6-)DÖRDÜNCÜ RİSÂLE BİRLEŞELİM ve SEVİŞELİM

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Taberânînin “rahime-hullahü teâlâ” bildirdiği ve (Künûz)da yazılı hadîs-î şerîfde, (İsrâîl oğulları, kendi yazdıkları din kitâbına uydular. Mûsâ aleyhisselâmın Tevrâtını terk etdiler) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, şimdi yehûdîlerin elinde bulunan (Telmûd) ve (Mişnâ) ve (Gamârâ) adındaki Tevrâtlarının, Mûsâ aleyhisselâmın kitâbı olmadığını haber vermekdedir.
Hangi hayvan yinilir, hangileri yinilmez? Müslimânlar, bunu Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden öğrenir. Yehûdîler ve zındıklar da, elde bulunan bozuk Tevrâtlardan okurlar. İslâm dîni, leşi, akıcı kanı, domuz etini ve köpek dişi veyâ pençesi ile avlıyan hayvanların etini ve haşereleri yimeği harâm etmişdir. Bunlardan başkası halâldir. Halâl olanlar Allahü teâlâdan başkasının ismi ile kesilirse veyâ bunları kitâbsız kâfir keserse, bunları yimek de harâm olur.
En’âm sûresinin yüzkırkbeşinci âyetinde meâlen, (Söyle ki, Kur’ânda yimesi harâm olanlar, leş ve akıcı kan ve pis hınzır ve Allahdan başkasının adı ile kesilmiş olandır) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmede dört şeyin harâm olduğu bildiriliyor. Bundan başka altı şeyin harâm olduğu da, Peygamber efendimiz tarafından bildirilmişdir. Resûlullahın, köpek dişi olan yırtıcı hayvanları ve pençesi ile avlıyan kuşları harâm etdiğini Abdüllah ibni Abbâs haber verdi.Âyet-i kerîmedeki akıcı kan, cânlı veyâ kesilen hayvanın damarlarından akan kan demekdir. Et, karaciğer, dalak, kanlı olarak yinmeleri halâldir.
O hâlde, koyun, sığır, tavşan etleri, kanlı ise de, yinmesi halâldir. Tavşan bütün kandır, demek doğru değildir. Kan akdıkdan sonra, kalan tavşan eti pişirilir veyâ kebâb yapılır. Âfiyet ile yinir. Nitekim, Peygamber efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Eshâbına tavşan eti yidirdi.
En’âm sûresinin yüzkırkaltıncı âyetinde meâlen, (Yehûdîlere her tırnaklıyı harâm etdik. Koyunun ve sığırın iç yağını da harâm etdik) buyuruldu. Yehûdîlere iç yağının harâm olduğunu Kur’ân-ı kerîm haber veriyor. Onlara harâm olduğu için müslimânlara da harâm olur, demek doğru olur mu? Elbet doğru olmaz. İslâmın iç düşmanları olan zındıklar tırnaklı hayvanlar harâm olduğu için, tavşan da harâmdır, diyerek müslimânları aldatıyorlar. Tırnaklı hayvanları müslimânlara harâm imiş gibi gösteriyorlar. Hâlbuki, Kur’ân-ı kerîm, tırnaklı hayvanların yehûdîlere harâm edilmiş olduğunu haber veriyor. Müslimânlara harâm olduğunu bildirmiyor.
(Şekli şemâilinde kerâhet bulunan hayvanın eti yinmez) sözleri de yalandır. Böyle bir hadîs-i şerîf yokdur. Hurûfîler, bu sözlerine dayanarak, tavşanın eti, eşek etine benzediği için kerîhdir, yinmez, diyorlar.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Sorarız bu zındıklara: Hani tavşan bütün kan idi? Kanı gidince, kemikden başka birşey kalmazdı? Şimdi ise, tavşan eşek eti gibi etli oldu? Görülüyor ki, zındıkların sözleri birbirini tutmuyor.
Bir kimse, tavşan etini sevmiyebilir. Fekat, sevmediğine harâm demek ve bu yalanını isbâtlamak için âyet-i kerîmelere yanlış ma’nâ vermek ve hadîs-i şerîf uydurmak, zındıklığı, islâm düşmanlığını gösterir.
