21-)BİRİNCİ CİLD, 49. cu MEKTÛB

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Hak sübhânehu ve teâlâ, din ve dünyâ murâdlarınıza kavuşdursun! Dünyâ lezzetlerinin, fânî [geçici] ni’metlerin zararlarından kurtulmak için ilâc, bunları ahkâm-ı islâmiyyeye uygun kullanmakdır. Ya’nî, Allahü teâlânın emrlerine ve yasaklarına uymakdır. Ahkâm-ı islâmiyyeye uygun kullanılmazsa, bu lezzetler zararlı olur. Allahü teâlânın gadabına, azâbına sebeb olurlar. Hakîkî, tâm kurtulmak için, bu lezzetleri, mümkin olduğu kadar, terk etmelidir. Terk edemiyenlerin, ilâcını kullanmaları lâzımdır. Böylece, zararlarından kurtulurlar. Bu lezzetleri terk edemeyip, ilâcını da yapmayanlara, böylece felâketlere, derdlere sürüklenip, se’âdetden mahrûm kalanlara yazıklar olsun! [İslâmiyyet, dünyâ lezzetlerini, zevklerini men’ etmiyor. Bunların hayvanlar gibi, azgın, zararlı kullanılmasını men’ ediyor.] Nefslerinin arzûlarına tâbi’ olup, dünyâ lezzetlerini ahkâm-ı islâmiyyeye uygun kullanmıyanlar, böylece, fâideli ve dâimî olan Cennet lezzetlerinden kaçanlar çok zevâllıdır. Allahü teâlânın herşeyi gördüğünü bilmiyorlar mı? Zararlardan kurtulmak için, dünyâ lezzetlerini ahkâm-ı islâmiyyeye uygun kullanmak lâzım olduğunu işitmemişler mi? Sorgu, süâl günü elbet gelecek, herkesin, dünyâda yapdıkları, önlerine serilecekdir. [Dünyâ zevkleri, lezzetleri peşinde koşanların, öldükden sonra dirilmek olduğuna, ahkâm-ı islâmiyyeye uyanların, Cennet zevklerine kavuşacaklarına, ahkâm-ı islâmiyyeye uymıyanların, Cehennem ateşinde yanacaklarına inanmadıkları anlaşılıyor. Hâlbuki, bunların ilerici, büyük adam dedikleri Avrupalılar, Amerikalılar, Cennete, Cehenneme inanıyor. Kiliseleri dolup taşıyor. Avrupalıların ahlâksızlıklarına, nâmûssuzluklarına ilericilik diyerek sarılan, onlar gibi âhirete inanan vatandaşlara gerici, yobaz diyerek saldıranların içyüzleri meydândadır. Aklları olmıyan, nefslerinin, zevklerinin esîri olan bu zevallılara aldanmamalıdır.] Dünyâda Rabbinin rızâsını kazanmış, Onun harâm etdiği şeylerden sakınmış olanlara, o gün müjdeler olsun! Dünyânın yaldızlı hayâtına aldanmayanlara, Rabbin azâbından korkarak, nefslerine hâkim olanlara, evinde ve emrinde olanlara nemâz kılmalarını emr edenlere [ve kadınlarına, kızlarına, sokağa çıkarken örtünmelerini öğretenlere] müjdeler olsun, müjdeler olsun! Allahü teâlânın gösterdiği se’âdet yolunda olanlara ve Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olanlara selâmlar olsun!
Her ne varsa güzel, Onu anmakdan başka,
Hepsi câna zehrdir, şeker dahî olsa!
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Bir ân, Allahü teâlâdan gâfil olmaz buyurdu.[1]
Büyük velî Şihâbüddîn-i Sühreverdi[2] , (Avârif) kitâbında, hârikaları ve kerâmetleri anlatdıkdan sonra diyor ki, (Bütün bu havârık ve kerâmât, kalbin Allahü teâlâyı hâtırlaması yanında, hiç gibidir).
