Geçmişten günümüze ibret ışıkları Osmanlı Padişahları

MURATS44

Özel Üye


ÖNSÖZ Biz âciz kullarını îmânın neşve ve huzûru ile merzûk kılan Allâhü Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ne hamd ü senâlar olsun!
İnsanlığı zulmetten nûra gark etmeğe vesîle olan kâinâtın Fahr-i Ebedî’sine salât ve selâm olsun!
Milletler, târih sahnesinde hayâtiyetlerini dîn, dil ve târih şuûru unsurları üzerinde devam ettirirler. Dîn, hılkat ve fıtratın gâyesi, kundak ile kefen arasındaki hayâtı tanzîm eden, böylece kulu âhıret seâdetine hazırlayan ilâhî kanunlar mecmûasıdır; dil, onun ortaya koyduğu hak ve hakîkatlerin ifâde vâsıtası, târih de bu iki unsur çerçevesinde insanlığın yaşadığı hâdiselerin sebeb ve neticelerinin tesbît ve tahlîli ile milletlerin müstakbel yollarını aydınlatan bir meş’aledir.. Bu bakımdan bu üç unsurun birbirinden ayrılamayacağı gerçeğini göz önüne alarak te’lîf ettiğimiz bu eserde muhterem okuyucularımıza târihimizdeki âbide şahsiyetlerimiz vesilesiyle birtakım hikmet ve ibretli sahneler sergilemeye gayret ettik.
Atalarımızın mukaddes emaneti olan dîn, dil, târih ve kültür mirasına sahip olabilmek, sadece harâbe hâline gelen maddî eserlerinin tâmirinden ibâret değildir. Aslolan, o rûh, heyecan ve medeniyyetin canlandırılması ve müstakbel nesillere intikâlidir. Osmanlı medeniyetinin temelini oluşturan İslâm kültüründen tecrîd için Agop Dilaçan ve benzerlerinin müdâhalesiyle tahrîb edilmiş olan dilimiz, -âdetâ- ciddî bir tefekküre imkân vermeyecek bir sûrette kısırlaştırılmıştır. Lisânımızı kurtarmadıkça, başımıza musallat olan binbir çeşit kargaşadan kurtulmamız mümkün değildir. Zîrâ insanlar kelimelerle düşünürler. Mefhûmları ve dolayısıyla onları ifâdeye zemin olan kelimeleri eksiltilmiş ve çarpıtılmış bir “dil” ile derin İslâmî tefekkürün ufuklarına açılmak aslâ mümkün değildir. Bu yapılmadıkça da, hareketlerin temel sâikı olan tefekkür, ortaya çıkmaz ve ciddî bir seviye kazanamaz. Bu yüzdendir ki, biz yazılarımızda tab’ımıza, millî kültür ve millî şuûra zıd olan gayr-i sahîh dile aslâ iltifât ve itibar etmedik.
Diğer taraftan târihimiz de kendi gerçek hüviyetiyle bilinmelidir. Yoksa birtakım garazkâr yerli târihçiler ile İslâm ve Türk düşmanı olan yabancı târihçilerin yazdığı eserlerle cihânşümûl bir medeniyyeti doğru olarak îzâh edebilmek ve geçmişi lâyıkıyla öğrenip geleceğimizi istikâmetlendirebilmek mümkün olamaz! Bunun için şanlı ecdâdımızın bizlere bıraktığı târih mîrâsının, milletimizin en basit ferdinin şuûr ve idrâkine bile doğru aksettirilip mâl edilmesi, dînî ve millî bir vazîfedir. Merhûm Âkif, bu büyük hakîkati asırlara ve nesillere şöyle hatırlatır:
Sahipsiz olan memleketin batması haktır,
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır…
 

MURATS44

Özel Üye
Târih şâhiddir ki, milletler ve fertler, hayâtlarını, geçirdikleri tecrübelerin aydınlığında tanzîm ederler. Târih bir milletin hâfızası ve millî tecrübeler mecmûasıdır. Bu sebepledir ki fert, geçirdiği tecrübelerden müstağnî ve mücerred olarak yaşayamayacağı gibi milletler de târihî hâdiselerin îkâz ve irşâdına dâimâ muhtaçtırlar. Gerçekten milletlerin kaderinde yaşanan iniş ve çıkışlar, istikbâle aktarılacak bir tecrübeler yığınıdır. Bunların sebeb ve neticelerinin yeni hâdiseler ile birlikte doğru bir şekilde mukâyesesi ise, milletler için istikbâli aydınlatıcı bir rol oynamakta devam eder.

Bir millet, gerçek târihini ve maddî-mânevî rehberlerini tanıyıp bunları yerli yerince takdîr ettiği müddetçe ileri millet, büyük millet demektir. Yetişen yeni nesiller, kendi târihlerini, başkalarının târihlerinden daha iyi bilir ve geçmişten gerekli ibretleri alırsa, gelecekten endîşe edilmez! Şâyet târihine yüz çeviren, üstelik onu kötüleyen, maddî-mânevî rehberlerini tanımayan, böylece özüne yabancılaşan ve muhteşem bir mîrâsa nankör bir vâris olarak geçmişteki büyük kahramanlarını hâin, hâinleri de kahraman olarak îlân eden bir nesil yetişirse, istikbâl karanlık ve endişe verici olur. Çünkü mâzîye istinâd etmeyenlerin geleceği, hiçbir zaman emniyet altında olmamıştır. Dolayısıyla köklerimiz mâzîye, dallarımız istikbâle uzanmalıdır.
Târih ilmini sadece kuru bir vak’alar mecmûası sanmak ve öyle telâkkî etmek, büyük bir hatâdır. Gerçek târih ilmi, çeşitli hâdiseler, sürprizler ve mâcerâlar ile dolu toplumların hayatiyetlerinde hak veya bâtılın doğru veya yanlışın asıl zemînini gösteren mübârek bir ilimdir. Cemiyetlerin hâl ve geleceğine mükemmel bir sûrette düzen verebilmek, târihin önümüze koyduğu hâdiselerin sebeb ve neticelerinin mukâyesesini yapabilmek için bu zemîni doğru olarak tanımak ve ondan gerekli ders ve ibretleri alarak değerlendirme yapmak şarttır.
Yüce kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm de, insanlığa, geçmiş toplulukların yaşamış bulundukları menfî veya müsbet çeşitli hâdiselerin hikmet ve ibretlerini bu sebeple nakletmektedir. Meselâ zulüm, haksızlık ve Allâh’a isyân eden milletlerin, kahr-ı ilâhîye dûçâr olarak hazîn bir âkıbet ile târihin çöplüğünde kayboluşlarını şöyle bildirir:
فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْآخِرِينَ​
“Onları, sonradan gelen ümmetler için ibret verici bir geçmiş ve misâl yaptık.” (ez-Zuhruf, 56)
فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاء وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنظَرِينَ​
“Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi…” (ed-Duhân, 29)
Buna mukâbil Cenâb-ı Hakk, ilâhî istikâmetten ayrılmayıp dînde sebât eden ve tevhîdi bayrak edinerek hidâyeti dünyânın dört bir köşesine taşıyan milletlerin de âbâd olduğunu Kur’ân-ı Kerîm’de beyân buyurur ve:
أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ​
“… Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır!” (el-Enbiyâ, 105) va’dinin birçok tahakkuk sahnesini gözler önüne serer.
Bu da gösteriyor ki, doğru veya yanlış olan davranışları müşahhas hâle getiren ve bu sûretle onlardan istifâdeyi kolaylaştıran şu Kur’ânî metoddan müstağnî kalınamaz. Bu husûsda alınması gereken ibretlerin ehemmiyetini merhûm Mehmed Âkif, ne güzel aksettirir:
Târihi tekerrür diye târîf ediyorlar,
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi!..
Târih arşive dayanır. Osmanlı gibi büyük bir medeniyete âid vesîkalar yeni yeni elden geçirilirken, yapılan kasıtlı veya câhilâne ithamların hiçbir kıymeti olmadığı gitgide ortaya çıkmaktadır.
Târihleri zengin, medeniyetleri azametli milletler, büyük milletlerdir. Bugün birçok san’at eserleri meydana gelse de, Süleymâniye, yine muazzam ve vakûr bir eser olarak kalacaktır. Nitekim şurası bir gerçektir ki, bugün dahî umûmiyetle turistlerin en çok rağbet ettikleri, oturup hayranlıkla seyrederek rûhlarını dinlendirdikleri yerler, yine Osmanlı eserleridir.
Yerli ve yabancı araştırmacılar, halâ bu cihân devletinin dehâsını anlamak ve bundan istifâde etmek için gayret sarfetmekte, öğrendiklerinden hisse almaya çalışmaktadırlar. Bu sebebledir ki arşivlerimiz, yerliden çok yabancı ilim adamları ile dolup taşmaktadır. Bu da gösteriyor ki, yirmibirinci asra girerken yeni nesillere, şeref ve şanla dolu kültür ve medeniyetimizi ve bunları meydana getiren mânevî yapımızı tanıtıp, o ihtişamlı yolda yürümek mecbûriyetindeyiz.
Nasıl ki, dünyâ târihinin dünü ve bugünü, Osmanlı târihi bilinmeden anlaşılmaz ise, Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu hassas ve her an patlamaya hazır bölgelerinin mes’eleleri de Osmanlı târihinin akışı bilinmeden anlaşılamaz. Aynı şekilde İslâm dünyâsının yaşamakta olduğu bunalımların kurtuluş çâreleri de Osmanlı târih mîrasının doğru olarak tedkîk ve araştırılmasına bağlıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de güzel bir mü’min olarak rızâ-yı ilâhîye vâsıl olabilmek için sevdiklerimizden infâk etmemizin emredilmesinde pek çok hikmetler vardır. Bunlardan en mühimini şöyle îzâh edebiliriz:
İnsan için dünyâya âid çok kıymetli iki varlık vardır. Biri cândır, diğeri ise maddî imkânlardır. Bu iki nesne ile rızâ-yı ilâhî ve cennet alış-verişi yapılır. Bunun içindir ki kendisini Hakk’a adayan vakıf insanlar ve âbide şahsiyetler, ancak bu iki varlığın infâkı ile yetişir. Bu ise, çok mühim bir mes’eledir. Zîrâ hâkim milletlerle mahkûm milletlerin arasındaki tek fark, bir avuç yetişmiş insan, yâni kendisini Allâh’a ve toplumuna adamış vakıf insan farkıdır.
O derecede ki, cemiyetlerin huzûr ve sükûnu, ancak bu vakıf insanlarla hayâtiyyetini devâm ettirir. Aynı şekilde toplumların şeref ve şanları da, ekseriyâ bu vakıf insanların ömürleri kadardır. Bugün o diğergâm insanların îmân ve vecd dolu gönüllerinin rûhî derinliklerine inebilmek, onları duymak, anlamak ve onların gönül yapılarından hisse almak mecbûriyetindeyiz. İnsanlığın ekseriyetle kuvvete râm olup nefs sultasında yaşadığı günümüzde, Osman Gâzî ve nesli gibi diğergâm, gönül eri ve kendisini Hakk’a adayan âbide insanlara ne kadar muhtâcız. Mânevî ışıklarla rûhumuzun derinliklerine girip, bugün o yapıya yeniden kavuşmamız zarûrîdir.
 

MURATS44

Özel Üye
ÖNSÖZ

Vakıf insanların en zirvesinde bulunanlar, peygamberler, velîler ve onların terbiye ettikleridir. Onlar, çok kısa zamanda gönüllerdeki îmân heyecânını dünyânın dört bir tarafına taşımışlar, yine târihin en güzîde altın sahîfelerini onlar doldurmuşlardır.