Tavşan etinin halâl olduğunu âyet-i kerîme ile ve hadîs-i şerîflerle isbât etmiş bulunuyoruz. Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri bırakarak, yehûdîlerin uydurdukları Tevrâtı ve islâm düşmanlarının bozuk kitâblarını okumamalı, onlara aldanmamalıyız!
18 — Allahü teâlâ, müslimânların da Rabbidir, kâfirlerin, zındıkların da Rabbidir. Fekat, müslimânları sevdiğini, kâfirleri, zındıkları sevmediğini haber vermişdir.
Her Peygamberin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” îmânı aynıdır. Fekat ahkâm-ı dîniyyeleri başka başkadır. Bundan başka, eski Peygamberlerin kitâblarını, sonradan kötü insanlar değişdirmişdir. Yalnız, Muhammed aleyhisselâmın dîni hiç değişmemişdir. Kıyâmete kadar da, kimsenin değişdiremiyeceğini Kur’ân-ı kerîm haber vermekdedir. İslâm düşmanları bu dîni değişdirmek için uğraşıyorlar. Fekat, hiç değişdiremiyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâbları, bu dîni, doğru olarak her yere yaymakda, değişdirilmekden korunmakdadır.
Müslimân yavrularını aldatmak için, Kur’ân-ı kerîmin çeşidli sûrelerinde bulunan, meselâ Ahzâb sûresinin altmışikinci âyeti olan, (Münâfıklar mel’ûndurlar. Nerede bulunurlarsa, yakalanıp öldürülsün! Geçmişlerden de, böyle yapanların öldürülmeleri, Allahü teâlânın âdetidir. Allahü teâlânın âdetinde bir değişiklik bulmazsın) meâlindeki âyeti ileri sürüyorlar. Bu âyet-i kerîme, bütün Peygamberlerin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dinlerinin bir olduğunu gösteriyor, diyorlar. Hâlbuki, bu âyet-i kerîmeler, mü’minlere sevâb, kâfirlere azâb yapmak, Allahü teâlânın âdeti olduğunu, bunun hiç değişmiyeceğini bildiriyor.
Âl-i İmrân sûresinin altmışaltıncı âyetinde meâlen, (İbrâhîm aleyhisselâm ne yehûdî idi, ne de nasrânî idi. Doğru inanışlı müslimân idi. Müşriklerden de değildi) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, yehûdîlerle hıristiyanların müslimân olmadıklarını gösteriyor. Müslimânlık diye ayrı bir din bulunduğunu bildiriyor. İbni Âbidîn, cenâze nemâzını anlatırken, İslâm kelimesinin iki ayrı ma’nâsı olduğunu bildiriyor: Muhammed aleyhisselâmın getirdiği din ve itâ’at etmek. (Kâmûs) ve (Müncid) kitâblarında da, böyle yazılıdır.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Hucurât sûresinde, me’âlen, (Çölden gelenler, inandık dediler. Onlara de ki, siz inanmadınız. Ammâ islâma dâhil olduk, sana itâ’at ederiz deyin! Îmân kalblerinize yerleşmedi) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmedeki islâm, itâ’at etmek, uymak demekdir. Müslimân olmak, ya’nî, Muhammed aleyhisselâma inanmak demek değildir. Her ümmetin îmânları aynıdır. Fekat hepsine müslimân denilmez. Nahl sûresinin seksendokuzuncu âyetinde meâlen, (Sana herşeyi bildiren, herkese hidâyet ve rahmet olan ve müslimânlara Cenneti müjdeleyen Kur’ânı, gönderdik) buyuruyor. Âl-i İmrân sûresinin ondokuzuncu âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın râzı olduğu din, İslâm dînidir) buyuruldu. Bu sûrenin seksenbeşinci âyetinde meâlen, (İslâmdan başka din istiyenin, istediği din kabûl olunmaz. O kimse âhıretde, ziyân eder!) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmelerdeki islâm kelimesi, iki ma’nâyı birlikde bildirmekde olup, Muhammed aleyhisselâmın getirdiği dîne inanmak ve Ona itâ’at etmek demekdir. Allahü teâlâ, müslimânları, Cennet ile müjdelemekdedir. Her müslimân mü’mindir.
