Batıl İnançlar

MURATS44

Özel Üye
Hurafeler ve İslam'ın Hurafelere Bakışı

Dinin aslında bulunmayan, birtakım yollarla sonradan dine sokulan ve dinî inançmış gibi telakkî edilen söz, fiil ve davranışların tümü bidat ve hurafe kapsamına girmektedir.

Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki; hemen hemen her devirde bidat, hurafe ve batıl inanışlar, toplumların ortak problemi olmuş, daima gündemdeki yerini ve önemini muhafaza etmiştir. Bu, dün olduğu gibi bugün de böyledir. Birçok hurafe, dinimizin esas tâlimatı arasına zararlı bir “parazit” gibi karışmıştır. Maalesef bugün okumuş-câhil, pek çok Müslüman bu hurafelere inanmaktadır. O kadar ki bazıları, bu hurafeleri adeta dinî bir hüküm zannetmekte, hatta ve hatta birçok insan bunu din adına samimi bir şekilde savunmakta ve bu davranışını “hakiki dindarlık”, bunlara karşı çıkmayı ise “dinden uzaklaşma”, “itaatsızlık” ve “inançsızlık” olarak kabul etmektedirler. Halbuki, Dinin kabul etmediği anlayış, inanış ve uygulamalarla dindarlık olmaz. Tam tersine hurafe ve batıl inanışlar, farkına varmadan kişileri, inandıklarını söyledikleri dinin gerçeklerinden ve özünden uzaklaştırır. Gerçek dindarlık, ancak Dinimizin ana kaynaklarında bulunan itikad, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve hayatımızı bu prensipler çerçevesinde düzenlemekle mümkündür.
Bugün insanımızın benimsediği batıl inançlar içinde akla, mantığa uymayan, İslam Dininin emirleriyle hiç bağdaşmayan öyle saçma fikirler vardır ki, insan bunlara inananlara hem hayret ediyor, hem de üzülüyor.

Zira kimi, dişi ağrıyanın mezar taşını ısırıp arkasına bakmadan evine dönerse ağrısının kesileceğine, kimisi bazı mahallerdeki ağaç, türbe ve mescit pencerelerine bez bağlamakla, taş yapıştırmakla dileğinin yerine geleceğine, kimisi de cuma günü ezan okuyan müezzine minareden başörtüsü sallatırsa, kısmetinin açılacağına inanmaktadır.
Bu arada baykuşun ötmesinden, köpeğin havlamasından, kurbağanın sesini yükseltmesinden, yıldız kaymasından, göz seğirmesinden, burun kaşınmasından, kulak kızarmasından nice mana ve hükümler çıkarmaktadır. Cuma gecesi ev temizlemenin, cumartesi günü de çamaşır yıkamanın uğursuzluk getireceğine inananların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.

Ashab-ı Kiram ve gerçek İslam âlimleri, bu çeşit batıl inançlarla asırlar boyu mücadele etmişler, hala da edilmektedir. Ama ne yazık ki hurafelerin ve yanlış âdetlerin kökü bir türlü kurutulamamıştır.

Toplumların ortak kültürel ve sosyal derdi olan bu batıl inançların neşvü nema bulmasına, kök salmasına zemin hazırlayan birçok sebep vardır. Cehalet, âdet, gelenek, görenek, menfi propaganda, çıkar hesapları, kişisel zaaflar, insanların saf ve temiz inançlarını istismar, dini yanlış anlatma... gibi sebepler, hurafe ve batıl anlayışların ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olan faktörlerden bazılarıdır.
İnsan, yaratılış itibariyle inanmaya ve telkine müsait bir varlıktır. Başına bir dert, bir bela geldi mi, deva ve şifa umuduyla her çareye başvurmakta, her duyduğunu yapmaya kalkışmaktadır.

İşte insanın bu zaafını iyi bilen bazı kimseler, (üfürükçüler, muskacılar, cinciler, falcılar) bundan istifade etmesini bilmektedirler. İnsanın duygu, düşünce ve inancını istismar ederek onu, yanlış yollara sevk etmekte ve menfaat sağlamakta, hatta çevresinde manevî otorite kurabilmektedirler.

Ancak biz inanıyoruz ki, iyi niyetli, temiz düşünceli Müslüman kardeşlerimizi bu kötü niyetli insanların istismarından kurtarmak için onları uyarmak ve eğitmek gerekmektedir. Zira halkımızın sağduyusu sağlamdır. Hurafe inançların ortadan kaldırılması için yılmadan, usanmadan doğru olanı söylemek ve öğretmek gerekir.
BİLGİ

Hak gelince batılın ortadan kalkacağını Kutsal Kitabımız haber vermektedir.2 Nitekim İslam Dininin gelmesiyle yeryüzünde bir sürü batıl inanç yıkılmış ve ortadan kalkmıştır. Günümüzde görülen bazı yanlış inanç ve adetlerin devam etmesi, İslam'ın güçsüzlüğünden değildir. Zira İslam esaslarını, İslam düşüncesini iyi bilen hurafeye, safsataya kanmaz.
 

MURATS44

Özel Üye
İslam'da Boş İnanç ve Hurafe Yoktur

Kur'ân-ı Kerîm'de geçen âyet-i kerîmelerin hepsi Hak'tandır ve haktır ve bunlar birbirinden ayrılamaz bir bütün teşkil etmektedirler. Bu sebepledir ki, Kurân-ı Kerîm'in hakkaniyetine, O'nun Allah kelâmı ve Hz. Peygamber'e indirilmiş bir kitap olduğuna delalet eden bütün delillerin Kurân'ın her bir âyetine de delil olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.

İslâm düşmanı itirazcılar şöyle diyorlar: "İslâm'da boş inanç (hurafe) yoktur." derler. Oysa var, işte örnek: İslâm'da büyü ve büyünün tesirinin gerçek olduğuna inanılmaktadır. Sonra da büyü ile alâkalı Bakara sûresinin 102. âyetini ve Sahih-i Buharî'de Hz. Âişe (r.anha)'den rivayet olunan hadis-i şerifi zikrediyorlar ve şöyle diyorlar: "İşte bu âyet ve hadislere dayanılarak, İslâm ulemasının cumhurunca büyünün etkisinin gerçek olduğu savunulur."

BÜYÜ-SİHİR ve HURAFE NE DEMEKTİR?


Onların itiraz ve iddialarına cevap vermeden önce büyü, sihir ve hurafe kelimelerinin ifade ettikleri manalar üzerinde duralım.

Sihir-Büyü: Gizli, ince, anlaşılması güç olay, aldatma, gözbağcılık, haktan uzaklaştırma, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme gibi manalar ifade etmekte olup, bir kaç çeşidi vardır.

a) Güçlü ruh sahiplerinin yaptığı iddia edilen büyüler. İnsan ruhunun temizlenmesiyle bazı güçler kazanacağına, kendi bedenlerinde olduğu gibi başkalarının bedenlerinde de tesir yapabileceğine inananlar, başka varlıkları buyruk altına alabilmek için uzlete çekilir, çeşitli riyazetler yaparlar.

b) Cinlerden faydalanılarak yapılan büyüdür. Yaptığı tılsımlarla kötü cinleri veya ervah-ı habîseyi tesiri altına alabilen kişiler istediklerine kötü şeyler yaptırır, aklını çeldirir, sağlığını bozar, vb... Burada büyünün kötü tesirini yapan cinlerdir. Büyülenmiş kişi cinlerin tesiri altına girer. Bu durumdaki birine "mecnun" denir. Manası: "Cinlere yenik düşmüş kişi" demektir.

Cin; kapalı, görülmeyen demektir. Ama zâtından değil de, bizim için kapalı, görülmeyen veya akla kapalı demektir.

Cinnet kelimesi ise deli olma hali; cinn de (Allahu âlem) bütün bu işlerde bilinen, görünen âmil (yani sebepler planında zahirî âmil) ve bu işe sebebiyet veren faktördür.

İşte yukarıda belirtildiği gibi sihir; hakikati ve gerçekleri olan bir fiildir. Hurafe ise; uydurma, batıl inanç, efsane veya gerçek olmayan şeylere inanma manasına geldiğinden sihir ile hurafe arasındaki fark; gerçekle yalan arasındaki fark gibi kesin ve belirgindir.

c) Yalanı gerçek, gerçeği yalan gösterme ve aldatma manasına gelen sihirdir ki, gözbağcılık denilen, el çabukluğuyla yaptığını gözlerden kaçırmak ve yaldızlı sözlerle kulakları avutmaktır.

İşte bu manaya gelen sihir kelimesinin gölgesinde veya bu mananın gölgesine sığınarak, gerçekliği ve hakikati olan sihri de kabul etmemek ve tesirine inanmamak doğrusu; hakikate gözünü kapamaktan başka bir şey değildir.

İlim adına konuşanlara düşen vazife, hakikatleri toptan inkâr edip görmezlikten gelme değil, bilakis esas vazifeleri mümkün ve vaki olan her şeyin, ilmin araştırma alanına gireceğini kabul ederek, meseleyi tetkik etmeleridir.

Vakıaları görmezlikten gelmenin kimseye fayda getirmeyeceği ve bu davranışın da gerçeklikle uzaktan yakından bir alakasının bulunmadığı herkesin malumudur. Bütün ilimler ve âlimler adına konuşuyor gibi meseleyi toptan ikaz etmek veya "bilimde yeri yoktur! Bunlar hurafedir!" gibi laflar ise ilme zıt bir peşin fikirliliğin ifadesi bir cesaret işidir!!!

Bu ön bilgi ve fikirden sonra, cinlerin bu tür sihir işlerinde kullanılabilmesi ve tesirlerinin gerçekliği üzerinde duralım.

CİNLER HASTALIKLARA SEBEP OLABİLİR Mİ?

