TEFSİR NAHL Suresi Türkçe Okunuşu ve Tefsiri

BULUT

Aktif Üyemiz
Yönetici
101. Biz bir âyetin yerine onun hükmünü kaldıracak başka bir âyet getirdiğimiz zaman, ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilmektedir, kâfirler: “Sen, başka değil, sadece Allah adına yalan uyduran bir iftirâcısın!” derler. Hayır! Onların çoğu işin gerçeğini bilmezler.

Nesh ve tebdîl, bir şeyi kaldırmakla birlikte bir başkasını onun yerine koymaktır. Cenâb-ı Hak bir kısım âyetleri indirir, mü’minler onunla bir müddet amel eder, sonra onu kaldırıp yerine başka bir âyet indirirdi. Nitekim Abdullah b. Abbas (r.a.)’den şu bilgi nakledilir: Resûlullah (s.a.s.)’e içinde şiddet olan bir âyet nâzil olduğunda insanlar onu alır ve Allah’ın dilediği bir süreye kadar onunla amel ederlerdi. Sonra o âyetle amel insanlara zor gelir ve Allah da bu hükmü nesh eder, yerine katından bir rahmet olarak amel edilmesi daha kolay ve daha hafif bir âyet indirirdi. Bu gibi durumlar karşısında Kureyş kâfirleri: “Muhammed ashâbıyla alay ediyor. Onlara bugün bir emir veriyor, yarın onu yasaklıyor ve daha kolay bir şey getiriyor. Bu ancak, onun kendinden ortaya attığı bir iftiradır” derlerdi. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XX, 93) Âyet-i kerîme bu tür durumlardan bahsetmektedir. (bk. Bakara 2/106)

Bu bakımdan işin gerçeğini açıklamak üzere:

102. Rasûlüm! De ki: “O Kur’an’ı mü’minlerin imanını pekiştirmek, müslümanlara bir doğru yol rehberi ve bir müjdeci olmak üzere Rabbinden değişmez bir gerçek olarak Rûhu’l-Kudüs indirmektedir.”

Bu âyet-i kerîme müşriklerin yukarıdaki iddiasını reddedip bu vesileyle Kur’an’ın inişinin bir kısım hikmet ve maksatlarını haber verir. Buna göre Cibrîl (a.s.) vasıtasıyla peyderpey inen Kur’an’ın gayesi, getirdiği kesin delillerle inananların imanını kuvvetlendirmek, kalplerine sebât vermek, Allah’ın emirlerine teslim olanların doğru yolu bulmalarına rehberlik yapmak ve Kur’an yolunda yürüyenlere ebedî bir kurtuluş ve saadetin müjdesini vermektir. Buna göre onu hemen reddetmek veya ona cephe almak yerine, onun bu ulvî hedefleri üzerinde düşünmek şüphesiz ki daha faydalı olacaktır.

Buna rağmen:

103. Senin hakkında kâfirlerin: “Ona Kur’an’ı kesinlikle bir insan öğretiyor” dediklerini elbette biliyoruz. Kaldı ki, Kur’an’ı sana öğrettiğini iddia ettikleri kişinin dili yabancıdır, Kur’an ise açık ve anlaşılır bir Arapçadır.

104. Allah’ın âyetlerine inanmayanları Allah doğru yola erdirmeyecektir. Üstelik onlara pek acı bir azap vardır.

105. Böyle bir yalanı ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar uydurur. İşte asıl yalancılar da onlardır.


Rivayete göre Mekke’de Aynu’t-temr ahâlisinden işleri kılıç cilalamak olan Yesar ve Cebr adlı iki hıristiyan köle vardı. Kendi dilleriyle bir kitap okurlardı. Resûlullah (s.a.s.) onlara uğrar ve okuduklarını dinlerdi. Bu sebeple müşrikler: “Muhammed Kur’an’ı onlardan öğreniyor” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu 103. âyeti indirip onları yalanladı. (Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 288) Gerçekten de bu olacak iş değildir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.)’e Kur’an’ı öğrettiğini iddia ettikleri kişinin dili yabancı, Kur’an’ın dili ise, hem muhtevası hem nazmı itibariyle hiçbir beşerin benzerini ebediyen söyleyemeyeceği güzellikte apaçık Arapça bir dildir. Anadili Arapça olan ve Arapçayı çok iyi seviyede bilen birinin bile Kur’an gibi bir söz söyleme ve öğretme imkânı yokken, hele hele hiç Arapça bilmeyen birinin, Arapçanın en güzel örneği olan Kur’an gibi bir edebiyat şaheserini, insanlığın din ve dünyasını kurtaracak kıymette bir hikmet kaynağını dikte ettirdiğini söylemek düpedüz saçmalıktan başka bir şey değildir. Bu tür iddialar ortaya atarak Allah’ın âyetlerine inanmayanları, Allah, bu durumlarını devam ettirdikleri sürece doğru yola erdirmeyecektir. Bu şekilde imansız öldükleri takdirde cehennemde acı bir azaba uğrayacaklardır. Peygamberimiz (s.a.s.) ve İslâm hakkında yalanları, önceden müşriklerin yaptığı gibi bundan böyle de, ancak Allah’ın âyetlerine inanmayan ve yalancıların ta kendileri olan kimseler ileri süreceklerdir.

Ancak, baskı ve işkence altında tutularak gönlünde taşıdığı doğru düşünce ve inancın aksini ifade etme, daha açık bir ifadeyle “yalan söyleme” zorunda kalan müslümanın hâli ne olacaktır:

106. Kalbi imanla dopdolu ve doygun olduğu halde baskı altında kalarak inkâra zorlanıp da bunu ancak diliyle yapan hâriç, her kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder ve bile isteye gönlünü küfre açarsa, böylelerinin üzerine dünyada Allah tarafından bir hışım çökecek, âhirette de onların payına çok büyük bir azap düşecektir.

