TEFSİR NEBE Suresi Türkçe Okunuşu ve Tefsiri

BULUT

Aktif Üyemiz
Yönetici
NEBE SURESİ TÜRKÇE OKUNUŞU VE TEFSİRİ

NEBE Suresi 38. Ayet
NEBE Suresi 38. Ayet
Konusu

Sûrede, Kur’ân-ı Kerîm’den ve onun verdiği en büyük haber olan kıyâmetten bahisle söze başlanır. Bir yönüyle Allah’ın kudretinin yüceliğini gösteren işaret, bir yönüyle de kullar için büyük nimet olan varlık ve hâdiselere değinilir. Bunları yaratan kudretin, âhiret hayatını var etmeye elbette muktedir olduğuna işaret edilerek, kıyâmet ve cehennemden dehşetli, ibretli sahneler aktarılır. Buna mukâbil, gönülleri Allah saygısıyla dopdolu olup O’na karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanan nimetler hatırlatılır. Âhiretin gerçekliği bir kez daha vurgulanarak, insanlık yakında başlarına gelecek korkunç bir azaba karşı uyarılır, imana davet edilir.

Mekke döneminde inen bütün surelerde olduğu gibi, bu surede de ahiret hayatından ve kıyametten şüphe içerisinde olan Mekkeli müşriklere, başlarına mutlaka gelecek olan o günün dehşetli anları tablolar halinde sunularak "ah keşke." dememeleri için şimdiden hakka dönüp Muhammed (s.a.s)'in getirdiği ilkelere uymaya çağrılmaktadırlar. Resulullah'ın tebliğinde üç ana ilke vardı: Allah'dan başka ilahlara tapmamak, Muhammed (s.a.s)'in O'nun kulu ve elçisi olduğunu kabul etmek, bu geçici dünya hayatının ardından ebedî bir ahiret yurdunun var olduğu ve insanların bu dünyada yaptıklarının karşılığını orada ceza veya mükâfat olarak görecekleri gerçeğine iman etmek. Mekkeliler bu üç ilkeye de karşı çıkıyorlardı. Onlar, Allah'ı yaratıcı, rızık verici, gören, bilen, gözeten olarak kabul etmelerine rağmen, dünyadaki hayatlarına yön vermesine tahammül edemiyorlar, bu konuda atalarının ve önde gelenlerin, tağutların yolunu izliyorlardı. Muhammed'in peygamberliğini de bir türlü anlamlandıramıyorlardı. Onların inancına göre bir peygamber ya melek olmalı ya hiç değilse toplumun ileri gelen zenginlerinden seçilmeliydi. Muhammed (s.a.s) onlar için iyi, ahlâklı dürüst biriydi ama, peygamber olacak kadar zengin değildi. Onlar, ölümün yokluk olduğuna inanıyor, ikinci bir hayatın varlığına akıl erdiremiyor, akılları bunu kavrayamıyor ve "Çürüyen vücudumuz toz-toprak olduktan sonra tekrar mı dirilecek" (el-Vâkıa, 56/97) diye peşin hükümler veriyorlardı. İşte sure, onların bu inançlarını değiştirmek için örnek üzerine örnek veriyor; onların gözlerini göğe, yeryüzüne, dağlara, geceye, gündüze, güneşe, yıldızlara, bulutlara, yağmurlara, kuru topraktan çıkan rengarenk bağ-bahçeye, çift çift canlılara çeviriyor; belki bunlardan kıyasla Allah'ın, ölümden sonra tekrar diriltmesinin, zannettikleri kadar zor olmadığını anlatmak istiyor:

"Yapmadık mı biz, yeryüzünü bir beşik; dağları birer kazık? Ve çift çift yarattık sizi. Uykunuzu dinlenme, geceyi bir elbise, gündüzü ise çalışıp geçiminizi kazanma zamanı yaptrk. Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik. Parıl parıl parlayan bir lamba astık. Sıkışan bulutlardan şarıl şarıl su indirdik, ki onunla taneler, bitkiler ve bir birine sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım" (6-16).

