14- Müslimânların iki gözbebeği önsöz

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekrden üstün olurdu sözü yanlışdır. Doğru denirse, Şeyhaynın Resûlullahdan üstün olmalarını söylemeğe yol açar. Şeyhayn, Resûlullahın başladığı ve temâmlanacağını bildirdiği cihâdları ve fethleri yapdılar. Hayâtında olduğu gibi, vefâtından sonra da Onun cihâdında hizmet etdiler. Hazret-i Ömer de, hazret-i Ebû Bekrin başladığı cihâdı temâmladı. Bunun için, (Ben Ebû Bekrin halîfesiyim) dedi.

Süâl 24: Resûlullah, (Ebû Bekr nemâz kıldırsın!) dediği zemân, hazret-i Alî orada yokdu. Orada olsaydı, (Alî kıldırsın) derdi. Yâhud da, yaşlı olduğu için imâm olmasını emr eyledi. Şeyhaynın, Cennetdekilerin en üstünü olmaları ve Ebû Bekrin Cennete önce girmesi de, hazret-i Alîden başkası için olabilir. Hazret-i Alînin (Bu ümmetin en üstünü Ebû Bekrdir. Sonra Ömerdir) demesi de, benden sonra üstünü demek olmaz mı? Çünki, hazret-i Alî çok yüksek olduğundan, Resûlullah gibi, ümmetin dışında, üstündedir.
Cevâb 24: Hazret-i Ebû Bekrin üstün olduğunu biz söylemiyoruz. Bunu hazret-i Ömer ve hazret-i Alî ve Ebû Ubeyde ve Abdüllah ibni Mes’ûd gibi Eshâb-ı kirâmın büyükleri ve Ensârın çoğu söylediler. Onu halîfe seçdiler. Kays bin Ubâde diyor ki, (Hazret-i Alî bana dedi ki, Resûlullah hasta iken, nemâz vakti geldi. (Ebû Bekre söyleyiniz! Nemâzı kıldırsın!) buyurdu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât edince, düşündüm. Dînin direği olan nemâzda Resûlullahın önümüze geçirdiğini önümüze geçirerek Ebû Bekri halîfe seçdik). Hazret-i Alînin bu sözünü, Ebû Amrin (İstî’âb) kitâbında, Hasen-i Basrî bildirmekdedir. [İstî’âb kitâbını yazan Ebû Amr Yûsüf bin Abdüllah Kurtubî, ibni Abdilberr ismi ile meşhûr olup, dörtyüzaltmışüç [463] de vefât etmişdir. İstî’âb kitâbı, 1328 de Mısrda basılmış ve 1379 [m. 1960] da Beyrutda fotokopisi yapılmış olan (El-isâbe) kitâbının kenârında basılmışdır. Hasen-i Basrînin haber verdiği, hazret-i Alînin bu sözü, (İstî’âb) kitâbının ikinci cildinin ikiyüzellibir (251).ci sahîfesinde, Abdüllah bin Ebî Kuhâfe isminde yazılıdır. İmâm-ı Rabbânînin (Reddi revâfıd) kitâbında ve Abdülkâdir-i Geylânînin (Gunyet-üt-tâlibin) kitâbında da yazılıdır.]

Yine (İstî’âb) kitâbında Hakem bin Hacer dedi ki, hazret-i Alîden işitdim, (Kim beni Ebû Bekrden ve Ömerden üstün tutarsa, iftirâ etmiş olur. İftirâ edenleri döğdüğüm gibi, onu döğerim) “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
İKİNCİ FASL Dünyâda hiçkimse, kötülerin iftirâlarından kurtulamamışdır. (Mu’tezile) sapıkları, Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve meleklere bile dil uzatdı. Bu iftirâlar, akl ve insâf sâhiblerine, kötülenenlerin temizliğini ve yüksekliğini gösterir. Şeyhaynın üstünlüklerini gösteren vesîkalardan biri de, hasedcilerin, inâdcıların, asrlardan beri sürüklenegelen kalıplaşmış kelimelerden başka birşey söyliyememeleridir.