Cinler maddeye nüfuz edebilecek mahiyette varlıklardır. "Cin şudur" diyemiyorsak da tesir ve nüfuz kabiliyetine sahip varlıklar olduğu açıktır. En basit misaliyle, röntgen şuaları insan bedeninde rahatlıkla yer alabiliyor ve belli ışın çeşitleri maddeyi eritip yapısını değiştirebiliyorsa, bu ışınlardan daha latif olan cinler insan bedenine nasıl nüfuz edemesin ki!... Evet cinler insanın fizyolojik yapısına tesir edip, çeşitli zararlara yol açabilir, damarlara ve beynin merkezî noktalarına müdahale edebilirler.

Demek oluyor ki başta şeytan olmak üzere cin taifesinin insanlara zarar verebilecek şekilde yaklaşıp maddî-manevî tahribatlara yol açabilmeleri mümkündür.

Söz sultanı Efendimiz (sav)'in ifadesi ile "Şeytan insanların kanının dolaştığı yerde dolaşır."İnsan için alyuvar ve akyuvar gibidir.

EFENDİMİZE (sav) BÜYÜ YAPILMIŞ MIDIR?

Efendimiz'in Sihre Galebesi

Büyü yoktur, inanmam, diyenlerin bir kısmı meseleyi dinî menşeli görüp, küfrün muktezası olarak reddeden inkarcılardır. Diğer kısmı ise hiç okumamış, duymamış ve dünyada olup bitenlerin farkına varamayanlardır.

Kur'ân-ı Kerîm, karı ile kocanın arasını açan sihirden bahsetmekte ve Süleyman (as) ve Musa (as) zamanındaki sihir hadiselerini tafsilatıyla anlatmaktadır.

İkinci olarak: Bir Yahudi (Lebîd İbnü-1 Esam) bizzat Efendimiz (sav)'e sihir yapmıştı. Efendimiz (sav) belli bir ölçüde (Allah'ın müsaadesiyle ve bir hikmete binaen) tesirinde kalıp sıkıntı duymaya başlayınca sahirin malzemeleri meleğin işaretiyle kuyudan çıkarılıp getirilmişti. Muavvizeteyn'in (Felâk ve Nâs Sûreleri) okunmasıyla da Allah (cc) tarafından tesiri yok edilmişti.

Bir itirazcı, Efendimiz (sav)'e yapılan bu büyüyü kastederek "Peygamber, Felâk Sûresi'ndeki uyarıya kulak asmamış mı acaba? Sığınmamış mı? Yoksa Tanrı'ya sığınmış da büyünün etkisi karşısında O'nun Tanrı'ya sığınmasının etkisi bir şeye yaramamış mı?" diyor. Böyle derken de şu gerçekleri göz ardı ediyor:

1) Cumhur-u müfessirine göre bu sûreler Efendimiz (sav)'e yapılan sihirden sonra inmiştir. Felâk ve Nâs sûrelerinin iniş sebebiyle ilgili rivayetler de bu görüşü desteklemektedir.

2) Efendimiz (sav)'e sihir yapılması ne O'nun Allah'a sığınmadığı ne de Allah'ın O'nun bu duasını cevapsız bıraktığı manasına gelmez.

Allah Resulü'nün (sav) bütün hareketlerinde, bir Ölçü ve denge vardır. O, cihanı fethedecek ordular sevk ederken, bir karıncayı dahi incitmeme prensibini de daima korumuştur. Sebeplere tevessül etmiştir; ancak duayı da hiçbir zaman ihmal etmemiştir.

Gece gündüz münacat ve inleme içinde geçen bir ömür görmek isteyen, Resûlullah (sav)'ın hayatına baksın. Baksın ve insanlık, duanın ne demek olduğunu, dua etmenin adabına ve duanın insana maddî manevî kazandırdıklarını görsün, ibret alsın. Efendimiz (sav)'in bir gün içerisinde okuduğu duaları ve istiğfarı merak edip araştıranlar görecektir ki; duada da O'na ulaşmak mümkün değildir. Sanki O, (sav) hayatının her ânını dua ile geçirmiş gibidir. Bir insan başka hiçbir şey yapmasa ve sadece dua etse, bir ömrü dolduran duası, ancak Allah Resûlün'den nakledilen dualar kadar olabilir. Evet, Rasûlullah (sav) aksiyon adamıydı, muhakeme insanıydı, fakat ibadet ve duada da eşi benzeri yoktu.

Efendimiz (sav)'e "O, meşhurdur" (Sihire mağlup olmuştur) demekle; "O'na sihir yapıldı da bu sihir def ve iptal edildi" demek arasında büyük fark vardır. Bu husustaki rivayetler; Efendimiz (sav)'in sihre mağlup olduğunu veya O'nun duasının icabetsiz kaldığını değil, bilakis Efendimiz (sav)'in mucizesi olarak sihre ve sihirbazlara galebesini haber vermektedir.

Ayrıca bu sihir, Peygamberimiz (sav)'in aklına, kalbine, itikadına değil, ancak beşeriyet icabı O'nun mübarek vücudu saadetlerine tesir etmiştir. Bu da arız olabilecek bazı hususlardan rahatsız olması şeklindedir. İşte bu anlatılan haberler de müessir bir sihre karşı, bir mucizeye delalet etmektedir.

Hayata mal olmuş çok hadiseler ve misaller var ki bunların hepsi de sihrin tesirini göstermesi bakımından önemlidir. Meselâ şu hatıra bu konuda kayda değer.

"Ben geçen yıla kadar büyü diye bir şeye inanmıyordum. Derken, akrabalarımdan biri delirdi. Nöbet geldiğinde kaskatı kesiliyor ve gözlerini bir noktaya dikiyordu. Gitmediğimiz doktor ve hoca kalmadı. En son gittiğimiz yerde bu işlerle uğraşan kişi hastaya okudu ve daha başka şeyler yaptı. Dönüşte arabaya bindik ve o yakınımız hiç alışmadığımız bir ses tonuyla 'Neredeyim ben, ne oldu bana? dedi. Şaştım kaldım ve ondan sonra inandım ki büyü oluyormuş."

EFENDİMİZE (sav) NİÇİN MECNUN DEDİLER?


Burada birkaç itiraza cevap vermeyi arzu ediyoruz.

İtirazcı cin çıkarma ile ilgili konulara değinerek çeşitli iddialarda bulunuyor. "Ve demek ki Muhammed'e cinlerle çok uğraştığı ve cinlerden bilgi alma yoluna giden biri olarak görüldüğü için, inanmazlarınca 'mecnun yani cinlenmiş denmiştir" diyor.

1) Bu çeşit iddiacıların diğer sorularında da göze çarptığı gibi soruları mantıktan yoksundur. (Aslında sorulan bir soruya doğru cevabın alınabilmesi için en önemli esaslardan birisi sorunun doğru olarak sorulması gerekir.)

Siz ruh ve akıl hastası birine bin defa "akıllı" ve "âlim" deseniz, o yine gerçek manada akıllı ve âlim kabul edilemez. Aynen onun gibi, Efendimiz'in (sav) can düşmanları olan hasımlarınca O'na (haşa) "mecnun" denmesi de bir mana ifade etmez. O'nun cinlerle uğraştığı manasına gelmez. Zaten Kur'ân-ı Kerîm bu iddiaları yalanlamaktadır. Meselâ: "O, zalimlerin seni dinlerken ne sebeple dinlediklerini ve konuşurken "Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!" dediklerini gayet iyi biliyoruz. "Bak, senin hakkında (büyülenmiş, cinne tutulmuş şekilde) nasıl misaller verdiler de doğru yoldan saptılar" (İsrâ Sûresi, 17/47-48) demektedir. Âyet-i kerîme'de görüldüğü gibi O'na (sav) mecnun diyenlerin sapıklar olduğu belirtilmektedir.

"Sen öğüt ver, Rabbinin nimeti sayesinde sen ne kâhin ne de cinlenmişsin. Senin okuduğun zikir, âlemlere öğüttür." (Tûr, 52/29-30)

"Rabbinin nimeti sayesinde sen cinlenmiş değilsin" (Kalem, 68/2) Duyurulmaktadır.

Rahmeten lil âlemin Efendimiz'e (sav) iftira atanlar iddialarını ileri sürerken, iddia ettikleri mevzulara delil olması için, hayatının her safhası bilinen ve kaydedilmiş olan Efendimiz'in cinlerle (Risalet vazifesi dışında) uğraştığına dair birkaç misal veya delil getirmeleri gerekmez miydi?

2) İtirazcılar, asıl kaynaklara inmeden, sokaklarda dinî değerleri istismar veya tezyif için satılan, ama asla Kurân-ı Kerîm'de ve sahih kaynaklarda (sünnette) geçmeyen duaları ve yine usullerini veya sihir bozma iddialarını sanki kitap ve sünnet kaynaklı imiş gibi gösterip bunların gölgesinde İslâm'a saldırmaktadırlar.

Böyle davranmak yerine işportada satılan sihir bozma dualarının Kurân'da ve sahih kaynaklarda bulunduğunun ispat edilmesi ve eğer bulunuyorsa erbabınca tecrübe edildikten sonra fayda sağlanamadığının da ispat edilmesi gerekir ki, yapılan iddiaların bir manası ve mantığı olsun...

3) Ve yine itirazcıların dayakla cin çıkarmaya misal olarak anlattıkları hadiseleri, Kurân-ı Kerîm'de sahih hadis kitaplarında ve diğer sahih kaynaklarda görmüyoruz. Önce dayakla cin çıkarma yolunun İslâmî bir usul olduğunun ve bu İslamî usul uygulanarak, dayakla cin çıkarılırken ölenler olduğu yer ve zamanı gösterilerek ispat edilmesi gerekir.