Nitekim Osmanlı Devleti’nin asıl mîmârı, Allâh’ın has kulu Şeyh Edebali Hazretleri’dir. Öyle ki, Edebali silsilesi devam ettiği müddetçe cihân sultanlarına yön verilmiş ve insanlık, aradığı huzûra kavuşmuştur. Bu itibarla onun ve silsilesinin yetiştirdiği sultanların aşk ve vecdine yakından şâhid olmak ve o hâli yeniden yaşayarak kendimizi istikâmetlendirmek mecbûriyetindeyiz.
İslâm târihinin sahâbe devrinden sonra en ihtişamlı safahâtını teşkîl eden Osmanlı Devleti, pâdişâhından çobanına kadar bütün halkının Peygamber muhabbetiyle temeyyüz ettiği bir devlettir. Peygamber -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm-’a, her adı anıldığında salât ü selâm getirmenin yanında, ihtirâm ile elini kalbine koymak, O’nun mevlid-i şerîfi okunurken velâdet ânını ifâde eden mısrâları topyekûn ayakta dinlemek gibi sayısız ihtirâm tezâhürünün en mükemmel örneklerini bu yüce devletin zirvesindeki pâdişâhlar, bir örf hâline getirerek ortaya koymuştur. Medîne-i Münevvere postası geldiği zaman abdestini tazelemeden, oradan gelen kâğıtları öpüp gözüne sürmeden ve ayağa kalkmadan okutturan bir tek Osmanlı pâdişâhı yoktur.
Ayrıca Mescid-i Nebevî’nin ta’mîrinde her taşı, büyük ve küçük abdestli olarak ve besmele ile yerine koyan Osmanlılar’ın bu ta’mîr esnâsında çekiçlerine keçe bağlayarak rûhâniyet-i Rasûlullâh’ı tedirgin kılmaktan teeddüb etmeleri, misli görülmemiş birer edeb ve ihtirâm nümûnesidir.
Yine Osmanlılar devrinde Medîne-i Münevvere’ye müteveccihen gelen sürre alayı, şehre girmeden, yakın bir yerde konaklar, kendilerini Medîne’nin mânevî havasına hazırlayıp istihâreden sonra mânevî işâretle huzûr-i Rasûlullâh’a yaklaşırlar, ziyâretlerini îfâ ederlerdi. Dönüşlerinde de memleketlerine şifâ ve teberrük olarak Medîne’nin mübârek toprağını götürürlerdi.
Osmanlı pâdişâhlarının zamanının portreleri demek olan minyatürlerde sarıkların ucundaki sorgucun bir süpürge maskotu olduğunu acabâ kim bilir? Bununla Harameyni’ş-Şerîfeyn’in süpürgecisi olduğunu telâkkî ederler ve Harameyn’in süpürgecilerinin maaşlarını, kendi servetleri içinden verirlerdi.
Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’den muazzez bir hâtırâ olarak saç ve sakallarının mübârek tellerinin, câmî minberlerinde kırk bohça içinde saklanıp “sakal-ı şerîf” adı ile asırlardan beri ümmete bir bereket ve rahmet olması, ne büyük bir muhabbet ve ihtirâm nişânesidir.
Bütün bu muhabbet tezâhürleri ve ulvî husûsiyetler gösteriyor ki, Osman Gâzî’nin:
“Gâyemiz, kuru bir cihangirlik değil, i’lâ-yı kelimetullâh’dır!” şeklindeki son sözleri, bütün sultanlara rehber olmuş, bu vasıyetten ayrılmamak için târihî bir îtinâ ve titizlik gösterilmiştir.
Orhan Gâzî’nin, oğlu Murâd Han’a verdiği şu tâlimat, bir îmân vecdinin ufkunu göstermeye kâfîdir:
“Osmanlı’ya iki kıt’a üzerinde hükmetmek yetmez! Zîrâ i’lâ-yı kelimetullâh (Allâh’ın dînini yüceltmek) azmi iki kıt’aya sığmayacak kadar büyük bir dâvâdır! Selçuklular’ın vârisi biz olduğumuz gibi Roma’nın (Avrupa’nın) da vârisi biziz!..”
Kosova şehîdi, şehîd sultan, büyük velî I. Murâd Han’ın temiz nâşı, şehâdetin mübârek kanlarına bürünürken söylediği son sözleri, hakîkî şehîdliğin ne güzel bir örneğidir:
“İslâm’ın muzafferiyeti, benim şehîd olmama bağlı ise, şehîdlik şerbetini nasîb buyurmasını Cenâb-ı Hakk’dan duâ ve niyâz eylemiştim. Demek ki duâm kabûl buyuruldu. Allâh’a hamd ve senâ olsun! İslâm askerlerinin zaferini gördükten sonra hayâtım son bulmaktadır.”
Osmanlılar, dâimâ mazlûmların yanında yer almışlardır. Onlar, fethettikleri yerlere insanlığı ve hizmetin en güzelini taşımışlardır. Fethedilen hıristiyan köylerinde dahî aç ve açıkta kimse bırakılmamış, dul kadınlar korunmuş, giyecek-yiyecek ve barınak te’mîn edilmiştir. Osmanlı sultanlarının idealleri “nizâm-ı âlem” fikri üzerinde toplanmış ve devletin hikmet-i vücûdu, “İslâmî ve insanî esaslara bağlı bir cihân hâkimiyeti” düşüncesine dayandırılmıştır.
Fâtih devrinin Bizans asillerinden olan hıristiyan Notaras’ın feth-i mübînden evvel sarfettiği şu ifâde, İslâm’daki gerçek adâlet ve vicdan töleransına ne güzel bir misâldir:
“İstanbul’da kardinal şapkası görmektense, Türkler’in sarığını görmeyi tercîh ederim!..”
Ölüm döşeğinde kendisine:
“–Pâdişâhım, şimdi Allâh ile olmak zamanıdır.” diyen lalası Hasan Can’a:
“–Lala, lala! Sen şimdiye kadar beni kiminle beraber sanırdın?” diyen Yavuz gibi bir sultanı yetiştiren îmândaki aşk, ahlâkdaki fazîlet, idealdeki ulvîliğe ne kadar muhtâcız.
Düşünmelidir ki, pîr-i fânî olmuş, yarım yüzyıl devlete hükmetmiş olan Kânûnî gibi bir cihân pâdişâhını hasta hasta sefere çıkartan ne olabilir? Özi Kalesi elden çıkınca, bunun acısına dayanamayıp kısa zamanda vefât eden I. Abdülhamîd’in hâli, nasıl îzâh edilebilir? «Asker evlâdlarımız ve mâsûm ahâlî parçalandı!» diye sultanın gönlüne «âhh» ettiren acı, nasıl bir acıdır?
Bu suâlleri derinden hissedebilmek, ızdırâbını duyabilmek, târih şuurunu yaşayabilmek ve onlara vücûd vermiş olan mânevî iklîmi tanıyabilmek için vak’a ve şahsiyetlerin doğru tahlîli zarûrîdir. Ecdâdımızın bütün hâtırâları ile gönüllerde dipdiri yaşaması ve mânevî heyecanın, bilhassa Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in muhabbetinin tâze tutulması bakımından da bu husûsda eserlerin yazılması ve okunması, şarttır.
Dolayısıyla bu kitâbımızda târihe bir şeref ve insanlık âbîdesi, muhabbet nümûnesi olarak geçen bir kısım vakıf ve gönül insanlarının, hâkim oldukları beldelerde rızâ-yı ilâhî için yaptıkları merhamet, şefkat ve muhabbet dolu hizmet ve kahramanlıklarını, topluma yön veren nasîhat ve fiillerini, târîhe bir armağan olarak bıraktıkları hayat hikâyelerinin hikmet ve ibretli yönlerini aktarmaya çalıştık. Ancak muhtelif eserlerde dört halîfenin rûhânî hayatı geniş olarak aktarılmış bulunduğundan onlara âid mâlumâtı tekrarlamayı uygun görmedik.
Bu sebeple eserimize zühd, takvâ ve yaptığı ihyâ ve tecdîd hareketleriyle “beşinci râşid halîfe” ünvânını alan ve ehl-i beyte saygısızlığı ortadan kaldırıp yerine muhabbeti ikâme eden Ömer bin Abdülazîz’in ibret ve öğüt vesîlesi olacak hayatıyla başlayarak, târîhin altın sahîfelerinin ehemmiyetli bir bölümünü teşkîl eden Osmanoğulları’nın âbide şahsiyetleriyle devam ettik.
Bu kitapta cihangir bir imparatorluğun cihâna hükmeden sultanlarının bir kısmını bulacak, onların örnek şahsiyetlerini sergileyen gönül âlemlerine âid satırları okuyacaksınız. Onlar ki, Türk milletinin, devlet te’sîsinde zirve, ahlâkta üstün, askerî sahada cengâver olduğunu bütün cihâna göstermiş ve destanlar yazan bir millet olmanın maddî-mânevî husûsiyetlerini en güzel bir şekilde sergilemişlerdir.
Osmanlı’nın husûsiyle ilk üç asrı, Hazret-i Ebûbekir’in îmân ve sadâkatinden, Hazret-i Ömer’in şecâat ve adâletinden, Hazret-i Osman’ın hayâ, aşk ve vecdinden, Hazret-i Alî’nin ilim ve irfânından ve Ömer bin Abdülazîz’in dirâyetinden coşup âlemi kuşatan bir i’lâ-yı kelimetullâh şerâresidir.
Hiçbir milletin tarihinde üç asır süren bir müddet içinde birbiri ardınca cihangir pâdişahlar ve dehâlar silsilesi gelmemiştir. Cihan târihinde Romalılar kadar uzun ömürlü ve Osmanlılar kadar hem uzun ömürlü, hem de hakka, hukûka ve insaniyyete meş’ale olan hiçbir devlet kurulmamıştır. Osman Gâzî’nin kurduğu devletin, tam 623 sene hüküm sürdüğünü hatırlatmak, bu gerçeğe şâhid olarak yeter.
Bu şanlı devletin dörtyüz atlı ile ekilen çekirdeği, ulu bir çınar olmuş, dalları üç kıt’ayı gölgesine almış ve altı asır şerefle yaşamış, sonra da ardından birçok yetîm devletçik bırakmış ve târih isimli kabristanda şanlı bir türbe şekline bürünmüştür. Bize düşen, bu şanlı türbenin lâyık bir türbedârı olmaktır.
Biz târihçi değiliz. Bu sebebledir ki, kronolojik bir târih yazmak yerine dînî ve millî târihimizin bazı nirengi şahsiyetlerini ele alarak maddî ve zâhirî yükselişimizin mânevî zemîni ile hazîn yıkılışın derûnî esbâb ve hikmetini ortaya koymaya çalıştık.
Elbette böyle kendisini kudsî bir dâvâya adayan vakıf şahsiyetler, bu bizim ele aldıklarımızdan ibâret değildir. Bu listeyi alabildiğince genişletmek kâbilse de, biz, kâmil bir fikir ve kanâat husûle gelmesine kifâyet edecek bir miktar ile sayıyı tahdîd etmiş bulunmaktayız.
Böyle eserlerde kaynak göstermek, umûmî bir âdet îcâbı olduğu gibi çoğu defa esere “ilmîlik” görüntüsü vermek üzere de başvurulan bir taktiktir. Biz iddiâsız bir kalem tecrübesi mâhiyetindeki bu eserde hem okuyucuyu kaynak yığınları ile sıkmamak ve hem de ilmîlik iddiâsında bulunmamak için böyle bir usûle başvurmadık.
Görülecek hatâ ve nisyanların nâçiz kalemimize âid telâkkî olunarak bağışlanmasını muhterem okuyucularımızdan ricâ ederek bu eserin, dînî ve millî heyecan ile dopdolu yetişmesini arzuladığımız müstakbel gençlerimize fâideli olmasını ümîd ederiz. Bu talebimizin kabûlünü Cenâb-ı Hakk’dan niyâz eder, O’nun sonsuz rahmetine sığınırız…
Bu eserin hazırlanmasında ihlâs ve fedâkârlıkla gayret ederek târihî vak’aları araştırma ve tertipte emeği geçen genç talebelerimizden Muhammed Ali EŞMELİ’ye teşekkür eder, bu hizmetinin bir sadaka-i câriye olmasını Cenâb-ı Hakk’dan niyâz ederiz.
Osman Nuri TOPBAŞ
Azîz Mahmûd Hüdâyî Vakfı
7.9.1998
ÜSKÜDAR
 

MURATS44

Özel Üye
OSMAN GÂZÎ (1258-1326)