Bu iftirâlardan biri, hazret-i Ebû Bekrin, hazret-i Fâtımaya mîrâs vermemesidir “radıyallahü teâlâ anhümâ”.
Hazret-i Ebû Bekr, (Biz, Peygamberler mîrâs bırakmayız. Bize kimse vâris olmaz) hadîs-i şerîfine uyarak mîrâs vermedi. Dâvüd, Süleymân, Yahyâ ve Zekeriyyâ “aleyhimüsselâm”ın sözlerinde mîrâs kelimesini kullanmış olduklarını Kur’ân-ı kerîm haber vermekdedir. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını en iyi anlıyan Peygamberimizdir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu âyet-i kerîmelerin mal verâsetini değil, ilm ve hilâfet verâsetini bildirdiklerini anlıyarak, yukarıdaki hadîs-i şerîfi söylemişdir. Bu hadîs-i şerîf, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını açıklamakdadır. Ebû Dâvüd diyor ki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Benî Nadîrde ve Hayberde ve Fedekde hurmalıkları vardı. Birincisinin gelirlerini me’mûrlarına, Fedek gelirlerini fakîrlere verirdi. Hayberdekinin gelirini üçe ayırırdı. İkisini müslimânlara, birini Ehl-i beytine, ya’nî âilelerine verirdi. Fazlasını Muhâcirlerin fakîrlerine dağıtırdı. Hazret-i Ebû Bekr halîfe olunca, Resûlullahın yapdığını değişdirmedi. Hazret-i Ömer halîfe olunca, hazret-i Alîyi ve Abbâsı çağırdı. (Yukarıdaki hadîs-i şerîfi Resûlullahdan işitdiniz mi? Allah aşkına doğru söyleyiniz!) dedi. İşitdik dediler. Hazret-i Fâtımanın, bu hadîs-i şerîfi işitdiği hâlde, mîrâs verilmeyince üzülmesi insanlık îcâbı idi ve islâmiyyetin verdiği, tâm halâl olan malı almakla bereketlenmek istemişdi. Hazret-i Alî de, halîfe iken, bunları kendi çocuklarına vermedi. Şeyhaynın yapdığını değişdirmedi. Ömer bin Abdül’azîz de böyle yapdı.
Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, hırsızın sol elini kesdi. Bu, islâmiyyete uygun değildir diyorlar. (Muvatta) kitâbı, bunu uzun anlatıyor. O hırsızın sağ eli ve ayağı kesilmişdi. Sıra sol eline gelmişdi. Mâlikî ve Şâfi’î mezheblerinde, hazret-i Ebû Bekr gibi yapılmakdadır.




 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Hanefî ve Hanbelî mezheblerinde ise, hazret-i Alîden gelen habere uyarak, bir eli ve bir ayağı kesilmiş kimsenin, artık bir yeri kesilmez. Habs olunur.
Hazret-i Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh”, Mâlik bin Nuveyrenin kısâsını yapmadığı için de dil uzatıyorlar.
Hâlid bin Velîd, Mâlikin sözlerinden, onun mürted olduğunu anladı. Bunun için, onu da öldürdü. Hazret-i Ebû Bekrin ictihâdı, hazret-i Hâlidin doğru söylediğini gösterdiği için, Hâlide kısâs yapmadı. Ebû Bekrin bu hareketine hatâ diyenler, hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Osmânın kâtillerine kısâs yapmadığına acabâ ne derler?

Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” halîfe olması, ne açıkça, ne de işâret ile bildirilmedi. Bildirilmiş olsaydı, ictihâd ile seçilmez, ictihâda lüzûm kalmazdı diyorlar. Buna cevâb vermek için, yedi önsöz bildirmek iyi olur:
1) Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” (Vahy) birkaç dürlü gelirdi. Azâb haberlerinin bir kısmı çan sesi gibi, geldi. Cebrâîl aleyhisselâm insan şeklinde görünüp söylerdi. Rü’yâda da vahy olurdu. Vahyin bir çeşidi de, firâset idi. Bu vahylerin çoğu, Kur’ân-ı kerîmde yokdur. Bunun sebebini sormak câiz değildir. Meselâ oruç emrleri Kur’ân-ı kerîmde bildirildi de, nemâzın birçok emrleri Kur’ân-ı kerîmde niçin bildirilmedi denilemez. Bunun gibi, filân emr niçin Kur’ân-ı kerîmde bildirilmedi de, rü’yâda bildirildi denilemez. Bunun gibi, hazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağı Kur’ân-ı kerîmde bildirilmedi de, rü’yâda bildirildi denilemez. Bunun gibi, hazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağı Kur’ân-ı kerîmde niçin açıkça bildirilmedi de, rü’yâda işâret olundu diye sorulamaz.
2) Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, emrlerden, yasaklardan bir kısmını açıkça bildirdi. Bir kısmını ise, bunu yapana Allah rahmet, şunu yapana Allah la’net eylesin diyerek, işâret ile bildirmişdir. Bunun sebebini sormak câiz değildir. Bunun gibi Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhümâ” halîfe olacaklarını da, niçin rü’yâ anlatarak bildirdi de, benden sonra, Ebû Bekrle Ömeri halîfe yapınız demedi diye sorulamaz.
3) Ba’zı emrler, haber vermek sûreti ile bildirildi. Îsâ aleyhisselâmın ve Deccâlın gelecekleri ve Deccâlın kötülüğü bildirildi. Bu haber, Îsâ aleyhisselâm gelince ona uyunuz! Deccâl gelince, ona uymayınız demekdir. Şunları yapanları Cennetde gördüm. Şöyle yapanları Cehennemde gördüm demek de böyledir. Emr ve nehy, nass ile açıkça bildirildiği gibi, nassın iktizâsı ile de bildirilmişdir. Filân kimse, Ahmedi âzâd etdi sözünden, Ahmed onun kölesi idi demek de anlaşılır ki, buna iktizâ ile anlamak denir.