HABİS RUHLARIN ve CİNLERİN ŞERRİNDEN KORUNMA

Habis ruhlardan ve cinlerin şerrinden korunmak için takip edilecek yolları şöyle özetleyebiliriz:

a) Allah (cc) ve Resûlullah (sav) ile iyi münasebet kurup, İslâm'ın prensiplerine uyulmalıdır.

b) Fiilîve kavlî dua ile Cenâb-ı Hakk'a (cc) iltica edilmelidir. Korunmamız hâl-kâl, iç-dış, fiil-dua bütünlüğü ve birliği içinde olmalıdır. Zaten vücudumuzda bir rahatsızlık ve hastalık hissettiğimizde doktora gitmemiz, ilaç kullanmamız birer fiilî duadır. Arkasından şifayı verecek olan Cenâb-ı Hakk'a el açıp şifa dilememiz de kavlî duadır...

c) Nezd-i uluhiyet'te makbul kimselerin duası alınmalıdır. Nitekim Efendimiz'e (sav) bu şekilde rahatsız bir çocuk getirildi. Efendimiz (hafifçe) vurup "çık ey Allah'ın düşmanı" buyurdu. Sonra çocuğun yüzünü yıkadı ve dua etti. Neticede çocukta hiçbir şey kalmamıştı. Biz de böyle hüsn-ü zannımız olan kimselere müracaat eder, onlardan dua diler ve "İnşaattan Cenâb-ı Hakk şifa verir" deriz.

Mü'minin duası hususiyle bizahril-gayb yani arkasından olursa makbuldür. Bu mevzuda itirazcı ise yukarıdaki rivayeti zikrederek şöyle sormakta: "Çocuk iyileşmiş miydi? "Bir sav olmaktan ileri gitmiyor kuşkusuz."

Öncelikle, rivayetin içinde çocuğun iyileştiği açık ve sarih olarak belirtiliyor. Eğer inanmıyorsa çocuğun iyileşmediğine dair delillerin ortaya çıkarılması gerekir. Acaba bir haberin veya hadisenin doğru olup olmadığının anlaşılması için; mutlaka o hadiseye itirazcının şahit olması mı icap eder?

d) İnançlı psikiyatrist ve hekimlere gidilmelidir. Yani materyalist ve inkarcı olmayan ve âli ve habis ruhlara, cinlere ve tesirlerine inanan ehil psikiyatrist ve hekimlere gidilmelidir.

e) İstiaze, Ayete'l-Kürsî, Muavvizeteyn (Felak ve Nâs Sûreleri) vb. dualar okunmalıdır. Çünkü bunlar Efendimiz (sav) tarafından bizzat tavsiye edilmiştir. Daha başka dualarıhem de muhtelif sayılarda okunmasını tavsiye edenler var.

- Dualarla cinlerden ve habis ruhlardan kurtulanlara yakın tarihimizden misaller.

a) Yakınlarımdan birinin yüzü felç oldu, bir hafta Kaside-i Bürde'yi okudum Allah (cc) 'in izniyle şifa buldu.

b) Çok sevdiğim 10-15 senelik bir arkadaşımın hanımında evlenir evlenmez trans hali gelmeye başladı. Kaskatı kesilip dönüyor ve "geldiler" diyordu. Gitmedikleri doktor kalmadı. Prof. Ayhan Songar, bir sene meşgul oldu. Sonra Allah (cc) başka bir yerden kapı açtı. Arızalı ve malûl kimselere okuyan iki yüksek okul bitirmiş bir hocaefendi bir ay gelip bu kadına okudu. Bizzat kendim de gittim ve Ashab-ı Bedr'in isimlerini de yanımda götürdüm. Ben daha merdivenlerden çıkarken kadın bağırmaya başladı. Ben içeriye girmeye lüzum görmedim. "Bizim iş tuttu" dedim ve Ashab-ı Bedr'in isimleri bulunan kağıdı arkadaşa verdim. Arkadaş götürüp kağıdı kadının üstüne bırakıverdi. Aşağıya sesi gelen kadın şöyle diyordu: "Niye kaçıyorsunuz? Hz. Hamza geldi diye kaçıyorsunuz değil mi?" Bütün bunları nasıl izah eder ve hangi maddî sebebe bağlarsınız.

Şimdi kadın tamamen iyileşmiş durumdadır.

NOT
Sonuç

Sihir-büyü gerçektir ve yapılabilir, yani büyünün tesiri mümkün ve vakidir. Ancak, başkasına büyü yapıp kötülük etmek, karı-kocayı birbirinden ayırmak, bu yolla insanları birbirine düşürmek, tutsun tutmasın bu mevzuda gayret sarf etmek, (yapmak ve yaptırmak) yapana da yaptırana da yardımcı olmak katiyyen haram ve günahtır; helâl itikat ederek yapmak ve yaptırmak da küfürdür, insanı kafir yapar. Fakat birisi gerçekten cinlere veya büyüye maruz kalmış da ızdırap çekiyorsa, okumakla onu bu ızdıraptan kurtarmak herhalde sevaptır. Şu kadar ki, bu mesele bir meslek, meşgale ve iş haline getirilmemelidir. Zira hadis ve sünnette bu meselenin yerini göremiyoruz. Efendimiz (sav) cinlerle görüşmesine görüşmüştür ama, bu onun nübüvvet vazifesi çerçevesinde olup, onların da peygamberi olduğundandır. Efendimiz (sav) kendilerine İslâmiyet'i tebliğ etmiş biatlerini almış ve yapmaları gereken mükellefiyetleri bildirmiştir. Bunun dışında, cinlerle nasıl irtibat kurulur, onlar nasıl çalıştırılır, büyü nasıl yapılır ve bozulur, bu mevzularla hiç uğraşmamıştır. Efendimiz (sav)'in nurlu beyanlarında da bu mevzuuyla ilgili herhangi bir şey görmüyoruz. Fakat, onların yaklaşma noktalarını, zararlarını ve habislerinden kurtulma yollarını talim etmiştir. Şu kadar ki, umumî manada ümmetin bu meselelerle uğraşması tasvip edilmese dahi belli kuvvete, ruh gücüne ve kabiliyetine sahip olan ve manaya gözleri açık bulunan zevatın cinleri hayır istikametinde kullanmasında herhalde bir mahzur olmasa gerektir. Nitekim Süleyman (as) bunu yapmıştır.
 

MURATS44

Özel Üye
İslam'da Hıdırellez Kutlaması varmı dır?

İslam'da Hıdırellez Kutlaması Yoktur..

Soru: Hıdırellez (Hıdrellez) hakkında bir mü'minin görüşü ne yönde olmalıdır? Çok fazla bâtıl itikat var. Mesela para kesmek gibi. Gazete sayfalarını para niyeti ile dua ederek kesiyorlar. "Sembolik olarak kesiyoruz diyorlar." ya da gül dibine ev yapmak vs. hatta kesilen gazeteden paraları bir torba içerisinde ağzı biraz açık bırakılarak dışarı asıyorlar, Hızır (A.S.), gece gezermiş bu gece, eli değsin diye vs. bunlar hakkında açıklamalı yer verirseniz sualime sevinirim.

Cevap: Öncelikle batıl olan hiç bir uygulamayı dinimiz kabul etmez. Hıdırellez kutlamalarını batıl ve hurafelerle doldurmak doğru değildir. Bahsettiğiniz hurafe uygulamalara itibar etmemek bu gibi hurafelerden uzak durmak gerekir.

Her sene bahar mevsimindeki yeşilliğin canlandığı mayıs ayının başlarında bir Hıdırellez Bayramı kutlanmaktadır. Bu bayramda insanlar ateşler yakıp üzerinden atlayarak kısmet bulacaklarını düşünmekte, içine girecekleri bir eve sahip olacaklarını ümit etmekte, daha nice niyetlerinin bu bayram günündeki bazı âdetlerle gerçekleşeceğini beklemektedir.. Bunların gerçekle ilgisi ne kadardır? Daha doğrusu, Hıdırellez ne demektir? Bunun bir aslı olmalı, sonra bu hale getirilmiş bulunmalı diye düşünmekteyiz. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?

Efendim, bazı konular halk örfünde kabuk bağlayıp özünden uzaklaşır duruma girebilmektedir. Zannederim mayıs ayının başında kutlanan Hıdırellez bayramında da böyle bir kabuk bağlama durumu söz konusudur. Olayın aslını şöyle ifade edebiliriz:

Hz. Musa (A.S.) zamanında hükümdarın birinin temiz niyetli bir oğlu kendini dine verir, dinî hayat yaşayıp dinî hizmetlerle hayatını değerlendirmek ister. Babasının hükümdarlığı, makamı, mevkii onu tatmin etmez. Hükümdar oğlunun kendini dinî hizmetlere adaması, çevrenin irşadına yönelmesi Rabb'imizin de hoşuna gider. Ona kerametler ihsan eder. Bu sebeple bu genç irşat için gezerken uğradığı çorak araziler yeşillenmeye başlar. Kupkuru çöllerin yemyeşil hale gelişi, oradan hükümdarın oğlunun geçtiğini göstermiş olur.

Arapça'da yeşilin bir adı da (hazr) olduğundan çorak yerlerin yeşillendiğini gören halk buradan Hızır geçmiştir diyerek Hızır ismini meşhurlaştırmaya başlarlar. Bir ara bu genç, zamanın peygamberi Hz. İlyas (A.S.)'la da buluşur. Böylece Hz.İlyas (A.S.)'la buluştuğu güne halk, Hızır–İlyas buluşma günü olarak isim verirler. Sonraları bu isim yuvarlanarak Hıdırellez şekline dönüşür. Tıpkı hoca merhumun, oğlunuzun adını Eyyüb koyarsanız dikkat edin, sora söylene söylene ip kalır, sözündeki gibi, Hızır ile İlyas da Hıdırellez olup çıkar..

Hızır’ın aslında geçtiği yerleri yeşillendiren bir veli mi, yoksa ayrıca bir de peygamber mi olduğu konusunda çeşitli rivayetler vardır. Fakat gerçek olan odur ki, velilerin hayatını yaşamakta olan Hızır (A.S.), beş çeşit hayat derecesinin ikinci derecesinde yaşamaktadır. Bu derecedeki hayat bizim gibi maddi şartlarla bağlı değildir. Bir anda birçok yerlerde farklı görüntülerle bulunabilir.