Bunun peşinden dünya gözüyle görebilecekleri çeşitli ibretli manzaralar gösterildikten sonra, o inkâr edip durdukları, kıyamet gününün şiddetli olaylarının ayrıntılı bir tasviri yapılmaktadır: Muhakkak ki hüküm günü belirlenmiş vakittir. O gün sura üflenir de bölük bölük gelirsiniz. Gök açılmış, kapı kapı olmuştur. Dağlar yürütülmüş, bir serap olmuştur. Cehennem de durmadan gözetlemektedir. Azgınların varacağı yerdir. Orada çağlar boyu kalacaklardır; orada ne bir serinlik ne de içilerek bir şey tatmazlar. Yalnız kaynar su ve irin içerler" (17-25). Bütün bu cezaların nedeni ise, onların dünyada iken böyle bir hesap görüleceğini yalanlamalarıdır. Onlar, kendilerine sunulan Allah'ın ayetlerini de tamamen yalanlamışlardı. Buna karşın Allah Tealâ'da herşeyi sayıp, yazdırmıştı. Madem ki böyle bir günün varlığım inkâr etmiştiniz, o halde kesin bir bilgiyle inanasınız diye "Tadın artık. Size azabtan başka birşey arttırmayacağız" (30) denilecektir. Ama o gün henüz gelip çatmış değilken, bu gerçeğe uyar, Allah'dan gereği gibi korkarsanız, siz de ahirette azab yerine, "takva sahipleri için olan kurtuluş"dan (31) faydalanırsınız. Eğer bunu yaparsanız, sizin için orada; "bahçeler bağlar, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar, dolu dolu kadehler vardır" (32-34). Oraya gidenler; "ne boş söz ne de yalan işitmezler" (35). Bütün bu nimetler ise yaptıklarınızın karşılığı olarak Rabbinizin size vereceği bir lütuf ve bağıştır. Yoksa sizler bu kadar nimeti, Allah'ın lütfu olmasa elde edemezsiniz.

Ahiretteki acı ve mutlu son ve bunun yolu açıklandıktan sonra süre, uyarının tekrarlanmasıyla sona eriyor:

O gün ruh ve melekler sıra sıra dururlar. Rahmanın izin verdiğinden başka kimse konuşamaz. Rahmanın konuşmasına izin verdiği de ancak doğruyu söyler. İşte bu hak gündür. Artık dileyen Rabbine varan bir yol tutar. Biz sizi yakın bir azab ile uyardık. O gün kişi ellerinin yapıp öne sürdüğü işlere bakar ve kâfir, keşke ben daha önce toprak olsaydım der" (38-40).

Hakkında

Nebe’ sûresi Mekke’de nâzil olmuştur. 40 âyettir. İsmini, ikinci âyette geçen “mühim haber” mânasına gelen اَلنَّبَأُ (nebe’) kelimesinden alır.عَمَّ (Amme), اَلتَّسَائُلُ (Tesâül) ve اَلْمُعْصِرَاتُ (Mu‘sırât) isimleriyle de anılır. Bu sûreyle başlayan Kur’ân-ı Kerîm’in son cüzü, “Amme cüzü” olarak bilinir. Mushaf tertîbine göre 78, iniş sırasına göre ise 80. sûredir. Kur'an-ı Kerim'in yetmiş sekizinci suresi. Kırk ayet, yüz yetmiş üç kelime ve yedi yüz yetmiş harften ibarettir. Fasılası "elif ', "mim" ve "nun" harfleridir. Mekkî surelerden olup, Mearic süresinden sonra nazil olmuştur. Adını "Kıyamet ve ahiret gününden haber" anlamındaki, "en-Nebe"' kelimesinden almıştır.

Nuzül

Mushaftaki sıralamada yetmiş sekizinci, iniş sırasına göre sekseninci sûredir. Meâric sûresinden sonra, Nâziât sûresinden önce Mekke’de inmiştir.
 

BULUT

Aktif Üyemiz
Yönetici
NEBE SURESİ TÜRKÇE OKUNUŞU VE TEFSİRİ

1: Müşrikler birbirlerine neyi sorup duruyorlar?

2: Belli ki o büyük dehşetli haberi soruyorlar.

3: Hani aralarında anlaşmazlığa düştükleri o haberi.

4: Hayır, anlaşmazlığa ne hâcet! Yakında onun ne olduğunu bilecekler.

5: Evet, evet! Yakında gerçeği öğrenecekler.


