4-)ÜÇÜNCÜ RİSÂLE TEZKİYE-İ EHL-İ BEYT (1.ci kısm)

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Ondan sonra vahy gelmek ihtimâli kalmadı. Fekat, Kur’ân-ı kerîm nice Eshâbın ezberinde idi. Kur’ân-ı kerîmde açık bildirilmiyen şeyler de, sünnet-i seniyye ile, ya’nî Resûlullah ne demiş ve ne yapmış ise, yâhud bir kimseyi bir iş yaparken görüp de men’ etmemiş ise, öyle yapılır oldu. Fekat, sünnet-i seniyye ve ehâdîs-i şerîfler de, bütün Eshâbın ezberinde değildi. Çünki, bir kısmı pazar yerlerinde alışveriş ile, kimi hurmalıklarda, çiftçilikle uğraşır, sohbete her zemân gelemezlerdi. Bunun için, Resûlullahın öğretdiklerini işitenler, işitmiyenlere bildirirlerdi. İşitmedikleri hadîs-i şerîfleri, birbirlerinden sorup öğrenirlerdi. Hattâ, meselâ, Resûlullahı nereye defn edelim diye çok düşündüler. Ebû Bekr-i Sıddîkın işitdiği bir hadîs-i şerîfe uyarak, vefât etdiği yere defn etdiler. Bunun gibi, vefâtından sonra kalan malın vârislerine nasıl taksîm edileceğini araşdırdılar. Yine, Ebû Bekr-i Sıddîk (Peygamberlerden mîrâs kalmaz) hadîs-i şerîfini işitdiğini söyledi. Öyle yapdılar.
Mü’minlerin annesi Âişe-i Sıddîka “radıyallahü anhâ” buyurdu ki: (Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edince, münâfıklar baş kaldırdı. Arablar mürted oldu. Ya’nî dinden çıkdı. Ensâr bir yana çekildi. Eğer, babamın üzerine inen belâlar, dağların üzerine inseydi, ezerdi. Öyle iken, her nerede uyuşmazlık olsaydı, babam “radıyallahü teâlâ anh” yetişip, o işi çözer, herkesi barışdırırdı).
Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağını sünnet-i seniyyede de bulamazlarsa, re’y ve kıyâs ederek, ya’nî bilinenlere benzeterek, o işi yaparlardı. Böylece, ictihâd kapısı açıldı. Eshâb-ı kirâmın veyâ başka müctehidlerin, bir iş üzerindeki ictihâdları birleşirse, şübhe kalmaz. İctihâdların, böyle birbirine uygun olmasına (İcmâ-ı ümmet) denildi. İctihâd yapabilmek için, derin âlim olmak lâzımdır. Böyle âlimlere (Müctehid) denir. Bir iş üzerinde, müctehidlerin ictihâdları birbirine uymazsa, her müctehidin kendi ictihâdına göre söylemesi ve yapması vâcibdir.
Halîfe seçilmesi de, ictihâd işi idi. Gerçi Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alînin “radıyallahü anhüm” halîfe olacaklarına, hadîs-i şerîflerde işâretler vardı. Fekat, hiçbirinin vakti, açık bildirilmemişdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, benden sonra şunu halîfe yapınız, dememişdi. Bu işi, Eshâbının seçmesine bırakmışdı. Halîfe seçmekde, Eshâb-ı kirâmın ictihâdları birbirine uymadı. Üç dürlü ictihâd oldu:
Birincisi, Ensârın re’yi [buluşu]dir ki, dîn-i islâma en çok yardım eden halîfe olur, dediler. Arablar, bizim kılınclarımızın gölgesinde müslimân oldu.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Halîfe, bizden olmalıdır, dediler.
İkinci ictihâd, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” çoğunun re’yidir ki, halîfe ümmetin işlerini yapdırabilecek kudretde olmak lâzımdır. Arabların en şereflisi, en kuvvetlisi Kureyş kabîlesidir. Resûl-i ekrem de bu kabîledendir. Halîfe Kureyşden olmalıdır, dediler.
Üçüncü ictihâd, hâşimîlerin re’yi olup, halîfenin, Resûlullahın akrabâsından olması lâzımdır, dediler.