Şeyh-ul-islâm Hirevî Abdüllah Ensârî[3] buyuruyor ki, (Ma’rifet ehlinin firâseti, gördüğü kimsenin sâlih veyâ fâsık olduğunu anlamakdır. Açlık ve riyâzet çekenlerin firâseti, sûretleri, cismlerin nerde olduklarını anlamak ve gayb olan şeyleri haber vermekdir. Bunlar, mahlûkları haber verirler. Çünki, Allahü teâlâdan haberleri yokdur. Ma’rifet ehli ise, Allahü teâlâdan kalblerine gelen bilgileri, hâlleri, ma’rifetleri anladıkları için, hep Allahü teâlâdan haber verirler. İnsanların çoğu, Allahü teâlâdan gâfil oldukları ve kalblerinde dünyâ düşünceleri bulunduğu için, maddî şeylerden haber almağı ve gayb olan şeyleri öğrenmeği isterler. Bundan haber verenleri, Ehlullah, ya’nî Evliyâ, Allahü teâlânın sevgili kulu zan ederler. Hakîkat ehlinin, Evliyânın keşflerine kıymet vermezler. Bunların, Allahü teâlâdan verdikleri haberlere inanmazlar. Bunlar, Allah adamı olsalardı, mahlûkların hâllerini bilir, haber verirlerdi. Mahlûkların hâllerini bilmiyen, dahâ yüksek şeyleri nasıl bilir, Allahü teâlâya nasıl ârif olur derler. Böyle fâsid kıyâs ile [yanlış düşünerek], Ehlullahi tekzîb eder, Evliyâya inanmazlar. Allahü teâlâ, Evliyâsını çok sevdiği için, mahlûklar ile vakt geçirmelerini, kendinden başkalarını düşünmelerini istemez. Mahlûkların hâlleri ile uğraşsalardı, Evliyâlık mertebelerine yükselemezlerdi. Mahlûkların hâlleri ile uğraşanlar, Allahü teâlânın ma’rifetinden mahrûm kalacakları gibi, Ehlullah da, mahlûkların hâllerini düşünmezler. Ehlullah, mahlûkların hâllerini düşünselerdi, onlardan dahâ iyi anlarlardı. Allahü teâlâ, açlık ve riyâzet çekerek, nefslerinin aynasına cilâ verenlerin firâsetlerini beğenmediği için, bu firâset müslimânlarda da, yehûdîlerde de, hıristiyanlarda [ve şî’î ve vehhâbîlerde] de hâsıl olmakdadır. Yalnız Ehlullaha mahsûs değildir).
[1] Ebû Sa’îd Ebülhayr 400 [m. 1008] de vefât etdi.
[2] Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî, şâfi’î, Sıddîkî, 632 [m. 1234] de Bağdâdda vefât etdi.
[3] Abdüllah Ensârî, 481 [m. 1088] de Hirâtda vefât etdi.
Ba’zı sebebler, fâideler olunca, ba’zı Evliyânın hârikalar göstermesine izn verilir. Ehli olmayan kimselerin me’ârif-i ilâhîden konuşmaları, ma’rifetlerin kıymetlerini azaltmaz. Bu konuşmalar, kıymetli bir cevherin, bir çöpcü eline düşmesine benzer. Bu cevherin kıymeti azalmaz.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Bozuk kimselerin, Evliyâdan işitdikleri ma’rifetleri söylemelerinin hiç kıymeti yokdur. Bunları işiterek değil, kendi keşflerimiz, hâllerimiz ile söylüyoruz derlerse, şeytân onlara bozuk şeyler gösterip, bunları hak olarak tanıtır. Bu gayb yolunda, her zerre kendini Hak olarak tanıtmakdadır.