Buradaki “büyük haber”den maksat, Resûlullah (s.a.s.)’in nübüvveti, bilhassa ona indirilen Kur’an ve onun son derece tesirli bir üslupla tekrar tekrar bildirdiği kıyâmet haberidir. Herkesin iman ve amelinin sorulacağı âhiret günüdür.

AYET-İ KERiME
“Kur’an’ın bildirdiği bu gerçekler, pek büyük ve çok önemli bir haberdir” (Sād 38/67)
âyeti ise, bu büyük haberin Kur’an olduğuna işaret eder. Kur’an peyderpey inmeye başladığı zaman imandan nasibi olanlar ona inanıyor, inanmayanlar ise birbirlerine ve etraflarına sorup duruyor, “Kulağımıza gelen bu şeyler neyin nesidir? Muhammed peygamber mi olmuş? Tevhide ve âhirete imana mı çağırıyormuş? Hele o kıyâmet haberi de nedir? Ölüler dirilecek, herkes yaptıklarından hesaba çekilecekmiş, öyle mi?” diyorlardı. Herkes bir şey söylüyor, kimi tamamen inkâr, kimi tereddüt ediyordu. İşte burada onların, Kur’an ve nübüvvet gibi iki mühim hâdise karşısında içine düştükleri ihtilaf ve kafa karışıklığı canlı bir tablo halinde tasvir edilmektedir. Halbuki hiç de ihtilaf etmelerine gerek yoktu. Çünkü yakında Kur’an’ın verdiği her haberin, hususiyle kıyâmetin kesin bir gerçek olduğunu bileceklerdi. Zira, şimdi beyân edileceği üzere gözümüzün önünde cereyan eden muazzam varlık ve hâdiseleri yaratan Allah, söz verdiği üzere kıyâmeti koparıp âhiret hayatını getirmeye de elbette güç yetirecektir.

Burada tefekkür nazarlarımıza arz edilen delil ve nimetlerden birincisi yeryüzüdür:

6: Biz yeryüzünü bir döşek yapmadık mı?


Onun insanlar için bir döşek, bir beşik halinde tanzim edilmesidir. Önce ilâhî kudret uzay boşluğu içinde bu döşeği hazırlamış ve insan bu döşek üzerinde doğmuştur. Bu döşek üzerinde yaşamakta ve yoluna devam etmektedir. اَلْمِهَادُ (mihâd) kelimesinin “beşik” mânası da vardır. Dolayısıyla bu tabir, dünyanın, âhiret hayatına yönelik bir terbiye ve gelişme vasıtası olduğuna işaret eder. Bu sûretle dünya hayatı, uzun seneleriyle, âhiret genişliği ve sonsuzluğu karşısında kısa bir beşik hayatı olmaktan başka bir manzara göstermez. Beşeriyeti, bir müddet zevk, safâ ve çile kucağında sallayan, sonra da ebediyete doğru uykuya salan dünya, hakîkaten hem şu geçici hem de sonsuz hayatın beşiğidir. İnsan, ilim ve hikmetleri elde ettikten sonra bile ebediyetin azameti ve kemâli karşısında yine bir bebek olmaktan kurtulamaz. Nihâyet dünya ve ölüm hatıralarıyla dolu olarak hakikat sabahına ve asıl hayata kavuşur.

İkincisi dağlardır:

7: Dağları da onu sağlam tutan birer kazık.

İlâhî kudret dağları yeryüzü çadırına birer kazık olarak çakmıştır. Muazzam büyüklük ve ağırlıktaki bu dağlar yeryüzünü sağlam tutar. Sallanmasına ve çalkalanmasına mâni olur. (bk. Enbiyâ’ 17/31) Deniz sularının yeryüzünü istilasını engeller. Rüzgarların, bulutların ve yağmurların çeşitli akımlarla dağılımını sağlar. İçlerindeki madenler ve sular, üstlerindeki çeşitli bitki ve ormanlar ile dağların insan hayatı üzerinde sayılamayacak faydaları vardır. Demek ki dağlar hem jeolojik olarak arzın kazıkları, hem de sağladığı faydalar itibariyle insan hayatının kazıkları mesâbesindedir.

Üçüncüsü insanın erkek ve dişi halinde çift olarak yaratılmasıdır:

8: Sizi çiftler hâlinde yarattık.