 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Bunu size hâkim yapdım demek, onun emrlerine uyunuz demekdir ki, bu da iktizâ ile anlaşılmakdadır. Bunun gibi, Allahü teâlâ, bu ümmet içinde halîfe yapacağını açıkca bildirdi. Halîfelerin Şeyhayn olacağını da rü’yâ ile bildirdi. Bunun gibi, âhır-zemân Peygamberinin geleceğini Îsâ aleyhisselâma müjde etmekle, geldiği zemân Ona itâ’at ediniz demiş oldu. (Benim yoluma, benden sonra da Hulefâ-i râşidînin yoluna yapışınız!) hadîs-i şerîfi, Şeyhayna “radıyallahü teâlâ anhümâ” itâ’ati emr etmekdedir. Onların halîfe olacakları, buradan iktizâen anlaşılmakdadır.

4) Şeyhaynın halîfe olacaklarının haber verilmesi, hilâfetlerinin hak ve doğru olduğunu da göstermekdedir. Îsâ aleyhisselâmın, âhır-zemân Peygamberinin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” geleceğini müjdelemesi de böyledir.
5) İki mübhem nass birleşdirilince, kesin hâl alır. (Benden sonra Ebû Bekre ve Ömere uyunuz!) hadîs-i şerîfi, Şeyhaynın ismlerini açıkça bildiriyor ise de, halîfe olacakları anlaşılmıyor. (Benden sonra, Hulefâ-i râşidînin yoluna sarılınız!) hadîs-i şerîfi de, halîfeliği açıklıyor. İkisi biraraya gelince, Şeyhaynın halîfe olacakları açıkca anlaşılıyor. Ayrı ayrı bildirilmesinin sebebini, hikmetini ancak sözün sâhibi bilir.
6) (Edille-i şer’ıyye) dörtdür. Bunlardan üçüncüsü, (İcmâ’)dır. İcmâ’ hâsıl olması için, (Kitâb)dan veyâ (Sünnet)den bir (Delîl), ya’nî sened bulunması lâzımdır. Eshâb-ı kirâm, birbirlerine delîlleri hâtırlatarak icmâ’ hâsıl oldu. Bu icmâ’ ile Ebû Bekri “radıyallahü teâlâ anh” halîfe yapdılar. Alînin “radıyallahü teâlâ anh” (Onun bu işe dahâ lâyık olduğunu biliyoruz) sözü de, böyle olduğunu göstermekdedir.
7) İmâm-ı Nevevînin ve başka âlimlerin, (istihlâf) ve (Sarîh nass) sözleri, çeşidli ma’nâlar bildirirler. Ölüm yaklaşınca, hâl ve akd sâhiblerini, ya’nî devlet işlerinde söz sâhibi olanları toplayıp, buna (Bî’at) ediniz demek, sarîh nass ile istihlâf olur. Yâhud, bu kimsenin halîfe olmağa lâyık olduğunu bildirmek, istihlâf olur. Burada ölümün yakın olması ve devlet adamlarını toplayıp söylemesi lâzım değildir. Emr değil, haber vermek olur. Birini böyle istihlâf etmek, başkasının halîfe olmasına mâni’ olmaz. İstihlâf, ba’zan açıkca bildirilmez. Sözün [Nassın] muktezâsından anlaşılır. Yâhud, iki nassın terkibinden [birleşdirilmesinden] anlaşılır. Fıkh âlimleri, nassın muktezâsını başka başka anlıyabilirler.
Yukarıdaki yedi önsöz anlaşılınca, asl cevâba başlıyabiliriz: İmâm-ı Nevevînin mezhebinin reîsi, hattâ bütün hadîs ve fıkh âlimlerinin reîsi olan imâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh”, (Geldiğin zemân beni bulamazsan, Ebû Bekre sor!) hadîs-i şerîfinin, Ebû Bekrin halîfe olacağını açıkca bildirdiğini anlamışdır.