Bu üç ictihâdın doğrusu, ikincisi idi. Evet, ensârın islâmiyyete yardımı çok büyük idi. Resûl-i ekremin akrabâsı da çok şerefli idi. Fekat, halîfelik, geçmiş hizmetlerin karşılığı olan bir istirâhat koltuğu değildi. Akrabâya verilmesi îcâb eden bir mîrâs malı da değildi. İkinci ictihâda göre, hilâfetin Kureyş kabîlesine verilmesi Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” da, bu kabîleden olduğu için değildi. Kureyşin şerefi, kuvveti, te’sîri, i’tibârı, bütün Arabistânda yayılmış, tanınmış olduğundan idi. Çünki, halîfelik, müslimânlar arasında bağlılık, birlik, topluluk sağlayacak bir makâmdır. Bunu yapmak için de, kuvvetli olmak lâzımdır. Halîfenin vazîfesi fitne ve fesâdı önlemek, huzûr ve hürriyyeti sağlamak, cihâdı idâre etmek ve müslimânların işlerini kolay ve râhat işletmekdir. Bunlar da, hep kuvvet ile yapılacak şeylerdir.
Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” halîfe seçerken, müslimân milletlerin birleşerek kuvvetli olmasını düşünüyorlardı. Hilâfeti Kureyşin on kısmından bir kısmı olan Hâşimîlere vermek, bu birliği kolay sağlıyamazdı. Bir hükûmeti kuranlar ne kadar çok olursa, kuvveti o kadar çok olur. Bunun için Kureyşin büyüklerinden, meşhûrlarından birinin seçilmesi lâzım idi. Yalnız kavmin, soyun büyüğü olmak değil, islâmca da üstün olmak lâzımdı. O zemân Kureyşin en büyük kabîlesi (Beni Ümeyye) idi. Bunun en ileri gelen adamı da Ebû Süfyân bin Harb idi. Fekat bunun Uhud muhârebesinde müslimânlara yapdıkları, gönüllerden çıkmamışdı. Sonradan tam, kuvvetli müslimân oldu ise de, müslimânlar ona güvenemezdi. İşte, en önce islâm olup da, başkalarını da islâma getiren ve nemâzda imâm yapılan, mağaradaki yâr varken, başkası bunun önüne geçirilemezdi. Herkesin bunu seçeceği belli idi. Bütün Eshâbın bir araya gelerek, seçmesi lâzım iken, Ensârın kendi aralarında toplanıp seçime kalkışmaları, bir karışıklığa yol açabilirdi. İşte hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” koşarak bunu önledi ve halîfe seçilerek, müslimânları büyük bir karışıklıkdan kurtardı.
Hazret-i Alî, bu sırada, zevcesi Fâtıma “radıyallahü anhümâ” hazretlerinin evinde idi.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Ebû Bekr-i Sıddîkın dâmâdı olan Zübeyr ve Mikdâd ve Selmân ve Ebû Zer ve Ammâr bin Yâser “radıyallahü anhüm” de orada idi. Bunların ictihâdı, üçüncü kısmdan oldu. Abbâs da gelip, hazret-i Alîye bî’at etmek için elini uzatdı. Hazret-i Ebû Bekrin halîfe olduğunu işitdiğinden, Abbâsın sözünü kabûl etmedi. Ebû Süfyân da, elini uzat, sana bî’at edeyim. İstersen, her yeri atlı ve piyâde ile doldurayım, dedi. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” bunu da kabul etmeyip, (Yâ Ebâ Süfyân! Sen millet-i islâmiyyeyi parçalamak mı istiyorsun?) dedi.
Görülüyor ki, hem Ebû Bekr-i Sıddîk, hem de Alî “radıyallahü anhümâ” müslimânlar arasına fitne, ayrılık düşmesinden sakınıyordu. Hazret-i Alî, Sakîfe çardağı altında, halîfe seçilirken, kendisi çağrılmadığı için, önceden üzülmüşdü. Muhyiddîn-i Arabînin (Müsâmerât) kitâbında ve Şâm müftîsi, Hâmid bin Alî İmâdînin 1171 [m. 1757] (Dav’üssabâh) kitâbında bildirildiği gibi, Ebû Ubeyde, hazret-i Alînin bulunduğu eve geldi. Hazret-i Ebû Bekrden ve Ömerden aldığı sözlerin hepsini Ona söyledi. [Bu sözler çok te’sîrli ve çok uzun olup, (Kısas-ı enbiyâ)da yazılıdır.] Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” dinledi. Te’sîrleri, tâ iliğine işledi. (Yâ Ebâ Ubeyde! Bu evin bir bucağında oturuşum, halîfe olmak için veyâ emr-i ma’rûfu inkâr için yâhud bir müslimânı azarlamak için değildir. Resûlullahın ayrılığı, beni çarpdı, çılgına döndüm) buyurdu. Ertesi gün mescid-i şerîfe geldi. Herkesin arasından geçip, hazret-i Ebû Bekrin yanına vardı. Bî’at eyledi ve oturdu. Halîfe, kendisine, (Sen, bizce azîz ve kerîmsin. Öfkelenince, Allahdan korkarsın. Sevindiğin zemân, Ona şükr edersin. Ne mutlu O kişiye ki, Allahın ihsân eylediği üstünlükden başka birşey istemez. Ben, halîfe olmak istemedim. Fitne çıkmasın diye, çâresiz kabûl etdim. Bu işde râhatım yok. Sırtıma çok ağır bir yük vuruldu. Taşımağa gücüm yok. Allah kuvvet versin! Bu yükü, Allahü teâlâ, senin arkandan indirdi. Biz, sana muhtâcız. Senin üstünlüğünü biliyoruz) dedi.