19 — Peygamberimiz Muhammed “aleyhisselâm” hicretden elliüç sene evvel, Rebî’ulevvel ayının onikinci gecesi, ya’nî onbirinci gününü onikisine bağlıyan pazartesi gecesi sabâha karşı Mekke şehrinde dünyâya geldi. Târîhler, Mevlid-i Nebînin, Îsâ aleyhisselâmın mîlâdından beşyüzyetmişbir sene sonra ve Nisan ayının yirmisinde olduğunu yazıyorlar. Îsâ aleyhisselâmın dünyâya geldiği yıl belli olmadığı için, hicretin, mîlâdın altıyüzyirmiikinci yılında olduğu da, ilmî bir vesîkaya dayanmamakdadır.
Her Peygamberin bildirdiği gibi, Îsâ aleyhisselâm da, Allahü teâlânın bir olduğunu söylemişdi. Îsâ aleyhisselâm zemânında yaşıyan, eski yunan feylesoflarından Eflâtûn, tanrının üç olduğunu ortaya koydu. Allahü teâlâya mahsûs olan ülûhiyyet sıfatlarının, bir mahlûkda bulunduğuna inanmak, ona, bunun için hurmet etmek, onu putlaşdırmak, Allaha şerîk yapmak olur. (Teslîs) veyâ (Trinite) denilen üç tanrılı din, pek yayılmadı. Roma İmperatoru büyük Kostantin, hıristiyanlığı kabûl etdi. Mîlâdın üçyüzyirmi senesinde İznikde üçyüzonsekiz papası toplayıp, fırkalara ayrılmış olan nasrânîliği birleşdirmek istedi. Papasların hâzırladığı hıristiyanlık dînine, puta tapanların âyinlerini ve Eflâtûnun teslîsini de sokdu. Üç tanrılığı Eflâtûnun uydurmayıp, Îsâ aleyhisselâmın söylediğine herkesi inandırmak için, Eflâtûnun mîlâddan üçyüz sene önce yaşamış olduğunu i’lân etdi. Böylece, mîlâdî senelerin başlangıcı, üçyüz sene ileri alınmış oldu.
Peygamberimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hicretin onbirinci senesi Rebî’ulevvel ayının onikinci pazartesi günü öğleden evvel, Medîne şehrinde, vefât etdi.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
20 — İslâmiyyetde mâtem tutmak yokdur. Peygamber efendimiz mâtem tutmağı yasak etdi. (Müslim) kitâbında bildirilen hadîs-i şerîfde, (Mâtem tutan kimse, ölmeden tevbe etmezse, kıyâmet günü şiddetli azâb görecekdir) buyuruldu. Yine Müslimde bildirilen bir hadîs-i şerîfde Peygamberimiz, (İki şey vardır ki, insanı küfre sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna söğmek, ikincisi, ölü için mâtem tutmakdır) buyurdu.
Muharremin onuncu Aşûre günü mâtem yapmak, bağırıp çağırmak, ilk olarak [h. 65 de, hazret-i Hüseynin intikamını almak için, ayaklanıp, Kûfeyi alarak, bir şî’î hükûmeti kuran] Muhtâr-ı Sekâfî tarafından ortaya çıkarıldığı (Tuhfe)nin baş sahîfelerinde yazılıdır. Bu bid’at, mezhebsizler arasında, bir ibâdetmiş gibi yayıldı. Hâlbuki Muhtâr, bunu Kûfe ehâlisini aldatıp, onları Emevîlerle harbe sürüklemek, böylece hükûmeti ele geçirmek için bir hiyle olarak yapmışdı.