 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
İmâm-ı Şâfi’înin ilmi pek derin, idrâki ve muhâkemesi çok kuvvetli idi. Allahü teâlânın âyetlerinden bir âyet idi. O buyuruyor ki, bu hadîs-i şerîf hernekadar bir kadına emr idi ise de, hazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağını kinâye yolu ile göstermekdedir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bunu haber verirken bir hoşnutsuzluk, üzüntü göstermedi. Bu hâli, haber verilen şeyin meşrû’ olduğunu göstermekdedir. Çeşidli yerlerde bildirilen hadîs-i şerîfler, hazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağını dahâ açık haber vermekdedirler. Hepsi bir araya gelince, (tevâtür), ya’nî kesinlik hâsıl olmakdadır. İmâm-ı Nevevînin (Nass olsaydı, onu söyler ve ona uyarlardı. Bir nass söylemediler) sözü yerinde değildir. Çünki, çeşidli (Nass)ları, ya’nî açık haberleri söylediler. Meselâ, nemâzda imâm yapılan, halîfe olur dediler. Bunu Eshâb-ı kirâmın hepsi bildiği için, başka nassları araşdırmağa, söylemeğe lüzûm görmediler. Zâten, Resûlullah vefât etdiği için, hepsi üzüntülü, sersem hâlde idi ve arabların mürted olup Medîneye yürüdükleri haberleri geliyordu. Halîfe seçiminin acele olması îcâb etdi. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hasta oldu. Ebû Bekre söyleyiniz! Nemâzı kıldırsın buyurdu. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât edince düşündük. İslâmın bayrağı ve dînin direği olan nemâzda Resûlullahın önümüze geçirdiğini başımıza halîfe yapmağa râzı olup, Ebû Bekri halîfe seçdik).

Süâl: Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömeri ve Ebû Ubeydeyi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” göstererek, bu ikisinden birine bî’at ediniz, dedi. Bu davranışı, kendinin halîfe olacağını gösteren bir nass bulunmadığını göstermiyor mu? Nass varken başkasını tercîh etmek harâm olmaz mı?
Cevâb: Hazret-i Ebû Bekrin bu hareketi, kendisinin halîfe yapılması için bulunan nassı başkalarına da söyletmek için, kurnazca ve nâzikce yapılan bir davranışdır. Kendi bildiğini, başkalarının ağzından herkese duyurmak içindir.
Bu ümmetin en üstünü hazret-i Ebû Bekr olduğunu, islâm âlimlerinin çoğu bildirdi. Hazret-i Osmândan sonra en üstün de, hazret-i Alî olduğu sözbirliği ile bildirildi. Hazret-i Alînin, hazret-i Osmândan, hattâ Şeyhayndan üstün olduğunu bildirenler de oldu. (İstî’âb) kitâbında, Abdüllah bin Ebî Kuhâfe isminin bulunduğu sahîfede, Nizâl bin Sebre diyor ki, hazret-i Alî (Peygamberimizden sonra, bu ümmetin en hayrlısı Ebû Bekrdir. Ondan sonra Ömerdir) dedi. Hazret-i Alînin böyle söylediğini, kendi oğlu Muhammed bin Hanefiyye ve Abd-i Hayr ve Ebû Cuheyfe de haber verdiler.