Âyetin şöyle bir iniş sebebi vardır: Rivayete göre müşrikler Ammâr’ı, babası Yâsir’i, annesi Sümeyye’yi, Suheyb’i, Bilâl’i, Habbab’ı ve Salim’i alıp onlara işkence etmeye başladılar. Sümeyye, iki deveye bağlandı ve ön tarafına bir harbe saplandı. Ona, “Sen erkekler sebebiyle İslâm’a girdin” denildi. Hem kendisi hem de kocası Yâsir fecî bir şekilde öldürüldü. İslâm tarihinde ilk şehit edilen kişiler bunlardır. Ammâr ise, zor ve baskı altında diliyle onların istediklerini söyledi. Sonra gelip bunu Resûlullah (s.a.s.)’e arzetti. Efendimiz: “Kalbini nasıl buluyorsun?” sorunca O, “İman ile dopdolu ve huzur bulmuş olarak” diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.): “Bir daha aynı şeyi yapmaya kalkışacak olurlarsa, sen de öyle yap” diye izin verdi. (Hâkim, el-Müstedrek, II, 357)

Dolayısıyla bu âyet, imanlarından vazgeçirilmek üzere dayanılmaz işkencelere ve acılara maruz bırakılan müminlerle alâkalıdır. Onlara, eğer hayatlarına karşılık küfrü kabul etmeye zorlanırlarsa, kalpleri iman bakımından sağlam olmak şartıyla sadece dilleriyle küfür sözlerini söylemelerinde bir sakınca olmadığı, böyle yaptıklarında affedilecekleri bildirilmektedir. Diğer taraftan eğer küfrü gönülden kabul ederlerse, hayatlarını kurtarsalar bile Allah’ın azabından kurtulamazlar. Fakat bu, kişinin hayatını kurtarmak için küfrü mutlaka söz ile kabul etmesi gerektiği mânasına gelmez. Bu sadece bir ruhsattır ve mümin için ideal bir durum değildir. Bu ruhsata göre eğer kişi küfrü kabul ettiğini söylerse, bundan hesaba çekilmez. Gerçekte bir mümin için ideal olan vücudu parça parça doğransa bile haktan başka bir şey söylememektir.

Resûlullah (s.a.s.) zamanında bazılarının bu ideale göre davrandığını, bazılarının ise kendilerine verilen izinden faydalandıklarını gösteren misaller vardır: Habbab b. Eret (r.a.) eriyen yağları ateşi söndürünceye dek kor üzerinde yatmaya zorlanmış, fakat imanında sebat göstermiştir. Bilal-i Habeşi (r.a.) de demirden bir zırh içinde kavurucu sıcağın ortasında bırakılmıştır. Daha sonra kızgın kum üzerinde sürüklenmiş, fakat yine de “Allah birdir” demeye devam etmiştir. Habib b. Zeyd b. Asım (r.a.) adındaki müminin ise yalancı peygamber Müseylime’nin emriyle uzuvları birer birer kesilmiştir. Her uzvu kesilişinde ona bu yalancıyı peygamber olarak kabul etmesi söylenmiş, fakat o son nefesini verinceye dek her seferinde onun peygamberliğini reddetmiştir. (bk. Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, V, 172) Ammar b. Yasir (r.a.) ise yukarıda zikredildiği üzere çektiği acılar karşısında canını kurtarabilmek için sadece diliyle onların istediklerini söylemiştir.

Bu gibilere bir sorgu ve ceza olmakla beraber kalplerini isteye isteye küfre açan kimselerin dünyada Allah’ın gadap ve hışmına, âhirette de büyük bir azaba uğrayacaklarında şüphe yoktur. Bunun sebebi şudur:

107. Onları böyle bir yola iten sebep, ancak dünya hayatına gönül verip onu âhirete tercih etmeleridir; Allah da, artık küfürde kökleşmiş o inkârcılar gürûhunu doğru yola erdirmez.

108. Böyleleri, küfürleri yüzünden kalplerini, kulaklarını ve gözlerini Allah’ın mühürleyip çalışmaz hâle getirdiği kimselerdir. Onlar gâfillerin ta kendileridir.

109. Şüphesiz âhirette en büyük zarara uğrayacak olanlar da onlardır.


Âyetlerin bildirdiği sebepleri daha açık söylemek gerekirse:

Dünya hayatına gönül verip onu âhiret hayatına tercih etmeleri; âhireti unutup sadece dünya zevklerine dalmaları,

Kâfirlikte devam etmeleri yüzünden bir türlü Allah’ın davetine kulak verip doğru yolu bulamamaları,

Yine küfürde ve İslâm’a düşmanlıkta ısrar etmeleri sebebiyle, yaptıklarının tabii bir neticesi olarak Allah tarafından kalplerinin, kulaklarının ve gözlerinin mühürlenmesi,

Gerçeği bir nebze dahi olsa sezmelerine imkân bulamayacak şekilde derin ve koyu bir gafletin içinde olmaları.

Bu sebeple onlar, dünyada ömür sermayelerini ebedî azaba sebep olacak davranışlara sarf ederek zayi ettikleri için âhirette de gerçekten zarara uğrayan kimseler olacaktır. Müflisler gibi elleri boş, gönülleri hasret ve nedâmetle dolu olarak cehennem ateşine yaslanacaklardır. Hem pişmanlık ateşiyle kalpleri ve ruhları, hem de cehennem ateşiyle bedenleri yanacaktır.

Bununla birlikte, İslâm’ı en güzel bir şekilde yaşayabilmek için hicret, cihad ve sabır gibi ilâhî buyruklara sarılan mü’minlere Yüce Allah’ın muamelesi elbette farklıdır:

110. Sonra şu da kesin bir gerçek ki, elbette senin Rabbin, mihnet ve işkencelerle, zulüm ve baskılarla sınandıktan sonra hicret eden, ardından Allah yolunda cihâd eden, çalışıp didinen ve sabredenlerin yardımcısıdır. Doğrusu Rabbin, onların bütün bu güzel davranışlarına karşılık olarak gerçekten çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.
 