Hazret-i Alî ve Zübeyr halîfe olmağa, Ebû Bekrin herkesden dahâ lâyık olduğunu söylediler. Kendilerine önceden haber verilmediği için üzüldüklerini bildirdiler ve bunun için özr dilediler. Halîfe özrlerini kabûl buyurdu. [Hazret-i Alînin o gün, Ebû Bekr-i Sıddîkı öven sözleri, (Se’âdet-i ebediyye) kitâbındaki ikinci kısmın yirmiüçüncü maddesinde, doksanaltıncı mektûb tercemesinde, senedleri ile birlikde yazılıdır.] Sonra, hazret-i Alî izn isteyip kalkdı. Hazret-i Ömer, ikrâm ederek onu uğurladı. Giderken (Şimdiye kadar gelmeyişim, halîfeyi kabûl etmediğimden değildir ve şimdi gelişim, korkumdan değildir) dedi.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Hazret-i Alîden sonra, Hâşimîlerin hepsi de bî’at etdi. Sözbirliği hâsıl oldu.
Halîfe seçiminde, gerek hazret-i Ebû Bekr, gerekse hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anhümâ”, çok uyanık, çok akllı davrandı. Hazret-i Alînin Sakîfe çardağına çağrılmaması da, çok yerinde olmuşdu. Belki, o gün, orada bulunsaydı, Ensâr ile Muhâcirler arasındaki konuşmada bir de Hâşimîler araya karışır, iş dahâ sarpa sarardı.
Halîfe seçimindeki ictihâdların ayrılmasını, bizlerin konuşmamız, tartışmamız doğru değildir. Müslimânların en iyisi Onlardır. Hepsi, hidâyet yıldızlarıdır. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsı Onlardan öğrenildi. Yüzbinlerle hadîs-i şerîf, Onlardan işitildi. Allahü teâlânın emrleri, yasakları, Onlardan öğrenildi.
Onlardan öğrendiğimiz bilgileri ele alıp da, Onların hareketlerini bunlarla ölçmeğe kalkışmak, bize yakışmaz.
Evet, hatâ, insanın şânındandır. Müctehidler de yanılır. Fekat, müctehid yanılmaz ise, on sevâb, yanılırsa, bir sevâb kazanır.
Eshâb-ı kirâmın hepsi, islâmiyyetin direkleridir. Aralarındaki ayrılıklar, hep ictihâd ayrılığı idi. Birbirlerine sert söyleseler bile, birbirinin kıymetini bilirlerdi. Hazret-i Zübeyr, dîni düşünmeyip, şahsıyyet düşünseydi, kayın pederi olan hazret-i Ebû Bekrden ayrılmazdı. Halîfe seçiminde hazret-i Ebû Bekri ençok destekliyen, hazret-i Ömer idi. Bununla berâber, hazret-i Alînin kıymetini ençok bilen ve söyliyen, bu idi. Hazret-i Ömer, birgün hazret-i Alîye birşey sormuşdu. O da, hemen cevâb vermişdi. Onun üzerine, (Hazret-i Alînin bulunmadığı bir yerde, güç bir soru ile karşılaşmakdan, Allaha sığınırım) demişdi. Hazret-i Alî de, (Resûl-i ekremden sonra, bu ümmetin en hayrlısı, Ebû Bekr ve Ömerdir) derdi “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în”.
Bir ay sonra, hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, minbere çıkıp (Halîfelikden çekilmek istiyorum. Beni, tam Resûlullahın yolunda görmek istiyorsanız, buna imkân olamaz. Çünki şeytân Ona yaklaşamazdı. Hem de, gökden Ona vahy gelirdi) dedi. Böyle zâtların kalblerinde mevkı’ hırsı olur mu? Bunlara dil uzatılabilir mi?