 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Hazret-i Alî yine buyurdu ki, (Resûlullah ileriye geçdi. Ondan sonra Ebû Bekr geçdi. Hazret-i Ömer üçüncü oldu. Sonra fitne çıkdı). Abd-i Hayr diyor ki, hazret-i Alîden işitdim: (Allahü teâlâ, Ebû Bekre rahmet eylesin ki, bu ümmeti bir araya ilk toplıyan o oldu) dedi. Abdüllah bin Ca’fer Tayyâr dedi ki, (Ebû Bekr bize halîfe oldu. O çok hayrlı ve çok merhametli idi). Mesrûk dedi ki, (Ebû Bekr ile Ömeri sevmek ve üstünlüklerine inanmak, Ehl-i sünnet alâmetidir). (İstî’âb)dan alınan yazı burada temâm oldu. İbni Hacer-i Mekkî buyuruyor ki, (Hazret-i Alînin üstün olduğunu söyliyenler, birkaç bakımdan üstün olduğunu bildirmişlerdir. Bu üstünlük, fadl-i küllî değildir). Bu ise, üç halîfeden başka olanlardan dahâ üstün olduğunu gösterir.

Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’înin ayrı ayrı üstünlükleri vardı. Tâbi’înin çoğu müctehid değildi. (İcmâ’), müctehidlerin sözbirliği demekdir. Bir mes’elede icmâ’ varken, mukallidin sözüne uymak câiz değildir. İcmâ’ bulunmıyan işlerde çeşidli ictihâdlar bulunur. Münâzara ve mürâce’at olunarak, bu ihtilâflar ortadan kalkar. İcmâ’ hâsıl olur. Selef-i sâlihînin bütün icmâ’ları böyledir. Selmân-ı Fârisînin, (Ebû Bekrin hilâfetinde isâbet oldu ve hatâ oldu) sözü, Ebû Bekrin üstünlüklerinde, çeşidli ictihâdlar olup, seçilmesine icmâ’ hâsıl oldu demekdir. Ebû Cuheyfe diyor ki, (Benim ictihâdım, hazret-i Alînin herkesden dahâ üstün olduğunu gösteriyordu. Hazret-i Alî, minberde bu ümmetin en üstünü Ebû Bekrdir. Sonra Ömerdir deyince, bu ictihâdım yok oldu). İmâm-ı Mâlikin (Ben kimseye Peygamberin parçasından dahâ üstün diyemem) sözü de, fadl-i cüz’î göstermekdedir. Hazret-i Alînin “radıyallahü teâlâ anh” dahâ üstün olduğunu bildiren azınlığın sözleri hep böyledir.
Süâl: Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” dahâ üstün olduğunu bildiren kelâm âlimlerinin sözlerinin kesin olmadığı, zan etdikleri anlaşılmıyor mu?
Cevâb: Evet, kesin bildirenler olduğu gibi, zan edenler de oldu. Zan ile bildirenler de, bu zanlarını ters olarak kullanmamış, yine müsbet olarak bildirmişlerdir. Bu da Ebû Bekrin üstünlüğünden dönmenin mümkin olamıyacağını göstermekdedir. Ehl-i sünneti açıklıyanların reîsi olan Ebül-Hasen-i Eş’arî, Ebû Bekrin üstünlüğünü kat’î olarak bildirmekdedir. Başkalarının zan ile, ictihâd ile seçildi demeleri, bu kesinliği değişdiremez. (Eşâ’ire), ya’nî Ehl-i sünnet âlimleri, iki kısmdır: Birinci kısmı, münâzarada hep kazanmışlardır. Bunlar hadîs ilmiyle çok uğraşmamışlardır. Ebû Bekr-i Bâkıllânî ve İmâm-ı Râzî, Kâdî Beydâvî ve Kâdî Adud ve Sa’deddîn-i Teftâzânî böyledir. İkinci kısm, hadîs âlimleridir. Bunlar da münâzaraya, derinliğe dalmamışlardır.




 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Âcürî ve Beyhekî bunlardandır. Biz mukallidler, her iki sınıf âlimlerin sofralarının artıkları ile geçiniyoruz. Bu yüksek âlimlerin kâselerini yalamakla besleniyoruz. Hazret-i Ebû Bekrin üstünlüğü zannîdir diyenlerin sözlerine dikkat edilirse, Selef-i sâlihînden, zıd haberler geldiği için, böyle söylemişlerdir. Hâlbuki, bu haberlerin hakîkatde zıd [ters] olmadıklarını yukarda açıkladık. Ba’zıları da, üstünlüğü halîfe seçimindeki sözbirliği ile ölçmüşdür. Hâlbuki, üstünlüğün dahâ nice şeylere bağlı olduğunu yukarda bildirdik. Bunlardan biri, önce îmân etmek idi. Selef-i sâlihînin sözlerinden anlaşılıyor ki, halîfe seçimi, üstünlük anlaşıldıkdan sonra oldu. Üstünlük, (Hilâfet-i nübüvvet) de, ya’nî Peygamberin halîfesi olmakda şartdır. Bu halîfeliğin zemânı da otuz senedir. Bundan sonra gelen halîfelerde üstünlük şart değildir. (Şerh-ı mevâkıf) bunu güzel anlatıyor. Kitâbın sonunda diyor ki:

(Üstünlük, kesinlikle anlaşılabilen şey değildir. Çünki, yalnız akl ile ölçülüp anlaşılamaz. Meselâ sevâbın çokluğu görülerek üstündür denilemez. Nakle dayanarak anlamak lâzımdır. Fıkh bilgisi de değildir ki, (zann-ı gâlib) ile amel olunabilsin. Bu mes’ele ilm işidir. Bunda yakîn, kesinlik lâzımdır. Birbirlerine uymıyan nasslar, yakîn bilgi vermez. Fazîletin, sevâbın çokluğuna sebeb olan şeylerin çok olması da kesinlik ifâde etmez. Çünki, sevâb, Allahü teâlânın ihsânıdır. İbâdet yapan birine sevâb vermiyebilir. Başkasının ibâdetine ise, çok sevâb verir. Halîfe seçilmek, kesin olsa bile, üstünlüğü kesin olarak göstermez. Olsa olsa, zan hâsıl eder. O hâlde, nasıl olur da, üstün varken üstün olmıyanın imâmeti [ya’nî halîfe seçilmesi] sahîh olmaz sözü kesin olarak söylenebilir? Bununla berâber, hazret-i Ebû Bekrin, sonra hazret-i Ömerin, sonra hazret-i Osmânın ve sonra hazret-i Alînin üstün olduklarını, Selef-i sâlihîn bize haber verdi. Selef-i sâlihîne hüsn-i zan ederek, bunu bilmeselerdi, bildirmezlerdi deriz. Bunun için, onlara tâbi’ olmamız vâcib olur. Doğrusunu Allahü teâlâ bilir deriz.
Âmidî [Seyf-uddîn Alî bin Muhammed] diyor ki, efdal olmak, birinin câhil, ötekinin âlim olması veyâ ötekinin birinciden dahâ âlim olması gibi iki dürlü olur. Eshâb-ı kirâm için, böyle üstünlük, kesinlikle söylenemez. Çünki, çoğunda husûsî fazîlet olduğu gibi, müşterek fazîletleri de vardır. Bir fazîlet, birkaç fazîletden dahâ kıymetli olabilir. Bunun için, fazîletleri çok olana en üstün denilemez). Şerh-ı mevâkıfın yazısı burada temâm oldu. [Âmid şehri, Diyâr-ı Bekrin eski ismidir. (Dürr-ül-muhtâr) da şâhidliği anlatırken ve (Fevâid-ül-behiyye) de diyor ki, (Selef-i sâlihîn), hadîs-i şerîfde medh olunan ilk iki asrın âlimleri demekdir. Bunlara (Sadr-ül-evvel) de denir.]
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
(İcmâ’), dört delîlden biridir. Hiç hilâf olmadığı zemân, kat’î kesin olur. Bir hilâf bulunursa, bu hilâf şâz ve nâdir olsa bile, bu icmâ’, zannî olur. Kat’î olmaz. Ehl-i sünnete göre, hazret-i Osmânın hilâfeti hakdır. Bu söz icmâ’ ile bildirilmişdir. Fekat hazret-i Osmânın, hazret-i Alîden üstün olduğunda icmâ’ yokdur. Görülüyor ki, hilâfetin kat’î olması, üstünlüğün kat’î olmasına sebeb olmuyor. Üstünlüğün zannî olması da hilâfetin zannî olmasına sebeb olmuyor. Hakîkî üstünlük, Allahü teâlânın çok sevmesidir. Bu ise, ancak vahy ile anlaşılır. Medh olunmak, üstünlüğü göstermez. Çünki, Eshâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” medh olunmuşdur.
Süâl: Hazret-i Ebû Bekrin halîfe olacağını gösteren hadîs-i şerîfler, Allahü teâlânın yaratacağı şeyleri önceden haber vermek gibidir. Hak olduğunu göstermez. Gösterir desek bile câiz olduğunu gösterir. Çünki üstünlükleri müsâvî olan veyâ üstünlüğü az olan, halîfe olabilir. (Benden sonra Ebû Bekre ve Ömere itâ’at ediniz!) hadîs-i şerîfi, Allahü teâlâ bunların halîfe olmasını irâde etdiği için itâ’at ediniz demekdir. Çünki halîfe seçilene, üstün olmasa bile, itâ’at etmek vâcibdir. (Ebû Bekr ile ve Ömer ile birlikde mezârdan kalkarız) hadîs-i şerîfi de, tesâdüfen olacak şeyi haber vermekdedir. Bu haberler üstünlüğü göstermez. Diğer hadîs-i şerîfler ve rü’yâlar da, olacak şeyleri haber vermekdedirler denirse:
Cevâb: İrâde-i teşrî’î, irâde-i tekvînîye tâbi’dir. Allahü teâlâ, belli zemânda, belli insanları yaratacağını ezelde bildi. Bunlar için fâideli olacak işleri de bildi. O insanları, o zemânda yaratmağı irâde etdi. Harâmları ve halâlleri ve emrlerini ayırdı. Bunları takdîr etmiş oldu. Zemânları gelince yaratmakdadır. Şeyhaynın halîfe olacaklarını ezelde irâde etdi. Bu irâdesini Resûlüne bildirdi. Resûlullah da (Benden sonra) buyurarak, (İrâde-i tekvînî)yi ve (İtâ’at ediniz!) buyurarak, (İrâde-i teşrî’î)yi bildirdi. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gelmesini ve Ona îmânın farz olmasını, ezelde irâde etmesi gibi oldu. Resûlullaha îmânın farz olması, halîfelere itâ’at etmenin vâcib olması, onların fazîletlerini gösterir. Bu fazîletden üstün bir fazîlet olamaz. Şeyhaynın halîfe olacaklarını haber veren elliden fazla delîl vardır. Bunların çoğu açık bildirilmişdir.
Süâl: Hazret-i Ömer ve hazret-i Osmân, Müt’a ve Kırân haclarını yasak etdiler. Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bunlara karşı geldi. Buna ne dersiniz?
Cevâb: Dört mezheb âlimleri bildiriyor ki, hazret-i Ömer Müt’a haccını inkâr etmedi.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Mekkeliler için, ifrâd haccı dahâ sevâbdır buyururdu. Haccın birçok nüsükünde, dört mezheb arasında da ihtilâflar vardır. Bunlar ictihâd ayrılıklarıdır. İctihâd ayrılıkları bid’at değildir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” haccı nasıl yapdığını, Eshâb-ı kirâm, bütün ayrıntıları ile haber verdiler. Bu haberler arasında hiç ayrılık yokdur. Ba’zı işleri ne niyyetle yapdığını anlamakda ihtilâf olmuşdur. Şâfi’î ve Mâlikî, Resûlullahın haccı, (İfrâd) idi dediler. Hazret-i Ömer ve Osmân da bunu söylemişlerdir.