Osmanoğulları, Orta Asya’dan göç edip Anadolu’ya geçen Oğuz Türkleri’nin Kayı aşiretindendir.
Osman Gâzî, Ertuğrul Gâzî’nin üç oğlundan biridir. Lakabı “Fahruddîn”dir.
Rivâyetlere nazaran, daha O doğmadan evvel, yapacağı büyük işler babası Ertuğrul Gâzî’ye mânen bildirilmişti. Nitekim kendisine lutfedilen yüksek kabiliyet ve idâredeki dirâyetinden dolayı, babasının vefâtını müteâkib, diğer bütün beyler, en küçük evlâd olmasına rağmen O’nu ittifakla aşîretin reîsi olarak tanıdılar.
O’nun, beyliğin başına geçişini zamanın şâirleri şöyle dile getirmişlerdir:
Kuşandı dîn kılıncın bele,
Ede İslâm’ı izhâr bütün âleme.
Açıldı fırsat-ı İslâm’ın kapusu
O, Muhammed ümmetinin serveridir..
Böylece ittifâkla beyliğin başına geçen Osman Gâzî, babasından kalan 4800 km∑ arâzîyi 16.000 km∑’ye çıkarmıştır. İlk sikke, onun zamanında bastırılmıştır.
Babası Ertuğrul Gâzî, hayatı boyunca hocası ve mürşidi Şeyh Edebali Hazretleri’ni kendine rehber edinmiş, O’nun mânevî terbiyesi ile kemâl sahibi bir aşiret reîsi olmuştu. Bu sebeple oğlunun da O’nun terbiyesi altında yetişmesini çok arzu ediyordu. Osman Gâzî de sık sık Edebali Hazretleri’ni ziyaret ediyor, duâsını alıyordu.
Şeyh Edebali’nin evinde misâfir kaldığı bir gece Osman Bey, rûhuna sükûnet veren, nefsinin çırpınışlarını dindiren sohbetin huzûru içinde heyecan dolu anlar yaşamıştı. Bir rivâyette, kendisine yatması için gösterilen odanın duvarında asılı bir Kur’ân-ı Kerîm olduğu için ayağını uzatmayıp, kıvrılarak oturduğu yerde tatlı bir uykuya daldı. Rü’yâsında, Şeyh Edebali’nin göğsünden çıkan ve giderek hilâl şeklini alan Ay’ın, bir ucunun kendi göğsüne girdiğini ve kendisi ile Şeyh Edebali Hazretleri arasından çıkan bir fidanın çınar haline geldiğini ve bu çınarın dallarının üç kıt’aya yayıldığını ve birçok milleti gölgesi altına aldığını gördü. Bu topraklarda haşmetli kule ve kubbeler üzerinde Ezân-ı Muhammedî okunuyor; bülbüller Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ediyorlardı. Semânın görülebilen her yeri gülşen olmuştu.
Osman Bey, rü’yâsında bu güzel manzaraları büyük bir hayrânlıkla seyrederken, âniden bir ceylanın ortaya çıktığını gördü. Batıya doğru kaçmaya çalışan ceylâna ok atmak üzere nişan alırken uyandı.
Abdest aldı. Müsâade alarak Edebali’nin huzûruna girdi. Rü’yâsını anlatmağa başladı. Anlattıkça şeyhin yüzünde tatlı tebessümler beliriyor, gözleri, nûrânî bir ışık ile parlıyordu. Zîrâ Edebali, kalb gözüyle bu rü’yânın sırrını çözmüştü. Osman Bey susunca, Şeyh, başını kaldırdı; gözlerinin içine bakarak yumuşak, âhenkli sesi ile konuşmağa başladı:
“–Oğlum! Gâibi ancak Allâh bilir. Lâkin gördüğün bu rü’yâda dolu dolu hayır vardır. Cenâb-ı Hakk sana ve soyuna saltanat nasîb edecektir. Dünyâ, oğullarının himâyesine girecektir. Benim zürriyetimden bir kız ile evleneceksin. Bu izdivaçtan doğanlar, senin kuracağın ve giderek büyüyecek olan büyük bir devletin başına geçeceklerdir. Bu devlet de Batı’ya doğru genişleyecektir…”
Âşıkpaşazâde, Edebali Hazretleri’nin Osman Gâzî’ye söylediği bu sözleri şöylece şiirleştirmiştir:
Hidâyet menzili nîmet senindir,
Ezelî tâ ebed devlet senindir.
Duâlar, nesline erden senindir,
Döşene sofralar dâvet senindir..
Neseb ve nesil ile bürhân senindir,
Cihânda olan devrân senindir;
Ki ins ü cinne hem fermân senindir…
Şeyh Edebali’nin tâbir ettiği rü’yânın üzerinden uzun bir zaman geçmeden Osman Bey, Şeyh’in kızı Mal Hatun ile evlendi. Bu izdivaç, iktisâdî kuvveti ve fütüvvet erbabını Osman Gâzî’nin etrafına topladı. Altıyüz küsûr sene dünyâyı hidâyet ve i’lâ-yı kelîmetullâh (Allâh’ın dînini yüceltmek) cehdiyle nûrlandıracak nizâm-ı âlemi sağlayacak devletin, maddî temeli atılmış oldu.
Diğer taraftan zamanının bütün mânevî ricâli de, Osman Gâzî ve sülâlesinin liderliğinde ittifak ettiler. Husûsiyle Edebali Hazretleri, Hacı Bektaş-ı Velî ve Ahî Evrân, bunu çok arzu etmişler ve Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunmuşlardır.
Bu arzu ve niyazların sebebi, daha evvel verilen birtakım mânevî işâretlerdi. Nitekim Ahmed Cevdet Paşa’nın naklettiği vechile Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, Osmanlı Devleti kurulmadan yetmiş sene önce onun müjdesini vermişti. O, bunu ilm-i cifir ile Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerden istinbât etmiş ve üstelik eserinin ismini henüz Osmanlı beyliği bile ortada yok iken “ed-Dâiratü’n-Nu’mâniyye fi’d-Devleti’l-Osmâniyye” (Osmanlı Devleti’nde Soy Dâiresi) koymuştur. Ayrıca bu eserde Osmanoğulları’ndan birinci halîfenin Yavuz Sultan Selîm Han olacağı v.s. birtakım hâdiseler de yer almaktadır.
İşte bu ve benzeri ulvî müjdelerle Osmanlı’nın açtığı bayrak, büyük evliyâullâhın mânevî kanatlarının gölgesinde yükseldi. Moğolların binbir zulümle dolu kasıp kavuran istilâsı neticesinde bunalan Anadolu’nun mü’min insanı, Allâh dostu olan gönül insanlarının kanatları altına koşarak huzûra erdi; canlandı ve dirildi. Aksi halde bütün bir Anadolu, mânevî kimliğini yitirmek tehlikesi ile karşı karşıya gelmişti. Çünkü puta tapıcı bir kavim olan Moğollar’ın, İslâm’ın en kuvvetli ordularını yene yene batıya ilerleyişi, Anadolu halkını, elemli, kederli, hattâ ümidsiz kılmıştı. Öyle ki, büyük bir bıkkınlıkla yavaş yavaş özünden kopma emâreleri başgöstermiş ve Moğol âdetleri, gelenekleri ve yaşayışları moda hâline gelmeye başlamıştı. İşte Osmanlı, bu elîm vaziyete Edebali silsilesi ile gönül gönüle vererek “dur” diyebilmiş ve o âna kadar vâkî mağlûbiyetlerin hakdan inhirâfın bir neticesi veya imtihan olduğunun tecrübe ve idrâki içinde olmuştur. Teb’asına, Cenâb-ı Hakk’ın te’yîdine mazhar olan mü’minlerin, tekrar mansûr ve muzaffer olacağını îlân ve telkîn etmiştir.
Osmanlı’nın Anadolu beylikleri arasındaki faydasız boş çekişmelere karışmayıp batıya doğru fetih rûhuyle ilerleyip cihâd üzre olması, bu îlân ve telkîndeki samîmiyeti sergilediğinden Osman Gâzî’nin etrafında sarsılmaz bir tevhîd hâlesi oluşturdu. İ’lâ-yı kelimetullâh gâyesinin kendisi için İslâm’ın bir emri olduğu şuûrunda olan herkes, O’nun açtığı mukaddes bayrağın altına koştu. O sıralarda Moğol istîlâsı ile dağılmış bulunan Selçuklu’nun ulemâ ve ümerâsı da Osman Gâzî’nin yanına gelmiş ve kendisine bey’at etmişlerdir. Bunda son Selçuklu sultanının Osman Gâzî’ye olan teveccühü de, rol oynamıştır. O, Osman Gâzî’ye:
“–Oğul Osman Gâzî! Sende seâdet nişanları çoktur. Sana ve nesline âlemde mukâbil yoktur. Benim duâm, Allâh’ın inâyeti, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in mûcizâtı ve evliyânın himmeti seninledir.” iltifâtını yapmış ve i’lâ-yı kelimetullâh yolundaki muvaffakıyet ve gayretleri dolayısıyla O’na tuğ, alem, kılıç ve bir de ferman göndermişti.
Bunun içindir ki, Osman Gâzî, Selçuklular’a, onlar tamamen târih sahnesinden çekilene kadar bağlı kalmış ve hukûken bizzat Selçuklu sultanı tarafından müstakil hâle getirilmesine rağmen böyle bir hareket içine girmemiştir. Bütün bunlar da göstermektedir ki, Osmanlı, Selçuklu devletinin vâris-i tabîisi olmuştur.
Osman Gâzî devrinin dikkat çeken en mühim husûsu, O’nun, devletin temelini mânevî ve kalıcı esaslar üzerine kurmuş olmasıdır. O’nun çevresinde Edebali Hazretleri, Şeyh Mahmûd, Dursun Fakîh, Kâsım Karahisârî, Şeyh Muhlis Karamânî, Âşık Paşa, Elvan Çelebi gibi ilim, îmân ve irfân sahibi has kimseler mevcûddu. Devlet yapısında mâneviyatın o kadar ehemmiyeti vardı ki, Osman Gâzî’nin beyliği, Karacahisar fethinden sonra Dursun Fakîh’in cum’a namazındaki hutbesiyle tasdîk olunmuştu.
Silsile-i Nakşibendiyye’den Hâce Arif Rivgerî -kuddise sirruh- ve Hâce Mahmûd İncîr Fagnevî -kuddise sirruh-; Şeyh Sâdeddîn Cibavî -kuddise sirruh-, Bahâeddîn Veled -kuddise sirruh-, Şeyh Edebali -kuddise sirruh- ve emsalleri, Osman Gâzî zamanında yaşayan, dünyâya ışık tutan gönül sultanlarıdır.
Birçok rivâyete göre Edebali Hazretleri, “evlâd-ı rasûl”dendir. Osmanoğulları, anne tarafından böyle bir şeref ve şâna da nâil olmuşlardır. Böylece silsile ile anne tarafından Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e vâsıl olmuşlardır.
Ertuğrul Gâzî, Allâh dostlarına ihtimâm husûsunda oğlu Osman Gâzî’ye ve O’nun şahsında bütün haleflerinin rûhlarına yön verecek olan şu kıymetli vasıyette bulunmuştur:
“Bak Oğul!
Beni incit, Şeyh Edebali’yi incitme!
O, bizim aşîretimizin mâneviyyât güneşidir. Terâzîsi dirhem şaşmaz!
Bana karşı gel, O’na karşı gelme! Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim; O’na karşı gelirsen gözlerim sana bakmaz olur, baksa da görmez olur!
Sözümüz Edebali için değil, senceğiz içindir! Bu dediklerimi vasıyetim say!..”
Edebali Hazretleri, çok hareketli bir genç olan Osman Gâzî’yi terbiye ve tasarrufu altına almış, O’na mârifetullâhın (Allâh’ı tanıyabilmenin) zevkini tattırmış, O’nu güzel ahlâk, diğergâmlık, ağırbaşlılık ve olgunluğa kavuşturmuştur. Böylece O’nu cihan-şümûl bir devletin başkanlığına hazırlamıştır.
Diğer taraftan Osman Gâzî’nin etrafını oluşturan hâleyi, husûsiyle genç kadroyu da aynı şekilde yoğuran Şeyh Edebali Hazretleri, biliyordu ki gençlik, istikbâlin tohumudur. Bu tohumun özüne bakarak yarınını keşfetmek kolaydır ve her devrin gençliği, kendi enerjisini harcayabildiği âlemde yaşar. Bunun için o da, Osman Gâzî ve etrafındaki gençliğin enerjisine yol ve yön vererek onları nefis cihâdı ve hizmet şuûru ile en mükemmel bir sûrette ve bir cihân devletinin temelini atacak seviyede istikâmetlendirmiştir.
Bu itibarla Osmanlı Devleti’nin asıl mîmârı Şeyh Edebali Hazretleri’dir. Diğer beyliklerde bir Şeyh Edebali olmadığı için erimeler olurken Osmanlı Beyliği, kısa zamanda devlete, devletten de cihân hâkimiyetine yükselmiştir. Osmanlı, dünyâyı altı asır İslâm’la tanıştırmış, adâletin ve hakkın tevzîinde bulunmuş ve hakkın terâzîsi olmuştur.
Şeyh Edebali Hazretleri’nin, Osman Gâzî’yi ve O’nun şahsında gelecek olan devlet adamlarını istikâmetlendirecek tavsiyelerinden bir kısmı şöyledir:
“Ey Oğul!
Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana… Suçlamak bize; katlanmak sana… Âcizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana… Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana… Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…”
“Ey Oğul!
Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…”
“Ey Oğul!
Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı.. Allâh Teâlâ yardımcın olsun. Beyliğini mübârek kılsın. Hakk yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalb versin.”
“Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve duâlarla bize va’d edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.”
“Oğul!
Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelâmlısın.. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlûb eder. Bunun için dâimâ sabırlı, sebâtkâr ve irâdene sahip olasın!..”
“Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.”
“Milletin, kendi irfânı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfândır.”
“Oğul!
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezânında ölürler.”
“Dünyâ, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazîlet ve adâletinle gün ışığına çıkacaktır.”
“Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir.”
“Bu dünyâda inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.”
“Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin, deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…”
“Şu üç kişiye; yâni câhiller arasındaki âlime, zenginken fakîr düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene acı!..”
“Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyyette değildir.”
“Haklı olduğun mücâdeleden korkma! Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervâsız, kahraman, gözüpek) derler.”
“En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.”
“Ülke, idâre edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sâdece idâre edene âiddir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idâresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar..” (Bu nasîhat Osmanlı’yı 600 sene yaşatmıştır.)
“İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca lâflamaya başlar, lâf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflâh etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir…”
“Akacak kan boş yere akmamalı. Ona yol ve yön lâzım.. Zîrâ kan, toprak sulamak için akmaz.”
“Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.”
“Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.”
“Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinâyettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz.”
“Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..”
“Yalnızlık, korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da… Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.”
“Sevgi dâvânın esâsı olmalıdır. Sevmek ise, sessizlikliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.”
“Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…”
İşte bu kıymet hükümleriyle Edebali Hazretleri, Osman Bey’i hamur gibi yoğuruyordu. Yoğurması da gerekiyordu. Çünkü Osman Bey, zor durumdaydı.. Her yönden gelip kendine iltihâk eden beylikleri mi birlik içinde tutsun; dengeyi mi bozmasın; Bizans’ı mı kollasın, Germiyan’ı mı?.. Moğol’u mu gözetsin; tekfurlarla mı savaşsın?
İşte Edebali Hazretleri, bütün bu ve benzeri ehemmiyetli mevzûlarda Osman Bey’e bir mânevî rehber oluyor ve kendisinin yürüyeceği yolları erişilmez takvânın feyizleriyle donatıyordu.
Bu yüksek mânevî terbiye ile, gerek Osman Gâzî, gerekse teb’ası, İslâm ahlâkını en mükemmel bir sûrette hayata ve tatbîkâta intikâl ettirerek sâlih bir topluluk hâline geldiler. Az sayıdaki aşîret gücü ile Bizans Ordusu’nu ve tekfurları üst üste mağlûb ederek cihan-şümûl bir sultanlık kurdular. Dörtyüz çadırla başlayan bu aşîret, mânevî terbiye bereketi ile büyük bir ihsân ve ikrâm-ı ilâhîye mazhar oldu. Uzun müddet, babadan oğula dehâlar silsilesi devam etti. Dünyâ, onlarla seâdet ve adâletin kâ’bına varılmaz sayısız tezâhürlerine şâhid oldu. Her gittikleri yerde bir nizâm-ı âlem ve muvâzene unsuru oldular.
Bu büyük oluşa vücûd veren Osman Gâzî, hiç şüphesiz ki târihimizin en dikkate şâyân bir şahsiyeti olma şerefiyle mücehhez bulunmaktadır. Bunun içindir ki dünyânın en büyük devletinin ismi, O’nun adına nisbet edilmiştir.
İyi bir dînî ve mânevî terbiye alan Osman Gâzî Hazretleri, gâyet dindar, sâlih bir bey idi. Âhırete meyli ziyâdeydi. Dînen yasak olan şeylerden son derece kaçınırdı. Bütün gâyesi, “fî sebîlillâh” cihâda mâtûfdu. Tatlı sözlü, halîm bir zât olup müddet-i ömründe bir kere gazab etmediği rivâyet edilir. Bunun yanında teşebbüs ve iktidar sahibi olarak hüsn-i idâresinde son derece kâbiliyetliydi. Tahakküm tanımaz bir yiğit gâzîydi.
O’nun hakkında aşağıdaki ifâdeleriyle hıristiyan târihçiler dahî, ilmin haysiyetine riâyet ederek hakîkati fedâ etmeyip hakkı teslîm etmek mecbûriyetinde kalmışlardır.
Târihçi Hammer der ki:
“O’nun bıraktığı devlette teşkilat ve esas temeller o kadar kuvvetliydi ki, Osmanlı, kısa bir müddet sonra dünyânın en büyük devleti oldu. Farz-ı muhâl O’nun devrindeki insanlara: «Bu gâzînin torunları, karşısına çıkan birçok güçlü devletleri mağlûb ederek Avrupa’yı dize getirecek ve şu harita bölgelerine hâkim olacak!» deselerdi, bunları işiten herkes: «Bu bir hayâldir; boş bir masaldır!» derdi. Fakat o namdar Gâzî ile etrafı, bilhassa tasavvuf erbabı ve ulemâ, buna cân ü gönülden inanıyor ve bu büyük zuhûr için yorulup dinlenmeden gayret sarfediyorlardı.”
Gerçekten Osman Gâzî ve yiğitleri, at sırtından inmediler; gece gündüz akından akına koştular. Hızla geliştiler, büyüdüler ve çoğaldılar. Bizans için korkulu bir rü’yâ oldular. İslâm’ın gür sesini cihâna yaymak yolunda yediden yetmişe savaştılar. Küffâr, artık kalelerinden dışarı çıkamaz oldu.
Lamartin şöyle der:
“Osman Gâzî’nin tabiî istîdâdı sâde, doğru ve âdilâne idi. Akıl ve zekâsını Allâh’ın birliğine hasrederek yeryüzünde vahdâniyet-i ilâhiyye aleyhinde bulunan bâtıl itikadları ve putperestliği men’e çalışırdı. Bununla beraber fâtihlerin siyâsetini takip ederek zaptettiği ülkelere tasarruf etmeğe ve yerleşmeğe başladı. Osman Gâzî, yavaş yavaş ilerledi; fakat hiçbir zaman geri dönmedi..”
Nitekim Osman Gâzî’nin, daha devletinin kuruluşunu tamamlamakla meşgûl olmasına rağmen en büyük hedefi, İstanbul yönünde ilerlemek ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in müjdesine nâil olabilmekti. Nitekim Yazıcıoğlu Ali’nin şu şiiri de bu hakîkati ifâde etmektedir:
Osman, Ertuğrul oğlusun,
Oğuz, Karahan neslisin.
Hakk’ın bir kemter kulusun,
İstanbul’u aç, gülzâr yap!..
Osman Gâzî’nin fetihleri harita üzerinde tedkîk edildiğinde onun hayret verici şu gâyeleri rahatlıkla göze çarpar:
1. Hudûtları denize dayandırmak arzusu,
2. Yıkılışa giden Bizans’ın durumunu takdîr ile onu iki denizden kıskaca almak,
3. Rum topraklarını yarma şeklinde hareketlerle birbirinden ayırmak, ardından irtibatı kesilen parçaları fethetmek.
Kendisi bu istikâmette gayret ettiği gibi evlâdına da aynı gayreti vasıyet etmiş ve vefâtından önce Bursa önlerine kadar gelerek oğluna uzaktan parıldayan bir manastırın kubbesini işâret etmiş ve:
“Beni şol gümüşlü kubbenin altına koyasın!” demişti.
Ömrü, devamlı gayret ve gazâ içinde geçen Osman Gâzî, Bizans’la sınır olmanın verdiği avantajı iyi kullanmış ve devletine müthiş bir dinamizm kazandırarak mütevâzî beyliğine cihân devleti olma yolunda hızla mesâfe aldırmıştır. Başlangıçta hiçbir ululuk ve ihtişam iddiâsı taşımayan Osman Gâzî’nin vârisleri, “sultânü’l-guzât” (gâzîler sultanı) olmuştur. O, hayâl zannedilen bir ideali hakîkat yapmıştır. Bunu Gibbons şöyle takdîr eder:
“Osman Gâzî, bir pâdişâh oğlu değildir. Toprakları küçük ve teb’ası az olmasına rağmen devleti, seneden seneye mütemâdiyen büyümüştür. Bu kesintisiz büyüme ise, elbette onu te’sîs eden dehânın hakîkî büyüklüğüne delâlet eder. Türk milletinin Atillâ ve Cengiz gibi hükümdarları, göz kamaştırıcı muzafferiyetlerine rağmen akıncı olarak kalmış ve imparatorlukları da temsîl edilmemiş gâyesiz bir fütûhattan ibâret olmuştur. Arkalarında sadece kan, irin ve gözyaşı bırakmışlardır. Çünkü onlar, idealsiz kuru cihangirler olarak sadece boru ve trampet sesleri arasında yakıp yıkıyorlardı. Osman Gâzî’nin yaptıkları ve geride bıraktıkları ise, çok farklı idi. Bunun için ardındakiler de, hak ve hukûku temsîl ve tevzî etme husûsunda dâimâ ön safta bulunmuşlar ve devletleri, “devlet-i ebed-müddet” olmuştur. Şu halde Osman Gâzî’nin mevkîi, öncekilerle kâbil-i kıyâs bile değildir.”
Fevkalâde müttakî bir hayat süren Osman Gâzî’nin, vefat ettiğinde geriye bıraktığı şahsî mal varlığı, bir zırh, bir çift çizme, birkaç tane sancak, bir kılıç, bir mızrak, birkaç at sürüsü, üç sürü koyun ve emsâlinden ibaretti.
Rahmetullâhi Aleyh!..
Osman Gâzî ve emsâlleri, dünyâya aldanıp nefsânî arzularına râm olmadılar. Güçleri, kuvvetleri, aklî ve irâdî üstünlükleri, muvaffakıyetleri, şanla dolu zaferleri, onları, gurur, kibir ve ucûba götürüp şımartmadı.
Dünyânın yalancı mal, mevkî, mansıb ve rütbeleri karşısında eğilip küçülmediler. Başlarında taşıdıkları sarığın izzet ve haysiyetini korudular. Yüklendikleri muazzam “i’lâ-yı kelîmetullâh” dâvâsının şerefli birer neferi oldular.
Gerçek seâdetin Cenâb-ı Allâh’a kullukta olduğunun idrâki içinde nâil oldukları nîmetler, şükürlerinin, kalbî heyecanlarının ve mârifetullâha olan iştiyâklarının artmasına vesîle oldu.
Onlar, dünyânın nân u nimetlerine itibâr etmeyip, ellerine geçen her şeyi ukbâ için sarf ettiler. Çünkü onlar, kuru bir cihangirlik dâvâsının ihtiraslı pençelerine aslâ mağlûb olmadılar. Bunun için târih, şan ve şeref dolu sahîfelerini onlar için yazdı…
Allâh’ım! Onların ardından garîb, yetîm, bîkes ve mazlûm kalan bizlere, i’lâ-yı kelimetullâh yolunda yeni bir silkiniş ve diriliş nasîb eyle!..
Âmîn!..
 