Gerçi, Fâtıma-tüz-Zehrâ “radıyallahü anhâ” babasının firâkına dayanamayıp, evinden dışarı çıkamadı. Alî “radıyallahü anh” da, Ona derd ortağı olmak için, evde kalarak, halîfenin sohbetine sık gelemezdi. Fekat, hazret-i Fâtımanın vefâtından sonra, tekrâr bî’at etdi. Halîfenin huzûruna hep gelir, Ona yardım eder, fikr verirdi “radıyallahü anhüm ecma’în”.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
(Kısas-ı Enbiyâ)dan aldığımız yukarıdaki yazılar gösteriyor ki, şî’îler arasında yayılan kitâbda denildiği gibi, hazret-i Alî ile altı sahâbî için hazret-i Ebû Bekre bî’at etmediler demek doğru değildir. Hazret-i Ebû Bekri kabûl etmeyip, Eshâb-ı kirâmın sözbirliğine karşı durmak ve aşırı konuşmak, islâmiyyete uygun olmadığı gibi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” birkaç gün önce, hutbede (Eshâbının birlik yapmaları, ayrılığa düşmemeleri için) verdikleri emri de yapmamak olur. Hazret-i Alînin ve altı sahâbînin ve kadınların üstünü olan Fâtıma-tüz-Zehrânın bu emri yerine getirmediklerini ve islâmiyyete uymadıklarını söylemek, bunları sevmek değil, bu din büyüklerine muhâlefet etmek, Onları alçaltmak olur. Hem de öyle bir ayrılık ki, bu yüzden islâmiyyetde derin bir yara açılmakda, kıyâmete kadar, milyonlarca müslimânın doğru yoldan kaymasına çığır açmakdadır. Hurûfîlerin ve yehûdîlerin iftirâlarını, yalanlarını okuyarak, Ehl-i sünnetden ayrılanların İslâmiyyete yapdıkları zarar ve dökdükleri milyonlarca müslimân kanı, islâmiyyetin bugünkü hâle düşmesine sebeb oldu. Ahmedî, Kâdıyânî adındaki kimselerin de müslimânlara zararları meydândadır. Kalbinde İslâm nûru, îmân sevgisi olan akllı ve insaflı bir kimse, bu büyük fesâdın meydâna çıkmasına, hazret-i Alînin sebeb olduğunu söyler mi?
Evliyânın büyüklerinden olan Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh” (Gunye) adındaki kitâbında buyuruyor ki: (Yetmişiki bid’at fırkasının başlıcası dokuzdur. Bu dokuzdan biri olan şî’îler de, yirmi parçaya ayrılmışdır. Her biri ötekileri beğenmez. Abdüllah ibni Sebe’in fırkası, yehûdîlere benzemekdedir. Meselâ, yehûdîler, imâmlık belli bir zümreye mahsûsdur, derler. Bunlar da, halîfelik yalnız imâm-ı Alînin soyundan olanların hakkıdır. Başkalarının müslimânların başına geçmesi câiz olmaz, derler. Yehûdîlere göre, Deccal çıkıncaya kadar, cihâd [harb] etmek câiz değildir. Sebe’cilere göre de, Mehdî çıkıncaya kadar cihâd câiz değildir. Onikinci imâm, ya’nî hazret-i Alînin onuncu torunu olan Muhammed Mehdî, Hasen Askerînin oğlu idi. İkiyüzellidokuz yılında tevellüd etdi. Onyedi yaşında iken bir mağaraya girip bir dahâ çıkmadı. Sebe’ciler, âhır zemânda çıkacağı bildirilen Mehdînin bu olduğunu sanıyor. Yehûdîler, yıldızlar çıkıncaya kadar oruc bozmaz. Sebe’ciler de böyledir. Yehûdîler çorab üzerine mesh eder. Bunlar da mesh eder. Yehûdînin, müslimânı öldürmesi halâldır. Sebe’cilerin de Ehl-i sünneti öldürmesi halâldır. Yehûdînin boşadığı kadın iddet zemânı beklemeden evlenebilir. Bunlar da, iddet beklemez. Yehûdîlerin üç boşanması nikâha mâni’ olmaz.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Bunlar da üç boşadığı kadını yine alır. Yehûdîler Tevrâtı değişdirdiler. Bugün, yer yüzünde bozulmamış, doğru kalmış bir İncîl kitâbı bulunmadığı gibi, doğru bir Tevrât da yokdur. Bunlar da, kendi sapık kitâblarına, Kur’ân-ı kerîmin birkaç âyetini değişdirerek yazdılar. Kur’ân-ı kerîmde, noksan ve katılmış yer var sandılar.)