Süâl: Müt’a nikâhı Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zemânında vardı. Hazret-i Ömer halîfe olunca yasak etdi. Bu, sünneti değişdirmek değil midir?
Cevâb: Bunun için olan hadîs-i şerîflerde Eshâb-ı kirâm ihtilâf hâlinde idi. Hazret-i Ömer ihtilâfa son verdi. İcmâ’ hâsıl oldu. Hazret-i Ömerin, Resûlullahın halîfesi olduğu buradan da anlaşılmakdadır. Müt’a nikâhının harâm edildiğini bildiren hadîs-i şerîf Buhârîde, Müslimde ve Muvattada yazılıdır. Bunu haber verenlerden biri de hazret-i Alîdir.
Süâl: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, vefât edeceğine yakın kâğıd, kalem istedi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hastalık ağrıları ile söylüyor. Bize Allahın kitâbı yetişir diyerek, bu emre karşı geldi denilirse:
Cevâb: Müşâvere âyeti gelince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, birçok işleri, Eshâbına danışırdı. Birçok işde, Eshâb-ı kirâmın dediklerine uygun vahy gelirdi. Abdüllah bin Ubeyyin cenâze nemâzını kılmak da böyle olmuşdu. Hazret-i Ömerin fikrini söylemesi, bunun için idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hazret-i Ömerin sözünü doğru bulup, bir dahâ istemedi. Perşembeden pazartesiye kadar, bir dahâ bunu tekrâr etmedi. Arzû etseydi, bu günlerde yine emr ederdi. Yazılması lâzım olsaydı, tekrâr istemesi lâzım olurdu. Bu iş, hazret-i Ömerin, Resûlullah yanındaki kıymetini, şerefini gösteren vesîkalardan biridir. Kâğıd getirmeği istiyenlere karşı, (Sorunuz. Acabâ sayıklamış olmasın) demesi de suç olmaz. O sayıklamaz. Hep doğru söyler. Bunun için, iyi anlamak için sorunuz, demekdir. Bununla berâber, sayıklıyormu sözünü hazret-i Ömerin dediğini bildiren sağlam haber yokdur. (Resûlullah, hazret-i Alînin halîfe olmasını yazacakdı. Hazret-i Ömer, bunun için mâni’ oldu) demek, boş sözdür. Gâibden haber vermek olur. Halîfe yazmak isteseydi, hazret-i Ebû Bekri “radıyallahü teâlâ anh” yazardı. Çünki, hastalık günlerinde, hazret-i Âişeye (Bana baban Ebû Bekri çağır!




