halinde fani, hadis, madum olduğunu ve esma-i İlahiyeye aynadarlık ettiği halde şahit, meşhud, mevcut olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi, vücudunda ademini, ademinde vücudunu bilmekle
-3-'yü kendisine vird ittihaz etmektir.

Ve keza, Vahdetü'l-vücud ehli, kainatı nefyetmekle idam ediyorlar. Vahdetü'ş-şühud halkı ise, bütün mevcudatı, görerek, cezalılar gibi nisyan zindanında ebedi hapse mahküm ediyorlar.
Kur'an'ın ifham ettiği tarik, kainatı, mevcudatı hem idamdan, hem hapisten kurtarır. Esma-i Hüsnaya mazhariyetle aynadarlık etmek gibi vazifelerde istihdam ediyor. Fakat kainatı, istiklaliyetten ve kendi hesabına çalışmaktan azlediyor.
Ve keza, insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünkü, hem nebatidir, hem hayvanidir, hem insanidir. Hem imanı tezkiye muamelesi bazan tabaka-i imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazan da yirmi dört saat zarfında her dört tabakada muamele vaki olur. İnsanı hata ve galata atan, bu dört tabakadaki farkı riayet etmemektir.
-4- 'ya istinaden insaniyetin mebdei, hayvaniye ve nebatiyeye münhasır olduğunun zannıyla galat ediyor. Sonra bütün gayelerin nefsine ait olduğunun hasriyle galat ediyor. Sonra, herşeyin kıymeti, menfaati nisbetinde olduğunun takdiriyle galat ediyor. Hatta Zühre yıldızını kokulu bir zühreye mukabil almaz. Çünkü kendisine menfaati dokunmuyor.




_______________________________________

1- "Nefsinin arzusunu kendine mabud edinen kimse." (Furkan Sûresi: 25:43. )
2- "Kimse."
3- Mülk umumen Onundur; hamd de Ona mahsustur.
4- Yerdeki herşeyi bizim için yarattı.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
İ'lem eyyühe'l-aziz! Ubudiyet, sebkat eden nimetin neticesi ve onun fiyatıdır. Gelecek bir nimetin mükafat mukaddemesi ve vesilesi değildir. Mesela, insanın en güzel bir surette yaratılışı, ubudiyeti iktiza eden sabık bir nimet olduğu ve sonra da, imanın itasıyla kendisini sana tarif etmesi, ubudiyeti iktiza eden sabık nimetlerdir. Evet, nasıl ki midenin itasıyla bütün mat'ümat ita edilmiş gibi telakki ediliyor; hayatın itasıyla da, alem-i şehadet müştemil bulunduğu nimetlerle beraber ita edilmiş gibi telakki ediliyor.
Ve keza, nefs-i insaninin itasıyla, bu mide için mülk ve meleküt alemleri nimetler sofrası gibi kılınmıştır. Kezalik, imanın itasıyla, mezkür sofralarla beraber, Esma-i Hüsnada iddihar edilen defineleri de sofra olarak verilmiş oluyor. Bu gibi ücretleri peşin aldıktan sonra, devamla hizmete mülazım olmak lazımdır. Hizmet ve amelden sonra verilen nimetler, mahza Onun fazlındandır.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Envaın efradında, bilhassa haşerat ve hevam kısmında görünen fevkalade çoklukta müşahede edilen, harikulade gayr-ı mütenahi bir cüd ve sehavet vardır. Kemal-i itkan ve intizamla bütün envada bulunan şu kesret-i efrad, tecelliyat-ı İlahiyenin gayr-ı mütenahi olduğuna ve Cenab-ı Hakkın mahiyeti herşeye mübayin olduğuna ve bütün eşya onun kudretine nisbeten mütesavi olduğuna sarahaten delalet eder.
Evet bu cüd-u icad Saniin vücubundandır. Nevide celalidir, fertte cemalidir.
İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanın yaptığı san'atların suhulet ve suubet dereceleri, onun ilim ve cehliyle ölçülür. Ne kadar san'atlarda, bilhassa ince ve latif cihazatta ilmi mahareti çok olursa, o nisbette kolay olur. Cehli nisbetinde de zahmet olur. Binaenaleyh, eşyanın hilkatinde sür'at-i mutlaka ile vüs'at-i mutlaka içinde görünen suhulet-i mutlaka, Saniin ilmine nihayet olmadığına hads-i kat'i ile delalet eder.


İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanın fıtraten malik olduğu camiiyetin acaibindendir ki: Sani-i Hakim şu küçük cisimde gayr-ı mahdut enva-ı rahmeti tartmak için gayr-ı madut mizanlar vaz etmiştir. Ve Esma-i Hüsnanın gayr-ı mütenahi mahfi definelerini fehmetmek için, gayr-ı mahsur cihazat ve alat yaratmıştır. Mesela, mesmüat, mubsırat, me'külat alemlerini ihata eden insandaki duygular, Saniin sıfat-ı mutlakasını ve geniş şuünatını fehmetmek içindir.



_______________________________________

"Bizim birşeyi yapmamız, gözün bir bakışı gibi kolay ve sür'atli tek bir emirledir." (Kamer Sûresi: 54:50)
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
Ve keza, hardaleden daha küçük kuvve-i hafızasında öyle bir latife-i müdrike bırakılmıştır ki, o hardalenin tazammun ettiği geniş alemde o latife daimi seyir ve cevelan etmekte ise de, sahiline vasıl olamaz. Maahaza, bazan bu büyük alem o latifeye o kadar darlaşır ki, alem o latifenin karnında bir zerre gibi olur. Ve o latifeyi, bütün seyahat meydanlarıyla, mütalaa ettiği kitaplarıyla o hardale dahi yutar, yerinde oturur, karnı da ağrımaz.
İşte, insanın mütefavit mertebeleri bu sırdan anlaşılır.
Evet, bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da, kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir alemini açar, fakat içinde boğulur. Sahil-i vahdet ve tevhide zorla vasıl olur. Demek, insanın seyr-i ruhanisinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur-u tevhid pek suhuletle nasip ve müyesser olur. Bir tabakasında da gaflet ve evham öyle istila eder ki, kesret içinde gark olmakla, tam manasıyla tevhidi unutmuş olur. Sukutu suüd, tedenniyi terakki, cehl-i mürekkebi yakin, uykunun son perdesini intibah zan ve tevehhüm eden bir kısım medeniler, ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakaik-i imaniyeyi derk etmekte bedevilerin bedevileridir.
İ'lem eyyühe'l-aziz! İsm-i Celal, alelekser nevilerde, külliyatta tecelli eder. İsm-i Cemal ise, mevcudatın cüz'iyatına tecelli eder. Bu itibarla, nevilerdeki cüd-u mutlak, celalin tecellisidir. Cüz'iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri cemalin tecelliyatındandır.
Ve keza, celal, vahidiyetin tecellisinden, cemal dahi ehadiyetin tecellisinden zahir olur. Bazan da cemal, celalden tecelli eder. Evet, cemalin gözünde celal ne kadar cemildir; celalin gözünde dahi cemal o kadar celildir.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Basar masnuatı görüp de, basiret Sanii görmezse çok garip ve pek çirkin düşer. Çünkü, o halde Saniin manen, kalben görünmemesi, ya basiretin fıkdanındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır. Veya pek dar olduğundan, meseleyi azametiyle kavramadığındandır. Veya bir hızlandır. Ve illa, Saniin inkarı, basarın şuhudunu inkardan daha ziyade münkerdir.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Bir tarlaya zer edilen bir tohum, manevi bir sur ve bir duvardır; o tarlayı tohum sahibine mal eder, başkasının tasarrufuna mani olur. Kezalik, küre-i arz tarlasına zer edilen nebatat, hayvanat tohumları, manevi bir sur ve bir seddir ki, şirketi men ediyor; gayrı, müdahaleden tard eder.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
İ'lem eyyühe'l-aziz! Tabiatları latif, ince ve latif san'atlara meftun bazı insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevari bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla, bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letafetin, o güzelliğin derecesini göstermek için, bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilave ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letafeti fazlaca parlasın. Çünkü,
-1- Lakin, müdakkik bir kimse, o ezdadı cem eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasten yapılmıştır ki, güzellik, intizam, letafet artsın. Zira, güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.

Kezalik, dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlükat ve masnuat arasında-hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemadatta olsun-bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir ziynet, bir süs olmak üzere Sani-i Hakim tarafından kasten yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şairane bir hayalle dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam, görebilir.
Maahaza, o gibi şeyler kasti olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehalüf olmazdı. Evet, tehalüfte kasıt ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara simaca muhalefeti buna delildir.
İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren camiiyetinin meziyetlerinden biri, zevilhayatın Vahibü'l-Hayata olan tahiyye ve tesbihlerini fehmetmektir. Yani, insan kendi kelamını fehmettiği gibi, İmân kulağıyla zevilhayatın da, belki cemadatın da bütün tesbihlerini fehmeder. Demek, herşey sağır adam gibi yalnız kendi kelamını anlar. İnsan ise, bütün mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri Esma-i Hüsnanın delillerini fehmeder. Binaenaleyh, herşeyin kıymeti kendisine göre cüz'idir. İnsanın kıymeti ise küllidir. Demek bir insan, bir fert iken, bir nevi gibi olur.
-2-