Ailevî, içtimâî hayat ve insan neslinin bekâsı insanın çift olarak yaratılması gerçeğine bağlanmıştır. Gerçi bu durum sadece insana mahsus değildir. İnsanla birlikte hayvanlar, bitkiler, canlı cansız tüm varlıklar çift olarak yaratılmıştır. Yüce Allah, kâinat nizamını her şeyin çift oluşu üzerine kurmuş, tekliği zâtına ait kılmıştır. (bk. Yâsîn 36/36; Zâriyât 51/49)

Dördüncüsü uykudur:

9: Uykunuzu bir dinlenme kıldık.

Burada geçen سُبَاتًا (sübât) kelimesinin kesmek, faaliyetlerini durdurmak, rahat etmek, salgın ölüm gibi mânaları vardır. Bu mânaların her biri, uykunun çeşitli yönleriyle alakalıdır. Allah Teâlâ uykuyu insan için bir dinlenme, huzur ve rahat vakti kılmıştır. Uyku esnâsında beden, bütün meşgalelerden kesilerek huzur ve sükûna erer. Ruh, uykuda insana, aslî vatanından esintiler nakleder. Vücudlar müşterek bir ölüm tatbîkâtı içinde fânîliklerinden sıyrılarak ölüler gibi Hakk’ın tasarruflarına açıkça teslim olurlar. Herkes yerde ve her şey uykuda olduğu halde, ruhlara akseden intibâ ve tecellîler başka başka olur.
Beşincisi gecedir:

10: Geceyi, karanlığı ile sizi örten bir örtü yaptık.


Rabbimiz geceyi insanlar için bir libâs kılmıştır. Burada لِبَاسًا (libâs), sırta giyilen iç çamaşırdan ziyade, uyku esnâsında üste yorgan gibi örtülen örtü mânasındadır. Uyku insanı dinlendirir. Gece karanlığı da insanı yorgan gibi sarar. Onun ayıp yerlerini ve gizli kalması gereken şeylerini gizler. Güneşin ışığından ve ısısından korur. Aynı zamanda gece, açıktan erilemiyecek bir takım gayelere ermek için bir pusu hizmeti görür. Gündüz maişet temini kastıyla koşuşturan insanlar, gece dinlenmek için hânelerine ve yuvalarına dönerler. Rabbimizin bahşetmiş olduğu gece elbisesi, çok kazanma hırsı ile helâke doğru koşan insanları bu tehlikeden muhâfaza eder; tabiatın ve insan bedeninin belirli bir denge içerisinde devam etmesini sağlar. Geceler Hak âşıkları için bulunmaz bir vuslat demidir. Mü’min geceyi bir yorgan gibi üzerine bürünerek kaybettiği maddî ve mânevi güçleri tekrar kazanmak için Allah’a yönelir, manevî hazları kuşanır ve takvâ elbisesini giyer. Gecenin umûmî baskı kanunu altında, sırtları toprak bilmeyen cebbarlar da dâhil olmak üzere herkes zavallı bir halde yerlere serilmiş yatarken sâlih kimseler ve ibâdete dalanlar nefeslerini ömür tesbihi halinde bir bir Hakk’a sayarlar. Allah’ın heybetinden ürpererek ihsana ererler ve haya duyguları artar. Sözleri tesir ve sağlamlık kazanır. Gece libâsına bürünmüş olan yakarış ve dualar da, hedeflerini daha kolay bulur.
 

BULUT

Aktif Üyemiz
Yönetici
Altıncısı gündüzdür:

11: Gündüzü geçiminiz için çalışma zamanı kıldık.

İnsanların maişetlerini temin edebilmeleri için İlâhî kudret onu aydınlık kılmıştır. Gündüz geçinmek, çalışıp çabalamak zamanıdır.

Yedincisi yedi kat göğün yaratılmasıdır:

12: Üstünüzde yedi kat sapasağlam gök bina ettik.

Allah Teâlâ bunları çok sağlam bir şekilde bina etmiştir. İnsanların yaptığı binalar gibi, zamanın geçmesiyle eskiyip yıpranmazlar. Gökyüzünde kütleleri, hızları, yörüngeleri farklı milyarlarca galaksi ve yıldız dolaştığı halde hiçbir çarpışma ve düzensizlik meydana gelmez. (bk. Mülk 67/3-4)

Sekizincisi güneştir:

13: Oraya alev alev yanan, parıl parıl parıldayan bir lamba olarak güneşi astık.