İmâm-ı Rabbânî buyuruyor ki, (Çok def’a, insâna âlem-i ervâh görünür. Bu âlem, çok latîf ve maddesiz olduğu için, Allahü teâlâ göründü sanır. Rûhun, bu âleme olan ihâtasını, sereyânını, Allahü teâlânın ihâtası, sereyânı zan eder). Âriflerden biri buyuruyor ki, (Otuz seneden beri, rûhumu Hak teâlâ zan ederek tapındım). İmâm-ı Rabbânî, bir mektûbunda buyuruyor ki, (Âriflerden biri, gönderdiği mektûbda, fenâ makâmında, o dereceye vardım ki, yer yüzüne baksam, yer yüzünü göremiyorum. Semâya baksam, onu da bulamıyorum. Arşı, kürsîyi, Cenneti, Cehennemi de bilemiyorum. Kendimi de bulamıyorum. Birinin yanına gitsem, onu da bulamıyorum. Allahü teâlânın varlığı sonsuzdur. Onun sonunu kimse bulamamışdır.... Ben, bu hâlimi, tesavvuf yolunun son makâmı biliyorum. Evliyâ-ı kirâm da, bu yolu buraya kadar bildirdiler. Siz de, bu hâli son mertebe olarak biliyorsanız, ne güzel. Yok, eğer, bundan yukarı başka mertebeler dahâ var diyorsanız, bana yazınız da, yanınıza gelip, Hak teâlâyı bulayım dedi. İmâm-ı Rabbânî, cevâbında buyurdu ki, bu mertebeye varan kimse, kalb mertebesinin dörtde birine varabilmişdir. Bu hâl, anâsır-ı erbaadan havâ unsurunda fânî olmakdır. Havâ herşeyi ihâta etdiği için, her bakdığı yerde havâyı görmekdedir. Bu gördüklerini, Hak teâlâ zan etmekdedir.) Çokları, bu tevhîdi keşf ve hâl zan etmiş. Hâlbuki, kalblerinde hâsıl olan keşf ve hâl değildir. Bir hayâldir. Bu hâli çok düşünenlerin hayâllerinde hâsıl olur. Nitekim imâm-ı Rabbânî, tevhîd-i şühûdî ve tevhîd-i vücûdîyi anlatdığı mektûbda buyuruyor ki, (Tevhîd-i vücûdî, çok kimsede, tevhîdi çok mürâkabe edince [çok düşününce] ve (Lâ ilâhe illallah) kelimesine, (Allahü teâlâdan başka mevcûd yokdur) ma’nâsını verince hâsıl olur. Böyle çok zikr edenlerin hayâllerinde hâsıl olur. Kalbe gelen keşf ve hâl değildir. Bunun kalb makâmından haberi yokdur. Hak yolda olan tesavvuf ehli, böyle yanılınca, şeytânın tuzağına düşmüş olan bozuk kimselerin neler söyleyeceklerini düşünmelidir).
Evliyâ, feyz gelmesine vâsıtadır [Menba’dan, kaynakdan gelen suyu veren musluk gibidir]. Vâsıta sahîh olmazsa [menba’a bağlı olmazsa], aranılana nasıl kavuşulur. O hâlde, (fenâ fillah) mertebesine kavuşmak için, menba’a bağlı olan Velîde fânî olmak, [onun sevgisine kavuşup, herşeyi unutmak] lâzımdır. Sevmek, ona tâbi’ olmakdır.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Vâsıtanın kalbinden gelen feyzler, ma’rifetler, muhabbet mikdârınca alınır. Sohbet nasîb olursa, alınan feyz çok olur. Feyz, ma’rifet gelince, mâ-sivânın [mahlûkların] sevgisi kalbden çıkar. Allahü teâlânın ismleri tecellî [zuhûr] etmeğe başlar. Bu ismlerle bekâ hâsıl olur. Kemâlât ve esmâ-i ilâhî, nihâyetsizdir. Kalbdeki tecellîleri sonsuzdur. Râbıta kuvvetli olup, Ârifin sûreti devâmlı zâhir olursa, feyz almak çok ve kolay olur. Allahü teâlâyı düşünmekle, böyle feyz alınamaz. Ya’nî ma’rifete kavuşulamaz. Hizmet, huzûr ve sohbet nasîb olursa, feyz almak dahâ çok olur. Eshâb-ı kirâm, huzûr ve sohbet ni’meti sâyesinde eshâb oldular. Veyselkarânî, ma’nevî münâsebet [muhabbet bağı] ile, çok feyz aldı ise de, Eshâb-ı kirâm derecesine yükselemedi. Hayâlde görünen şekl, sûret, Velînin kendisi değildir. Onun kendinde öyle şeyler vardır ki, sûretinde bulunmazlar.
Çok ibâdet yapmak ve fâidesiz sözler söylememek ve nâmahremleri görmemek için halvet, inzivâ lâzımdır. Fekat, halkın haklarını zâyı’ etmemek, edâ etmek şartdır.
Rûhları görmek, kalb ile, basîret ile olur. Gözler açık iken görmek de böyledir. Rûhları görmek, kemâl alâmeti değildir.
 
Üst Alt