MURATS44

Özel Üye
ORHAN GÂZÎ (1281-1360) Babasının İhlâs ve İrâdesini, Ağabeyinin Rızâsını ve Evliyâullâhın Duâsını Alarak Zirvelere Yürüyen ORHAN GÂZÎ
Osmanlı sultanlarının ikincisidir. Babası Osman Gâzî, annesi ise Osmanlı Devleti’nin mânevî mimârı Şeyh Edebali’nin kızı Mal Hatun’dur.
Orhan Gâzî, genç yaşından itibaren Bizans tekfurları ile yapılan gazâlara iştirâk ederek yetişti. Esir alınan Yarhisar tekfurunun müslüman olan kızı Nilüfer Hatun ile evlendi.
Orhan Gâzî’nin ve devlet ricâlinin şahsiyeti de, babası Osman Gâzî gibi Şeyh Edebali Hazretleri’nin mânevî terbiyesi ile şekillenmiştir.
Orhan Gâzî, 1326’da Bursa’yı fethetti. Bu sırada ölüm döşeğinde bulunan babası Osman Gâzî, buna çok sevindi ve bir fermanla oğlunu yanına çağırttı. Orhan Gâzî de, babasının emrini alır almaz yanına koştu. Bir yanda hâfızlar, içli ve dokunaklı seslerle Kur’ân-ı Kerîm okumakta, bir yanda Ahî Şemseddîn, Ahî Hasan, Turgut Alp, Saltuk Alp ve diğer kumandanlar Osman Gâzî’nin yanına diz çökmüş gözyaşları dökmekteydiler.
Orhan Gâzî’nin geldiğini farkeden Osman Gâzî, eliyle işâret ederek O’nu yanına oturttu. Sonra etrafındakilere O’nu yerine tâyin ettiğini bildirdi. Evlâdlarına ve kumandanlarına, Orhan Gâzî’ye itâat edip, O’na bey’at etmelerini emretti. Ardından Orhan Gâzî’ye, Osmanlı Devleti’nin temel harcı mâhiyetindeki şu vasıyet ile son îkâzlarını yaptı:
“Oğul! Biricik vasıyetim şudur ki, Allâh buyruğundan başka bir iş işleme! Bilmediğini ehlinden sorup öğren! İyice öğrenmediğin bir şeyi yapmaya kalkışma! Askerlerine in’âm ve ihsânını eksik eyleme! Bil ki insan, ihsânın kuludur.
Oğul! Dîn işlerini her şeyden öne al! Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, dîn ve devletin güçlenmesine sebep olur! Bunun için ulemâya hürmette ve onların hakkına riâyette kusûr etme ki, şerîat işleri düzgün yürüsün!
Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet et; ikbâl ve yumuşaklık göster! Ancak dînî gayreti olmayanları, sefih hayat yaşayanları ve tecrübe edilmeyen kimseleri, sakın devlet işine yaklaştırma! Zîrâ yaradanından korkmayan, yaradılanlara merhamet etmez!
Zulüm ve bid’atlardan son derece uzak dur ki, seni yıkılışa sürüklemesin!..
Bil ki bizim mesleğimiz, Allâh yoludur ve maksadımız da O’nun dînini yaymaktır.
Bizim dâvâmız, kuru bir kavga ve cihângîrlik dâvâsı değil, “i’lâ-yı kelîmetullâh”dır, yâni Allâh’ın dînini yüceltmekdir!. Cihâdı terketmeyerek rûhumu şâd et!..
Oğul! Benim hânedânımdan her kim doğru yoldan ve adâletten ayrılırsa, mahşer günü Peygamberimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in şefâatinden mahrûm kalsın!..
Oğul! Allâh -celle celâlühû- rızâsı için devlet hizmetlerinde ömrünü tüketen sâdık adamlarına dâimâ vefâkâr ol! Onları gözet! Vefatlarından sonra da onların âilelerini koru!.
Devlete mânen güç veren fazîlet sahibi sâlih âlimlere hürmet, ikrâm ve ihsânda bulun. Diğer bir ülkede olgun bir âlimin, bir ârifin, bir velînin bulunduğunu duyarsan, onu nezâket ve tâzimle memleketine dâvet et! Dîn ve devlet işleri, onların bereket ve himmetleri ile istikâmetlensin!
Sakın orduna ve zenginliğine mağrûr olma! Benim şu hâlimden ibret al ki, şu anda güçsüz bir karınca gibiyim. Hiç lâyık olmadan, Allâh -celle celâlühû-’nun birçok lutuflarına mazhar oldum!..
Sen de benim yolumdan yürü!. Allâh’ın ve kullarının hakkını gözet! Beytülmaldeki gelirin ile kanâat et! Devletin zarûrî ihtiyaçlarının dışında sarfiyatta bulunma! Senden sonra gelecek nesil, seni kendilerine örnek alsın! Zulme meydan verme! Dâimâ adâlet ve insaf üzere ol! Her türlü işinde Allâh’a sığın, O’ndan yardım iste ve O’na ilticâ et!.”
Bu sözlerle de bizzat Osman Gâzî tarafından beyliğin başına getirildiği tekrar te’yîd edilen Orhan Gâzî, babasının vefatından sonra riyâset yükünün ağır mes’ûliyetinin idrâki ile büyük bir asâlet ve nezâket göstererek onu ağabeyi Alâaddîn’e teklîf etti:
“–Babamın bıraktığı tahta buyur sen otur!..” dedi.
Târihte eşine çok ender rastlanan bu tahta dâvet teklîfi üzerine ağabeyi Alâaddîn de, kendisinin almış olduğu mânevî ve yüce terbiye îcâbı gerçeği takdîr ederek:
“–Hayır! Cennetmekân babamız bu vazîfeyi sana tevdî buyurdu. Onun duâ ve himmetleri senin üzerindedir. O, kendi zamanında seni nasıl askerin başına serdar yaptıysa, şimdi dahî aynı vazîfe senindir; beylik sana yaraşır…” dedi.
Yukarıda zikredilen Osman Gâzî’nin oğluna vasıyeti, 620 senelik cihan-şümûl bir devletin âdetâ anayasası olmuştur.
Orhan Gâzî, babasının bu yüce nasîhatlerini bir hayat düstûru olarak dâimâ cân u gönülden tatbik etmiştir. Bunun bir bereketi olarak da, kendisine, babasının bıraktığı vatan topraklarını altı kat genişletmek, yâni 16.000 km∑’den otuz üç yıllık padişahlık müddeti sonunda 95.000 km∑’ye ulaştırmak nasîb olmuştur.
Diğer taraftan Orhan Gâzî, bir Osmanlı sultanı ile Bizans imparatorunun karşı karşıya geldiği ilk harbi yapmış ve imparatoru açık bir şekilde mağlûb etmiştir. Adına Palekanon savaşı denilen bu harpten sonra Bizans, elinden çıkardığı yerler husûsunda herhangi bir direnç gösteremez bir hâle düşerek iyice zayıflamış ve Osmanlı fütûhâtının da önü batıya doğru açılmıştır.
Orhan Gâzî, babasının ihlâs ve irâdesini, ağabeyinin rızâsını ve ehlullâhın duâsını almıştı. Böylece O, kendisinden sonra asırlarca Osmanlı sultanları için müstesnâ bir örnek şahsiyet olmuştur. Yâni kısaca «Orhan şahsiyeti» diyebileceğimiz bir model insan, onun şahsında inşâ edilmiştir. O’nun, Bursa’da Orhaniye külliyesinin bir bölümü olarak yaptırmış olduğu câmînin kandillerini her sabah kendisinin yakması ve imâretinde fakîr-fukarâya bizzat hizmet ederek yemek dağıtması, bu model şahsiyetinin nümûne-i imtisâl bir tezâhürüdür. O’nun bu amel-i sâlih adımlarıyla, Osmanlı’da kurulacak olan binlerce vakfın zemîni teşkîl edilmiştir.
O, son derece dîndardı. İlâhî emirlere bağlılığı, kendisi için en büyük vecîbe edinmişti. Ehl-i irfânı, hâfızları çok severdi. Gâzî, san’at erbabı ve fakîrlere karşı cömert; mücâhidlere hürmetkârdı. Onlara ev yaptırır, rızıklarını te’mîn ederdi. Âlimlere değer verirdi. İnce fikirli, ileri görüşlü, âdil, şecâatli ve muhârip bir pâdişâhtı. Nâdir hükümdarlarda bulunan yüksek sıfatlara sahipti. İslâm seyyahı İbn-i Batuta:
“Zamanındaki Türkmen meliklerinin en ulusudur. Yüze yakın kalesi vardır.” demektedir.
İlk Osmanlı medresesi Osman Gâzî zamanında İznik’te açılmıştı. Müderrisliğe de, zamanın zâhirî ve bâtınî âlimi Dâvûd-i Kayserî tayin edilmişti. Bu zât, Muhyiddîn-i Arabî’nin “Fusûsu’l-Hikem”ini şerhetmiştir. Bu eser, tasavvufî telakkînin Osmanlı toprağı üzerinde yayılmasına bir zemin oluşturmuştur.
Babasının hizmetlerini daha ileriye götüren Orhan Gâzî, halkının mânevî olgunluğunu sağlamak üzere ülkesinin her tarafında tekkeler ve zâviyeler yaptırmıştır. O zamanın dervişlerinden Geyikli Baba ve Derviş Murâd meşhûrdur. Husûsiyle Geyikli Baba’nın diktiği o meşhûr çınar, Osmanlı’nın azamet ve kudretine sembol olmuştur.
Hâdise şöyledir:
Geyikli Baba, Uludağ’a yerleşmişti. Onun şöhretini duyan Orhan Gâzî, haber gönderip kendisini çağırttı. Ancak dağda geyiklerle dolaşan bu Allâh dostu, yapılan dâveti kabul etmedi. Ayrıca:
“–Sakın Orhan da bana gelmesin!” diye haber gönderdi.
Orhan Gâzî, merak edip hayretle sebebini sordurunca, şu cevabı aldı:
“–Dervişler basîret ehlidir. Ehl-i kalbdir. Yerli yerince hareket etmeleri zarûrîdir. Aksi halde istikâmetten inhirâf ederlerse, duâları makbûl olmaz. Sizlerse, ümmetin emanetçilerisiniz. Bu durumda sizler, serhad askeri, bizler de duâ askeriyiz. Zaferler, duâ askerleri ile serhad askerlerinin müşterek gayretleri neticesinde elde edilir. Bu muvaffakıyete ulaşma istikâmetinde serhad askerleri, nasıl harp ilmi ve cesâretle techîz ediliyorlarsa; duâ askerlerinin de, dünyâ meyil ve muhabbetinden uzak tutulmaları zarûrîdir. Dolayısıyla korkarım ki, benim sizin yanınıza gelişimle vâkî olması muhtemel olan atıyye ve ikrâmlar, dervişlerimizin kalblerine dünyâ muhabbeti sokar ve ukbâ muhabbetini azaltır. Böylece siz de biz de zarar görenlerden oluruz…
Sultanım! Ancak bilesiniz ki, vakti gelince görüşmemiz mukadder olur inşâallâh.”
Bir müddet sonra Geyikli Baba, Bursa’ya geldi ve Orhan Gâzî’nin avlusuna bir çınar dikti. Durumu sultana bildirdiler. Orhan Gâzî, derhal oraya geldi.
Geyikli Baba, O’na:
“–Teberrüken diktik. Durdukça, dervişlerin duâsı sana ve nesline makbûl ola.” dedi.
Orhan Gâzî, daha evvel kendisine gönderdiği mâlûmâta rağmen Geyikli Baba’ya gönlünden bir atıyye olarak İnegöl ve çevresini vermeyi teklîf etti. Ancak gözü ve gönlü tok olan Geyikli Baba:
“–Mülk Allâh’ındır. Ehline verir. Biz ehli değiliz.” diyerek kabûl etmedi.
Sultan, ısrar etti. Bunun üzerine Geyikli Baba, verileni kabûl etmemenin kibir olacağından korktu ve:
“–Şu karşıda duran tepecikten beriye olan yerler dervişlerin avlusu olsun!” dedi.
Ehlullâha hürmette kusûr etmeyip devletin temel harcını onlarla yoğuran Orhan Gâzî, Geyikli Baba’nın ikrâmını kabûlünden sonra büyük bir sevinç içerisinde onun ellerine kapandı; öptü, öptü, öptü…
İşte büyük bir imparatorluğun temelinde yatan ihtişam, kuvvet ve sır!..
Nice ordulara diz çöktüren bir sultanın, teb’asından bir velînin ellerine sarılıp sevinç ve huzûr gözyaşları içerisinde doya doya öpmesi, küçük bir hâdise olmayıp, gerçekten büyük fetihlerin mânevî ve ulvî bir temel harcı olmuştur. Târih şâhiddir ki, Osmanlı sultanlarının Allâh dostlarına olan tâzîmi, kendilerine ihsân edilen te’yîd-i ilâhînin başlıca sebeplerindendir.
İşte bunun idrâkinde olan Orhan Gâzî de, görüldüğü gibi Geyikli Baba’nın hayır duâsını almış ve onun vefâtından sonra da ona bir türbe ve mescid yaptırmıştır.
Silsile-i Nakşibendiyye’den Hâce Muhammed Baba Semasî -kuddise sirruh-, Şeyh Edebali -kuddise sirruh- ve Hacı Bektâş-ı Veli -kuddise sirruh- da bu devrin büyüklerindendir. Bunlar, Osman Gâzî ve Orhan Gâzî zamanlarını idrâk etmişlerdir.
Orhan Gâzî devresi, Osmanlı Devleti’ni istikbâle kudret ve azamet içerisinde taşıyacak ulvî mayanın hummâlı bir şekilde yoğrulduğu bir devredir. Bu devre, ileride yapılacak yeni ve büyük hamlelerin hazırlık safhasını teşkîl eder ki, îmânla kudretin o kolay kolay tutturulamayan terkîbi, mânevî büyüklerin mübârek elleriyle mâhirâne ve kalıcı bir sûrette gerçekleştirilmiştir.
Bu itibarla beyliğe, gerçek bir devlet olma husûsiyetini kazandıran kişi, Orhan Gâzî’dir.
O da, babası gibi Anadolu içerisindeki hesaplaşmalardan ziyâde küffârla gazâ ilkesini benimsemişti. Bu yolda gözlerini başta İstanbul olmak üzere tâ ötelere dikmişti. Bunun için kendisine “merzbânü’l-âfâk” (ufukların sahibi) ünvânı verilmiştir. Bir yerde bir aydan fazla durmayıp i’lâ-yı kelimetullâh yolunda sürekli cihâd üzre bir hayat yaşadığı rivâyet edilir. Bununla birlikte O:
“Mürüvvet, gazâdan efdaldir!” diyerek asıl fethini gönüllerde tecellî ettirmeyi tercîh ediyordu.
Dolayısıyla O’nun dâhiyâne siyâset ve güçlü hamleleri neticesinde kılıçların sağladığı zâhirî fütûhât, gönül fetihleri ile ebedîleştiriliyordu. Fethedilen yerlere en evvel, ehl-i kalb, sâlih ve velî zâtlar iskân ediliyordu. Onların örnek yaşayışları, belde halkının hidâyetine vesile oluyordu.
Bu mânevî fetih ordusu velîler, kendi gönüllerinin zenginliğini, yeni fethedilen ülkelerin taşına toprağına olduğu kadar, insanların kalblerine de nakşediyorlardı. Böylece, tabandan tavana, halkdan devlete kadar bütün fertler, rızâ-yı ilâhîyyeye nâil olmak için, hizmet müesseselerinin ilk temellerini atıyorlardı…
Yeni fethedilen topraklarda yaşayan yerli hıristiyanlar, Osmanlı halkının nezih yaşayışına, ahlâkına, bilhassa merhamet ve şefkat duygularına hayrân kalıyor ve bu keyfiyet de, yerli halkın müslümanlaşmasını kolaylaştırıyordu. Orhan Gâzî’nin, İznik’in fethinden sonra halka gösterdiği muâmele, ahâlîyi mes’ûd etmiş, bu sebeple hicret vukû bulmamış, herkes bahtiyar bir şekilde yaşamıştır.
Bu adâlet dolu huzûr ve sükûnu duyan diğer hıristiyan şehirleri de, Osmanlı’nın kendi topraklarını da fethetmesini arzu ediyorlar, bunun için gizliden gizliye dâvet mektupları yazıyorlardı. Zîrâ başlarındaki zâlim tekfurlar, halka ezâ ve cefâda o derece ileri gitmişlerdi ki, artık kimsenin buna dayanacak tâkat ve gücü kalmamıştı. Hattâ tekfurların kendi âile efradları bile onların zulümlerinden bıkmış ve usanmışlardı. Nitekim Aydos kalesi, bizzat tekfurun kızının yaptığı gizli bir plân sayesinde Abdurrahmân Gâzî tarafından fethedilmiştir.
Bunun içindir ki, babasının izinde yürüyerek böyle büyük bir oluşa vücûd veren Orhan Gâzî, Osmanlı hükümdarlarının en büyüklerinden biri kabûl edilir.
O’nun yaptıkları, askerî, siyâsî ve idârî planda kendisini orta zamanların değil, yeni çağların devlet müessisleri arasına dâhil edebilecek çapta azametli ve büyüktür.
O’nun her işi hesaplı, her hareketi muntazamdır. O, gâyesine temkîn ve metânetle adım adım gitmesini bilen bir gâzîdir. O, açtığı gazâ ve fetih bayrağının câzibesi, mülkündeki adâlet, gönlündeki ihlâs ve samîmiyyeti ile dîn-i mübîne hizmet bereketi neticesinde Anadolu’daki siyâsî tevhîdin temel harcını, babası gibi mahâretle yoğurmaya devam etmiştir. Nitekim ehl-i küfrün, topraklarını fethetmesi husûsundaki teklifleri yanında, Selçuklu’dan kopan Anadolu beyliklerinin kuruluşlarından beri İslâm’ın birlik ve beraberliği rûhuyla hareket eden birçok muazzez ve müstesnâ şahsiyetleri, toprakları ile birlikte Osmanlı’ya iltihakta bulunmuştur.
Temelini Kur’ân-ı Kerîm’e dâsitânî bir hürmetten alan bu devlet, daha sonra mukaddes emanetlere de sahip olunca, onları da târihte misli görülmemiş bir tâzimle muhâfaza etmiştir. Bu iki ihtirâm bereketiyle bu devlet, “Devlet-i ebed-müddet” ünvânı ile, altıyüz küsûr sene şanla şerefle hükümrân olmuştur. Bu azametli Cihan Devleti’nin temel gâyesi, “i’lâ-yı kelimetullâh” ve “nizâm-ı âlem” idi. Osmanlı, dünyâyı Kur’ân’ın rûhu, huzûru ve sürûru ile şereflendirerek, târihte emsalsiz bir sükûn ve adâlet devrine vücûd vermiştir.
Osmanlı’da mürşid-i kâmillerin feyz ve rûhâniyeti ile gazâ ve cihâd aşkı, bütün dünyâya karşı hidâyet sancağını dalgalandırıyordu. Tasavvufun mânevî terbiye merkezleri olan tekkeler inkişâf edip, halkı olgunlaştırıyordu. Bu da ekseriyâ, devletin yanısıra şahısların eseri olan vakıflarla gerçekleşiyordu. Fertlerde diğer-gâmlık, hassasiyet, rikkat-i kalb ve incelik, bir tabiat-ı asliyye halinde idi. Nefs engelini aşanlar, irşâd ve mânevî hizmetleri ile memleket için bereketli ilkbahar yağmurları hâlinde her tarafa feyz saçıyorlardı. Çünkü gönüller, toprak altında çürümez! Ceset çürür. Bu yüzden, o yüce gönüllerin eser ve ifâdesi olan müesseseler ebedîleşiyordu!
Fethedilen yerlerde câmîler, medreseler ve imâretler, ardarda inşâ ediliyordu. Devlet işlerinde ve adlî umûrda, şer’î esaslara riâyetle İslâm fıkhı uygulanıyordu.
İktisâdî refâh da, çok yüksekti. Nişancı Mehmed Paşa şöyle der:
“Halkdan yoksulluk, âcizlik ve zarûret tamamen kalkmıştı. Öyle ki zengin mü’minler, kendilerine vâcib olan zekât ve sadakayı infâk edecek kimseleri bulmakta güçlük çekiyorlardı.”
Diğer bir ifâde ile, Osmanlı Devleti, Şeyh Edebali Hazretleri ve emsâlinin mânevî mîmârlığı ile vücûda gelen kâ’bına varılamaz âbidevî bir cihan devleti olmuştu. Büyüklük hem maddede, hem mânâda gerçekleşmişti.
Kısa bir zamanda Osmanlı, o derece kudret ve ihtişâm kazandı ki, Orhan Gâzî, Bizans’ın içişlerine karışır ve dilediği kimseyi tahta geçirir, dilediğini de tahttan indirir oldu. Oğlu Süleyman Paşa1, Rumeli’ye geçti ve oralara îmân meş’alesiyle sağlam bir yerleşme plânı uyguladı. Bunu Şeyh Mahmûd şu beyitle dile getirir:
Kerâmet gösterip halka suya seccâde salmışsın,
Yaka’sın Rumeli’nin dest-i takvâ ile almışsın…
Babası Osman Gâzî’den aldığı emâneti, titizlik ve hassasiyet ile taşıyan Orhan Gâzî, oğlu Süleyman Paşa’nın bir kaza neticesinde vefatından sonra hastalandı. Veliahdlığa oğlu Murâd Bey’i getirdi. O’na şu nasihatte bulundu:
“Oğul, saltanatının ihtişâmına mağrûr olma! Unutma ki, dünyâ Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm-’a bile kalmamıştır. O’nun da tahtı, âkıbet vîrân olmuştur. Zîrâ her dünyâ saltanatı fânîdir!. Lakin yaşanan hayat, herkes için büyük bir fırsattır. Allâh yolunda hizmet ve Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in şefâatlerine mazhariyet için bu imkân iyi değerlendirilmelidir!.
Dünyâya âhıret ölçüsü ile bakarsan, onun, ebedî olan âhıret seâdetini fedâ etmeye değmediğini görürsün!.
Oğul! Rumeli hıristiyanları rahat durmayacaktır! Sen o cânibe yürü! Kostantiniyye’yi ya fethet veya fethe hazırla! Diğer Türk beyleri ile iyi geçinmeğe çalış! Halk bizi istese bile, beyler beyliklerinden vazgeçmek istemez! Bir zaman daha giderler. Sonra olmuş bir meyva gibi avucuna düşerler. Anadolu’da gâile çıkmaz ise, Rumeli’de işini rahat halledersin!. Bunun için Anadolu’nun sessizliğini bozmamaya gayret et! Cennetmekân babam Osman Gâzî, Söğüt ve Domaniç’den ibaret bir avuç toprağı, kısa zamanda bu siyaset ile güçlü bir beylik yaptı. Biz ise Allâh’ın izni ile beyliği sultanlığa çevirdik. Sen daha öteye götüreceksin!
OSMANLI’YA İKİ KIT’A ÜZERİNDE HÜKMETMEK YETMEZ! ZÎRÂ İ’LÂ-YI KELİMETULLÂH AZMİ İKİ KIT’AYA SIĞMAYACAK KADAR BÜYÜK BİR DA’VÂDIR!. Selçukluların vârisi biz olduğumuz gibi, ROMA’nın da vârisi biziz!..
Oğul! Kur’ân-ı Kerîm’in hükmünden ayrılma! Adâletle hükmet! Gâzîleri gözet! Fakirleri doyur! Dîne hizmet edenlere, bizzat hizmet etmeyi şeref bil!. Zâlimleri cezâlandırmakta gecikme! En kötü adâlet, geç tecellî edendir! Sonunda, hüküm isâbetli dahi olsa, geciken adâlet de, bir nevî zulümdür!
Oğul! Biz yolun sonuna geldik. Sen ise, başındasın. Cenâb-ı Hakk saltanatını mübârek kılsın!..”
Orhan Gâzî’nin nasîhatini Solakzâde şöylece şiirleştirmiştir:
Bu fânî mülkde mağrûr olma zinhâr
«Tarîk-i şer’»den dûr olma zinhâr
Çün istiklâl buldun saltanatta
Adâlet eyle dâim memlekette
Nizâm-ı âleme oğlum medâr ol
Serîr-i saltanatta ber-karâr ol
“Sakın bu geçici mülkte mağrûr olma! Aslâ şerîat yolundan ayrılma! Madem ki saltanat sahibi oldun, o halde memleketinde dâimâ adâletli ol! Âlemin nizâmını böyle te’mîn et ki, saltanatta dâim olasın!”
Hâli, ahlâkı ve örnek şahsiyeti ile tarihin altın sahifelerine eşsiz bir sultan olarak geçen Orhan Gâzî, 1359 yılında vefat etti. Kabr-i şerîfi, Bursa’daki Gümüşlü Kümbet’tedir.
Rahmetullâhi Aleyh!..
İnsanlığın ekseriyetle kuvvete râm olup, nefis sultasında yaşamakta olduğu günümüzde, Orhan Gâzî gibi o diğergâm insanların îmân, vecd ve heyecan dolu gönüllerinin seviyesine yeniden ulaşabilmek için tekrar o âbide insanlara sahip olmak gerektir. Bunun için de, onları duymak, anlamak ve onların gönül yapılarından hisse almak mecbûriyetindeyiz. Rûhumuzun derinliklerini mânevî ışıklarla aydınlatıp, hasretini çektiğimiz o eski metin ahlâkî yapıya kavuşmamız zarûrîdir..
Yâ Rabb! O diğergâm insanların gönül iklîmlerinden bizlere hisseler bahşedip yeniden âbide insanlar yetiştirmek ve gelecek yüzyılları İslâm’ın o ulvî ve muhteşem adâletiyle doldurmak nasîb eyle!
Âmîn!..
 