BULUT

Aktif Üyemiz
Yönetici
111. Mahşer günü herkes gelip sadece kendisini kurtarmaya çalışacak, herkese dünyada iken yaptıklarının karşılığı eksiksiz ödenecek ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır.

Müşrikler, Mekke’de müslümanları dinlerinden döndürmek için onlara akla hayâle gelmedik eziyetler yaptılar, işkence ettiler, dövdüler, sövdüler, hatta öldürdüler. Bu yapılanlar sadece müslümanların imanlarının kuvvetlenmesine ve dinlerine daha sıkı bağlanmalarına sebep oldu. Fakat şartlar iyice kötüleşip Mekke artık yaşanamaz hale gelince önce Habeşistan’a, ardında da Medine’ye hicret ettiler. Medine’ye hicretten sonra da din düşmanlarıyla Bedir, Uhud, Hendek, Huneyn, Tebük gibi büyük savaşlar yaptılar ve hep sabrettiler. Cenâb-ı Hak onlara ve kıyamete kadar da gerektiğinde hicret, cihad ve sabır bakımından onların izinden yürüyenlere mağfiret ve merhametini müjdelemektedir. Allah dünyada onlara zafer ve hoş bir hayat lütfedeceği gibi, herkesin bir bahane bulup kendini savunmaya kalkışacağı, ancak herkese sadece yaptığının karşılığının verileceği, kimseye en küçük bir haksızlığın yapılmayacağı çetin ve belâlı mahşer gününde de onlara mağfiret ve merhametiyle muamele edecektir. müslüman Allah yolundaki eziyet, meşakkat ve imtihanlara bunun için sabretmeli, böyle güzel bir neticeye ulaşabilmek, fânî imkânlarını ebedî nimet ve sermayeye dönüştürebilmek için var gücüyle çalışmalıdır.

Unutmamak gerekir ki, Allah’ın emirlerine itaat ve nimetlerine şükür, her türlü başarı, mutluluk ve kurtuluşun en mühim anahtarı iken, bunun aksine inkârcılık ve nimetlere nankörlük ise, sadece âhirette değil, dünyada bile büyük felâketlere uğramaya sebeptir:

112. Allah ibret için bir ülkeyi örnek veriyor: Bu ülkenin halkı emniyet ve huzur içinde yaşıyor; rızıkları her taraftan bol bol geliyordu. Sonra bunlar Allah’ın nimetlerine nankörlük edince, Allah da yaptıklarına karşılık onlara bütün benliklerini saran bir açlığı ve korkuyu tattırdı.

113. Onlara bizzat kendilerinden bir peygamber de geldi, fakat onu yalanladılar. Zulme gömülmüş giderlerken, çok geçmeden, onları azap kıskıvrak yakalayıverdi.


Burada şöyle bir ülke tasviri yapılmaktadır: Bu ülkenin halkı gayet emniyet ve güven içinde yaşamaktadır. Komşu ülkelerle ilişkileri dostâne ve iyidir. Düşman istilası, baskın tehlikesi, anarşi ve terör söz konusu değildir. Havası hoş, suyu güzel, tabiî güzellikleri müstesnâdır. Hiçbir korku, sıkıntı, darlık ve endişeleri bulunmamaktadır. İhtiyaç duydukları bütün rızıklar her yerden bol bol gelmekte; sebzeler, meyveler, ürünler yağmur gibi yağmaktadır. Yiyecek, içecek, giyecek gibi tabii ihtiyaçlar bol miktarda bulunmaktadır. Dolayısıyla hiçbir kıtlık ve açlık korkusu yoktur. Halk, ülkelerinden pek memnun olup, burayı bırakarak başka bir yere göçmeyi düşünmüyorlar.

Fakat bu ülkede yaşayan halkın Allah’ın kendilerine bahşettiği nimetlerin kıymetini bilmedikleri, onlara karşılık Allah’a gerektiği şekilde şükretmedikleri, hatta Allah’ın nimetlerine nankörlükle mukabelede bulundukları anlaşılmaktadır. Allah’ın nimetleri içinde yüzüyor, fakat O’na isyan ediyorlar. Günahlara dalıyor, işlemedikleri günah, yapmadıkları rezalet kalmıyor. Daha da önemlisi kendi aralarından bir peygamber çıkıyor, onları kötülüklerden vazgeçmeye ve iyilik yapmağa çağırıyor. Fakat bunlar, yaptıkları yetmiyormuş gibi o peygamberi de yalanlıyor, ona eziyet ediyor ve onun tâbilerine olmadık işkenceler yapıyorlar. Böylece Allah’ın rahmet ve merhametinden uzaklaşıp gazabına uğruyorlar. Yapmakta oldukları suçlar yüzünden Allah onlara azap ediyor. Yıllarca süren kıtlıklar verip onları aç ve çaresiz bırakıyor. Emniyetlerini kaldırıp üzerlerine her taraftan korku kapıları açıyor. Düşmanlarının istilasına uğratıp onları soyduruyor, öldürüyor, mahvediyor. Başlangıçta bulunan emniyet, güven, huzur, istikrar, bolluk ve mutluluk gibi güzellikler yerlerini bütünüyle korku, anarşi, açlık, huzursuzluk ve yok oluşa terk ediyor.