(Tezkiye-i ehl-i beyt) kitâbını yazan mevlevî Osmân efendi diyor ki, meârif meclisine gitdiğim zemânlarda, Sebe’cilerin birkaç sandık içinde, bir tefsîrleri geldi. Basılmasına izn verilmedi. Sebebini sordular: İslâmiyyete uymıyan bir yeri mi var, dediler. Evet, hazret-i Alînin kâfir olduğunu yazıyorsunuz, dedim. Hiddetden gözleri döndü. Kızma! Dinle dedim: Başında yazılmış ki, hazret-i Talha, hazret-i Alîye sordu ki, hazret-i Osmân Kur’ân-ı kerîmden yetmiş âyeti, hazret-i Ömer de, seksen âyeti çıkardı deniyor. Bu söz doğru mudur? Hazret-i Alî evet doğrudur, dedi. Hazret-i Talha yine sordu ki, değişmemiş olan mıshaf sende imiş, öyle mi? Hazret-i Alî, evet bendedir. Hem de, bu Kur’ânın iki katı bende var, dedi. Sende bulunan Kur’ânı müslimânlara göstermiyecek misin? dediler. Eğer Ebû Bekr yerine, beni halîfe yapsalardı verirdim. Bana bî’at etmedikleri için, vermiyeceğim ve vasıyyet edip, kıyâmete kadar evlâdımın elinde gizli kalsın diyeceğim, buyurdu. Tefsîrinizde böyle yazıyor. Senden, Allah rızâsı için soruyorum ki, yehûdîler, Tevrâtdaki Muhammed aleyhisselâmı bildiren yirmi âyeti sakladıkları için, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, bunların kâfir olduklarını bildiriyor: (Âyetlerimi saklıyandan dahâ zâlim, dahâ çok kâfir olur mu?) meâlinde buyuruyor. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” Kur’ân-ı kerîmin iki mislini saklıyarak üçbinden fazla âyet-i kerîmeyi saklamış oluyor. Bu yazınız ile, Allahın arslanını dahâ zâlim, dahâ kâfir yapmış olmuyor musunuz? Allah için buna doğru cevâb ver, dedim. Şaşırıp kalıp, bir cevâb veremedi. Ben ne şî’î, ne de sünnî değilim. Ben masonum, dedi.
Yehûdîler, Cebrâîl “aleyhisselâm”a düşmandır. Sebe’ciler de, vahy hazret-i Alîye gelecek iken, Cebrâîl yanılarak Muhammede indirdi diyerek, Cebrâîl “aleyhisselâm”a düşman oldu.
Bunlar da, açıkça gösteriyor ki, bu yalanları ortaya çıkaran kimse, ne şî’îdir, ne de sünnîdir. Abdüllah bin Sebe’ denilen bir yehûdîdir.
Otuz, kırk yıl seyâhat edip İslâm memleketlerini dolaşan, Acem âlimi Mirza Rizâdan sordum ki, şî’îlerin her kısmını biliyorsun. Sûriyede ve Antakya civârında bulunan Mülhid denilen kimseler nasıldır? (Onlar, imâm-ı Alîye tapınıyorlar, kâfir oluyorlar) dedi. Irakda bulunan, kızılbaş adındaki kimseler nasıldır, dedim.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
(Bunlar da, Allahü teâlânın emrlerinden birçoğuna inanmadıkları için kâfir oluyorlar) dedi. Bektâşî ismi altında gizlenen Hurûfîler nasıldır, dedim. (Bunlar, mezheblerini sakladıkları için, inançları iyi bilinmiyor ise de, farzlara inanmıyorlar. Harâmlara halâl diyorlar. Bunun için bu hurûfîler de kâfirdir) dedi. [Ehl-i sünnet âlimlerinden ve evliyâdan olan hâcı Bektâş-ı velî hazretleri, Îrânda Nişâpurda tevellüd etmişdir. İmâm-ı Mûsâ Kâzım soyundandır. Anadoluya geldi. Ehl-i sünnet bilgilerini yayıyordu. İkinci Osmânlı pâdişâhı olan Sultân Orhan Gâzi [680 de tevellüd, 761 [m. 1359] de vefât etdi] bunu ziyâret edip düâsını almışdı. Yeni Çeri askerlerine de düâ etmişdi. Üçüncü pâdişâh olan sultân Murâd-ı hüdâvendigâr [726-791 [m. 1389] de şehîd oldu] zemânında 773 [m. 1371] senesinde vefât etdi. Türbesi, Kırşehrde, Hâcı Bektâş denilen yerdedir. İşte, bunun talebesine ve gösterdiği doğru yolda gidenlere Bektâşî denildi. Yurdumuzdaki Bektâşîler, bu hâlis müslimânların yolundadırlar. Çaldıran muhârebesinde mağlûb olup kaçan şâh İsmâ’îlin kızılbaş, ya’nî hurûfî askerleri Anadoluya dağıldı. Yaşıyabilmek