MURATS44

Özel Üye
I. Murâd Han (Hüdâvendigâr) Târihin Ender Şahsiyetlerinden Gâzîler ve Şehîdler Sultanı I. Murâd Han (Hüdâvendigâr)

Osmanlı Pâdişâhları’nın üçüncüsüdür.
Nilüfer Hatun’dan dünyâya gelmiştir. Doğduğu sene, dedesi Osman Gâzî vefat etmiş ve Bursa fethedilmişti1.
(1. Osman Gâzî’nin Karacahisarı zaptı ile Orhan Gâzî’nin doğumu aynı âna denk gelmişti. Yine Bursa’nın fethi ile de Murâd Han’ın doğumu aynı zamana tesâdüf etmişti ki, garîb bir tevâfuk kabûl edilir. Ayrıca Murâd Han’ın doğumu, Osman Gâzî’nin vefatına Orhan Gâzî’nin cülûsuna tesâdüfü ile oğlu Yıldırım’ın doğumu da, Orhan Gâzî’nin vefatına kendisinin cülûsuna tesâdüf etmiştir ki, Osmanlı kaynaklarında bu tevâfuka pek ehemmiyet verilir.)
I. Murâd Han, devrinin zâhirî ve bâtınî ilimlerinde otorite olan büyük şahsiyetler tarafından yetiştirilmiştir. Ağabeyi Rumeli fâtihi Süleyman Bey’in vefatı üzerine veliaht tâyin edildi. Kısa bir müddet sonra babası vefat etti. Bursa’ya dâvet edilerek Osmanlı tahtına oturtuldu. Hüdâvendigâr ve Gâzî-Hünkâr diye anıldı.
Bir devlet adamında bulunması gereken mümtaz vasıflara mâlik olan Murâd Han, aynı zamanda kalbî derinliğe de sahipdi. İşte bu kalbî derinlik sebebiyle velîlik, ahî şeyhliği ve şehîdlik gibi mânevî pek yüce makamlara vâsıl oldu.
O, Anadolu’da sükûn ve huzûru kısa bir zamanda sağladıktan sonra istikâmetini Rumeli’ye çevirdi. O’nun zamanında fütûhât, Avrupa’ya yayıldı, İslâm hukûkuna göre harpte elde edilen ganîmetlerin beşte biri devletin hakkı olduğundan “Pencik (beşte bir) Kânûnu” çıkarıldı. Fethedilen yerlerde Osmanlı devlet teşkilâtı mükemmel bir sûrette te’sîs edildi. Kimse aç ve açıkta bırakılmayıp, fakir-zengin, müslim-gayr-i müslim herkes büyük bir huzûr ve seâdete kavuşturuldu.
Bütün bu güzel hamleler devam ederken Osmanlı’nın batıdaki fütûhâtı neticesinde krallıklarının son bulacağından endîşe eden Avrupalı hıristiyan devletler, 60-100 bin kişilik bir “haçlı seferi” düzenlediler.
Bunun üzerine Sultan Murâd, Hacı İlbey kumandasındaki dörtbin kişilik bir orduyu, keşif maksadıyla onların üzerine gönderdi. Diğer taraftan haçlılar da, Meriç’i geçtikleri halde hiçbir mukâvemet ile karşılaşmadıklarından zafer çığlıkları atarak şenlikler yapmağa başlamışlardı. Yiyip içip sarhoş olduktan sonra uyudular. Düşmanın gafletinden istifâde eden Hacı İlbey, üç koldan düşman üzerine bir gece baskını yaptı.
Dörtbin kişilik Osmanlı askerinin hücûmu ile neye uğradığını şaşıran ve paniğe kapılan müttefik haçlı askerleri büyük bir bozguna uğradılar. Gece karanlığında pek çoğu birbirini kırarak çekilirken, geriye kalanların ekserîsi de Meriç Nehri’nde boğuldu. Kurtulabilen çok az bir kısmı kaçabildi. Tan yeri ağardığında artık bütün kâfirler tamamen helâk olup gitmişti. Böylece târîhteki meşhur “Sırp Sındığı” zaferi meydana gelmiş oldu. Haçlılar perîşân oldular. Bu hâdiseden sonra başşehir, Bursa’dan Edirne’ye nakloldu.
Câmiler, medreseler, birçok kültür müesseseleri inşâ edilerek Edirne, devletin aynı zamanda bir medeniyet merkezi hâline getirildi. Anadolu’dan yeni fethedilen yerlere göç eden müslümanlar, oralarda da İslâm’ın yüce hayat tarzını ve yaşayışını sergilediler. Ahlâk ve fazîlet nümûnesi oldular. Devletin âdil idâresi ve kurduğu hayır müesseseleri, her yerde büyük bir hoşnudluk meydana getirdi. Hududlar, tâ orta Avrupa’ya kadar dayandı. Artık sıra Avrupa’da fitnenin başı olan Sırp unsûrunu bertaraf etmeğe gelmiş oldu.
Priştine’nin güney batısındaki Kosova sahasında, müttefik haçlı kuvvetleri ile Osmanlı ordusu karşı karşıya geldi. Müttefikler, yaklaşık yüzellibin kişilik bir güce sahipti. Osmanlı ordusu ise, ancak altmışbin kişi idi.
Şafak sökerken Osmanlı ordusu, muhârebe nizâmına girdi. Merkeze Sultan Murâd Han, sağ cenâha Şehzâde Yıldırım Bâyezîd, sol cenâha da Şehzâde Ya’kûb Çelebi kumanda ediyordu. Baba ve oğulları, tek bir kalb ve tek bir nefes hâline gelmişlerdi. İ’lâ-yı kelimetullâh uğruna şehîdliğe ve gâzîliğe hazırlanmanın heyecanını yaşıyorlardı. Sanki «Anam, babam ve cânım sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!..» diyen ashâb-ı kirâmdan bir rüzgâr, Avrupa ortasındaki Kosova ovasını dalgalandırıyordu. Nitekim bu ulvî rüzgârdan bir nefes teneffüs eden Murâd Han, muhârebenin nihâyetinde şehîd olacak, o gün Kosova ovasında kazanılacak destânî bir zaferin temelinde yatan îmân, vecd ve gayretin müstesnâ bir sembolü olarak kıyâmete kadar yaşayacaktır.
Pâdişâh, 8 Ağustos 1389’da Kosova ovasına girdiğinde ortalığı toza dumana katan bir fırtına ile karşılaşmıştı. Bu durumda âdetâ göz gözü görmüyordu. İşte o gece Berât Gecesi idi. Murâd Han, iki rekât namaz kıldıktan sonra, gözyaşları içinde şu duâyı yaptı:
“Yâ Rabbî! Bu fırtına, şu âciz Murâd kulunun günâhları yüzünden çıktıysa, mâsûm askerlerimi cezâlandırma!..
Allâh’ım! Onlar ki buraya kadar sadece Sen’in adını yüceltmek ve İslâm’ı teblîğ etmek için geldiler!..
İlâhî! Bunca kerre beni zaferden mahrûm etmedin. Dâimâ duâmı kabul buyurdun. Yine sana ilticâ ediyorum; duâmı kabûl eyle! Bir yağmur nasîb eyle! Bu toz bulutu kalksın.. Kâfirin askerini âşikâr görüp, yüz yüze cenk edelim!..
Yâ İlâhî! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben âciz bir kulum.. Benim niyetimi ve esrârımı en iyi Sen bilirsin.. Mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in rızânı isterim..
Yâ İlâhî! Bu mü’min askerleri küffâr elinde mağlûb edip helâk eyleme!.. Onlara öyle bir zafer lutfet ki, bütün müslümanlar bayram eylesin!. Dilersen o bayram gününde şu Murâd kulun yolunda kurbân olsun!..
Yâ İlâhî! Bunca müslüman askerin helâkine beni sebep kılma! Bunlara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben cânımı kurbân ederim; yeter ki tek Sen beni şehîdler zümresine kabûl eyle!.. Asâkir-i İslâm için teslîm-i rûha râzıyım. Tek ki, bu mü’minlerin uğruna benim rûhum fedâ olsun.. Beni gâzî kıldın. Sonunda da lutfen ve keremen şehîd eyle!
Âmîn!..”
Bu âbidâne münâcaattan sonra Sultan, fevkalâde bir huzûr içinde Kur’ân-ı Kerîm tilâvetine başladı. Çok geçmeden rahmet bulutları peydâh oldu. Kosova meydanı üzerine sağnak hâlinde yağmur boşandı. Rüzgâr durdu. Toz bitti..
Rüzgârın kesilmesi ve yağmurun toz bulutlarını sindirmesi üzerine bütün Osmanlı ordusunda büyük sevinç ve memnunluk yaşandı. Murâd Han, secde-i şükrâna kapandı. O gün sevinç gözyaşları, yağmur damlalarıyla kardeş oldu.
Harp başlamadan evvel Murâd Han, mümtaz askerlerine şu târihî hıtâbede bulundu:
“–Yiğitlerim! Bugün gayret günüdür. İbrâz-ı hamiyyet vakti, erlik zamanı ve mertlik demidir…
Bunca senedir vatan sizinle fahreder. Şimdi dahî sizden cihâna yayılmış bulunan şân ve şerefle dolu geçmişimizi te’yîd edecek büyük muvaffakıyetler bekler.
Bugün mehâbetinizle titreyen şu Kosova meydanı, bi-izni’llâh muzaffer bir şekilde dalgalanacak olan şanlı sancağımızın Macaristan içlerine doğru gitmesini bundan sonra hiçbir düşman hamlesi durduramayacaktır. Bugün kazanacağımız şanlı bir galebe, bütün Rumeli’nde i’lâ-yı kelimetullâha sebep olacaktır.
İnsanın ömrü uzun olsa da ebedî değildir. Âkıbet bitecektir. Dâim bâkî olan yalnız Allâh Azîmü’ş-şân’dır. İ’lâ-yı kelimetullâh ile cennete kavuşmak isteyenlere, işte şu meydân-ı şân ü celâdet duruyor.
Gâzîler! Benimle beraber Allâh sadâları ile hücûm ve savlet eyleyiniz!”
Bu sözlerin ardından başlayan şanlı mehterin cenk marşları arasında yükselen «Allâh, Allâh…» sesleri ile düşman saflarına hücûm başladı. 8 Ağustos 1389 sabahı başlayan meydan muhârebesi, sekiz saat sürdü. Hemen hemen düşmanın tamamı imhâ oldu.
Muhârebenin sonunda zaferin kesinleştiğini gören Murâd Han, bunun şükrânesi olarak muhârebe sahasında geziniyor, bir şehîde rastladığında:
إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ​
“Muhakkak ki biz, Allâh içiniz ve hiç şüphesiz ki biz O’na döndürüleceğiz!..” (el-Bakara, 156) diyordu.
Yaralı bir cengâverinin yanına geldiği zaman ise, onu okşuyor ve ızdırabı olup olmadığını, bir arzusunun bulunup bulunmadığını sorarak merhamet ve şefkat gösteriyordu. Bu esnada ölüler arasından yaralı bir Sırp askeri kalkarak;
“–Beni bırakınız; pâdişâhın elini öpüp müslüman olacağım! Ayrıca size bir müjdem var! Kral Leyan da yakalandı. Getiriliyor..” dedi.
Hünkâr’ın muhâfızları, bir anlık gafletle, getirilmekte olduğu söylenen kralı görmek üzere etrafa bakınırken, yaralı taklidi yapan Sırplı, pâdişâhın elini öper gibi yaptı ve koltuğunun altında sakladığı hançerini hızla çıkararak kaşla göz arasında Hünkâr’ın göğsüne sapladı. Muhâfızlar, neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Kâtili yakalayıp bir anda paramparça ettiler.
Böylece Murâd Hân’ın duâsı da kabul olmuş oldu. Zîrâ Sultan Murâd Han, daha önce Rabbinden şehîdlik temennî eden ve târihde meşhur olan bir duâ yapmıştı.
Hünkâr’ın şehîd olmadan önceki son sözleri şunlardı:
“–İslâm’ın muzafferiyeti, benim şehîd olmama bağlı ise, şehîdlik şerbetini nasîb buyurmasını Cenâb-ı Hakk’dan duâ ve niyâz etmiştim. Demek ki duâm kabûl buyuruldu. Allâh’a hamd ve senâ olsun ki, İslâm askerlerinin zaferini gördükten sonra hayâtım son bulmaktadır!..
Ben artık sizleri, muzaffer askerlerimi ve devletimi Mevlâ’ma emânet ediyorum..”
Bu sözlerinin ardından Sultan Murâd’ın temiz nâşı, şehâdetin mübârek kanlarına bürünerek, ilâhî ve ebedî yolculuğa sefer etti!..
Şâir Ahmedî, Sultan Murâd’ın eriştiği yüce makamı ifâde sadedinde bir beytinde şöyle der:
İstiânet dile rûhundan anın,
Ki eresin fethe fütûhundan anın…
“O’nun (fetihle müzeyyen) rûhundan mânevî bir yardım (nasîb) iste ki, sen de O’nun fetih(ler)i gibi bir fethe nâil olasın!”
Sultan I. Murâd Han’ın hançerle parçalanan azîz bedeninin iç organları, şehîd olduğu yere gömüldü ve oraya bir türbe yapıldı. Asıl cesedi ise, Bursa’ya getirilerek Çekirge’de yaptırmış olduğu câmi ve külliyenin yanına defnedildi. Oraya da ikinci bir türbe yapıldı.
Sultan Murâd’ın iç organlarının gömülü olduğu Kosova’daki yer de “Meşhed-i Hüdâvendigâr” olarak meşhûr oldu. Meşhed, ism-i mekân olduğundan Sultan Murâd’ın şehîd olduğu yere “Meşhed-i Hüdâvendigâr” ismi verildi. Meşhed-i Hüdâvendigâr, o kadar mukaddes sayılmıştır ki, Osmanlı, Balkanlar’dan çekilirken bile imzaladığı anlaşmalara bu yer için husûsî bir madde koydurtmuştur.
Arnavut asıllı Kosovalı rahmetli hocam Ali Yakub Efendi, Osmanlılar’ı çok sever ve hep rahmet ile anardı. Şöyle derdi:
“–Ben Osmanlılar’ı nasıl sevmeyeyim ki, onlar gelmeseydi, bizler küfrün karanlığı içinde kalacaktık… Bizim memlekette Osmanlı ile dîn muhabbeti öyle mecz olmuştur ki, Osmanlı ile müslümanlık, değişik lafızlarla birbirlerinin yerine kullanılmıştır. Öyle ki, bazen gayr-i ihtiyârî olarak İslâm’ın şartı yerine «Türklüğün şartı kaçtır?» diye sorulur olmuş, cevaben de İslâm’ın şartları sayılmıştır. Ben hergün bir hatm-i şerîf okusam, her nefeste «Yâ Rabbî! Bu kavme rahmet eyle!» diye duâ etsem, yine de Osmanlılar’ın haklarını ödeyemem!..”