Bu yüzden halk arasında da Hızır (A.S.) erişmiştir imdadına diye de söylentiler yayılmaktadır..

Bazen Hızır makamına çıkıp da Hızır’dan ders alan velilerin de olduğu, bunların Hızır gibi darda kalanların imdadına koştuğu, bu yüzden de onların da Hızır'ın kendisi sanıldığı anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri'nin Mektubat'ında bu konudaki soru cevapta, ızır, hayattadır; ancak onun hayatı ikinci derecede hayat olduğundan birçok alimler hayatta olmadığını düşünmektedir, şeklinde bilgi vardır.

Hızır–İlyas buluşma günü olarak bildiğimiz altı mayıs Hıdırellez bayramına bu bilgi ve ilgi bakılırsa herhalde gerçeğe daha yakın bir bakışla bakılma ve kutlama söz konusu olur.

Bugüne ait ateş yakılıp üzerinden atlanılması, oyuncak evler yapıp gerçeğine kavuşulacağının düşünülmesi.. gibi âdetler halkın iyilik temennilerinden ibaret arzulardan sayılırlar. Kesinlik arz eden gerçekler olarak kabul edilmezler. Bunlardan medet umulmaz.
 

MURATS44

Özel Üye
İslamiyet'te Muskanın Hükmü Nedir?


Ukbe Bin Amir r.a.'den; “Birisi biat ederken Resûlullah (S.A.V.) ondaki muskayı kopardı ve buyurdu ki; “Kim muska asarsa şirk koşmuştur.”

İbnu Mes'ud (R.A.) anlatıyor: "Resûlullah (S.A.V.)'ı işittim, diyordu ki: "Rukyelerde, temimelerde (muskalarda), tivelelerde (muhabbet muskası) bir nevi şirk vardır." Bunu işiten bir kadın atılarak, (İbnu Mes'ud'a): "Böyle söylemeyin, benim gözüm ağrıyordu. Falan Yahudiye gittim geldim. O bana rukye yaptı. Ağrım kesildi" dedi. Abdullah İbnu Mes'ud (R.A.) tereddüt etmeden, "Bu (ağrı) şeytanın işiydi, o eliyle dürtüyordu, sana rukye yapılınca vazgeçti. Bu durumda sana Resûlullah (S.A.V.) gibi, şöyle söylemem kâfidir: "İzhebi'l-bâs Rabbe'n-nâs eşfi ente'ş-Şâfi, Lâ şifâe illâ şifâuke, şifâen lâ yuğâdiru sakamen. (Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen Şafisin. Senin şifandan başka bir şifa yoktur, hiçbir hastalığı terk etmeyen bir şifa istiyorum."

Cabir (R.A.) anlatıyor: "Resûlullah (S.A.V.)'dan nüşre hakkında sorulmuştu: "O şeytan işidir!" buyurdu." Nüşre; kendisine cin çarptığı zannedilen kimseye yapılan muskadır. (Hattabi) Büyüyü büyü ile bozmak (nüşre) yasaktır. Lakin büyü, Kuran ile bozulabilir.

Hasan (el Basri) dedi ki; "Nüşre (cin muskası), sihirdir."

İsa İbnu Hamza rahimehullah anlatıyor: "Abdullah İbnu Ukeym (R.A.)'ın yanına girdim. Kendisinde kızıllık vardı. “temime (muska) takmıyor musun?" diye sordum. Bana şu cevabı verdi: "Bundan Allah'a sığınırım. Zira Resulullah (S.A.V.) şöyle buyurmuştu: "Kim bir şey takınırsa, ona havale edilir."
Abdullah bin Ukeym Ebu Mabed el-Cuheni'den; İsa bin Abdurrahman dedi ki; Abdullah bin Ukeym'in yanına girdik ve şöyle dedik; (O humre hastalığına yakalanmıştı.) "Bu hastalığın geçmesi için (muska gibi) bir şey takmıyor musun?" Şöyle cevap verdi; "Ölmek ondan iyidir. Zira Peygamber (S.A.V.), şöyle buyurdu; "Kim (Muska gibi) bir şey takınırsa, o takındığı şeye bırakılır."

El-Mugira bin Şube'den; Resulullah (S.A.V.) buyurdu ki; "Dağlama veya rukye yaptıran tevekkülden uzaklaşmıştır."

Ukbe bin Amir (R.A.)'den; Resulullah (sav) buyurdu ki; "Kim temime (nazarlık vb.) takıp asarsa, Allah ona (istediği şeyi) tamamlamasın! Kim de vedaa (nazardan korunmak için takılan deniz kabuğu ) asıp takarsa Allah onu amacına ulaştırmasın! "

Haris bin Ebi Usame Müsnedinde Ebu Hadaş'tan rivayet ediyor; "Bir kadın Peygamber (sav)'e geldi ve dedi ki; "Kocam bana karşı kaba davranıyor. Onu kendime bağlamak için (büyü gibi) bir şey yapsam ne dersin ?" Buyurdu ki; "Öf öf öf! Göktekilere ve yeryüzündekilere eziyet verdin ve çamuru bulandırdın! " Sonra kadın oradan ayrılıp başını tıraş etti, siyahlar giyindi ve dağda yaşamaya başladı. Peygamber (sav)'in yanında ondan bahsedilince buyurdu ki; "Onun tövbesinin kabul edilip edilmeyeceğini bilmiyorum."
 

MURATS44

Özel Üye
Kabirlerde Dua

İslâm'da dilek ve istekler sadece Allah'a arz edilir. Allah'tan başkasına sığınmak ve O'ndan gayrisinden mağfiret dilemek doğru değildir. Gerçek böyle olmasına rağmen, halkımızdan bazıları dua şeklini ve adabını adeta değiştirmişlerdir. Duaya bir sürü bâtıl hareketleri sokmuşlardır. Bazıları dua ederken sanki kavga ediyor gibi bağırıp çağırıyor. Kimisi dua yapmak için türbelere, yatırlara koşuşturuyor. Kimisi de mezarlara elini yüzünü sürmekte, türbelerin eşik ve pencerelerini öpmektedir. Bir çeşit tapınma hareketleri yapmaktadırlar.

Bu hareketlerin cümlesi yanlıştır ve batıldır.

Şu bir gerçektir ki, dua etmek için kabir başına, yatır taşına gitmeye gerek yoktur. Zira kabirde yatan mevtalar insanların dileklerini yerine getiremezler. Dua eden kişi ile Allah arasında vasıta olamazlar. Çünkü İslâm'da Allah'a sığınmak, O'na dua etmek için bir aracıya ihtiyaç yoktur. Kul, vasıtasız Allah'a iltica eder. Bu itibarla bir kimse, "Falan yatıra gittim ona dua ettim o mübarek zatın himmetiyle duam kabul oldu" derse bu caiz değildir.

Kabirler; ölümü düşünmek, ahireti hatırlamak ve insan hangi mevkide olursa olsun bir gün gelip mezarda yatan gibi toprak olacağını görmek ve ibret almak için ziyaret edilir. Nitekim Allah Elçisi sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S) bir hadislerinde:

"Kabirleri ziyaret edin çünkü ziyaret sizi dünyada zahidâne yaşatır, size ahireti hatırlatır, sizi gafletten uyandırır " buyurmuşlardır.

Kabir başına varınca, ölenlerin ruhuna Kurân okumak, okunan Kurân'ın sevabını mevtaların ruhuna "Allah rızası için" armağan etmek caizdir ve sevaptır. Ancak, "Duam oraya gitmekle kabul olacak" inancı yanlıştır.

Gezliğimiz ve gördüğümüz bazı yerlerde tespit ettik ki türbelere, kabirlere gidenler, orayı adeta bir piknik yerine çeviriyorlar. Yeme ve içmeler yapılıyor, adaklar dağıtılıyor. Kurân ve mevlitler de okunuyor. Fakat dua bittikten sonra, bazı türbelerin bahçelerinde salıncaklar kurulup şarkılar söyleniyor. Zevk ü sefa yapılıyor. Bu yanlıştır ve İslâm adabına uygun değildir. Türbe ve kabristanlıklarda bu adetlere son vermek gerekir.
Bu tespitten sonra İslâm'a göre dua nedir? Nerede ve nasıl yapılmalıdır? Kısaca bunu açıklamaya çalışalım:

a) Dua ve Adabı:

İnsanın yüce yaratıcıya karşı yapmak zorunda olduğu kulluk görevlerinden biri de DUA'dır. Sevgili Peygamberimizin bildirdiğine göre "Dua bir ibadettir."

Gerçekten de dinler tarihinin bize ulaştırdığı bilgilerden öğreniyoruz ki insanoğlu yeryüzünde hangi tür inancı taşırsa taşısın, hiçbir zaman dua etmek lüzumunu hissetmekten uzak kalmamıştır. Çünkü insanoğlu yaratılışı gereği daima üstün bir kudrete bağlanmış, ona inanmış ve ondan yardım dilemiştir. İşte dua, bu inanışın dile getiriliş biçimidir.

Aslında dua, kelime anlamı bakımından; Allah'tan yardım dileme anlamına "çağrıda bulunmak, davet etmek", "yardım ve esenlik istemek" anlamlarına gelmektedir. Muhammed Hamdi YAZIR dua'yı şöyle tarif etmektedir.

"Dua; küçüğün büyükten, acizin kâdirden hacet ve arzusunu talep ve ricası demektir.

Çağımızın ünlü biyoloji bilgini Alexis Carrel, "dua; kâinatın gayrimaddi olan heyulasına uzanmak" demektedir. Genellikle ya bir şikayet, ya bir bunalma veya bir yardım istemedir. Bazen de eşyada gizli yüce ve edebî prensibi, iç refahı ile nazar ve temaşadır. Dua insanın en yüce hikmet, en yüce kuvvet, en yüce güzellik ile birleşme ve kaynaşma yolunda insanın sarf ettiği cehittir. Dua öyle bir takım formüllerle, hafif tertip dinlenmek değildir. Gerçek dua şuurun Allah ile birleşip kaynaştığı giz dolu bir halettir.