Âyet-i kerîmelerde tasvir edilen ülkenin, “Çevrelerindeki insanlar yakalanıp götürülürken ve malları yağma edilirken, yaşadıkları Mekke’yi can ve mal emniyeti bakımından güvenilir ve mukaddes bir Harem bölgesi kıldığımızı görmezler mi?” (Ankebût 29/67) ayeti gereğince emin ve güvenli bir belde kılınan; İbrâhim (a.s.)’ın, “Rabbim! Sen de insanlardan bir kısmının gönlünü onlara yönlendir ve onları çeşitli ürünlerle rızıklandır ki sana şükretsinler” (İbrâhim 14/37), “Rabbim! Burayı emniyetli bir belde kıl; halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri de çeşit çeşit ürünlerle rızıklandır...” (Bakara 2/126) şeklindeki duaları bereketiyle rızkı her taraftan gelen Mekke olduğu belirtilmektedir. Fakat şurası bir gerçektir ki, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, huzur, güven vs. gibi Allah’ın verdiği her türlü nimete nankörlük eden, onları Allah’a taat yolunda yerli yerince kullanmayan, İsrâf edip saçıp savuran ve hatta onları Allah isyan yolunda kullanan her ülkenin akıbeti işte böyledir. Böyle kötü bir âkıbete uğramamak için Allah’a kulluk etmeli, nimetlerine şükretmeli, haramlardan uzak durarak helâl, temiz ve hoş şeylerle nezih bir hayat sürülmelidir:

114. Öyleyse, Allah’ın size rızık olarak verdiği helâl ve temiz nimetlerden yiyin. Eğer yalnız Allah’a kulluk yapıyorsanız O’nun nimetlerine şükredin.

İnsanın dünya hayatını devam ettirebilmesi için elbette yemeğe ve içmeğe ihtiyacı vardır. Bunu helâl yollardan karşılamalı ve ölçülü kullanmalıdır. Yiyip içmekten maksat ise hayvanlar gibi şuursuzca yaşamak değil, bu nimetleri bahşeden Allah’a şükretmektir. O’nun sevdiği bir kul olmaya çalışmaktır. (bk. Bakara 2/172) Bunun yolu, bedenin ihtiyaç duyduğu maddi gıdaların ötesinde, ruhun ihtiyaç duyduğu manevî gıdaları almaya özen göstermektir. Bu sebeple Hz. Mevlânâ, bu âyetin bir işareti sayılacak şekilde şöyle demektedir:

“Çocuğun gözü, eşek gibi maddî yiyeceklerde, dünyaya ait isteklerdedir. Akıllı kişilerin gözleri ise âhiret işlerinde, son hesaplardadır. O çocuk gibi gâfil olan kişi, ahırdaki otu lezzetli bulur, yâni dünya nimetlerinden hoşlanır, onların zevkine varır. Olgun kişi ise ahırdaki hayvanların kasap eliyle kesileceğini, yâni çeşitli gıdalarla beslenen bedenlerin sonunda mezarlarda çürüyeceğini düşünür. Bir adı da اَلْمُم۪يتُ (Mümît) “Öldüren” olan Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği çeşitli yiyecekler, aslında acıdır. Maksat bizi beslemektir. Sanki o, bizim etimizi tartmak için bir terazi koymuştur. Sen, Hakk’ın verdiği mânen öldürücü olan nimetlerini yeme de اَلْمُحْي۪ي(Muhyî) “diriltici” olan hikmet otunu otla. Çünkü Allah o otu, karşılığında senden bir şey beklemeden, sadece bir bağış olarak sana lutfetmektedir.

Ey gâfil kişi! Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da, «Allah’ın size rızık olarak verdiği helâl ve temiz nimetlerden yiyin» (Nahl 16/114) diye buyurduğu rızkı, sen «hikmet» sanmadın da «ekmek» sandın. Allah’ın verdiği rızk; mertebesine, anlayış ve seziş kabiliyetine göre, hikmet ve mârifettir. O yiyenin sonunda boğazında durmaz, seni öldürmez. Bu bedene ait olan ağzı kaparsan, sende mânevî ve rûhanî bir ağız açılır da, o ağızla ilâhî sırlar ve mârifetler lokmalarını yersin. Eğer sen şu beden şeytanının sütünden kesilirsen, Hakk’ın mânevî sofrasına oturursun da, nice akıl almaz nimetler yersin.” (Mevlânâ, Mesnevî, 3741-3748. beyitler)

İşin manevî yönü böyle olmakla beraber şeriat planında hangi etlerin haram kılındığını ve zaruret halinde tanınan ruhsatları bildirmek üzere şöyle buyruluyor:

115. Allah size sadece leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanların etini haram kıldı. Fakat kim bunlardan yemeye mecbur kalır da, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek şartıyla yerse, ona da bir günah yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.

Burada Allah’ın haram kıldığı etler beyân edilir ve zaruret halinde bunlardan istifadenin hudutları belirlenir.
Neyin helal neyin haram olduğunu belirlemede dikkat edilecek ölçü şudur:

Âyetin tefsiri, aynı konuyu işleyen Bakara sûresi 173. Âyette yapılmıştır.

116. Hiçbir delile dayanmadan sırf dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle, “Şu helâldir, şu haramdır” demeyin. Böyle yapmakla Allah adına yalan uydurmuş olursunuz. Allah adına yalan uyduranlar ise asla kurtuluşa eremezler.

117. Böylelerinin dünyada elde edecekleri şey, çok az süreli bir menfaatten ibarettir. Âhirette ise kendilerini can yakıcı bir azap beklemektedir.


Haram ve helâlleri tayin etme hakkı sadece Allah’a aittir. Bu sebeple ağızlarına geldiği şekilde bir şeyin helâl veya haram olduğunu söylemeye cür’et eden herkes Allah’ın hakkına tecavüz etmiş olur. Ancak liyakatli İslâm âlimleri Kur’an ve sünnet muhtevası içinde içtihat ederek haram veya helâlliği hususunda nasslarda açık hüküm bulunmayan meselelerin haram mı veya helâl mi olduğuna karar verebilirler.