Allâh cümle geçmişlere rahmet eyleye!..
Halkı ve askeri tarafından çok sevilen I. Murâd Han, birçok ünvân ve lâkaplarla yâd olunur. Bunların başlıcaları:
Sultânü’l-guzât ve’l-mücâhidîn (gâzîlerin ve mücâhidlerin sultanı),
Melikü’l-meşâyıh (mürşidlerin sultanı)
Gıyâsü’d-dünyâ ve’d-dîn (dîn ve dünyâ işlerine imdâd edici, yardım edici),
Ebu’l-feth (fethin babası),
Es-sultânü’l-adl (adâletli sultan),
Leysü’l-İslâm (İslâm’ın arslanı)
Ve en meşhûru olarak da Hüdâvendigâr (mücâhid, kahraman, sahip ve hükümdar)’dır..
Murâd Hüdâvendigâr, yirmidokuz sene hükümdarlığı müddetince zaferden zafere koştu. Mağlûbiyet yüzü görmedi. Babasından küçük bir beylik olarak aldığı devleti, kısa zamanda yüce bir imparatorluk haline getirdi. Gerçekten babası Orhan Gâzî’nin vefâtında 95.000 km∑ olan Osmanlı’nın toprakları, Murâd Han devrinde 500.000 km∑’ye ulaşmıştır.
Sultan Murâd Han, 27 senelik saltanatı müddetine 37 muhârebe sığdırmış, ömrünü harp meydanlarında geçirmiş ve târihin ender şahsiyetlerinden olmuştur.
Bütün hıristiyanlık âleminin lideri olan Papa dahî, O’nun satvetine karşı âcizdi. Şâir bu ihtişâmı şöyle anlatır:
Çünkü ol Gâzî Murâd’a erdi baht,
Buldu arâyiş anınla tâc ü taht..
O, ağabeyinin Rumeli’de başlattığı fütûhâtı, büyük bir ihlâs ve azim ile kısa zamanda geliştirdi ve Orta Avrupa’ya kadar genişletti. Balkanlar kâmilen Türk nüfûsuna dâhil olmuş, Bizans, Bulgaristan ve Sırbistan, Osmanlılar’ın haraç-güzârı olmuştu.
Murâd Han, fethettiği yerlere, devrin mânevî büyüklerini yerleştirdi. Oralara, zamanının en mükemmel ilim ve irfân müessesesi olan tekke ve zâviyeler inşâ ettirdi.
Ayrıca, ciddî bir iskân siyâseti takip etti. Türkmen aşîretlerini getirip bu bölgelere yerleştirdi. Bu göçler sâyesinde torunlarının fütûhâtı, Viyana önlerine kadar ilerleyebildi. Rumeli’de beşyüz yıl devam edecek olan Osmanlı Devleti hâkimiyetinin temelleri atılmış oldu.
Osmanlı sultanları, küffâra karşı gazâ ve cihâd üzre iken Anadolu’daki birtakım beylikler tarafından zaman zaman saldırılara mârûz kalıyorlardı. Nitekim Sultan Murâd Han, Rumeli’de gazâ ve cihâd üzre iken de böyle bir durum vâkî oldu ve Karamanoğlu Alâaddîn Bey, Osmanlı topraklarına taarruz etti. Bunu öğrenen Hünkâr, son derece üzülerek yanındakilere:
“–Şu zâlimin yaptığına bakın! Bizler bir aylık mesâfede kâfirler ile cenk üzre olup gece gündüz gazâ eyleyelim, o da gelip müslümanların mülkünü yağma etsin! Ey gâzîler! İmdi cihâdı bırakıp da ben nasıl müslüman kardeşlerime kılıç çekeyim?!.” diyerek tevhîd-i ümmet için Anadolu beyliklerine karşı sabır ve tahammül-fersâ müsâmahasını sergiledi.
Çünkü ceddi gibi O da, Anadolu beyliklerine düşman nazarıyla bakmıyordu. Ayrıca, beylikleri kuvvet ve cebir zoruyla kendilerine râm etmeyi mahzurlu buluyor, böyle kurulacak bir vahdetin çok çabuk zevâl bulacağını biliyordu. Bu sebepledir ki O’nun, ve diğer Osmanlı sultanlarının, Anadolu’da işi hep ağırdan almaları, bir zaaf eseri değil, kendileri gibi müslüman olan Anadolu’yu iknâ yoluyla birleştirip bütünleştirmeyi daha münâsip bulmalarındandır. Dolasıyla onlar, kesin bir mecbûriyet olmadıkça kuvvet yoluna başvurmamışlardır. Bu firâsetli ve uzun sabrın neticesi olarak Anadolu birliği, ancak Yavuz zamanında kurulabilmiştir. Ama öyle muhkem kurulmuştur ki, bütün Osmanlı topraklarının dağıldığı zamanlarda bile Anadolu, dimdik ve yek-vücûd yapısını olduğu gibi muhâfaza etmiştir.
Babası Orhan Gâzî, velî ve şehîd bir pâdişâh olan Sultan Murâd Hân’a yaptığı vasıyetinde:
“Nasıl Selçuklular’ın vârisi biz isek, Roma’nın da vârisi biziz!.” buyurarak oğluna Avrupa’yı hedef göstermişti.
Sultan Murâd Hân da, kendinden sonra gelenlerin önünü açmış ve Avrupa’yı onların fethine âmâde bir hâle getirmiştir. Avrupa, ova ve yaylaları hâlâ O’nun cevvâl atının ayak izleri ile doludur.
Bütün bunlar da göstermektedir ki Murâd Han, büyük bir ahlâkî, irâdî ve idârî güce sahipti. Yaptıkları dâhiyâne idi. Şer’î kânûnları büyük bir titizlikle tatbîk ederdi. Geliştirip güçlendirirdi. Âni karar vermedeki mâhirâne hasleti, kendisine çok zaferler kazandırmıştır. Gâyet dîndar, ulemâ ve meşâyıha karşı hürmetkârdı.
Bizans târihçisi Halkondil, Sultan Murâd hakkında şu îtirafta bulunmuştur:
“Sultan Murâd, Anadolu ve Rumeli’de otuz yediden ziyâde harbi idâre ederek zafer üzerine zafer kazanmıştır. Düşmandan kaçtığı ve arkasını döndüğü hiç görülmemiştir.
O, askerini bir müddet istirahat ettirmeyi arzu ettiği zamanlarda bile, kendisine bir meşgûliyyet bulurdu. Tembellikten nefret ederdi. İstirahat nedir bilmezdi. Askerleri, istirahat ederken O, ava çıkardı. Yaşlılığında da cevvâliyetini hiç kaybetmemiştir.
Kemâl-i sükûnetle boyun eğen milletlere ve sarayındaki ecnebî çocuklara şefkatle muâmele ederdi. Mükâfât vermede de cömert ve sür’atli idi. Harbe gireceği zaman, askerini cesâretlendirip coştururdu. Yapılan yanlış hareketleri müsâmahasız cezâlandırırdı. Verdiği söze riâyet ederdi.
Murâd Hân’ın maiyyeti, O’nun heybeti ve şiddeti ile titrerdi. Bununla beraber, onlara bir kumandanın gösteremeyeceği yumuşaklık, şefkat ve muhabbetle muâmele ederdi.”
Gibbons’un şu ifâdeleri de câlib-i dikkattir:
“Otuz sene kadar bir müddet Murâd Han, zamanının hiçbir devlet adamı tarafından fevkine geçilemeyen bir kiyâset ile Osmanlı mukadderâtını sevk ve idâre etmiştir.
Biz, Sultan Fâtih ile Muhteşem Süleyman hakkında daha çok şeyler bildiğimizdendir ki, Murâd, Osmanlı hânedânı içinde en şâyân-ı dikkat ve en muvaffak bir devlet ve harp adamı olarak kendine has mevkie geçememiş görünmektedir. Ancak kendisinin karşılaştığı müşkilâtı, hallettiği mes’eleleri, saltanatının neticelerini, daha ziyâde göz kamaştıran haleflerinin icrâatıyla mukâyese edecek olursak, onun, bunların üstünde değilse de, onlarla birlikte kolayca yer tutabileceğini görürüz.
O’nun hayatı esnâsında vukûa gelen değişiklikler, bütün târihin en hayret verici vak’alarındandır. O’nun fütûhâtı 1878 Berlin muâhedesine kadar beş asır devam etmiştir..
Sultan Murâd, Bizans kilisesi erbabının nazarında Îsâ düşmanı kabul edilse de, onlara papalarından daha iyi muâmele etmekte idi. O, Allâh’dan korkan, akıllı ve temkînli bir kimseydi. Mağlûba karşı insaflıydı. Bu sebeple O’nun mührünü gören derhal dizleri üzerine çökerdi.
Osman Gâzî, etrafına toplamış, Orhan Gâzî de devleti kurmuştu, fakat imparatorluğu kuran Sultan Murâd olmuştur.”
Düşmanın bile itirafa mecbur kaldığı şu güzel sıfatların sahibi olan Sultan Murâd, gerek Anadolu’da ve gerekse Rumeli’de yaptırdığı eserlerle de, milletin kalbinde taht kurmuştur. 1364 Sırp Sındığı zaferinin sonunda şükrân ifâdesi olarak, Bursa, Bilecik ve Filibe’de birer câmî, Yenişehir ve Bursa Çekirge’de bir imârethâne, medrese, kaplıca ve bir han yaptırmıştır.
Şâir, Osmanlı’nın bu ihlâsları neticesinde Hakk katında makbûl kimseler olarak yüce bir ihtişâma nâil olduklarını şöyle ifâdelendirir:
Âl-i Osman’ın çün ihlâsı oldu hâs,
Buldular Hakk hazretinde ihtisâs!..
Bu hakîkati aşağıdaki hâdise ne güzel sergiler:
Sultan Murâd Hüdâvendigâr, derviş meşrebli bir pâdişâh idi. Bunun için elinden gelen her türlü gayreti sarfettikten sonra her işin sonunu Allâh Teâlâ’ya havâle eder, duâ ve niyâzdan hiçbir zaman fâriğ kalmazdı. Nitekim Plevne’yi onbeş gün muhâsara ettiği halde fethin bir türlü müyesser olmaması üzerine oraya bir miktar asker bırakarak geri çekilmişti. Ancak bu kadar çok emeğe rağmen geri çekilmesi kendisini son derece üzmüş ve:
“Hâlık Teâlâ Hazretleri, bu yıkılası kaleyi kahreyleyip vîrân eyleye!..” diye duâ ve ilticâda bulundu.
Bu esnâda bir haberci geldi ve kalenin bir duvarının yerle bir olduğunu bildirdi. Oysa kalenin yıkılmasını îcâb ettiren bir sebep yoktu. Cenâb-ı Hakk’a şükrederek o yıkık duvardan kaleye giren İslâm askeri, kısa bir müddette orayı fetheyledi.
Kosova şehîdi, velî pâdişâh Murâd Han’ın îmân, vecd ve ittikâsını gösteren aşağıdaki şu hâli, bizler için ne muazzam bir ibret levhasıdır. Murâd Han, saray imâmına gözyaşları içerisinde şöyle demişti:
“–Namazlarda tekbîr aldığım zaman, üç tekbîr getirmeden Kâbe’yi göremiyor ve huzûr içinde namaz kılamıyorum…”
Bugün, Balkan ülkelerinde var olan bütün müslüman halkların mevcûdiyeti, ilk Osmanlı fütûhâtı ve iskân siyâsetinin bir eseridir.
O ahâlî ise, bugün bize Osmanlı’nın bir emânetidir. Onların bulundukları yerlerde muhâfaza olunmaları zarûrîdir. Zîrâ ezân sadâsı, Avrupa’da onlarla devam edegelmektedir.
Kosova, Avrupa ortasında İslâm’ın ilk karakoludur.
Kosova, Murâd Han’ın mübârek kanı karşılığında bize pahalıya mâl olmuş bir mîrâsdır. Merhûm Âkif bu mîrâsı ne kadar güzel hatırlatır:
Nerde görsem çıkıyor karşıma bir kanlı ova…
Sen misin, yoksa hayâlin mi? Vefâsız Kosova!
Hani binlerce mefâhirdi senin her adımın?
Hani sînende yarıp geçtiği yol “Yıldırım”ın?
Hani asker? Hani kalbinde yatan Şâh-ı Şehîd?
Ah o kurbân-ı zafer nerde bugün? Nerde o iyd?
Söyle Meşhed, öpeyim secde edip toprağını;
Yok mudur sende Murâd’ın iki üç damla kanı?..
…..
Basacak mıydı fakat göğsüne Sırp’ın çarığı?!.
…..
O günkü Sırp ile bugünkü Sırp aynıdır. Zaman farkından başka değişen hiçbir şey yoktur.
Acabâ Sırp yılanları, şaha kalkıp evlâd-ı fâtihânı, yâni Sultan Murâd’ın evlâdlarını ağır bir zulümle imhâ ederken, bizlerin, kırık kanatlı bir kuş gibi çırpınan mazlûm, muzdarip kardeşlerimize yardım yüreğimiz ne kadar uzanabiliyor? Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:
“Mü’minlerin, birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstemekte bir vücûd gibi olduklarını görürsün!. (Bu vücûdun herhangi) bir uzvu muzdarip olduğu takdîrde diğer kısımları da uykuyu kaybedip ateşler içinde onun ızdırabını duyarlar.”
“Mü’minler, birbirlerine kenetlenmiş (cüzlerden meydana gelmiş) bir binâ gibidirler.”
hadîs-i şerîfleri muktezâsı olarak biz mü’minlerin, kalbi ve nabzı tek olan bir insanın kalbi ve nabzı gibi olmamız îcâb etmez mi? Sürûrlarımızın müşterek olması gerektiği gibi elemlerimizin de müşterek olması ve paylaşılması gerekmez mi?
Bugün, Kosova’nın, Bosna’nın vâris-i tabiîsi olan bizler, bir nefis ve tarih muhâsebesine mecbûruz!.
Ülkemizde yüz yıla yakın zamandan beri, ecdâdımızın bize bıraktığı mukaddes mîrâsı reddedişimizin ve onların hâtıralarını rencide edecek çirkin üslûbun hazîn âkıbeti gözler önündedir!.
Silkinip tarihimize dönmeye mecbûruz. Bosna ve Kosova fâciaları gibi ibretli hâdiseler, hamdolsun bugün bize bir kısım nâdânın “gömdük” diyerek övündüğü Osmanlı rûhunu yeniden hatırlatmakta ve bizi, O’nun emânetine sahip çıkmaya doğru zorlamaktadır!.
Gerçekleşmekte olan yeni bir uyanış ve dirilişin, gelecek hesâbına va’d ettiği bereketli azmin şanlı cengaverlerine ne mutlu!.
Rabbim! Ecdâdın gönül iklîminden bizlere de yeni bir hamle gücü ihsân eyle ki, yirmibirinci yüzyıla girerken doğan büyük fırsatları kaçırmayalım!.
Âmîn!..
 