 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Ona yazacağım ki, biri çıkıp, kendisinin Ebû Bekrden hilâfete dahâ lâyık olduğunu söylemesinden korkuyorum. Allahü teâlâ ve mü’minler, yalnız Ebû Bekrden râzıdırlar) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf (Müslim) de yazılıdır. O sırada (Yanımdan gidiniz!) buyurması, (Refîk-ı a’lâ)yı istediğini göstermekdedir.

Süâl: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” iş başına akrabâsını getirdi. Bu doğru mudur?
Cevâb: Hazret-i Alî de böyle yapdı. Bu işleri için, bu büyüklere dil uzatılamaz. Bunun gibi, hazret-i Alî, hazret-i Osmânın kâtillerine kısâs yapmadı. Ebû Mûsel-Eş’arîye ve Ebû Mes’ûd-i Ensârîye saygı göstermedi. Müslimânların kanlarının dökülmesine mâni’ olmadı. Tebük gazvesinde bulunmadı. Bunlar, hazret-i Alînin şerefini azaltmaz. Hazret-i Osmânın kendi akrabâsına ihsânda bulunması da, islâmiyyetin emr etdiği birşeydir. (Sıla-i rahm) sevâbına kavuşmuşdur. Bunları hep kendi malından verdi. Beyt-ül-mâldan verseydi, suç denilebilirdi. Fekat, beyt-ül-mâlda olan hakkını almayıp, müslimânlara dağıtmak, suç değil, fazîletdir. Hazret-i Osmânın akrabâsı cihâd etdiler. Çok kahramanlık yapdılar. Her mücâhid gibi, bunlara da haklarını verdi. Hazret-i Osmân zemânında, İslâmiyyetin Asyâya, Afrikaya yayılmasında, onun bol ihsânlarının çok fâidesi oldu. Resûlullah da, ganîmetden, Kureyş kabîlesinden olanlara başkalarından dahâ çok verirdi. Hâşim oğullarına bunlardan da çok verirdi. Hazret-i Ömerin (Korkarım ki Osmân, Benî Ümeyyeyi müslimânların başına geçirir) demesi, onun işlerini beğenmediği için değil, fâidesi olmaz demekdir. Müctehidin, kendi ictihâdı ile hareket etmesi suç olmaz. Halîfenin, dilediğini, dilediği işin başına geçirmesi hakkıdır. Hattâ vazîfesidir. Akrabâsı, kendisine dahâ itâ’atli oldukları için, onları tercîh etmesi iyi oldu. Onların yapdığı yanlış işler, onun emri ile değildi. Halîfenin gaybı bilmesi lâzım gelmez. Velîd bin Ukbeye kısâs yapmaması, şikâyetleri değerlendirebilmek içindi. Kûfeliler, Velîd şerâb içdi diye haber verdiler. Doğrusunu anlayınca, hazret-i Alîye emr edip, Velîde had cezâsı vurdurdu. Abdüllah bin Mes’ûdün hâzırladığı Mushafı yakarak, müslimânları Şeyhaynın “radıyallahü teâlâ anhümâ” Mushafı üzerinde birleşdirdi. Bu işi, ona hakâret değildir. İslâmiyyete büyük hizmetdir. Ebû Zer İcmâ’a uymadığı için, onu Medîneden çıkardı. Keyfi için çıkarmadı.
Süâl: Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” Muhammed bin Ebû Bekrin feryâdına yetişmedi.
Cevâb: Muhammed bin Ebû Bekr, hatâdan ve günâhdan ma’sûm değildi. Halîfenin onu cezâlandırması vazîfesi idi.




 
Üst Alt