Haksız ve liyakatsiz olarak haram ve helâli tayin etme yetkisini kendisinde görenler ve buna yeltenenler iki sebepten ötürü Allah adına yalan uydurmuş olurlar:

Böyle bir kimse ya Kur’an ve sünneti esas almaksızın, kendisinin helâl ve haram dediklerinin Allah tarafından da helâl ve haram kılındığını söyler.

Veya Allah’ın helâli ve haramı tayin etme yetkisinden vazgeçip insanları kendi hayatlarıyla alakalı hükümler koymada serbest bıraktığını söylemek ister.

Her iki iddia da Allah adına uydurulmuş bir yalan ve bir iftiradır. Bu şekilde, ister haram ve helâlle, ister hayatın tüm alanlarıyla alakalı Allah’ın hükümlerini hiçe sayarak yanlış yollara tevessül edenler, Cenâb-ı Hakk’ın müsaadesiyle dünyada az bir zaman yer, içer, zevklenip avunabilirler. Fakat onlar, âhirette pek acıklı bir azaptan kendilerini kurtaramayacaklardır.
Yiyecekler konusunda yahudilerle ilgili özel bir duruma gelince:

118. Yahudilere, daha önce sana bildirdiğimiz bazı yiyecekleri haram kılmıştık. Böyle yapmakla biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Yahudilere, zulüm ve taşkınlıkları sebebiyle haram kılınan yiyecekler En‘âm sûresi 146. âyette şöyle beyân edilmiştir: “Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kılmıştık. Sığır ve koyunların sırt ve bağırsaklarına yapışmış yahut kemiğe karışmış yağları dışındaki tüm iç yağlarını da onlara haram kılmıştır. Azgınlıkları yüzünden biz onları böyle cezalandırdık…” (Ayrıca bk. Nisâ/160-162)

Haber verilen bu özel durum diğer insanlar için de bir uyarı özelliği taşımakla birlikte, Allah’tan bağışlanma dileyip doğru yolu bulma fırsatının kesinlikle kaçtığı anlamına gelmez. Bilakis hemen arkasından tevbe kapısının sonuna kadar açık olduğu müjdesi yer almaktadır:

119. Ancak, hiç şüphesiz senin Rabbin, yaptığının günah olduğunu henüz bilmeden veya yanılıp da bir an nefsine mağlup olarak kötülük işleyen, sonra da çabucak bundan vazgeçip tevbe eden ve hallerini düzeltenlerin yanındadır. Doğrusu senin Rabbin, onların bu samimi tevbelerinden sonra elbette çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.

“Kötülük”, Allah ve Peygamberinin razı olmadığı, uygun görmediği her türlü inanç, söz, fiil ve davranışlardır. Bunların başında küfür, şirk ve isyanlar gelir. Cenâb-ı Hak, cehâletle; yani yaptıkları kötülüklerin kime karşı yapıldığını ve ne tür vahim neticeler doğuracağını bilmeden, şehevî arzularına kapılıp düşünmeden kötülük işleyenleri, tövbe edip hallerini düzelttikleri takdirde affedecek; onlara mağfiret ve merhametiyle muamele edecektir. Demek ki kul, küfür ve şirk de dâhil olmak üzere ne kadar günaha batmış olsa da sonsuz merhamet sahibi Rabbimiz tevbe ve ümit kapısını daima açık tutmakta; onları imana, amel-i sâlihe, hallerini ıslaha, tevbe ve istiğfara davet buyurmaktadır. Peşinden de, Allah’ın sevdiği biçimdeki bir kulluğu arzulayan herkese numûne olması için Hz. İbrâhim şahsında, kâmil bir mü’min şahsiyetinde bulunması gereken en mühim vasıfları bildirmektedir:

120. Hiç şüphesiz İbrâhim başlı başına bir ümmet, kendisine uyulacak bir önder, Allah’a gönülden itaat eden ihlaslı bir kul ve dupduru tevhid inancına sahip bir müslümandı. O, hiçbir zaman müşriklerden olmadı.
 

BULUT

Aktif Üyemiz
Yönetici
121. O, Allah’ın nimetlerine dâimâ şükrederdi. Allah da onu seçti ve her bakımdan onu doğru bir yola iletti.

122. Biz İbrâhim’e dünyada iyilik ve güzellik verdik. Elbette o, âhirette de sâlih kullar arasında olacaktır.

123. Rasûlüm! Sonra sana da: “Selim bir kalp ve dupduru bir tevhid inancıyla İbrâhim’in tertemiz dinine uy!” diye vahyettik. O, hiçbir zaman müşriklerden olmadı.


Kur’ân-ı Kerîm Hz. İbrâhim’i, doğru yolun, itaatin, şükretmenin ve Allah’a yönelmenin en güzel bir numûnesi olarak takdim eder. Burada Hz. İbrâhim’in dört mühim ve örnek vasfı daha zikredilir:

Birincisi; اَلأمَّةُ (ümmet)tir. Ümmet, insanlardan belli özellikleri sebebiyle bir araya gelmiş bulunan ve başka insanlara da önderlik yapabilecek hususiyetlere sahip olan büyük bir grup demektir. İbrâhim (a.s.)’ın bu vasıfla sıfatlanmasının iki önemli hikmeti vardır.

O, fazilet, fütüvvet ve kemal bakımından tam bir ümmet seviyesinde idi.
O, zamanında İslâm dinini yaşayan ve temsil eden yegâne tek ümmet gibiydi.