Mâtem yasak olmasaydı, herkesden önce Peygamber “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizin ölümü için mâtem tutulurdu. Sonra hazret-i Ömer ve hazret-i Osmân ve hazret-i Alî ve hazret-i Hüseyn şehîd edildikleri için mâtem tutardık. Bunların hepsini çok seviyoruz. Şehîd edildikleri için çok üzülüyoruz. Fekat mâtem yapmıyoruz. Mâtem yapmıyoruz, ammâ kalbimiz kan ağlıyor. Müslimânların mâtem yapması ve başkalarına la’net etmeleri yasak edildiği için, mâtem yapmıyoruz.
İslâmiyyetde doğum gününü kutlamak, Allahü teâlâya şükr etmek vardır. Peygamber efendimiz “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, Pazartesi günü oruc tutardı. Sebebini sorduklarında, (Bugün dünyâya geldim. Şükr için oruc tutuyorum) buyurdu.
21 — Doğum günü ve mubârek geceler, hicrî sene ile kutlanır. Tevbe sûresinin otuzyedinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, gökleri ve yeri yaratdıkdan beri, ayların adedi onikidir. Bunlardan dördü, harâm olan aylardır. Bu dört ayın harâm olduğu kuvvetli dindir, [ya’nî İbrâhîm ve İsmâîl aleyhimesselâmdan beri bilinmekdedir.] Bu dört ayda, kendinize zulm etmeyin!) buyuruldu. Harâm olan dört ay, Receb, Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem ayları olduğunu Peygamber efendimiz bildirdi. Oniki ay da, hicri yılların hesâb edildiği arabî aylardır.
Tevbe sûresinin otuzsekizinci âyetinde meâlen, (Bir ayın harâmlığını başka aya gecikdirmek, ancak kâfirliği artdırır. Kâfirler, böylece sapıtıyorlar. Onlar, Allahü teâlânın harâm kıldığı ayların sayılarını denk getirmek için, harâm ayı bir sene halâl edip, başka sene onu yine harâm ederler. Böylece, Allahın harâm kıldığını halâl kılıyorlar) buyuruldu.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
İslâmiyyetden önce arablar, meselâ Muharremde harb etmek isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya korlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı. Böylece, harâm ay, Muharremden bir sonraki ay olurdu. Bu âyet-i kerîme, ayların yerlerini değişdirmeği yasak etdi. Yoksa hurmetli aylar, her yıl on gün ileri gider, diye bir söz yokdur. Sözün doğrusu şudur ki, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen ve dinde kullanılan arabî ayların bir yılı, bir güneş yılından onbir gün kısadır. Hicrî kamerî yılbaşı, hicrî şemsî ve mîlâdî yılbaşılarından onbir gün önce gelmekdedir. Bundan dolayı müslimânların mubârek günleri veyâ geceleri, şemsî senelere nazaran her yıl onbir gün önce gelmekdedir. Çünki, müslimânların mubârek günleri, güneş aylarına göre değil, hicrî kamerî aylara göre yapılır. Dînimiz böyle emr etmekdedir. Yılın mubârek günü demek, arabî ayın belli günü demekdir. Haftanın belli günü demek değildir. Meselâ Aşûre günü demek, Muharrem ayının onuncu günü demekdir. Bu, her sene haftanın aynı günü olmaz. Başka günler olur. Evet haftanın günleri içinde de mubârek olanları vardır. Meselâ pazartesi günü, hep hayrlı vak’aların bu günde olması bakımından kıymetli bir gündür.
Muharremin onuncu günü müslimânların mubârek günüdür. O günün mubârek olduğunu Peygamber efendimiz bildirdi. O gün yapılan ibâdetlere çok sevâb verileceğini müjdeledi. O gün oruc tutmak sünnet oldu.