için Bektâşî tekkelerine sığındılar. Sonraları bu tekkelere hurufîliği yaydılar. Son zemânlarda bu dinsizlerden, serhoşlardan, ahlâksızlardan, yurdumuzda hiç kalmadı.] O hâlde, şî’îlerden şimdi yalnız İmâmiyye fırkası kalıyor, dedim. Bunlar da, beş-on milyondur. Bugün, üçyüzelli milyonu aşan Ehl-i sünnet içinde, müslimânları parçalıyacak bir ayrılık yokdur. Hepsi, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uymakdadır. Hepsinin kalbi, îmânları birdir. Müslimânları parçalayıcı büyük fesâda sebeb olan bir çekişmeyi hazret-i Alîye yüklemeğe lisan ve vicdân nasıl râzı olur, dedim. (Ehl-i sünnet herşeyde haklıdır. Şî’îler haksızdır) dedi. (Yalnız, Ehl-i sünnet birşeyde yanılıyor. O da, Mu’âviyeyi aşırı tutmalarıdır) dedi. Fâkir dedim ki, Yezîdi ve Ehl-i beyte eziyyet edenleri ve söğenleri biz de hiç sevmeyiz, onların çok kötü olduklarını söyleriz. Hazret-i Mu’âviyeye gelince, ictihâdında yanıldı. Hazret-i Alînin ictihâdı haklı idi, deriz. Hazret-i Mu’âviye, hazret-i Alî ile ictihâd yüzünden ayrıldı “radıyallahü teâlâ anhümâ”. Onunla çarpışdı. Fekat imâm hazretlerini hiç söğmedi ve kötülemedi. Onunla harb ederken bile, Ona saygı gösterdi. Onun üstünlüğünü söyledi. İmâm hazretlerini hep medh ve senâ eyledi. Hazret-i Mu’âviyenin düşmanı sandığınız zât, çok kerîmdir. Rabbi de çok rahîmdir. Bunun için, biz bunların muhârebelerini konuşmayız. Feth sûresinin sonundaki âyet-i kerîmeyi okuyarak, birbirlerine karşı çok merhametli idiler, deriz.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
[(Makâmât-ı Serhendiyye) veyâ (Zübde-tül-makâmât) adıda verilen (Berekât) kitâbı, Muhammed Hâşim-i Kişmî tarafından binotuzyedi, 1037 [m. 1627] yılında Hindistanda fârisî dil ile yazılmışdır. Bu kitâb, İstanbulda, Yavuz Sultân Selîm civârında bulunan (Murâd molla) kütübhânesinde 1317 numarada mevcûddur. İstanbulda ofset yolu ile 1977 de neşr edilmişdir].
Berekât kitâbının ikinci maksadının sekizinci faslında imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkînin kerâmetleri yazılıdır. Bunlardan yedincisinde Muhammed Hâşim diyor ki, seyyidlerden bir genç, medresede talebe arkadaşım idi. Birgün soluk soluğa geldi. Başından geçen, şaşılacak bir şeyi anlatdı. Ahmed Fârûkî hazretlerinin büyük bir hârikasını görmüşdü. Dedi ki:
Hazret-i Alîye karşı savaşanları ve hele hazret-i Mu’âviyeyi sevmezdim. Bir gece, senin üstâdının [ya’nî İmâm-ı Rabbânînin] Mektûbâtını okuyordum. Buyuruluyor ki, (İmâm-ı Enes bin Mâlik buyurdu ki, hazret-i Mu’âviyeyi sevmemek, Onu kötülemek, hazret-i Ebû Bekri ve hazret-i Ömeri sevmemek ve bunları kötülemek gibidir. Ona söğene, bunlara söğene verilen cezâyı vermek lâzımdır). Bunu okuyunca canım sıkıldı ve hiç yerinde olmıyan bir yazıyı buraya yazmış, dedim. Mektûbâtı yere atdım. Yatağıma uzandım, uyudum. Rü’yâda gördüm ki, senin o yüce şeyhin öfkeli olarak yanıma geldi. İki mubârek elleri ile kulaklarımı çekdi ve ey câhil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyorsun ve kitâbımızı yere atıyorsun. Benim yazımı okuyunca, şaşaladın ve inanmadın. Ama, gel seni bir zâta götüreyim de gör! Onun arkadaşları olan, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbını sevmediğin için aldandığını, Ondan işit, buyurdu. Beni çekerek, bir bağçeye götürdü. Beni bağçenin kapısında bırakıp, kendisi yalnızca ilerledi. Uzakda görünen büyük bir odaya girdi. Odada nûr yüzlü, büyük bir zât oturuyordu. Çekinerek ve saygı ile, o zâta selâm verdi. O da, gülerek karşıladı. Önünde edeb ile diz çöküp oturdu. Ona birşeyler söylüyor. Beni gösteriyordu. Uzakdan bana bakışlarından, beni söylediği anlaşılıyordu. Biraz sonra, senin o yüce şeyhin kalkdı. Beni çağırdı. Bu oturan zât, hazret-i Alî “radıyallahü anh”dır. İyi dinle! Bak ne buyuruyor, dedi. İçeri girdik. Selâm verdim, (Sakın, sakın! Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına karşı, kalbinde hiçbir dargınlık bulundurma! O büyüklerden hiçbirini, hiç kötüleme! Aramızda muhârebe şeklinde görünen işlerimizin, hangi iyi niyyetlerle yapıldığını, biz ve O kardeşlerimiz biliriz) dedi. Senin O yüce şeyhinin şerefli adını söyliyerek, (Bunun yazılarına da, sakın karşı gelme!) buyurdu. Bu nasîhatı dinledikden sonra, kalbimi yokladım. O, harb edenlere karşı bulunan soğukluğun, düşmanlığın, kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu hâlimi hemen anladı.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Öfkelendi. Senin yüce şeyhine bakarak (Bunun gönlü dahâ temizlenmedi. Suratına bir tokat indir!) dedi. Şeyh hazretleri, yüzüme kuvvetli bir tokat indirdi. Tokadı yiyince, kendi kendime dedim ki, bunu sevdiğim için, Onlara düşmanlık etmişdim. Hâlbuki kendisi, Onlara düşmanlığımdan bu kadar çok incinmekdedir. Bu hâlden vazgeçmemi istemekdedir. Artık ben de, bu düşmanlıkdan vazgeçmeliyim! Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz buldum. O anda uyandım. Şimdi de kalbim, o kinden temizlenmişdir. O rü’yânın, o sözlerin tadı, beni başka şekle sokdu. Kalbimde, Allahdan başka hiçbirşeyin sevgisi kalmadı. Senin yüce şeyhine ve Onun yazılarındaki ma’rifetlere inancım katkat artdı.
İnsanları söğmemek, kimseye la’net etmeyip susmak, âhıretde suç sayılmıyacakdır.
Fahr-i kâinât “aleyhissalevâtü vetteslîmât” efendimiz ve Eshâb-ı kirâma onüç sene cefâ eden, çok sıkıntı veren kâfirlere ve hele bunların ele başıları olan beş-altı azılı zâlime bile, söğmek ve la’net etmek emr edilmedi. Bu azgınlardan Ebû Cehlden başkasının ismleri bile unutuldu. Dünyâda hiçbir dinde insanlara söğmek, la’net etmek emr olunmadı. Bir kimse, Allahü teâlânın emrlerini yapsa ve yasaklarından, harâm etdiklerinden kaçınsa, fekat ömründe bir kerre şeytâna la’net etmese, bunun için, bu kimse sorguya çekilmiyecekdir. Sen, şeytânın dostu idin, denilmiyecekdir. Bir kimse de, emrleri yapmayıp, hergün şeytâna yüzlerce la’net eylese, âhıretde sorguya çekilecek, şeytâna la’net etmesi, onu azâbdan kurtarmıyacakdır. Bu kimse, şeytânın düşmanı değil, dostu sayılacakdır. Görülüyor ki, Ehl-i beyti sevmiş olmak için, şuna buna söğmek, la’net etmek akl ile de, din bakımından da fâidesiz, lüzûmsuz olup, hiç doğru değildir. Îrân sultânlarından Nâdir şâh, 1148 de tahta çıkdı. 1152 [m. 1739] de Hindistânda Delhiyi aldı. Bağdâdı da almak için uğraşdı. 1160 da ısyân çıkarak, öldürüldü. İşte bu Nâdir şâh, Bağdâd muhâsarasından ayrılınca, Bağdâdlı büyük Şâfi’î âlimlerinden Abdüllah bin Hüseyn Süveydî [1104 de tevellüd, 1174 [m. 1760] de vefât] “rahmetullahi teâlâ aleyh” efendinin başkanlığında, Ehl-i sünnet ve şî’î âlimlerini topladı. Burada, sünnîler ile şî’îler arasındaki ayrılığa sebeb olan inanışları kaldırmak için karar verilip, hepsi imzâlamışdı. Fekat, Nâdir şâh vefât ederek, bu hayrlı iş yapılamamışdı. Bu sırada hâtırıma gelen bir şeyi söyliyeyim:
Nâdir şâh, şî’î âlimlerine sordu ki, yehûdîler ve hıristiyanlar ve mecûsîler (ya’nî komünist ve mason gibi kitâbsız kâfirler) Cennete mi, yoksa Cehenneme mi gidecekler?