Çünkü onun peygamberliği zamanında Allah’ın birliğine inanan kendisinden başka hiçbir kimse yoktu. Allah onunla tevhidi diriltip bütün topluluklara ve dünyanın dört bir yanına yaydı. Bu ifade aynı zamanda onun itaati, güzelliği, bereketi ve iyiliğiyle tek başına bir ümmete denk olduğu anlamına gelebilir. Bununla birlikte onun her türlü güzel hasletleri ve hayırlı amelleri kendisinde toplaması sebebiyle her hususta kendisine uyulması gereken bir önder olduğunu da ifade eder. (İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, XIV, 315-316; Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân, III, 69)

İkincisi; اَلْقَانِتُ (kânit)tir. Kânit, Allah’a kulluk eden, Allah’ın emirlerine titizlikle uyan, itaat eden, içten boyun eğen ve kulluk yapan kimse demektir. Bu, bütün peygamberlerin ayrılmaz vasfıdır. Onların, Allah’ın emrine en küçük bir şekilde karşı gelmeleri veya bu hususta en küçük bir ihmalde bulunmaları mümkün değildir.

Üçüncüsü; اَلْحَن۪يفُ (hanîf)tir: Hanîf; eğriliği bırakıp doğrusuna giden; şirk, sapıklık ve bâtıldan uzak durup tevhîd dînine sımsıkı sarılan kimse demektir. Hanîflik, İbrâhim (a.s.)’ın tebliğ ettiği dine isim olmuştur. Bu dine tâbi olan kimseye de hanîf denilir ki, başka dinlerden, bâtıl ilâhlardan kaçınıp yalnız bir olan Allah’a yönelen “müvahhid” mânasındadır. Hz. İbrâhim, tek Allah’a inanan, Hakk’a yönelen ve ona doğruluk içinde kulluk eden bir müslümandı. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi. Onun şirkle ve müşriklerle hiçbir ilgisi yoktu. Kur’ân-ı Kerîm’de “hanîf” Hz. İbrâhim’in, Peygamberimiz (s.a.s.)’in, diğer peygamberlerin, Ehl-i kitabın ve bütün mü’minlerin vasfı olarak kullanılır (bk. Âl-i İmrân 3/67, 95; Beyyine 98/5).

Dördüncüsü; اَلشَّاكِرُ (şâkir)dir. Şâkir, çok şükreden anlamındadır. İbrâhim (a.s.), bütün peygamberler gibi Allah’ın nimetlerine karşı şükrediciydi. O, sözleriyle Allah’ın nimetlerini inkâr eden ve amelleriyle de bu nimetlere karşı nankörlük eden müşrikler gibi değildi. O, kendisine lutfedilen bütün nimetlere en güzel şekilde şükretmeye çalışmıştı. İbrâhim (a.s.)’ın şükrettiği büyük nimetlere gelince; öncelikle o, Allah’ın seçkin bir kulu idi. Rabbi: “Vaktiyle Rabbi İbrâhim’i, birtakım emirlerle imtihan etmiş, o da bunları harfiyyen yerine getirmişti. Bunun üzerine Rabbi ona: «Seni insanlara önder yapacağım»” (Bakara 2/124) buyurarak onu insanlığa rehber kılmak üzere peygamberliğe seçmişti. Yine onu doğrudan doğruya Allah’a götüren hak dinde başarılı kılmıştı. اَلإجْتِبَاءُ (ictiba) “seçme” karinesiyle anlaşıldığına göre, onun nâil olduğu bu ilâhî hidâyetin sonucu, yalnız kendisinin doğru yolu bulmasıyla kalmayıp, halkı da irşad olmuştur. İşte dünya küfür ve nankörlük içinde kıvranırken Hz. İbrâhim, sahip olduğu nimetlerin şükrünü yerine getirmek üzere dosdoğru bir yolda yürüyerek: “Rabbim! Beni ve zürriyetimi namazı dosdoğru kılanlardan eyle! Rabbimiz dualarımızı kabul buyur!” (İbrâhim 14/40) duasıyla Allah için tebliğ ve irşad hizmetine devam etti. Allah ona dünyada bir iyilik, güzel bir hal, iyi ve güzel bir geçim, temiz bir yaşayış ihsan etmiştir. Bütün insanlar arasında iyilikle anılacak şekilde yüksek bir övgüye mazhar kılmıştır. Her din mensubu onu sever. Özellikle müslümanlar “Allahım! İbrâhim üzerine rahmetini indirdiğin gibi, Allahım! İbrâhim üzerine bereketini yağdırdığın gibi” diye her namazda anarlar. Şüphesiz ki o, âhirette de sâlihler arasında yer alacaktır. “Rabbim! Bana ilim ve hikmet ver; beni sâlihler kullarının arasına ilhak eyle! Bana gelecek nesiller arasında doğrulukla ve hayırla anılmayı nasip et! Beni, içinde ebedî nimetlerin kaynadığı cennetin vârislerinden kıl!” (Şuârâ 26/83-85) diye yaptığı duasındaki gibi cennette yüksek derece sahiplerindendir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, Peygamberimiz (s.a.s.)’e ve onun şahsında kıyamete kadar gelecek bütün mü’minlere Hz. İbrâhim’in dupduru tevhid dinine uymalarını emretmektedir.

Kendilerini Hz. İbrâhim’in neslinden sayan ve onunla övünen yahudilerin cumartesi yasağına gelince:

124. Cumartesi tatili ve ibâdeti, sadece o gün hakkında anlaşmazlığa düşen yahudilere emredilmişti. Şüphesiz ki Rabbin kıyâmet gününde, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda onların arasında en doğru hükmünü verecektir.

Bir kısım azgınlık ve taşkınlıkları sebebiyle yahudilere hususi bir ceza olarak Cumartesi günü çalışmamak ve sadece ibâdetle meşgul olmak farz kılınmıştı. Bu yasağın Hz. İbrâhim ve onun diniyle bir alakası yoktu. Yahudilerin anlaşmazlığı, cumartesinin tatil günü olmasında değil, o günde avlanıp avlanmama hususunda olmuştur. (bk. A‘râf 7/163) Yahut anlaşmazlık yahudilerle hıristiyanlar arasında olabilir. Çünkü yahudiler Cumartesinin Allah’ın dinlenme günü olduğunu kabul ederlerken, hıristiyanlar pazarı dinlenme günü olarak kabul etmişlerdir. Hangisinin doğru yaptığı, mahşer günü Allah’ın vereceği hükümle tam olarak anlaşılacaktır.

İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkların sona ermesi, bütün hükümleriyle gerçeğin ta kendisi olan İslâm dininin öğrenilmesi ve yaşanmasıyla mümkün olacaktır. Öyleyse Rasûlüm:

125. İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle dâvet et. Bir mücâdeleye girmen gerektiğinde, söz ve davranışında dâimâ daha güzel olanı tercih et. Şüphe yok ki Rabbin, kendi yolundan sapanları çok iyi bilir. Doğru yolu bulanları da en iyi bilen O’dur.

Âyet-i kerîmede söz konusu edilen “hikmet” ve “güzel öğüt”, insanları Allah’ın yoluna davette çok mühimdir. Hikmet, kişinin tebliğ sırasında dikkatli ve basîretli olması, bunu körü körüne yapmaması, doğru söz söyleyip yalandan ve başkalarını yanlışa sürüklemekten sakınması, isâbetli karar vermesi ve anlattığı şeylerin kolayca kabul edilmesini sağlayacak deliller serdetmesidir. Hikmet, muhâtabın zihin, kabiliyet ve şartlarının göz önünde bulundurulmasını ve mesajın münâsib bir şekilde takdim edilmesini gerektirir. Güzel öğüte gelince, muhatabı Sadece mantıkî iknâ metotlarıyla değil, aynı zamanda duygularını da cezbederek inandırmaya çalışmaktır. Tebliğde esas alınması gereken bu dikkat ve inceliği daha iyi anlayabilmek için Resûlullah (s.a.s.)’in sergilediği şu emsalsiz örnek davranışa bakmak yeterli olacaktır:

Sa‘d ed-Delîl (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Hicret esnâsında Allah Resûlü (s.a.s.), Ebûbekir (r.a.) ile birlikte bize uğradı. O sırada Ebûbekir’in bir kızı, kabîlemizde sütannesinde idi. Resûlullah (s.a.s.) kısa yoldan Medine’ye varmak istiyordu. Biz kendisine:

«–Burası Rekûbe geçidinin Gâir yoludur. Burada Eslem kabîlesinden المهانان (Mühânân) diye bilinen iki hırsız vardır. İsterseniz onların üzerine biz varalım.» dedik. Peygamberimiz (a.s.):

«–Sen bizi onların yanına götür!» buyurdu.

Bunun üzerine yola koyulduk. Rekûbe yokuşunu çıkıp yanlarına vardık… Âlemlerin Sultanı Efendimiz, onları yanına çağırıp yumuşak bir lisanla İslâm’ı anlattı ve müslüman olmalarını istedi. Onlar da müslüman oldular. Allah Resûlü (s.a.s.) isimlerini sorduğunda:

«–Biz mühânân: hakîr görülen iki kişiyiz» dediler.

Resûlullah (s.a.s.):

«–Bilâkis siz, mükremân: şerefli iki kimsesiniz» buyurdu ve onları müjdeci olarak önden Medine’ye gönderdi.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 74)

Âyette geçen “Onlarla en güzel şekilde mücadele et!” emri ise tebliğ vazifesini ciddi bir şekilde yerine getirmeyi taleb etmektedir. Buna göre tebliğci, tatlı dille konuşmalı, kırıcı olmaktan ve sert tavır takınmaktan uzak durmalıdır. Tebliğde şahsiyetli ve vakarlı davranışlar sergilemeli; cezbedici, akla ve mantığa uygun fikirler öne sürmeli ve muhatabını en güzel şekilde iknâ etmeye çalışmalıdır. Tebliğcinin vazifesi anlatmak ve anlattıklarının faydalı şeyler olduğu husûsunda insanlara emniyet telkin etmektir. Gerisi Allah’a kalmıştır. Bu mevzuyla alakalı olarak diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: “Zulme batmış bulunduklarından dolayı kendileriyle iyi münâsebet kurulması mümkün olmayanları dışında Ehl-i kitapla en güzel yolla mücâdele edin. Onlara şöyle deyin: «Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da tek olan Allah’tır. Biz, yalnız O’na boyun eğen müslümanlarız.»” (Ankebût 29/46)

Yalnız şunu gözardı eetmemek gerekir ki, İslâm’ı tebliğde örnek bir ahlâk ve duruş sergilemek; af, sabır ve müsamahamızla gönülleri cezbetmek en temel düsturlardan biridir. Bu sebeple şöyle buyruluyor:

126. Size yapılan bir kötülüğe karşılık verecekseniz, size yapılan muâmelenin aynısıyla mukâbele edin. Yok, eğer sabrederseniz, böyle davranmak, sabredenler için elbette daha hayırlıdır.

127. Rasûlüm! Sabret; şunu bil ki sabretmen de ancak Allah’ın yardımıyla olur. Dâvetini kabul etmiyorlar diye üzülme; kurmaya çalıştıkları tuzaklar sebebiyle de telâş edip sıkıntıya düşme.


Âyetlerin şöyle bir hâdise üzerine indiği rivayet edilir:

Müşrikler Uhud’u terk edip gittikten sonra Resûlullah (s.a.s.) öldürülenlerin yanına gitti. Hoşuna gitmeyen bir manzarayla karşılaştı. Çok sevdiği amcası Hz. Hamza’nın karnının yarılmış olduğunu, burnunun ve kulaklarının kesilmiş olduğunu görünce şöyle dedi:

“Eğer kadınlar üzülmeyecek, yahut benden sonra izlenecek bir yol olmayacak olsaydı, Allah onu yırtıcı hayvanların ve kuşların karnından kıyamet gününde dirilteceği vakte kadar o halde bırakırdım. Yemin ederim ki, onun yerine müşriklerden yetmiş kişiye müsle yapacağım.”