Burada kullanılan سِرَاجًا (sirâc) lamba, وَهَّاجًا (vehhâc) ise alev alev yanan, şa’şaalı bir şekilde parıl parıl parıldayan demektir. Güneş, içinde sıkışan ve yoğunlaşan maddelerin birleşip bütünleşmesiyle çok büyük bir alev topu hâlini almıştır. Yüzey sıcaklığı 6000 santigrat derece, iç sıcaklığı ise 20 milyon santigrat derecedir. Güneş’te her saniye 564 milyon ton hidrojen 560 milyon ton helyuma dönüşür. Aradaki 4 milyon tonluk fark gaz maddesi de enerji ışın hâlinde uzaya yayılır. Bu muazzam gücü ve enerjisiyle güneş, başta insanlık olmak üzere yeryüzündeki tüm canlılığa en faydalı olacak güç ve büyüklükte yaratılmış olup ışınlarını ölçülü bir şekilde dünyaya ulaştırmaktadır. Ancak günün birinde güneşin merkezindeki hidrojen azala azala bitecek, güneşin merkezi gittikçe helyum bakımından zenginleşecek ve merkez ağırlaştıkça da çevresini kendine doğru daha fazla çekecektir. Bu da dünyanın sonu demektir.

Dokuzuncu ve onuncu deliller de şöyle beyan edilir:

14: Sıkışıp yoğunlaşmış yağmur dolu bulutlardan şarıl şarıl su indirdik;

15: Onunla tâneler ve bitkiler bitirelim diye.

16: Ağaçları birbirine sarmaş dolaş olmuş yemyeşil bağlar, bahçeler yetiştirelim diye.


Bütün bu ilâhî kudret nişâneleri ve azamet tecellileri, dikkatlerimizi iki mühim noktaya çeker:

Birincisi; bu muazzam ve muhteşem nizam bir tesadüf sonucu kendi kendine oluşmamıştır. Üstelik eşsiz bir nizam ve âhenk içinde kendinden istenileni yerine getirmektedir.

İkincisi; kâinatta hiçbir şey maksatsız yaratılmamıştır. Her şeyin bir sebebi, hikmeti ve gayesi vardır. Allah’ın sonsuz kudretini, nihâyetsiz ilim ve hikmetini gösteren bu açık deliller üzerinde tefekkür edebilen bir insanın, O’nun kâinatı yok ettikten sonra, yeniden yaratmaya gücünün yetmeyeceğini sanması için aklından zoru olması gerekir. Çünkü bu nizamın içinde hiçbir şey haklı bir sebebi olmaksızın yaratılmamıştır. Aynı şekilde insan da boşuna yaratılmamıştır. O, dünya hayatında verilen bunca nimetlerle imtihana tâbi tutulmuştur ve bir gün yaptıklarının hesabını verecektir. İşte o, gelmesi kesin olan kıyâmet günüdür:

17: Şüphesiz o hüküm ve ayrışma günü, vakti kesin olarak belirlenmiş bir gündür.

18: O gün sûra üfürülür, siz de bölük bölük gelirsiniz.

19: Gökyüzü açılır, kapı kapı olur.

20: Dağlar yerlerinden koparılıp yürütülür, bir serâp hâlini alır.


17. âyette geçen اَلْفَصْلُ (fasl) iki şeyi birbirinden ayırmak demektir. Dolayısıyla burada hakkın bâtıldan ayrılması, hüküm verilerek insanların aralarının ayrılması mânasında kullanılır. “Fasıl Günü” de gerçeğin ortaya çıktığı, insanların hesaplarının görüldüğü, aralarındaki anlaşmazlıkların halledildiği kıyamet günüdür. Dünyada bağların ve bahçelerin bir hasat mevsimi olduğu gibi, insanların dünyada yaptıkları işlerin hesabının görüleceği, hakkında ihtilafa düştükleri şeyin ayan beyân ortaya çıkacağı ve bütün davaların görüleceği bir kıyamet günü gelecektir. Bunun vaktini kimse bilmese de Allah’ın ilminde belirlenmiş bir vakti mevcuttur. O gün sûra üflenecek, onun şiddetinden gök yarılıp orada kapılar, gedikler oluşacak, dağlar yürütülüp bir serap gibi yok olacaktır. “Serap”, çölde güneşin ışığının kırılmasından oluşan aldatıcı bir su görünümüdür. İşte kıyamet depremiyle dağlar sarsılıp savrulduktan sonra öyle seraba dönecek, görenler onu dağ sanacak fakat o savrulan tozdan ibaret olacaktır. Böylece dünya hayatı sona erecek, herkes diriltilip mahşer yerine toplanacak, ameller tartılıp karar verilecektir. Onlardan bir kısmı cehenneme, bir kısmı ise cennete gidecektir.