Dua, en güzel anlam ve ifadesini, sevgili Peygamberimizin buyurduğu hadislerde kazanmıştır. Bunlardan bir kaç tanesini örnek olarak arz edelim.
Sevgili Peygamberimiz buyuruyorlar:

"Dua, mü'minin silahıdır, dinin direğidir, göklerin ve yerin nurudur. Dua, ibadettir. Darlık zamanında Allah'ın kendisine yetişmesini isteyen kimse, genişlik zamanında çok dua etsin. Genişlik zamanında dua etmek kadar Allah 'a hoş gelen bir şey yoktur. Allah fazl-u kerem sahibidir. Bir adam ellerini O'na kaldırırsa, onları boş olarak geri çevirmekten utanır."

Dua etmek için kutsal kitabımız Kurân-ı Kerim'de emir ve işaretler vardır. Yüce Allah Mü'min Sûresinde şöyle buyuruyor: "Bana dua edin ki size karşılığını vereyim..". Bir başka sûrede de "Ey Muhammed kullarım beni sana sorarlarsa, bilsinler ki, ben şüphesiz onlara yakınım, Benden isteyenin dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip bana inansınlar, doğru yolda yürüyenlerden olsunlar"
Anlamlarını sunduğumuz bu ve bunlara benzer diğer âyeti kerimelerden de anlaşılıyor ki Allah'a dua etmek bir buyruktur ve kulun kulluk vazifesidir. Allah'a dua kişiyi hiçbir zaman küçültmez. Bilakis, insanın Allah'a teslimiyetini ifade eder. İnsanın, Allah'ın azameti ve kudreti karşısında ne kadar aciz olduğunu, ancak O'na inandığını, O'na güvendiğini, kulluğunu O'na arz ettiğini ifade eder. Çünkü dua eden, ancak Allah'a inandığı için dua etmektedir. Dua eden kimse Allah'ın emrini yerine getirmiş olduğundan sevap kazanır. Zira dua bir ibadettir. Allah Elçisi: "Dua ibadetin özüdür" buyurur. Dua eden kul Allah'ına yaklaşmıştır. Ruhu Allah ile çok yakın ilgi kurmuştur. Zaten ibadetin aslı da O yüce kudrete yaklaşmak değil midir? Kurân-ı Kerim'in pek çok yerinde geçen dua lafzı, çok kere ibadet anlamında kullanılmıştır.

Peygamberimizin ve İslâm bilginlerinin bildirdiklerine göre dua insanın manevi dünyasını zenginleştirmesi, insanı ruh olgunluğuna yüceltmesi bakımından pek çok yararlıdır. Ta ki kişi duayı içtenlikle inanarak, ısrarla ve sürekli olarak yapsın. Zaten Kurân-ı Kerim'de: "Ey insanlar! Allah'ı çok anın, O'nu sabah akşam teşbih edin." "Allah'ı çok anın ki saadete erişesiniz" anlamlarındaki ayetler, duayı dilimizden eksik etmememizi hatırlatmaktadır. Dua, yüce Allah'a karşı, dilek ve arzumuzu, af ve mağfiret niyazımızı arz etmek olduğu için, kendine özgü bir usûl ve adap içerisinde yapılmalıdır,

b) Duada Dikkat Edilecek Hususlar:

İslâmî usûle göre dua yapmak için şu hususlara dikkat etmekte yarar vardır.
Dua, her zaman yapılabilir. Ancak Ramazan, Arefe, Bayram, Cuma günleri özellikle seher vakitleri ile, namaz sonlarında, secde aralarında ve savaş içinde saflar teşkil edildiği sıralarda yapılan dualar daha makbuldür.

Dua yapılırken genellikle kıbleye dönmek, fakat gözleri göğe dikmemek gerekir.

Dua; bağırıp çağırmadan, sesi fazla yükseltmeden huzur ve huşu ile yapılmalıdır. Dua'da kızgınlıkla kötü sözler söylememek, dua ederken Allah'tan başka her şeyi kalpten çıkarıp, yalnız O'nu düşünmek ve O'na güvenmek şarttır.

Dua'nın Allah tarafından kabul edileceğine inanmak, duaya hemen dileğini söyleyerek değil, önce Allah'a hamdederek, Peygamberimize salat ve selam getirerek başlamak lazımdır.

Duanın kabul olması için; hak yememek, kime kötülük yapmışsak ondan helallik almak, herkese iyilik düşünmek, ibadet ve taate yönelmek icap eder.

Yine duanın kabul olması için, ana-babayı kırmamak, onları razı etmek, mazlumun ahından kaçınmak gerekir.
Şunu da hatırlatmak isteriz ki, İslâm'daki dua adabında "Dua ettim, ettim de kabul edilmedi" demek doğru değildir.
Yapılan duanın kabul olup olmaması Allah'ın takdirindedir. Kendimizi ıslah etmemiz, imanımızı yüceltmemiz gerekirken, "Duam kabul olmadı" demek İslâm inanç ve ahlâkına aykırıdır. Unutulmamalıdır ki her dua, Allah katında muhafaza edilir. Karşılığı ya dünyada ya da ahirette verilir. Ne zaman ve nerede verileceğini biz bilemediğimiz için duam kabul olmadı demek hatadır. İnanç zaafından ileri gelir. Allah'a dua etmenin, O'na yakarışta bulunmanın, O'na güvenmenin insan ruhu üzerinde çok olumlu etkisi vardır. Çünkü dua, psikolojik anlamda bir boşalmadır. Kişi, ruhunu sıkan birtakım duygu ve düşüncelerinden arınmak istediği zaman yaratanına sığınmakla, O'na yakarışta bulunmakla hafiflediğini hisseder. Af ve mağfiret dilemekle günahlarından temizlendiğine inanır. Bu inanç dua edene huzur ve sükun verir.

Nitekim konuya ilişkin olarak Dr. Alexis Carrel de şöyle demektedir.

"Dua, zihni ve uzvî bir değişiklik meydana getirir. Bu değişiklik tedrici olur. İnsan ne ise kendisini öylece olduğu gibi görür. Bencilliğini, ihtirasını, hatalarını, kibrini görür. Ahlâkî görevini yapmaya doğru yön alır. Fikri tevazu kazanmaya çalışır. Onda iç sükûnet, ahlakî faaliyetler ahengi, yoksulluğa, iftiraya, gam ve kedere, ızdıraplara karşı daha çetin sabır ve tahammül başlar. Bununla beraber dua, uyuşturucu bir morfin tesiri yapıyor değildir."
Dua ile ilgili olarak Peygamber Efendimiz'in buyurduğu birkaç hadis mealini sunarak konuyu tamamlayalım.
"Dua ibadetin iliği ve özüdür."
"Şüphesiz ki Allah,ısrar ile dua eden kulunu sever."
"Kim yüce Allah 'a dua etmezse, Allah ona gazap eder."
Ünlü devlet adamı Mahatma Gandhi de şöyle söylemektedir:
"Dua ve ibadet olmasaydı, ben çoktan çıldıracaktım."
 

MURATS44

Özel Üye
Kabirlere Kurban Adamak


Halkımızdan bazıları belki de bilmeyerek bazı kabir ve türbelere kurban adıyorlar. Bu yanlış bir uygulamadır. Öyleyse doğrusu nedir? Adak ne demektir? Şartları nelerdir? Önce ana hatlarıyla bunu açıklayıp daha sonra da yanlışlığın ne şekilde yapıldığını belirtmeye çalışalım. İslâm dinine göre adak=nezir: "Allah Teâlâ'ya ta'zim için mubah bir fiilin yapılmasını deruhte etmek, öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacip kılmaktır". Bir başka ifade ile, "Bir kimsenin Allah tarafından, yapılması kendisine emrolunmamış bir işi, kendi nefsine vacip kılmasıdır". Tecrid-i Salih'te ise, "Adak mübah olan bir şeyi Allah rızası için kendi nefsine vacip kılmaktır" diye tanımlanmaktadır. Ahkam-ı Kur'aniye'de de: "Allah tarafından vacip kılınmayan birşey ile kendi kendine borçlanmak, kendini yük altına almaktır" şeklinde ifade edilmiştir.
Ancak adakta en çok dikkat edilecek husus, adak olarak yapılacak işin cinsinden FARZ veya VACİP bir ibadetin bulunması şartına riayet edilmesidir.
Şöyle ki bir kimse, "Allah için bir gün oruç tutayım veya Allah rızası için bir kurban keseyim" derse bu, nezir (adak) geçerlidir. Çünkü oruç nevinden farz, kurban cinsinden vacip bir ibadet vardır. Fakat bir kimse, "Falan hastayı ziyarete gitmeyi nezrediyorum (adıyorum)" dese, bu adağı geçerli değildir. Zira ziyaret farz ve vacip cinsinden bir ibadet değildir.
İslâm dinine göre adak, yerine getirilmesi gereken vacip bir hükümdür. Çünkü Kurân-ı Kerim'de: ..Adaklarını ifa etsinler" (Hac, 29) buyrulmaktadır.
Peygamberim Efendimiz de: "Kim Allah'a itaat etmeyi nezretmişse ona itaat etsin, kim de Allah 'a isyan etmeyi nezretmişse ona isyan etmesin" buyururlar
Adak yapılacak kurbanın kesilmesinin borç olması için aşağıdaki şartların bilinmesi gerekir:
1. Adak kurbanının cinsi dinimizin kabul ettiği hayvan türlerinden olmalıdır. Bunlar; keçi, koyun, sığır, manda ve deve cinsi hayvanlardır. Tavuk, horoz, hindi, ördek, kaz gibi kümes hayvanlarından kurban adağı olmaz. Ama halkımızdan pek çok Müslüman, adak olsun diye tavuk ve horoz kesiyorlar. Belirttiğimiz gibi bu hayvanlardan adak kurbanı olmaz.
2. Adanan kurban, kişinin zaten kesmesi gereken kurban olmamalıdır. Mesela: Zengin bir kimse, "Şu işim olursa Kurban Bayramı'nda bir kurban keseyim" diye adakta bulunursa, o kimse işi olunca iki kurban birden kesmesi gerekir. Birisi adağı için, diğeri de zaten kesmesi vacip olan kurbanı için.
3. Adanan kurban Allah'a masiyet (itaatsizlik, günah) olan bir adak olmamalıdır. Mesela: "Şu işim olursa nefsimi hak yolunda kurban edeyim" diye yapılan bir adak gibi. Bu adak değil, intihar olur, cinayet olur.
4. Adanan kurbanın kesilmesi imkânsız olmamalıdır.
5. Adanan kurban, adayanın kendi malından fazla ya da başkasına ait olmamalıdır. Meselâ: Bir kimse başkasının koyununu kesmeyi adasa bu adak geçerli değildir.
6. Bir şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan kimse o şart gerçekleşmeden kurbanı kesemez. Sınıfı geçersem bir kurban keseceğim diyen bir şahıs, ancak sınıfını geçince kurbanını keser.
7. Şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan bir kişi, şartın yerine gelmesinden sonra istediği zamanda kurbanını keser.
8. Bir kimse adayacağı kurbanını yalnız Allah için adamalıdır. Allah'tan gayrisi adına kurban kesilmez.
İşte en çok yanlışlık bu hususta yapılmaktadır. Zira İslâm'da bir yatıra, bir kabre, tekkeye veya falan devlet adamına kurban adamak caiz değildir. Çünkü kurban, vacip olan bir ibadet olması hasebiyle yalnız Allah rızası için, Allah adıyla kesilir.