İslâmiyyetde, güneş yılının ayları içinde sayılı bir mubârek gün yokdur. Meselâ, Martın yirminci Neyruz veyâ Nevruz denilen gün ve Mayısın altıncı Hıdırelles günü ve Eylülün yirminci Mihrican günü, ba’zı yerlerde mubârek sanılır. Bunlar müslimânlıkda değil, kâfirler ya’nî müslimân olmıyanlar arasında değerli sayılır. Noel günü ve gecesi de böyledir. (Dürr-ül-muhtâr) beşinci cild sonunda çeşidli mes’eleleri bildirirken (Neyruz ve Mihrican günleri şerefine birşey vermek câiz değildir. Ya’nî, bu günlerin ismlerini söyliyerek veyâ niyyet ederek birşey hediyye etmek harâmdır. Eğer bu günlere kıymet vererek yaparsa, kâfir olur. Çünki bu günlere müşrikler kıymet vermekdedir. Ebül Hafs-ı kebîr diyor ki, bir kimse Allahü teâlâya elli sene ibâdet etse, sonra bir müşrike, Neyruz günü şerefine yumurta hediyye etse, kâfir olur. Yapmış olduğu ibâdetlerin sevâbları yok olur. Eğer bir müslimâna hediyye eder ve bu güne değer vermezse, âdete uyarak verirse, kâfir olmaz. Fekat, tehlükeden kurtulmak için birgün önceden ve birgün sonradan da vermek iyi olur. Başka birgün almadığı birşeyi, o gün satın alırsa, o güne değer vermiş ise kâfir olur. Değer vermeyip, yalnız yimek içmek niyyet etmiş ise, kâfir olmaz).
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
22 — Hurûfîler, (Asrlardan beri süre gelen Sünnî ve Şî’î çatışmasının kökü, Süfyân oğlu Mu’âviye la’netullah zemânında, hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” ve Onun Ehl-i beytine revâ görülen galîz küfrler olmuşdur) diyorlar. Bu sözleri hem yalan, hem de çok câhilce ve ahmakcadır. Türkiyedeki Alevîler bu yalanlara aldanmamalıdırlar. Çünki, İslâm târîhinde Alevî, Sünnî çatışması diye birşey yokdur. Şî’î Sünnî çatışması da, siyâsî, emperyalist düşüncelerle olmuşdur. Sünnîler, Şî’îlerin haksız olduklarını, kitâblarında isbât etmişlerdir. Bu kitâblarda Alevîlere saygı göstermişler, onları çok sevmişlerdir. Alevî ismini başlarının üstünde taşımışlardır. Çünki Alevî demek, Seyyidler ve Şerîfler demekdir. Ya’nî Peygamber efendimizin soyundan olanlara Alevî denirdi. Bu Alevîler sevilmez mi? Elbet, hepimiz çok severiz. İslâm düşmanları, müslimânların Alevîleri çok sevdiklerini görünce, müslimânları aldatmak için hurûfîlere Alevî dediler. Hurûfîler, dört halîfeye ve hazret-i Mu’âviyeye la’net ediyorlar. Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh”, Peygamber efendimizin Eshâbındandır. Hem de kayın birâderidir. Ya’nî Peygamber efendimizin Ehl-i beytindendir. Hazret-i Ömerin ve hazret-i Osmânın ve hazret-i Alînin halîfelikleri zemânında, Şâm vâlîsi olan ve Rum orduları ile cihâd eden bir islâm mücâhididir. Hazret-i Hasen, hilâfeti kendi arzûsu ile hazret-i Mu’âviyeye bırakdı. Onu halîfe olmağa lâyık görmeseydi, hilâfeti bırakmazdı. Onunla harb ederdi. Hazret-i Hasen, lâyık olmıyan birine hilâfeti bırakdı, demek, hazret-i Haseni kötülemek olur.
Peygamber efendimiz (Eshâbımı seviniz! Eshâbıma düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur) buyurdu. İşte biz hakîkî müslimânlar, hazret-i Mu’âviyeyi bunun için çok seviyoruz. Ehl-i beytden olduğu için de Onu çok seviyoruz. Çünki, biz hakîkî müslimânlar, Muhammed aleyhisselâmın Ehl-i beytini çok severiz. Mezhebsizler de, hazret-i Alînin Ehl-i beytini sevdiklerini söylüyorlar. Ehl-i beyti, hazret-i Alî için seviyorlar. Biz hakîkî müslimânlar ise, Muhammed aleyhisselâmın Ehl-i beyti diyoruz. Ehl-i beyti, Muhammed aleyhisselâm için, seviyoruz. Hazret-i Alîyi de, Ehl-i beytden olduğu için, çok seviyoruz.