Şimdi dikkatler öncelikle cehennem ve cehennemlikler üzerine çekilir:
 

BULUT

Aktif Üyemiz
Yönetici
21: Cehennem pusuda, içine düşecek suçluları beklemektedir.

22: O, azgınların dönüp varacakları bir yerdir.

23: Orada sonsuz devirler boyunca kalacaklar.

24: Ne bir serinlik tadacaklar orada, ne de bir içecek.

25: Onların içeceği sadece kaynar su ve irin olacak;

26: Günahlarına uygun bir ceza olarak.

7: Çünkü onlar hesâba çekilmeyi ummuyorlardı.

28: Bu yüzden âyetlerimizi yalanlayıp duruyorlardı.

29: Biz ise onların yaptığı her şeyi bir bir sayıp kayıt altına alıyorduk.

30: Onlara şöyle denir: “Şimdi tadın azâbı! Bundan böyle size, azâbınıza azap katmaktan başka bir şey yapacak değiliz.”

Allah’a iman ve itaattan uzaklaşıp küfür, isyan ve günahlarla azgınlaşanların varacağı yer cehennemdir. Cehennem 31. âyette مِرْصَادًا (mirsād) olarak tavsif edilir. Mirsād, gözetleme yeri demektir. Cehennem bekçileri, oraya gelecek suçluları gözetlemektedirler. Bu kelimenin “gözetleyici” mânası da vardır. Buna göre cehennemin bizzat kendisi azgınları gözetlemektedir. Böylece o, âdeta akıllı bir canlı olarak tasvir edilir. Nitekim Mülk sûresi 8. âyette, cehennemin içine atılacak suçlulara karşı kızgınlıktan kükreyip durduğu, öfkesinden çatlayacak hale geldiği tasvîrî bir ifadeyle canlandırılmaktadır.

Azgınlar orada ebedî kalacaklardır. Bu mâna burada اَلْحُقُبُ (hukub) kelimesinin çoğulu olan الأحقاب (ahkâb) ile anlatılır. Bu kelimenin, devamlılık ve birbiri ardını izleme mânalarını içeren asır, birbirini takip eden birçok seneleri içine alam devir ve belirsiz bir zaman gibi anlamları vardır. Seksen sene, yetmiş bin sen, her biri bin sene demek olan âhiret günleriyle seksen yıl diyenler de olmuştur. Ancak “devamlılık ve birbiri ardını takip etme” mânalarının olması, ebediliği ifade etmektedir. Bu sebeple müddetinin ne kadar olduğu, cehennemin ebedî olduğu gerçeğine tesir edecek bir öneme sahip değildir.

Kâfirler orada kaynar su ve irinden başka bir şey tatmayacaklardır. اَلْغَسَّاقُ (ğassâk), cehennemde yananların yaralarından akan irin demektir. Bunun son derece soğuk ve dondurucu su mânası da vardır. Hâsılı onlara işe yarar, insan fıtratına uygun ne bir yiyecek ne de bir içecek verilecek; yiyecek içecek olarak verilen şeyler bile onların azabını artıracaktır. Çünkü âhirete inanmama ve Allah’ın âyetlerini yalanlamaya en uygun ceza budur. Bu cezalar yetmiyormuş gibi bir de:

AYET-İ KERiME
“Şimdi tadın azâbı! Bundan böyle size, azâbınıza azap katmaktan başka bir şey yapacak değiliz” (Nebe’ 78/30)
denecektir ki, belki bu ilâhî tehdit onlara cehennem azabından daha ağır gelecektir.