Kabirlere gidip kurban kesme adeti İslâm'dan önceki kavimlerin müşrik adetlerindendir. İslâm dini kabirler üzerine kurban kesmeyi yasaklamıştır.
Hz. Muhammed Efendimiz (S.A.S.), bir hadislerinde: "Kabirler üzerine kurban kesmek İslamiyet'te yoktur" buyurmuşlardır. Buna göre İslâm dininde olmayan bir adeti varmış gibi kabul etmek, kötü bir bid'ât olup, büyük bir manevi sorumluluğu vardır.
Bir Müslüman kurban adarken dileğinin olmasını Allah'tan değil de bir kabirden veya türbeden beklerse küfre gider. Bu nedenle adak yapmak isteyen bir kişi, adakla ilgili arz ettiğimiz şartları dikkate almalı veya bir bilen yetkiliye sormalıdır.
Adak, kabir veya bir yatır başına gitmeden de kesilir. Allah rızası için kesilen kurbanın sevabı, orada yatan zatın ruhuna ithaf olunabilir. Allah'a mağfiret etmesi için dua edilir. Bu caizdir. Ancak, "Kurbanımı şu zatın yüzü suyu hürmetine dileğimin yerine gelmesi için kestim" diyemez.
Şu bilinmelidir ki, İslâm'da Allah'a tazim ve taat için hiçbir aracıya lüzum yoktur. Mü'min, Rabbine karşı şükranını, kulluğunu vasıtasız arz eder. Nitekim beş vakit namazın her rekatında FATİHA sûresini okurken 5. ayette: "Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz" deriz. Çünkü İslâm esaslarına göre Allah'tan başkasına kulluk etmek, ilâhi takdiri başkasından beklemek caiz değildir.
Allah'ın takdir ettiği şeyin hiçbir şekilde değişmesine imkan yoktur. Nezir; ilahi iradeyi değiştirmez. Ancak nezredeni cimrilikten kurtarır.
Kabirler ölümü tefekkür, ahireti hatırlatma ve ibret almak için ziyaret edilir. Orada yatanlar için Kurân okunur, ruhlarına Allah rızası için bağışlanır. Ancak onların şefaatçi olması ümidiyle mezar başlarında kurban kesilmez.
Çünkü İslâm inancına göre kudsiyet yalnız bir varlık üzerinde toplanmıştır. O da Cenab-ı Hak'tır. Başka hiçbir varlığa kudsiyet vermek caiz değildir. Onun için İslâm anlayışında "Mukaddes hatıra" yoktur. Bir güne, bir adama, bir hatıraya veya başka bir şeye kudsiyet atfetmek puta tapıcılığın şekillerinden birisidir. Müslümanlık ise putperestliğin amansız düşmanıdır. Binaenaleyh Müslümanlık Allah'ın emrettiği, Peygamberimizin öğrettiği, İslâm bilginlerinin açıkladığı esaslara uygun olarak yapılır.
Kendi istek ve arzumuza veya falan şahsın keyfine göre hükümler değiştirilemez
 

MURATS44

Özel Üye
Kadın ve Hurafe

Tarih incelendiğinde görülüyor ki kadın, haklar bakımından asırlar boyu ihmal edilmiş, horlanmış, en ağır zulüm, baskı ve işkencelere maruz tutulmuştur. 19. yüzyılın ortalarına kadar, gerek Avrupa, gerekse Asya'da kadın, hukukundan yoksun bırakılmıştır. Mesela: Yahudi kızları babalarının evlerinde hizmetçi kabul edilmiş, ÎRAN'da MEZDEK, ana ve kız kardeşle evlenmeyi meşru gören yeni bir din kurmuştu!.. Çin ve Hind gibi çok eski milletlerde de kadının sosyal mevkisi çok düşüktü. Hind'de kadın, zavallı bir yaratık olarak kabul ediliyor, her türlü aşağılık arzulara alet ediliyordu. Vedaları okumaktan uzak tutuluyor, ayin ve merasimlere kabul edilmiyordu. Kadının dini efendisine hizmet etmekti. Görevi ve değeri, eğer kocası ölmüş ise onun cesedi üzerinde kendisini yakmasıydı.
Eski Yunanlılarda da kadın, medeni haklar adına hiçbir şeye malik değildi. Kadın kocasının, kocası yoksa babasının, o da olmazsa akrabasından diğer erkeklerin vasiliği altında yaşardı. Kocası onu istediği zaman boşar ya da başkasına devredebilirdi.
Eski Roma'da da kadının durumu çok feciydi. Hatta Roma'da bazı toplantılarda, kadının ruhsuz ve edebi hayattan nasibi olmayan bir hayvandan ve şeytanın iğrenç işinden ibaret bulunduğuna dair kararlar alındığı bile vakidir.
Ortaçağda Bizans'ın en şaşaalı zamanlarında bile kadının sosyal mevkisi çok düşüktü. Bizans'ta kadının durumu kısaca şöyleydi:
Kadın erkeğin malı idi. Onda istediği gibi tasarruf hakkı vardı. Hayat ve ölümü eşinin elindeydi. Köle olarak kabul edilirdi. Kadının önce babasının, evlendikten sonra kocasının, kocası ölünce de oğlunun esiri idi. Kadın bir şehvet metaı addolunurdu. En medeni olan Atinalılar arasında bile kadın çarşılarda satılır, .başkalarına ihale olunurdu. O sadece evin düzeni, çocuklara bakmak için lâzımdı.
1788 yıllarına kadar kadın İngiltere'de de kocasına mutlak itaate mecbur olup hemen hemen hiçbir hakka sahip değildi.
1888 yılında İngiliz piskoposlarından "Dour", Vestminister kilisesinde yaptığı bir konuşmasında şöyle diyordu. "Bundan 100 sene evveline gelinceye kadar kadın, erkeğin sofrasına oturmak hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze başlaması da caiz değildi.
Kocası da başının ucuna kocaman bir sopa asardı ki karısı ne zaman bir emrini tutmazsa, onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocukları ise analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla paye vermezlerdi.
İslâmiyet'ten önce Arap Yarımadası'nda da kadının durumu yürekler acısı idi. Araplar kızlara karşı olan nefrette o kadar ileri gidiyorlardı ki, yaşama hakkını dahi onlara çok görüyorlardı. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi kendilerine göre fazilet kabul ediyorlardı. Herhangi birisinin bir kız çocuğu dünyaya geldiği zaman öfkesinden ne yapacağını bilemezdi.
Kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim onların bu insanlık dışı davranışlarını şöyle anlatır:
"Onlardan birine kız doğumu müjdesi verilince öfkeli olarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır. Onu utana utana tutsun mu? Toprağa mı gömsün?.." (Nahl Suresi, Âyet, 58,59).
İslam'a kadar bütün dünyada kadın değersiz bir yaratık olarak kabul edilmiş, yüzyıllar boyu ona hiçbir sosyal hak tanınmamıştır.
İslâm'dan önce Hz. İsa kadınlar hakkında iyi düşünceliydi, onların hukukunu korumak istedi. Ama kilise Hıristiyanlığın kadınlar hakkında şefkat ve merhamete dayanan ilkelerini istediği biçimde değiştirdi. Hatta Hıristiyan azizlerinin katlettirdiği binlerce kadının acıklı öyküleri tarihte yazılıdır.