• • •



_______________________________________

1- Eşyanın hakikati ancak zıtlarıyla bilinir.
2- En doğrusunu Allah bilir.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
İ'lem eyyühe'l-aziz! Zahir ile batın arasında müşabehet varsa da, hakikate bakılırsa aralarında büyük uzaklık vardır.
Mesela, amiyane olan tevhid-i zahiri, hiçbirşeyi Allah'ın gayrısına isnad etmemekten ibarettir. Böyle bir nefiy sehil ve basittir. Ehl-i hakikatin hakiki tevhidleri ise, herşeyi Cenab-ı Hakka isnad etmekle beraber, herşeyin üstünde bulunan mührünü, sikkesini görüp okumaktan ibarettir. Bu huzuru ispat, gafleti nefyeder.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Hayat-ı dünyeviyeye kasten ve bizzat teveccüh edip bağlanan kafirin, imhal-i ikabında ve bilakis terakkiyat-ı maddiyede muvaffakiyetindeki hikmet nedir?
Evet, o kafir, kendi terkibiyle, sıfatıyla Cenab-ı Hakça nev-i beşere takdir edilen nimetlerin tezahürüne, şuuru olmaksızın hizmet ediyor. Ve güzel masnuat-ı İlahiyenin mehasinini bila-şuur tanzim ediyor. Ve kuvveden fiile çıkartmakla garabet-i san'at-ı İlahiyeye nazarları celb ediyor. Ne fayda ki, farkında değildir. Demek, o kafir, saat gibi kendi yaptığı amelden haberi yok. Amma, vakitleri bildirmek gibi nev-i beşere pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binaen dünyada mükafatını görür.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlahi refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'an'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulüm-u aliyeyi okumaksızın isal edici bir yol buldum.
Seriüsseyir olan bu zamanın evladına, kısa ve selamet bir tariki ihsan etmek rahmet-i hakimenin şanındandır.
İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanı gaflete düşürtmekle Allah'a ubudiyetine mani olan, cüz'i nazarını cüz'i şeylere hasretmektir. Evet, cüz'iyat içerisine düşüp cüz'ilere hasr-ı nazar eden, o cüz'i şeylerin esbabdan sudüruna ihtimal verebilir. Amma başını kaldırıp nev'e ve umuma baktığı zaman, edna bir cüz'inin en büyük bir sebepten sudüruna cevaz veremez. Mesela, cüz'i rızkını bazı esbaba isnat edebilir. Fakat menşe-i rızk olan arzın, kış mevsiminde kup kuru, kıraç olduğuna, bahar mevsiminde rızıkla dolu olduğuna baktığı vakit, arzı ihya etmekle bütün zevilhayatın rızıklarını veren Allah'tan maada kendi rızkını verecek birşey bulunmadığına kanaati hasıl olur. Ve keza, evindeki küçük bir ışığı veya kalbinde bulunan küçük bir nuru bazı esbaba isnat edebilirsin. Amma, o ışığın, şemsin ziyasıyla, o nurun da Menbaü'l-Envarın nuruyla muttasıl olduğuna vakıf olduğun zaman anlarsın ki, kalıbını ışıklandıran, kalbini tenvir eden, ancak leyl ve neharı birbirine kalb eden Fatır-ı Hakimdir.
Ve keza, senin vücudunun zuhur ve vuzuhça Halıkın vücuduna nisbeti, Halıkın vücuduna delalet edenlerin nisbeti gibidir. Çünkü, sen, bir vecihle kendi vücuduna delalet ediyorsun. Amma Halıkın vücuduna, bütün mevcudat, bütün zerratıyla delalet ediyor. Eyleyse, onun vücudu senin vücudundan alemin zerratı adedince zuhur dereceleri vardır.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
Ve keza, seni nefsini sevmeye sevk eden esbab:
1. Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir.
2. Vücudun merkezi ve menfaatin madeni nefistir.
3. İnsana en karib (yakın) nefistir" diyorsun. Pekala. Fakat, o fani lezzetlere mukabil, lezaiz-i bakiyeyi veren Halıkı daha ziyade ubudiyetle sevmek lazım değil midir? Nefis vücuda merkez olduğundan muhabbete layık ise, o vücudu icad eden ve o vücudun kayyümu olan Halık, daha fazla muhabbete, ubudiyete müstehak olmaz mı? Nefsin maden-i menfaat ve en yakın olduğu sebeb-i muhabbet olursa, bütün hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nafi', Baki ve daha karib olan, daha ziyade muhabbete layık değil midir? Binaenaleyh, bütün mevcudata inkısam eden muhabbetleri cem ve muhabbetinle beraber mahbub-u hakiki olan Fatır-ı Hakime ihda etmek lazımdır.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Senin önünde çok korkunç büyük meseleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder.
Birisi: Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.
İkincisi: Dehşetli, korkulu ebed memleketine yolculuktur.
Üçüncüsü: Emür az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok, acz-i mutlak gibi elim elemlere maruz kalmaktır. Eyleyse, bu gaflet ve nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki Allah seni görmesin. Veya sen Onu görmeyesin. Ne vakte kadar zailat-ı faniyeye ihtimam ve bakiyat-ı daimeden tegafül edeceksin?
İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenab-ı Hakka hamdler, şükürler olsun ki, mesail-i nahviyeden isimle harf arasındaki manevi farkla çok mühim meseleleri bana öğretmiştir. şöyle ki:
Harf, gayrın manasını izah için bir alet, bir hadim olduğu gibi, şu mevcudat da Esma-i Hüsnanın tecelliyatını izhar, ifham, izah için birtakım İlahi mektuplardır ki, içlerinde yazılı delail, berahin, havarık, mucize-i kudrettir. Mevcudat bu vecihle nazara alınması, ilim, iman, hikmettir. şayet isim gibi müstakil ve maksud-u bizzat cihetiyle bakılırsa, küfran ve cehl-i mürekkep olur.
Ve keza, mesail-i mantıkıyeden "külli" ile "küll" arasındaki farkla rububiyete dair çok meseleleri öğrenmiş bulunuyorum. Cemal ile ehadiyet külliyyün zü cüz'iyat şümulüne dahildir. Celal ile Vahidiyet küllün zü ecza unvanına dahildir.
 