Hiçbir müslimân, Muhammed aleyhisselâmın Ehl-i beytine iftirâ, bühtân etmemişdir ve etmez. Emevî halîfelerinden birkaçı ve Abbâsî halîfelerinin çoğu, Ehl-i beytin torunlarından birkaçının kıymetini bilemedi. Dünyâ geçimsizliği için, O mubârekleri incitdiler. Fekat aslâ galîz küfr ve bühtân etmediler. Ehl-i beyti incitmeleri de, araya karışan zındıklar yüzünden oldu. Mal, mevkı’ sâhibi olmak, iktidârı ele geçirmek ve islâmiyyeti içerden karışdırmak, bozmak istiyen politikacılar, kendilerine partizan toplamak, güç kazanmak için, Ehl-i beytin adamı şekline büründüler.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Ehl-i beyt imâmı adına siyâsete atıldılar. Fitne ve karışıklık çıkardılar. Kendileri cezâlarını bulurken, Ehl-i beyt imâmlarının “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” da incinmelerine sebeb oldular.
Hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” Ehl-i beyt soyundan olanlara çok saygı gösterirdi. Bunlara hediyye verirdi.
Ehl-i beyt torunlarından birkaçına saygısızlık yapanlar kötülenemez. Kâfir denemez. Çünki, bu torunlar arasında da, birbirlerine saygısızlık, hattâ işkence edenler, hattâ iftirâ edenler oldu. Bunun için, hiçbirine dil uzatamayız. Dinde bizlerden önce olanların kusûrlarını konuşmamız doğru değildir.
Yurdumuzdaki müslimân alevîler, mezhebsizlerin çirkin sıfatlarından münezzehdir. Onların çirkin, kötü sıfatlarını belirtmek için, târîhden bir vesîka vermeği uygun buluyoruz:
Osmânlı devletinin şeyh-ül-islâmlarının elliyedincisi Yenişehrli Abdüllah efendinin (Behcetül-fetâvâ) kitâbındaki fetvâsında diyor ki, (Müslimânların anası, Âişe-i Sıddîkaya “radıyallahü anhâ” kazf eden, ya’nî zinâ etdi diyen ve hazret-i Ebû Bekrle, hazret-i Ömere söğen ve la’net eden ve halîfe olduklarına inanmıyan ve Eshâb-ı kirâmdan çoğuna kâfir diyen ve oniki imâm, Peygamberlerden dahâ üstündür diyen ve Ehl-i sünnet olan müslimânları öldürmek mubâhdır, diyen ve bunlar gibi dahâ nice küfre sebeb olan bozuk inançları olan bir kimse, islâm milletine, dâhil midir, değil midir? Bunlarla harb etmek meşrû’ mudur ve öldürülenleri ne olur?
Cevâb: Îrânın, Irakın ve Sûriyenin ba’zı yerlerinde bulunan hurûfîler, millet-i islâmdan hâricdirler. Mürted sayılırlar. Onlarla harb etmek vâcibdir. Lüzûm ve fâide görülmedikçe, kendi hâllerine bırakılmaları câiz değildir. Ölüleri Cehennemlikdir. Cenâze nemâzları kılınmaz. Müslimânların mezârlıklarına gömülmezler.)
İki sahîfe sonraki fetvâsında buyuruyor ki:
Cevâb: (Seyyid denilmesi, bir insanı mürted olmakdan kurtarmaz). Ehl-i sünnet düşmanlığında aşırı gidenlere seyyid diyorlar. Bu seyyidler, hakîkî seyyid değildir.
Allahü teâlâ, yurdumuzda bulunan sünnî ve alevî ismindeki din kardeşlerimizi, bozuk, bölücü sözlere aldanmakdan korusun. Hepimizin, hak yolda, doğru yolda birleşmemizi, sevişmemizi nasîb eylesin! Âmîn.
Mâl sâhibi mülk sâhibi,
hani bunun ilk sâhibi?
 
Üst Alt