İlk âyetinden itibaren dünyada yeni bir çığır açan, dünyaya kurtuluş yollarını gösteren İslâm, o zamana kadar kadınlara verilmeyen haklar getirmiş, kadını özgürlüğüne kavuşturmuştur. İslâm'a göre kadın erkeğinin eşi, yardımcısı ve danışmanı olarak kabul edilmiştir. Ona, aile içerisinde söz hakkı tanınmış ve birtakım görevlerle yükümlü kılınmıştır. Hz. Muhammed (S.A.S.): "Kadın da kocasının evinde bir çobandır ve yönetimi altında olanlardan sorumludur" buyurmuş, onun aile içinde söz sahibi olduğunu cihana ilan etmiştir.
İslâm'da kadına işkence etmek, onu horlamak, küçük görmek, mal varlığına tecavüz etmek yoktur. Kadına aile içinde ve toplumda saygı esastır. Peygamberimiz: "En hayırlınız kadınlarına karşı en iyi davrananınızdır" buyuruyorlar.
İslâm esaslarına göre kadın da erkek gibi inanç, amel ve ahlâk hükümleriyle yükümlüdür. İyilik ve doğruluk üzere davranmada, kötülüklerden sakınmada aynen erkek gibidir.
Kadın hukuk açısından ve haklarını kullanması bakımından o zamana kadar dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan ve hiçbir dinde görülmeyen geniş yetkilere kavuşmuştur. Şöyle ki:
"İslâmda kadın malı, nefsi ve zimmeti üzerine istediği gibi tasarruf hakkına maliktir. Kimsenin iznine ve hakimin müdahalesine ihtiyacı yoktur. Evlenme, alım-satım, kiraya verip alma, bağış yapma, kefil alma, ödünç para verme, şirket kurma, vekalet, sulh ve ibra, dava ve ikrar gibi bilcümle hususlarda erkek gibidir. Erkek gibi gayrimeşru fiil ve hareketlerinden mal ve vicdan bakımından sorumludur".
Tanıklık ve diyet gibi bir kaç mesele de erkekle eşit tutulmamıştır. Ancak bu insan hakları bakımından değil, kadınların özelliklerinden ötürüdür.
İslâm kadınlara siyasal tercihlerini kullanma hakkını da tanımıştır. Hz. Peygamber kadınların oylarını kabul etmiştir.
İslâm tarihinde hadis, fıkıh, tarih, siyaset ve tıp gibi bilim dallarında yetişmiş pek çok ünlü kadın vardır.
Mesela Hz. Peygamberimizin muhterem eşi Hz. Aişe Kuran, hadis, edebiyat ve tarih ilminde kaynak kabul edilen bir bilgin hanımdır. Ayrıca fetva veren meselelerin hukuki hükmünü bildiren 7 büyük sahabiden biri olarak kabul edilir.
Üçüncü Abbasi Halifesi Mehdi'nin kızı Hayzüran, siyasal bilimlerde ünlüdür. Yine Hicri 5. asrın bilgin hanımlarından ŞEHDE, Bağdat Camii'nde devrin en büyük edip ve bilginlerine tarih ve edebiyat konferansları vermiştir. İslâm tarihinde böyle daha pek çok bilgin hanımefendiler vardır.
Dünyanın her yerinde insan haklarının çiğnendiği, insan ve kadın ticaretinin yapıldığı, kadına hiçbir hakkın tanınmadığı, her türlü zulüm ve hareketin reva görüldüğü, bir meta gibi elden ele satıldığı, hatta uzun süre "Kadının ruhu var mıdır, yok mudur?" diye tartışmasının yapıldığı bir çağda, İslâm'ın ve sevgili Peygamberimizin kadın haklarına karşı gösterdiği titizlik, hiç şüphesiz yüce dinimiz İslâm'ın getirdiği yeniliklerdir. Tarih budur, gerçek budur.
1789 Fransız Büyük îhtilali'nin, kan akıtarak yazdığı "Hukuku Beşer Beyannamesi" ve ondan çok yıllar sonra, Birleşmiş Milletlerin "İnsan Hakları Beyannamesinden", insanlığın çok uzak olduğu bir dönemde ta 15 asır önce, İslâm'ın kadına tanıdığı haklar hiç de küçümsenecek ölçüde değildir.
İslâm'da kadına saygı bir anlamda Peygamberin buyruklarına saygıdır. Çünkü kadın varlığımızın devamlılığının kaynağıdır.
Sevgili Peygamberimiz Veda hutbesinde:
"Ey insanlar! Sizin kadınlarınız üzerinde birtakım haklarınız vardır. Onlar sizin haklarınıza riayet etmelidirler.Onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Onlara karşı iyi davranınız. Eşlerinize şefkatle muamele edin. Siz onları Allah'ın ahdi ile aldınız. Onlar size Allah'ın ahdi ile helâl olmuştur" buyurmuşlardır.
İslâm kadını bu şekilde değerlendirmesine rağmen, maalesef bazı cahil kişilerin gözünde o, hâlâ "saçı uzun, aklı kısa" kabul edilerek ezilmeye, horlanmaya mahkûm bir varlık gibi muamele görmektedir.
Ancak kadın hakkında söylenen bir sürü hurafenin mevcudiyeti de bir gerçektir. İşte kız, kadın ve gelinler hakkında söylenen hurafelerden bazı örnekler.
—Evden çıkan erkek işine giderken önünü kadın keserse işi ters gider.
—Kısa boylu kadın uğursuzdur.
—Hayızlı (aybaşılı) kadın sebze bahçesinden geçerse sebzeleri kurutur.
—Hayızlı kadın akşam ezanından sonra küpten turşu çıkarırsa turşu bozulur.
—Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından içeri girerse saygılı olur.
—Bir kız akşam ezanı okunurken merdiven altından geçerse kısır kalır.
—Cuma günü ezan okuyan müezzine kızın başörtüsü veya mendili sallattırılırsa nasibi çıkar.
—Çocuğu yaşamayan bir kadın bir yatıra "Bunu sana sattım" der ve kurban kestirir. Çocuk dünyaya gelince eğer kız ise adını satı, oğlan olursa Satılmış koyar. Aksi halde çocuğu yaşamaz.
—Çocuğu ölen kadın Cuma günü iş yapmaz.
—Gelin olanın duvağı evde kalmış kızın başında çözülürse bahtı açılır.
—Evde kilitlenen kilit, bayram sabahı veya Cuma günü, namazdan önce imam tarafından camide açılırsa kızın bahtı açılır.
—Çocuğu yaşamayan kadın yeniden doğum yaptığında 40 evden topladığı parçalarla gömlek dikip çocuğuna giydirirse çocuğu yaşar ve ömrü uzun olur.
—Aş yeren bir kadın çirkin bir yere bakarsa çocuğu çirkin olur.
—Doğum yapan kadın yedigün çocuğunun yanından dışarı çıkmaz. Çıkarsa cinniler gelir çocuğu götürür. Başka bir çocukla değiştirir.
—Doğuran kadının (lohusanın) bulunduğu yere süpürge, Kur'ân, soğan, sanmsak aşılırsa "alkansı" lohusa ve çocuğa zarar vermez.
—Lohusa kadının ve çocuğun yastığı altına iğne, çuvaldız, kama, bıçak konursa albasmaz.
—Bir hamile kadın ölü yıkanırken suyundan atlarsa çocuğu baygın doğar (Kıbrıs).
—Evli birinin yüzüğünü bekar kız takarsa kısmeti kesilir (Kıbrıs Halk İnanışları).
—Bekar kız, evli birinin gelinliğini giyerse kısmeti kesilir (Kıbrıs).
—Hamileyken yumurta yiyen kadının çocuğu haylaz olur (Kıbrıs).
—Hamileyken anında anahtar açanın doğumu kolay olur (Kıbrıs
 

MURATS44

Özel Üye
Kuran'la Fal Bakmak

İnmemiştir hele Kur'an, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için,"

Şair Mehmet Akif Ersoy'un beytinde dediği gibi, Kur'an-ı Kerim fal bakmak için de indirilmemiştir. Fal bakmak âdeti hakkında Kadı Ebubekir İbnül-Arabî Ahkâmı'nda der ki:

DİKKAT
"Mushafla fal bakmak, helâl değildir." ve işin doğrusu da budur. Bu hususta fazla nakil ve kavil göstermeye lüzum yoktur. Kur'an'la fal bakmak, tefe'ül etmek nasıl olmuş da âdet olmuş, insan buna hayret ediyor.
 

MURATS44

Özel Üye
Kurşun Dökmek


Halkımız arasında "göz değmesi, göze gelme" diye adlandırılan bir "NAZAR" inancı vardır. Nazar isabet eden kimsenin kendisine, malına veya eşyasına bir zarar geleceğine inanılır. Bu nedenle nazarın isabetinden ve etkisinden korunmak üzere bazı tedbirlere başvurulmaktadır. Bunlar korunma ve kurtulma tedbirleri olmak üzere iki kısma ayrılır. Korunma tedbirleri olarak çocuklara, at, dana, inek, vb. hayvanlara, ev, dükkan, otomobil gibi eşyaya nazar boncuğu, at nalı, üzerlik otundan yapılan kolyeler takılmakta bazı yörelerimizde de özellikle çocuklara kurt, ayı, kartal, leylek gibi hayvanların diş, tırnak ve kemiklerinden yapılan nazarlıklar takılmaktadır. Böylece nazarın isabetinden korunulacağına inanılmaktadır. Ayrıca nazar muskalarının da kullanıldığı görülmektedir. Nazar isabetinden kurtulmak için ise, kurşun veya mum döktürülmekte, nefesi keskin (izinli denilen) hocalara okutulmaktadır.Bazı yörelerimizde de "tuz çatılmakta", "un yakılmakta" , "üzerlik otu" yakılarak dumanı ile tütsülenilmektedir.
En yaygın olan uygulama kurşun veya mum dökme adetidir. Bu iş şöyle yapılmaktadır:
Nazar isabet eden hasta (genellikle çocuklar), kurşun dökücüsünün önüne oturtulur. Başı bir örtü ile kapanır. Çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten sonra oradakiler hep beraber;
"Kem göz çatlasın
Nazar eden patlasın"
diye beddua ederler. Bazı yerlerde de yaygın olarak nazarlıkotu yakılır. Dumanı ile hasta tütsülenir. Bu esnada çabuk çabuk,
"Üzerliksin havasın
Her dertlere devasın
Ak göz, kara göz,
Mavi göz, ela göz
Hangisi nazar etmişse
Onların nazarını boz"
denilmektedir. Şu tekerleme de söylenilmektedir:
"Elemtere fiş
Kem gözlere şiş
Üzerlik çatlasın
Nazar eden patlasın".
Bu konuda şunu ifade etmek isterim ki, nazardan korunmak veya kurtulmak için çeşitli nazar boncukları, diş, kemik, tırnak ve üzerlik otu gibi nesneleri takmak dinimiz açısından doğru değildir. Çünkü İslâmda fayda ve zarar Allah'ın takdiriyle tecelli eder. Bundan ayrılıp birtakım nesnelerden medet ummak yanlıştır, hurafedir. Zira Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S), nazar boncuğu gibi birtakım nesneleri takarak, hastalıktan kurtulmaya irikad etmeyi men etmişlerdir.