İnsanları yaptıkları kötülüklerden vazgeçirmek, küfür ve şirk bataklığından kurtarıp görmedikleri âhirete iman etmeye sevk edebilmek için korku faktörü, teşvik ve mükafaat unsurundan daha etkilidir. Bu sebeple burada da cehennem ehlinin göreceği azab öncelikle anlatıldı. Şimdi de teşvik unsuru olan çeşitli nimet sofralarının kapıları aralanmaktadır:

31: Gönülleri Allah’a saygıyla dopdolu olup O’na karşı gelmekten sakınanlar için büyük bir kurtuluş vardır.

32: Muhteşem bahçeler ve üzüm bağları,

33: Göğüsleri tomurcuklanmış aynı yaşta dilberler,

34: Dolup taşan kadehler, hep onlar içindir.

35: Orada ne boş bir söz işitirler, ne de bir yalan.

36: Bütün bunlar Rabbinden, yaptıklarına yeterli bir karşılık, çok iyi hesaplanmış bir mükâfattır.


Dünyada Allah’a inanıp O’ndan korkan, O’nun emirlerini tutup yasaklarından sakınan müttakîler, büyük bir başarı ve kurtuluş elde ederler. Cennette girer; bütün korku, hüzün ve endişelerden emin olarak sonsuz bir selamet ve vuslata ererler. Kendilerine ihsan edilen bahçelerde ve üzüm bağlarında son derece güzel olan eşleriyle mutluluk içerisinde yaşarlar. اَلْكَوَاعِبُ (kevâ‘ib) göğüsleri yeni tomurcuklanmış gümüş memeli dilberler demektir. اَلأتْرَابُ (etrâb) da aynı yaşta dilberler anlamındadır. Cennetin dilberleri taze olduğu gibi, erkekleri de tazedir. Çünkü hepsi genç yaştadır. Cennetlikler orada devamlı olarak dolup taşan kadehlerini yudumlarlar. Fakat bu içecek, dünya içeceklerinden farklıdır. Dünyadakiler gibi, içenlerin akıllarını giderip sarhoş etmez. Bu sebeple orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan. Birbirlerini yalanlamazlar ve hiç kimse tarafından yalanlanmazlar. Artık kâfirlerin boş gürültülerinden; ağız dolusu yalanlama ve iftiralarından da kurtulmuşlardır. Bunlar rahmeti gazabını geçen, bütün yaratıklarına rahmet eden Allah’ın inanan kullarına va‘dettiği nimetleridir. İnsanların kendi gayretleriyle yaptıkları amellerinin bu nimetlere yetmeyeceği âşikârdır. Ancak Rahmân olan Allah, niyetlere göre ikram ve ihsanda bulunmaktadır. Resûlullah (s.a.s.) bir defasında:

“Bütün işlerinizde orta yolu tutun, ne az ne de çok yaparak aşırılığa gitmeyin, ümitvâr olun ve müjdeleyin! Şunu bilin ki hiç kimseyi ameli cennete koyamaz” buyurmuştu. Ashâb-ı kirâm:

“– Sizi de mi Ya Rasulallah?” dediler.

“– Evet, Allah’tan bir rahmet kaplamadıkça beni de. Şunu da bilin ki amellerin Allah'a en sevgilisi az da olsa devamlı olanıdır.” (Müslim, Sıfâtu'l-münafıkîn, 78)

Görüldüğü üzere kullarına lutf u keremi sonsuz olan Allah ki:

37: O, göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir. O Rahmân’dır. Kimse O’nun huzûrunda söz söylemeye güç yetiremez.

38: O gün Rûh ve melekler saf saf dizilir. Rahmân’ın izin verdiklerinden başkası konuşamaz. Konuşan da ancak doğru ve uygun olanı söyler.


Kıyâmet günü Rûh ve melekler göğün her tarafında açılmış kapılardan gelerek saf saf dizilirler, insanlar da verilecek hüküm için toplanırlar ve günün dehşet ve azametinden korkarak hiç kimse bir şey söylemeye güç yetiremez. Ancak Rahman’ın izin verdiği kimseler konuşabilirler, onlar da ancak en doğru ve en uygun neyse onu söyleyebilirler. Bu ifadede, orada konuşabilmek için dünyadayken doğru, dürüst ve sözünün eri bir mü’min olmak gerektiğine işaret vardır. Kendisine izin verilip de şefaat edecek olan kimseler de Allah’ın rızâsının nerede olduğunu bilmeleri ve hakka isabet edecek şekilde şefaat etmeleri gerektiği için bu işi korka korka yaparlar. Âyette geçen اَلرُّوحُ (Rûh) hakkında, rûhlar üzerinde vazfeli, onları bedenlere sevk eden bir melek, genel olarak bütün rûhların cins ismi ve büyük bir melek diye izahlar yapılır. Bundan maksadın, Cebrâil (a.s.) olduğu da söylenir.