MURATS44

Özel Üye
Konum
MALATYA
İ'lem eyyühe'l-aziz! Dünya, alem-i ahirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede alem-i ahiretin mühim meselelerine olan işaretlerden biri, cismani olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fani, rezil, zelil dünyada bu kadar nimetleri ihsas ve ifaza etmek için insanın vücudunda yaratılan havas, hissiyat, cihazat, aza gibi alat ve edevatından anlaşılır ki, alem-i ahirette de
kasırların altında, ebediyete layık cismani ziyafetler olacaktır.

İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde, havf bir bela, bir elem olur. Muhabbet bir musibet gibi olur. Zira o korktuğun adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Binaenaleyh, havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fatır-ı Hakime tevcih et ki, havfın Onun merhamet kucağına-çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi-leziz bir tezellül olsun. Muhabbetin de saadet-i ebediyeye vesile olsun.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Sen şecere-i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin. Cismin itibarıyla küçük, aciz, zayıf bir cüzsün. Lakin Sani-i Hakim lütfuyla, latif san'atıyla seni cüzlükten külliliğe çıkartmıştır.
Evet cismine verilen hayat sayesinde, geniş duygularınla alem-i şehadet üzerinde cevelan etmekle filcümle cüz'iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve keza, insaniyet itasıyla bilkuvve "küll" hükmündesin. Ve keza, İmân ve İslamiyet ihsanıyla bilkuvve "külli" olmuşsun. Ve keza, marifet ve muhabbetin in'amıyla muhit bir nur olmuşsun.
Binaenaleyh, dünyaya ve cismani lezaize meyledersen, aciz, zelil bir "cüz'i" olursun. Eğer cihazatını insaniyet-i kübra denilen İslamiyet hesabına sarf edersen, bir "külli" ve bir "küll" olursun.
İ'lem eyyühe'l-aziz! Bu kadar elim firak ve ayrılıklara maruz kalmakla çektiğin elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünkü o muhabbetleri gayr yerinde sarf ediyorsun. Eğer o muhabbetleri cem' edip Vahid-i Ehade tevcih ve Onun hesabıyla, izniyle sarf edersen, bütün mahbuplarınla beraber bir anda birleşip sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın.
Evet, bir sultana intisab eden bir adam, o sultanın herşeyle alakadar, her mekanda herkesle muhaberesi, alakası zımnında, o adam da bir cihette, bir derece alakadar olabilir.



______________________________________

"Altlarından ırmaklar akar." Bakara Sûresi: 2:25.
 

Facebook

Üst Alt