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Hepsi Cehenneme gidecek, dediler. Yine sorup, Ehl-i sünnet nereye gidecek, dedi. Bunlar da Cehenneme gidecek dediler. Şâh, bunlara kızarak, (Cenâb-ı Hak, sekiz Cenneti, yalnız Îrânın bir kısm halkı için mi yaratdı?) demişdir.
Binikiyüzsekseniki 1282 [m. 1866] senesinde, fakîr hacca gitmişdim. Yolda Hasen efendi adında bir Îrân âlimi ile karşılaşdım. Ona dedim ki, Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvan” birçok hadîs-i şerîfler ile medh edildi. Böyle iken, siz niçin onlara düşman oluyor, hepsine söğüyorsunuz? (Ben Onlara düşman değilim. Fekat, şî’îlerin çoğuna göre, Ebû Bekr-i Sıddîk, halîfeliği Alînin elinden zor ile almış, Eshâb da, bundan yana olmakla irtidâd etmişler) dedi. Buna karşılık dedim ki, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, bunların mürted olacaklarını bilmedi de, onun için mi medh ve senâ eyledi? Cevâb olarak (sonunda böyle yapacaklarını bilmedi. Bilseydi, hiçbirini medh etmezdi. Hepsine la’net ederdi) dedi. Allahü teâlâ, Eshâb-ı kirâmı çeşidli âyet-i celîle ile medh ediyor. Acabâ, Allahü teâlâ da bilmedi mi dedim. Şî’î, buna bir cevâb veremedi. Hazret-i Alî, dünyâ mevkı’i için çatışdı demek buna iftirâ etmek değil midir, dedim. (Hazret-i Alînin Eshâba çatması, dünyâ mevkı’i için değildi. Fahr-i kâinât efendimiz, Alînin halîfe yapılmasını söylemişdi. Eshâb, bu emri dinlemediği için mürted oldular. Hazret-i Alî de, Resûlullahın emrinin yapılması için onlarla çatışdı) dedi. Buna karşılık şî’îler, Resûlullahın emrini dinlemiyerek, birçok bid’at yapdılar. Bunlar arasında emrleri ve sünnetleri yerine getiren pek az kimsedir. Bunun için, onlar da mürted olmuyor mu, dedim. Bir cevâb veremedi. Diyelim ki, hazret-i Alî, halîfe yapılmadığı için, hazret-i Fâtıma da, hurma bağçesi kendisine verilmediği için, Eshâb-ı kirâma gücenmiş olsunlar. Bir mü’minin, din kardeşlerine, kırılarak, kızarak üç günden çok dargın durması harâmdır. Bunlar ölünciye kadar dargın kaldılar demek, nasıl câiz olur, dedim. (Bunların darılması, emri yapmadıkları içindi) dedi. Mü’min olanlar islâmiyyete uymazsa onlara darılmak, vazîfeye çağırmak farzdır. Bunu da, âmirler, kuvvet kullanarak, âlimler de, söyliyerek çağırır. Diğer halk ise, yalnız kalbleri ile kırılırlar. Bu da, îmânın en aşağı derecesidir. Hazret-i Alî “radıyallahü anh”, Allahın arslanı iken, acabâ neden kuvvet kullanarak emrin yerine getirilmesini sağlamadı? Yoksa kuvvetsiz mi idi? Anasını, babasını ve çocuklarını öldüren kimseyi kısâs için öldürmek câiz iken, Bekara sûresinin ikiyüzotuzyedinci âyetinde meâlen, (Eğer afv ederseniz, takvâya dahâ yakın olur) ve Nisâ sûresinin kırksekizinci ve yüzonaltıncı âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, dilediğinin, şirkden [ya’nî küfrden] gayri günâhlarını afv eder) ve Mâide sûresinin otuzsekizinci âyetinde meâlen, (Bir kimse, zulm ya’nî günâh işleyip, sonra tevbe eder ve sâlih amel işlerse, Allahü teâlâ tevbesini, elbette kabûl eder) buyurulmuşdur.
 
Üst Alt