Sakın unutulmasın ki:

39: İşte bu, kesin olarak gelecek gündür. Öyleyse dileyen, kendisini Rabbine ulaştıracak bir yol tutsun.

40: Doğrusu biz sizi, gelmesi yakın bir azaba karşı uyardık. O gün insan bizzat kendi elleriyle ne hazırlayıp gönderdiğine bakacak; kâfir ise tamâmen ümidini yitirip: “Âh ne olurdu, keşke toprak olsaydım” diyecektir.


Kıyamet kesinlikle vuku bulacaktır. Bunda hiç şüphe yoktur. O gün herkes hakkını alacak, bütün gerçekler ortaya çıkacak ve hiçbir haksızlığa meydan verilmeyecektir. Dolayısıyla kim bu günde selamet bulmak isterse kendi istek ve gayretiyle Rabbine doğru bir yol tutmalı, bütün varlığıyla O’na yönelmeli ve Allah’ın rızâsına erdirecek işler yapmalıdır. Bu da ancak Kur’an’ı, Peygamber’i ve bunların haber verdiği gerçekleri kabul etmek, iman ve takvâ sahibi olmak, gizli açık her yerde yüzü daima Allah’a döndürmek, ne pahasına olursa olsun doğruyu söylemek, ibâdet ve tâatlerde bulunmak ve her an tevbe hâlinde bulunmakla olur. Her ne kadar insanlar gafletleri sebebiyle ölümü, kıyâmeti, azabı uzak görseler de aslında bunlar çok yakındır. Bu gerçek, bir kelâm-ı kibârda: كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ (kullü âtin karîbün) “Gelecek her şey yakındır” şeklinde ifade edilmiştir. Dolayısıyla o gün pişman olmamak için şimdiden gayret etmek lazımdır. Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’in şu tavsiyesi bu bakımdan ne kadar mânidardır:

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.s.)’e bir adam geldi ve:

“– Yâ Rasûlallah! Kıyâmet ne zamandır?” dedi. Efendimiz (s.a.s.):
“– Kıyamet için ne hazırladın?” diye sorunca o da:
“– Allah ve Resûlü’nün sevgisini” cevabını verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz:
“– Öyleyse sen sevdiğinle beraber olacaksın” buyurdu.

Bu hâdise üzerine Enes (r.a.) şöyle derdi: “İslâma girmekten başka hiçbir şey bizi, Nebiyy-i Ekrem (s.a.s.)’in “Muhakkak sen sevdiğinle berabersin” sözü kadar çok sevindirmemiştir. İşte ben de Allah’ı, Rasûlü’nü, Ebubekr’i ve Ömer’i seviyorum ve onlarla beraber olmayı umuyorum, her ne kadar onların yaptıkları amelleri yapamadımsa da.” (Müslim, Birr 163)

Zira öte dünyada insanın varacağı yer ve orada alacağı derece, kendi iradesiyle yapmış olduğu işlere göre olacaktır. O gün insan önceden dünyada yaptığı amellerine bakacak; imanı olan Allah’ın rahmeti ile kurtulacak, kâfir ise bütün ümidlerini yitirdiğinde “ah ne olaydı keşke toprak olaydım, keşke hiç irade sahibi insan olarak yaratılmasaydım da hesaba maruz kalmasaydım” diyecektir. Dünyadayken Allah’ın verdiği bu önemli haberde ihtilaf eden kâfirler o gün hakikati anlayarak hayvanlara özenip toprak olmayı veya dünya hayatında dikkafalı olmak yerine toprak gibi mütevazi olup hakka itaat etmiş olmayı arzu ederek hasret ateşlerine yanacaklardır.

Nebe sûresinin bahsettiği âhiret meselesini farklı bir derinlikle ele almak üzere şimdi Nâziât sûresi geliyor:
 
Üst Alt