Daha sonra bir örtü getirilmesini istedi, onunla Hamza (r.a.)’ın yüzünü örttü, ayakları dışarıda kaldı. Resûlullah (s.a.s.), bu örtüyle yüzünü kapattı, ayaklarının üzerine de izhir otu koydu. Sonra onu öne geçirerek üzerinde on defa tekbir getirdi. Daha sonra şehitler birer birer getirilip cenaze namazları kılınmak üzere konuluyordu. Hz. Hamza ise konduğu yerde duruyordu. Böylece Hz. Hamza’nın üzerine yetmiş defa cenâze namazı kılmış oldu. Çünkü Uhud’da şehit edilenlerin sayısı yetmiş idi. Şehitlerin defnedilme işi bitirildikten sonra bu âyetler nâzil oldu. Allah Resûlü (s.a.s.) sabretti ve kimseye müsle yapmadı. (Dârekutnî, IV, 118)

Allah Teâlâ buyuruyor:

“Fakat aşırı gitmek yasaktır. Çünkü kötülüğün karşılığı, ona denk bir cezadır. Bununla beraber kim affeder ve böylece düşmanlığı sona erdirip barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Doğrusu O, zâlimleri hiç sevmez.” (Şûrâ 42/40)

Bir kimse Hak dostlarından birinin yanında zâlim Haccâc’a, zulmü sebebiyle hakâret etmişti. Hak dostu ona şu dersi verdi:

“–Ona hakârette o kadar ileri gitme! Zira Cenâb-ı Hak, malına ve canına kıydığı kimselerden dolayı Haccâc’a ceza verecektir. Fakat iş bu kadarla kalmaz. Sonra Cenâb-ı Hak, Haccâc’ın hakkını alarak onun haysiyetine tecâvüz edenlere de cezalarını verir.”

Yâni bir kul zulme uğrar, sonra kendisine zulmedene o kadar hakâret eder ve kötü şeyler söyler ki, zâlimin günahı seviyesine çıkar. Hattâ daha da ileri gittiği için zâlimin ondan alacağı olur ve bu sebeple mazluma kısas yapılır.

Demek ki, kötülüğe misliyle karşılık vermek adâlet, kötülüğü sabırla karşılayıp yapanı affetmek ise büyük bir fazilettir. Bu âyetler, Resûlullah (s.a.s.)’in şahsında bütün mü’minlere dâimâ itidalle ve faziletle hareket etmeyi, sabırlı olmayı, iyi ve güzel davranmayı öğütlemektedir. Şâirin terennümüyle:

“Bir gün olur dâğ-ı derûn şûledâr olur
Sabreyleyen belâ-yı gama kâmkâr olur.”
(Âsaf, Ahmet İzzet Paşa zâde Süleyman)

“Elbette bir gün bu gönül yarası iyileşir. Gam ve keder gibi belâlara karşı sabır ve metânetle karşı koyan insan murâdına erer”:

128. Çünkü Allah, gönülleri kendisine saygı ve sevgiyle dopdolu olup buyruklarına karşı gelmekten sakınanlarla ve dâimâ iyilik edip işini güzel yapanlarla beraberdir.

Kulun ulaşabileceği en yüksek derece Allah’ın beraberliğine erişmektir. Allah’ın kuluyla beraber oluşu, rahmeti, ihsanı ve onlara lütfettiği manevî mertebeler iledir. Burada bunun iki şartı haber verilir: Takvâ sahibi olmak ve iyilik yapmak. Âyetteki, “takvâ sahipleri” ifadesi, Allah’ın emirlerine saygı göstermeye ve itikâdî, kavlî, fiilî her türlü haram ve mekruhlardan uzak durmaya işaret eder. “Muhsinler” ifadesi de, Allah’ın mahlûkatına karşı olabildiği kadar iyilikle, ihsanla, şefkat ve merhametle davranmaya işaret eder. Buna göre insanın saadet ve selâmetinin bu iki şeyde, yani اَلتَّعْظ۪يمُ لِأمْرِ اللّٰهِ وَ الشَّفَقَةُ عَلٰي خَلْقِ اللّٰهِ (et-tâzimu li emrillâh, eş-şefakatu alâ halkillâh) “Allah’ın emirlerine tâzim ve saygı ve mahlukâta şefkatle muamele etmek”te olduğu anlaşılır. Âlimler bunu: “En mükemmel yol, Hak nezdinde doğru olmak, halk nezdinde de güzel huylu olmaktır” diye ifade ederler.

Herim b. Hayyân’a ölümü yaklaştığında, “Vasiyet et” diye söylendi. O: “Vasiyet ancak maldan yapılır. Benim ise malım yok ki ondan vasiyet edeyim. Fakat ben size, Nahl Sûresi’nin sonunu okuyup anlamanızı ve gereğini yapmanızı vasiyet ederim” demiştir. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XX, 115)

Bu sebepledir ki bu âyet, güzel bir anane hâlinde Cuma hutbelerinde okunarak, dinî ve ahlâkî muhtevâsı her hafta minberden müslümanlara hatırlatılmaktadır.

Şimdi ise, Allah Teâlâ’ya karşı gerektiği gibi korku ve saygıyla dopdolu olup her haliyle tam bir ihsan kıvamında kulluk yapan Resûlullah (s.a.s.)’e Cenâb-ı Hakk’ın yakınlığını örnek vermek ve Peygamberimiz (s.a.s.)’e inanmamakta direten İsrâiloğulları’nı gelecekte bekleyen süprizleri bildirmek üzere İsrâ sûresi başlıyor:
 
Üst