Allah Elçisi şöyle buyuruyor:
"Efsun yapmak, nazar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini sevdirmek için sihir yapmak, ŞİRK (Allah'a ortak koşmak)tır".
Ancak bir hususa değinmekte yarar görüyorum. Çünkü halkımız "nazar var mıdır, varsa İslâm'ın Bakış açışı nedir?" diye çok soru sormaktadır.
Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyuruyorlar: "Nazar haktır (gerçektir)."
"Nazar insanı mezara, deveyi kazana koyar" Öyleyse "İsabet-i ayn" denilen nazar vardır ve gerçektir. Peki mahiyeti ve İslâm'a göre korunma çaresi nedir? Bunu en yetkili merci olan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu'nun, konuya ilişkin sorulan bir soruya verdiği cevaptan öğrenelim.
"Mahiyeti ve nasıl olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, nazar veya göz değmesi, yani bazı kimselerin bakışları ile bazı olumsuz etkilerin meydana gelmesi dinen de kabul edilmektedir. Nitekim Kuran-ı Kerim'de (Kalem Sûresi, Ayet: 51-52)
"... İnkar edenler Kurân'ı dinlediklerinde, neredeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi" buyrulmaktadır.
Hz. Aişe (R.A.)'nin naklettiği bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber (S.A.S) "Nazardan Allah'a sığının, çünkü nazar (göz değmesi) haktır." (İbn Mâce, 2/1159 Hadis No: 3508) buyurmuştur.
Resulullah (S.A.V)'ın nazar değmesine karşı, "Ayetü'l Kürsi" ile ihlâs ve Muavvizeteyn (yani Felak ve Nas) Sûrelerini okuduğu ashabına da bunları okumalarını tavsiye buyurduğu (Tecrid tercemesi, 12/90, Hadis No: 3508) buyurmuştur.
İslâm bilginleri, nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak için Kalem Sûresinin 51. ve 52. âyetlerinin okunmasını da tavsiye etmişlerdir.
"Büyük velilerden Hasan Basri Hazretleri, nazara karşı Kalem Sûresi'nin 51. ve 52. âyetlerini okur ve nazardan etkilenen kimselere de okunmasını tavsiye ederdi"
Bu âyetlerle ilgili olarak "Esrar-ı Muhammediye" adlı eserde şöyle denilmiştir:
"Bu âyet-i kerime (Kalem Sûresi 51. ve 52. âyetleri) de nazarın def'i içindir. İster yazmak suretiyle taşınsın, ister o âyetin okunduğu okunmuş suyla yıkanılsın veya o âyetin okunduğu sudan içilsin hep aynıdır. Nazarın etkisinden korunmak için tavsiye edilmiştir.
Kalem Sûresinde adı geçen âyetlerin okunuşu:
"Ve in yekâdülleziyne keferû leyüzlikûneke biebsâ-rihim lemmâ semiu'z-zikre veyekûlûne innehü le-mecnun. Ve mâ hüve illâ zikrun li'l âlemin."
Âyetlerin anlamı: "Hakikat, o küfredenler zikri (Kur'ân 'ı) işittikleri zaman az kalsın seni gözleriyle yıkacaklardı. Halbuki O (Kurân) âlemler için (ins-ü cin için)(mahzı) şereften (öğütten) başka bir şey değildir" (Kalem Sûresi, âyet: 51, 52).
İnsan hoşuna giden bir şeye bakarken nazarı değmemesi için "Maaşâallah, La kuvvete illâ billah" demelidir. Bu Peygamber Efendimiz'in okuduğu bir duadır.
"Nazar değmemesi için çocuklara nazarlık veya boncuk takılması ise cahiliyet devri âdetlerindendir. (Yani batıl âdettir). Bu itibarla hiçbir faydası olmadığı gibi, dinen de caiz değildir.
Hastalanan kimselere Cenâb-ı Hak'tan şifa umarak, Kurân-ı Kerim ve şifa ile ilgili dualar okumak caizdir. Halkı kandırmak, başkalarına zarar vermek, gaibten haber vermek, falcılık ve sihir yapmak... gibi işler ise dinen haramdır. Bu tür maksatlar için üfürükçülük yapmak dinen caiz olmadığı gibi, kanunen de suçtur. Bu itibarla, sihirbazlık ve sihirle ilgili üfürükçülüğü meslek ve sanat edinen ve böylece saf kimseleri kandırarak menfaat sağlayan kişilerin ilgili mercilere bildirilmesi gerekir"
 

MURATS44

Özel Üye
Kuş Ötmesi, Hayvan Uluması

Halkımız arasında bazı kuşların ötmesi, bazı hayvanların uluması çeşitli şekillerde yorumlanmaktadır. Bunlardan kimisi uğur, kimisi uğursuzluk, kimisi de ölüm işareti olarak kabul edilmektedir. Oysa İslâm esaslarına göre bu tür inançların tümü batıldır. Hurafe inancıdır. Buna rağmen halkımızdan pek çok kişi bunlara inanır. Nitekim konuya ilişkin olarak bir araştırmacı şunları yazıyor. "Halk inanmalarında ölümü önceden haber verdiği sanılan belirtiler arasında hayvanlarla ilgili olanlar büyük bir yer tutar. Hayvanların insanlarda bulunmayan kimi yetenekleri, sezişleri, biçimsel özellikleri, uğurlu ya da uğursuz sayılmaları bu türden inanmaların oluşmasında ve evrensel bir çizgiye erişmesinde büyük bir rol oynamaktadır. Evcil ve yabani hayvanların ötüşleri, ulumaları, kişnemeleri, böğürmeleri, belli hareketleri, uçuş yönleri, alışılmışın dışındaki davranışları, yaklaşan bir ölünün ön belirtileri ve işareti olarak yorumlanmaktadır.
Bu tür hayvanlar içerisindeki köpek, kedi, at, koyun, keçi, inek ve öküz gibi evcil olanları; tilki, kurt, çakal, yarasa, yılan gibi yabani olanları; horoz, tavuk kaz gibi kümes hayvanları; baykuş, karga ve leylek gibi yabani kuşları sayabiliriz. Bunların içerisinde özellikle KÖPEK ve BAYKUŞ'la ilgili inanmalar çok yaygındır. Evcil sadık ve sezi yeteneği çok gelişmiş olan köpeğin sadece uluması ile değil uluma biçimi, uluma zamanı ve uluduğu yere de yaklaşan bir ölümü haber verdiğine inanılmaktadır. Köpeğin bu türden ulumasını önlemek için de köpek kovalanır, taşlanır, önüne ekmek doğranır, "başını ye" denir. Baykuşun sesinin de sesinin ve yüzünün sevimsizliği, yıkıntılarda ve terkedilmiş yerlerde yuva yapması bir ölüm kuşu olarak bilinmesinin temelinde yatan nedenlerdendir. Baykuşun da tıpkı köpek gibi salt ötmesi ile değil, aynı zamanda ötüş biçimi, ötme zamanı, konduğu ve öttüğü yerle de ölüm habercisi olduğu görülmektedir.

Kuş ve hayvanlarla ilgili olarak söylenenlerden tespit ettiklerimizden bazıları şunlardır:
—Akşam ve yatsı ezanları okunurken köpek ulursa o civarda biri ölür.
—Gece vakitsiz horoz öterse savaş çıkar.
—Tavşan, tilki ve kara kedi yolu keserse, uğursuzluk gelir.
—Bir yere giderken yılan görülürse, uğura işarettir.
—Kara karga kimin evinde öterse, o haneden cenaze çıkar.
—Baykuş kimin evinde öterse o haneden cenaze çıkar.
—Baykuş kimin evinde öterse o haneye ya belâ gelir, ya da ölüm.
—Ala karga kimin evinde öterse o eve müjde gelir.
—Kurbağalar sesini yükseltirse yağmur yağar.
Burada şu küçük hatırlatmayı tekrarlayalım. İslâm inancında herhangi bir nesnede veya canlıda uğur ve uğursuzluk kabul etmek doğru değildir. Nitekim Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir hadiste Peygamberimiz (S.A.S.) şöyle buyurmuştur.
"Baykuş ötmesinde şer (kötülük) yoktur. Herhangi bir şeyde uğursuzluk da yoktur"
Peygamberimiz bir başka hadislerinde de, kuşun uçmasında, ötmesinde uğur ve uğursuzluk aramayı, bunlara dayanarak geleceğe dair hükümler çıkarmayı, «sihir ve kehanet nev'inden» görerek yasaklamıştır.
Hayvanlar herhangi bir zamanda herhangi bir sebeple öter veya ulur. Bunu kötüye yorumlamak inancı zaafa uğratır.
İnsanın ölmesi hayvanın ulumasına değil, Allah'ın takdirine bağlıdır. Biz, her canlının vâdesi gelince öleceğine inanınız. Ama insan nerede, nasıl, kaç yaşında ve hangi şekilde ölecek onu bilemeyiz. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Aranızda ölümü takdir eden (keyfiyetini, zamanını, mekanını ve ömrün müddetini tayin eden) biziz. Ve biz önüne geçilebileceklerden değiliz".
Allah'ın emri ve takdiri değişmez bir yasa olduğuna göre kimse kuş ötmesinden, köpek ulumasından korkmasın
 
Üst Alt