MURATS44

Özel Üye
YILDIRIM BÂYEZîd Han (1360-1403) Dördüncü Osmanlı pâdişâhıdır.
Girdiği harplerde gösterdiği cesâret ve manevra kâbiliyetinin son derece sür’atli olması dolayısı ile kendisine askerlerce «yıldırım» lakabı verilmiştir.
Babası Murâd Han’ın Kosova meydanında şehîd olurken yaptığı vasıyeti üzerine tahta geçti1.
(1. Daha evvel bahsettiğimiz bir tevâfuk, burada da yaşandı ve Murâd Han’ın şehâdeti ile Yıldırım Bâyezîd’in cülûsu esnâsında Şehzâde Mehmed Çelebi dünyâya geldi.)
Kazanılan bu büyük zaferin neticelerini alabilmek için ilerlemeye devâm eden I. Bâyezîd, birçok yeni beldeler fethetti. Bunların arasında meşhûr Üsküp de bulunmaktaydı. Bunu şâir şöyle anlatır:
Üsküp ki, Yıldırım Bâyezîd Han diyârıdır;
Evlâd-ı fâtihâna ânın yâdigârıdır…
……..
Üsküp ki Şar Dağı’nda devamıydı Bursa’nın,
Bir lâle bahçesidir dökülmüş temiz kanın…
Bâyezîd Han’ın bu ilerleyişi esnasında kendi cülûsunu tebrîke gelen elçilere:
“–Roma’ya kadar ilerleyeceğim!..” demesi, O’nun İslâm’ın şevket ve izzeti yolunda kendisi için çizdiği o büyük ufku göstermektedir.
O, akıllara durgunluk verecek cesâret ve şecâati yanında siyâsî sahada da son derece mahâret sahibiydi. Bizans’ın taht çekişmelerinden istifâde etmesini gâyet iyi bildi. Hattâ hapisteki bir şahsı tahta, tahttakini hapse gönderebilecek derecede müessir oldu. Bu siyâsî dehâsıyla yaptıklarına mukâbil olarak da, Bizans’dan aldığı haracı arttırdı. Ayrıca Bizans’a bir câmî inşâsını ve orada yaşayan müslümanlar arasındaki ihtilâflara bakacak şer’î bir mahkeme kurulmasını te’mîn etti.
Şâyân-ı hayrettir ki Yıldırım, yine bu siyâsî dehâsı sebebiyle Alaşehir’in üzerine yürüdüğünde, orayı Bizanslılar’dan yine bizzat Bizanslılar’ı kullanarak kendi adına fethettirdi. Bu hâdise, târihin kaydettiği ender vak’alardan olup Yıldırım Bâyezîd Han’ın i’lâ-yı kelimetullâh yolunda adâlet ve firâset üzre sahip olduğu ihtişâm ve izzeti; binbir zulümle ayakta durmaya çalışan Bizans imparatorunun da içinde bulunduğu zilleti gösterir.
Dış siyâsetinde birçok olağanüstü başarılar sergileyen Bâyezîd Han, Anadolu birliği yolunda da büyük adımlar attı. Beyliklerin en büyüğü olan Karamanoğulları’nın büyük bir kısmını Osmanlı’ya ilhâk etti. Ancak bu ilhâk, ahâlînin kendi isteğiyle gerçekleştirilmiştir. Nitekim Âşık Paşazâde bu hakîkati şöyle anlatır:
“… Bâyezîd Han, Konya önlerine geldiğinde, şehrin kapıları kapatıldı. Ancak harman vakti olduğundan Konya ovasında her tarafta arpa ve buğday yığınları vardı. Halk, telaşla kaleye sığındığı için bunları içeri alabilmeleri mümkün olmamıştı. Bunu gören Yıldırım Han’ın askerleri, hisâr dibine yaklaşarak Konya halkına seslendiler:
“–Gelin, bize arpa ve buğday satın; atlarımıza yedirelim!” dediler.
Halktan birkaç kişi:
“–Bakalım dedikleri doğru mu?” diyerek kaleden çıkıp Osmanlı ordusunun yanına geldi.
Durumdan haberdar olan Bâyezîd Han, her ihtimâle karşı askerlerine şu tâlimatı verdi:
“–Bunlar bizim müslüman kardeşlerimizdir. Sakın ola kimseye zulmetmeyin! Kul hakkına riâyetkâr olun; arpa sahipleri, kendi muradlarınca satsınlar!..” dedi.
Böylece gelenler, kendi arzuları istikametinde ve talep ettikleri fiyata satış yaptılar. Akçelerini de alarak hiç ummadıkları büyük bir memnûniyetle kaleye döndüler. Konya halkı, bu gözler yaşartan adâlet ve insanlığı görünce, şehrin kapılarını kendi istekleriyle ardına kadar açtı ve Osmanlı’yı içeriye buyur etti. Bu hâdiseyi duyan etraftaki diğer bazı şehirler de, elçiler gönderip Osmanlı’yı beldelerine dâvet eylediler:
“–Buyurun, gelin! Şehirlerimizi sizler idâre edin!” dediler.
Anadolu’nun mü’min ve temiz halkı, şâirin:
Velîdür her ne “han” kim âdil olsa,
Değül ayıp, cihân âna kul olsa..
Süleymân adl edüp tutdu cihânı,
Süleyman mislüdür han âdil olsa…
mısrâlarındaki inceliği kavramış olarak, âdetâ Osmanlı’yı cân ü gönülden kucaklıyordu.
Târihin bile gıptayla seyrettiği bu kucaklaşma, Osmanlı adâletinin, kılıcıyla başbaşa yürüdüğünün ve bu yüksek adâletin, Osmanlı’daki satvet ve ihtişâmı artırdığının en bâriz bir tezâhürüdür. Yâni Osmanlı, o yüce azamet, satvet ve ihtişâmını, mızrak ve süngülerin üzerinde değil, halkın ve milletin kalbindeki sevgi ve muhabbetlerin üzerinde inşâ eylemiştir.
İşte cihânı kaplayan Osmanlı şa’şaa ve haşmetinin temelinde Şeyh Edebali’nin vasıyetleri ve onların sağladığı bu ve benzeri yönlendirmeler yatmaktadır.
Bu husûsa büyük bir gayretle dikkat eden Yıldırım Bâyezîd Han da, devletini son derece güçlendirmiş ve bunu bütün dünyâya tescîl ettirmişti.
Bu arada Osmanlı’nın iyice gelişip güçlenmesinden bütün hıristiyanlık âlemi tedirgin olmaya başladı. Nihâyet büyük bir haçlı ordusu hazırladılar. Osmanlı’yı bertaraf edip Bizans’ı kurtarmak ve müslümanların elinde bulunan Kudüs’ü fethetmek gibi gâyelerle teşkîl edilen bu müttefik haçlı ordusu, hemen harekete geçerek Osmanlı topraklarına girdi ve Tuna nehri kıyısındaki Niğbolu kalesini kuşattı.
Bunu haber alan Yıldırım Bâyezîd, adına yakışır bir hızlılıkla Niğbolu önlerine geldi. Hattâ kaleyi teslîm etmemelerini bildirmek için gece yarısı tek başına atına binerek düşman saflarının arasından ustalıkla geçti ve surların dibinden kale kumandanına seslendi:
“–Bre Doğan! Bre Doğan!..”
Sultan’ın sesini tanıyan Doğan Bey, büyük bir şaşkınlıkla derhal burçların üzerinden cevap verdi:
“–Buyurunuz şevketlüm!..”
Pâdişâh Yıldırım Bâyezîd Han, kısa tâlimâtını bildirdi:
“–Doğan! Ordumla birlikte geldim! Sakın ola kaleyi teslîm etmeyesin!” dedi ve sür’atle geri dönerek karanlıkların arasında gözden kayboldu.
Ertesi gün kalabalık haçlı ordularıyla yapılan kanlı muhârebe, Yıldırım Han’ın kesin gâlibiyetiyle neticelendi. Bu haçlı ordusuna büyük-küçük bütün Avrupa devletleri asker vermişti. Bunlar arasında onbin Fransız şövalyesi vardı ki: «Gökler yıkılsa, mızraklarımızla tutarız!» diye övünmüşlerdi. Lâkin çoğu kılıçtan geçirilen bu şövalyelerin mağrûr reisleri Jan bile esîr olmaktan kurtulamadı. Haçlılar, Osmanlı’nın îmânla yoğrulmuş hamleleri karşısında eriyip tükendi. O gün Yıldırım Bâyezîd, vücûdunun çeşitli yerlerinden yaralandığı gibi atının da yaralanması üzerine yere düşmüştü. Ancak O, bunlara aldırmayıp yeni bir ata bindi ve harbi bütün kudretiyle idâre ederek zafere ulaştı.
Yıldırım Bâyezîd’in, müslüman milletler adına haçlılarla tek başına yaptığı Niğbolu harbindeki büyük zaferi, hıristiyan Avrupa devletlerine karşı elde edilen en büyük muvaffakıyetlerden biridir.
Bu zafer münâsebetiyle Mısır’daki Abbasî halîfesi, Yıldırım Bâyezîd’e, tebrîk için bir mektûb gönderdi ve ona «Sultân-ı İklîm-i Rûm» diye hıtâb etti.
Yıldırım Bâyezîd, Niğbolu zaferinde birçok asilzâde ve şövalyeyi de esîr almıştı. Esîrlerin arasında yukarıda söylediğimiz gibi Fransızların meşhûr şövalyesi korkusuz Jan (Jean) da vardı. Yıldırım Bâyezîd Han, onları, fidye karşılığı serbest bıraktı. Ayrıca memleketlerine dönecekleri gün hepsine bir ziyâfet verdi. Bütün şövalyeler, Sultan’ın bu insânî muâmeleleri karşısında kendilerinin esirlere yaptığı fenâ davranış ve zulümleri düşünerek son derece mahcûb kaldılar ve:
“–Şu andan itibaren Anadolu ve Rumeli’nin Hakanı Yıldırım Bâyezîd Han’a karşı gelmeyeceğimize ve ona karşı silâh kullanmayacağımıza dâir namus ve şerefimiz üzerine yemîn ediyoruz!..” dediler.
Onların minnet altında söylemiş olduğu bu sözler üzerine Osmanlı’nın ehl-i küfre karşı ihtişâm ve cesâret âbidesi olan koca Sultan Yıldırım Bâyezîd Han, gür sesi ile şövalyelere şöyle hıtâb etti:
“–Avrupa’da korkusuz lakabını almış olan Jan ve arkadaşlarının, bana karşı silâh kullanmayacaklarına dâir etmiş oldukları yemînleri geri iâde ediyorum. Gidiniz; yeniden ordular toplayınız ve üzerime geliniz! Biliniz ki, bu hareketiniz bana bir kez daha zafer kazanmak imkânını verecektir. Zîrâ ben, Allâh’ın dînini yüceltmek üzre Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmak için dünyâya gelmiş olduğumun şuûrunda bir sultanım. Bu itibarla Hazret-i Allâh’ın yardım ve nusreti bizimledir. Ve bir kimsenin ki yardımcısı Allâh’dır, elbette onu yenebilecek hiçbir kuvvet ve kudret yoktur!..”
İşte bu ihtişâm ve adâlet karşısında yalnız o ziyâfete katılan şövalyelerin değil, bütün dünyânın gözleri kamaşmıştı. Nitekim birçokları gibi Salona piskoposu da, Sultan Bâyezîd’i memleketinin zulümden kurtarılması için dâvet etti. Yunanistan’ın fethi böylece gerçekleşti.
Seneler sonra Venedikli Travijani, Yıldırım’ın kahraman ve muzaffer ordusunu şöyle tasvîr eder:
“Osmanlı ordusunda bizde olduğu gibi şarap, kumar ve fuhuş gibi şeyler yoktur. Onlar, hiç aksatmadıkları askerî tâlimlerine ilâveten Allâh’ın büyük ve yüce ismini zikrettikleri gibi, gece ve gündüz ibâdetle meşgûl olduklarından dolayı dâimâ gâlib gelirler.”
Osmanlı’nın, düşmanları tarafından da itirâf edilen bu yüksek mertebeye ulaşmasında bünyesinde bulundurduğu Edebali silsilesinin pek müstesnâ bir rolü olduğu büyük bir hakîkattir. Nitekim Yıldırım devrinin Edebali’si demek olan Emîr Sultan Hazretleri’nin mânevî bir işâretle Bursa’ya gelmesi ve Sultan’ın damadı olması, Osmanlı’da devâm eden mânevî irşâd silsilesinin bir nişânesidir.
Yıldırım Bâyezîd ile Emîr Sultan Hazretleri’nin karşılaşmaları çok ibretlidir:
Rivâyetlere nazaran Emîr Sultan, Bursa’ya geldiğinde Yıldırım Bâyezîd Han, Macaristan seferinde idi. Yapılan harbin çok şiddetli olması dolayısıyla asker arasında birçok yaralı vardı. Ancak nûr yüzlü bir genç, onların yaralarını sarıyor ve kendilerine duâ ediyordu. Yıldırım’ın kendisi de yaralanmış olduğundan bu nûr yüzlü gence içinden akan bir muhabbetle seslendi:
“–Ey yiğit! Benim de kolumda yara var; sarıver!..” dedi.
Emîr Sultan, cebinden çıkardığı bir mendille Pâdişâh’ın yarasını sardı ve askerlerin arasında kayboldu.
Bütün askerler, kısa bir müddet içinde yaralarının tamamen iyileşmiş olduklarını görünce, büyük bir hayretle durumu Sultan’a ilettiler. Bunun üzerine Yıldırım Han, kolundaki yarayı merak ederek mendili açınca, kendisinin de sıhhate kavuştuğunu görüp şaşırdı. Ayrıca koluna sarılan o mendilin yarısı kesilmiş bir nişan mendili (gelinin damada hediye ettiği mendil) olduğunu farkederek hayreti bir kat daha arttı… O genci ne kadar arattıysa da bulduramadı.
Aynı seferde devâmlı ilerleyen Osmanlı ordusu, bir kalenin fethinde de hayli güçlük çekmiş, pek çok asker zâyiat vererek zor durumda kalmıştı. Sultan Yıldırım Bâyezîd, neredeyse kalenin düşmesinden ümîdini yitirmek üzereydi ki, birden kale kapılarının ardına kadar açıldığını gördü. Hattâ açan kimseyi de hayâl-meyâl farketti. Sanki bu da, yaralarını saran o nûr yüzlü genç idi. Bu hayret veren manzara karşısında Yıldırım Bâyezîd, derhal hücûm emri vererek fethi gerçekleştirdikten sonra o mâneviyât yiğidini arattırdı, ancak önceki hâdisede olduğu gibi yine bulduramadı. Böylece kendisine iki defa en zor anlarında yardım eden o nûr yüzlü genç, gönlünü merak hisleriyle dolduran bir muammâ oldu.
Aradan günler geçip Osmanlı ordusu muzaffer olarak Bursa’ya döndüğünde karşılayıcılar arasında o sırada Yıldırım’ın kızı ile evlenmiş bulunan Emîr Sultan Hazretleri de vardı. Bâyezîd Han, atından inip Emîr Sultan ile musâfahalaşırken O’nunla gözgöze geldi ve bu genç zâtın harp meydanında yaraları saran kimse olduğunu anladı ve mânidâr bir şekilde:
“–O el çabukluğu ne idi?” dedi.
Emîr Sultan, tevâzu ve mahviyet içinde:
“–Sultanım! Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulan: «Allâh’ın kudret eli, onların elleri üzerindedir!» (el-Feth, 10) beyânı vechile Allâh için hiçbir güçlük yoktur!..” dedi.
Yıldırım tekrar sordu:
“–Ya o mendil?!.”
Emîr Sultan Buhârî Hazretleri, tebessümle cevap verdi:
“–Devletlü babacığım! Yarısı cebimdedir. Ben de damadınız Şemsüddîn Buhârî’yim…”
Bundan büyük memnûniyet duyan Sultan Bâyezîd Han, Emîr Sultan’ın nûrlu çehresine bir daha baktı ve:
“–Kale kapısını açan o yiğit de sendin değil mi?” dedi.
Emîr Sultan, bu suâle tatlı bir sükût ile mukâbele etti. Sonra biri dünyâ, diğeri âhıret sultanı olan bu iki büyük şahsiyet kucaklaşıp Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükürde bulundular.
Âşık Paşazâde der ki:
“Bu Âl-i Osman bir sâdık soydur. Onlardan meşrû olmayan bir hareket sâdır olmamıştır. Onlar, ulemânın günâh dediği hareket ve amellerden son derece kaçınmışlardır.”
Nitekim onların bu sûrette davranışları sebebiyledir ki, Molla Fenârî, cemâate devâm etmemesi sebebiyle Yıldırım Bâyezîd’in şehâdetini kabûl etmeme cesâretini rahatlıkla göstermiş ve sebebini hayretle soran Sultan’a da açık bir şekilde:
“–Sultanım! Sizi cemâatte göremiyorum. Halbuki sizler, bu milletin rehberleri olarak ilk safta yer almalısınız. Yâni sizin amel-i sâlih sahibi olmanız gerekir… Şâyet cemâate iştirâk etmezseniz, halka kötü örnek olursunuz ki, bu da şâhidliğinizin kabûlüne engeldir…” cevabını vermişti.
Bu hâdise üzerine, diğer bir rivâyete göre de Niğbolu muvaffakıyetinin bir şükrânesi olarak Yıldırım Bâyezîd, Bursa’daki meşhûr Ulucâmî’yi yaptırdı ve beş vakit cemâate devâm eyledi.
Pâdişâh, bu Câmî-i şerîfin açılışında başta Emîr Buhârî (Emîr Sultan) olmak üzere bütün meşâyıh ve ulemâyı dâvet etmişti.
Bir cum’a sabâhıydı. Herkes yapılacak merasim için toplanmıştı. Bir müddet sonra Sultan Yıldırım Bâyezîd teşrîf etti ve damadı olan Emîr Buhârî Hazretleri’ne:
“–Ey Emîr! Buyur, câmî-i şerîfin kapılarını sen açıp namazı da sen kıldır! Bu şeref, ümmetin büyüğü olarak sana âiddir.” dedi.
Ancak Emîr Buhârî, büyük bir tevâzû ile itiraz etti:
“–Hayır sultanım! Benden çok daha büyük kimseler var. Bu şerefi, Şeyh Ebû Hamîdüddîn-i Aksarayî’ye vermelisiniz!” dedi.
O vakte kadar bu isimde bir şahsı duymamış bulunan Bâyezîd Han sordu:
“–Bu zât da kim ola ki?”
Emîr Buhârî cevap verdi:
“–Sultanım! Belki duymuşsunuzdur; Somuncu Baba nâmıyla mârûf bir ekmekçidir. Ulucâmî işçilerine de bol bol ekmek infâk eylemiştir. İşte o kişi, evliyâullâhın büyüklerinden Ebû Hamîdüddîn-i Aksarayî’dir.”
Bunun üzerine Sultan, teklîfi tasdîk etti. Emîr Buhârî de, ayağa kalkarak cemâate Somuncu Baba’yı tanıttı ve onu minbere dâvet eyledi. Somuncu Baba, mahcûb bir şekilde:
“–Emîrim! Ne ettin? Bizi ifşâ ettin!..” diyerek son derece mahviyet içerisinde minbere yürüdü.
O gün minberde Somuncu Baba, Fâtiha’nın yedi ayrı işârî tefsîrini yaptı. Ancak sırrının zarûreten ifşâsı dolayısıyla daha sonra talebesi Hacı Bayram-ı Velî’yi de yanına alarak Bursa’yı terketti.
İşte Osmanlı mülkü, böyle kadri yüksek Allâh dostlarıyla te’mînât altındaydı. Öyle ki geleceğin sultanları olarak yetiştirilen şehzâdeler de, her kesimden liyâkatli böyle kimseler tarafından yetiştirilir, bilhassa mânevî terbiyeleri velî bir üstâda tevdî edilirdi. Daha sonra Fâtih’in yetiştirilmesinde de aynen tahakkuk edecek olan şu hâdise câlib-i dikkattir:
Yıldırım Bâyezîd Han’ın oğullarından Şehzâde Süleyman, derslerine karşı alâkasızlığı sebebiyle hocası tarafında hafifçe cezâlandırılmıştı. Şehzade buna hiddetlenerek doğruca saraya gitti ve durumu babasına şikâyetle anlattı. Yıldırım Han da, derhal hocaefendiyi çağırtıp sordu:
“–Süleyman’ı niçin cezâlandırdın a hocam?”
Hocaefendi, gâyet sâkin ve vakur bir şekilde şu târihî cevabı verdi:
“–Pâdişâhım! Şehzâdeniz yarın bu devletin idâresine tâlib olacaktır. Ümmet ona emânet edilecektir. Onun câhil kalması, milletine zarar verir. Evet o şimdi bir şehzâdedir, ancak henüz ilim ve hâl erbâbı olamamıştır. Dolayısıyla ben onu yetiştirmeye me’mûr ve îcâb ettiği şekilde de kendisini terbiyeye mecbûrum…” dedi.
Yıldırım Bâyezîd, hürmetle gözlerini yere çevirdi ve:
“–Haklısınız hocam! Siz, gerekirse, beni de cezâlandırırsınız! Sizin gibi hocaefendiler başımızda olduğu müddetçe, biz cihâna hükmederiz.” dedi.
İnce rûhlu Pâdişâh’ın cevabındaki bu nâzik nükteyi kavrayan hoca, ertesi gün, derse gelip de kendisine oğlunu niçin cezâlandırdığını sormak isteyen Yıldırım Han’a mahsustan iltifât etmedi.
Böylece hocasının mânevî rütbesini babasının üzerinde gören şehzâde de, hatâsını anladı ve o günden sonra derslerine son derece gayret gösteren bir talebe oldu.
Her müslümân fâtih için ideal olan İstanbul’u fethetme gâyesi, Yıldırım Han’ın da en büyük arzusu idi. Bu yolda takdîre şâyân gayretleri oldu.
Dört kez İstanbul’u kuşattı. Dördüncü kez yaptığı kuşatmada Bizans, olgun bir meyve gibi ellerine düşmek üzereydi. Zîrâ Fâtih’in fethettiği şartlardan daha uygun şartlara sahip bulunan Yıldırım, bunu değerlendirmiş ve fethe iyice yaklaşmıştı. Fetih, çok kolay bir şekilde gerçekleşecekti. Ancak o sırada Anadolu’yu kasıp kavurmaya başlayan Timur gâilesi, bu büyük ve kudsî teşebbüsü akîm bıraktı. Zîrâ Timur, Osmanlı ile arasındaki bir iki anlaşmazlığı bahâne ederek aslında kuru bir cihangirlik adına Anadolu’ya girmişti. İslâm’ı yüceltmek yolunda ilerleyerek muhteşem bir mevkîe yerleşmiş bulunan Osmanlı’yı yenmek sûretiyle kendi şöhret ve azametini artırmak niyetinde idi. Öyle ki, bu nefsânî maksad uğruna kazandığı zaferden sonra aklen mâlûl bulunan Fransa kralına yazdığı bir mektupta Osmanlı’yı ortak düşman îlân etmesi, gâyet düşündürücüdür.
Vâkî olan hâdiseler tahlîl edildiğinde, ilk bakışta her iki sultan da karşılıklı tahrîklere kapılmış görünmekteyse de, Timur’un yaptıkları, onun târih önünde ne kadar büyük bir hatâ işlediğini göstermektedir.
Târihî bir gerçektir ki Timur, Osmanlı’yla harp etmek husûsunda büyük ölçüde papalığın tahrîkine kapılmıştır. Bu tahrîk direk olarak değil, yanına müslüman kılığında sızmış bulunan casuslar vâsıtasıyla gerçekleştirilmiştir. Bu casuslar, zâhirde Timur’un aşırı taraftarı gibi görünmüşler, böylelikle gizliden gizliye yaptıkları casusluk faâliyetlerinde başarılı olmuşlardır.
Niğbolu hezîmetini bir türlü hazmedemeyen, ancak elinden de bir şey gelmeyen Papa, hıristiyan âleminin rahat nefes alabilmesi için Timur’u sürekli olarak Osmanlı’ya karşı kışkırtmıştır. Dolayısıyla bu tahrîke kapılmak, hamâkatten başka bir şey değildir.
Tahrikçilerin diğer kanadını Bizans teşkîl eder. Bütün bunlara beyliklerin bitip tükenmez hırsları da eklenirse, Timur’un, dört bir yandan gelen tahrîklere hangi sâikle kapılmış olduğu rahatça anlaşılır.
Bu tahrîklere kapılış ise, Timur’un rûhunu sarmış bulunan benliği ortaya koymaktadır. Eğer Timur, fütûhata niyetlendiğinde evvelâ kendi benliğini fethetmiş olsaydı, yâni bir nefis tezkiyesinden geçseydi, vukû bulan hâdiselerin istikâmeti bambaşka olurdu. Yâni Timur, benliğini yenememiş ve dünyânın hâkimi olma yolunda «Osmanlı da kim oluyor?» düşüncesiyle hareket etmiştir. Zîrâ iki tarafın arasının açılmasına sebep olan istekler, devamlı Timur’dan gelmiş, yine ordusunu peşine takarak rakîbinin üzerine yürüyen Timur olmuştur.
Osmanlı üzerine yaptığı seferde Timur, etrafında bulunan kıymetli ulemâ ve umerânın sözlerini ve îkâzlarını duymaz bir hâldeydi. Zîrâ onların re’yi, ekseriyetle müslümanlar arasında ehl-i küfürle yaptığı gazâlar sebebiyle büyük muhabbet kazanmış olan Osmanlı’yla harp etmenin yanlış olduğu yolunda idi.
Timur, o zamanın tankları olan fillerle Sivas kalesini muhâsara ettiğinde kalede bulunan Yıldırım Bâyezîd’in oğlu Şehzâde Ertuğrul, şehir eşrâfını topladı ve onlara şöyle dedi:
“–Benim vazîfem sizleri muhâfaza etmek yolunda gayret sarfetmektir. Timur’un kuvvetleri kıyas edilemeyecek derecede bizden çok olabilir. Bu bir kader-i ilâhîdir. Bana düşen, onun saldırısını yiğitçe göğüsleyip sizleri ve kaleyi şânımıza yaraşır bir şekilde müdâfaa etmektir. Biliniz ki Timur, bizim cesedlerimizi çiğnemeden aslâ bu şehre giremez…”
Bu sözlerinin ardından Şehzâde Ertuğrul, dediği gibi hareket etti ve bir avuç yiğidiyle koca Timur ordusuna karşı inanılmaz bir mukâvemet gösterdi. Kahramanca vuruştu. Ancak sel gibi akan bir ordunun önünde cengâverleriyle birlikte nihâyet şehâdet şerbetini nûş eyledi.
Şehzâdeyi bertaraf eden Timur, kaledekilere, teslîm olurlarsa kimsenin kanını dökmeyeceğine dâir haber yolladı. Fakat bu söze güvenerek teslîm olan bütün kale müdâfîlerini hunharca öldürdü.
Durumu haber alan Yıldırım Bâyezîd, hem bir kalenin düşmesi hem de birçok yiğitle birlikte evlâdını kaybetmenin acıları içerisinde derin bir mâteme büründü. O sırada Uludağ sırtlarındaydı. İleride hiçbir şeyden haberi olmayan bir çoban, kavalıyla içli içli havalar çalmaktaydı. Koca Sultan, bir müddet kavalı dinledikten sonra çobana derin bir teessür içinde:
“–Çal, çoban çal!.. Keyf de senin, rahatlık da senin… Ne derdin var ki? Sivas gibi kalen mi gitti, Ertuğrul gibi yiğit evlâdın mı öldü?.. Çal, çoban çal!..” dedi ve ardından atını hızla Bursa’ya doğru sürüp gitti.
Bâyezîd Han, Timur’un mektuplarına her ne kadar sert mukabelelerde bulunduysa da, gerçekte buna ve daha sonra harbe Timur tarafından mecbûr bırakılmış bulunmaktaydı. O’nun, Sivas muhâfızı Malkoçoğlu Mustafâ Bey’e söylediği şu sözler, bunu gâyet açık bir şekilde ifâde eder:
“–Malkoç Bey! Bunca insanı, husûsiyle de âlemden habersiz çocukları dahî feryâd ü figân ve iniltiler içinde helâk eyleyen Timur gibi zâlim ile benim sulh yapacağımı hatırına bile getirme!..”
Yıldırım Bâyezîd’in başına gelen en tâlihsiz hâdise, hiç şüphesiz ki muhteris bir hükümdar olan Timur ile yaptığı Ankara Muhârebesi’dir. Bu muhârebe, Osmanlı’nın hazîn mağlûbiyeti ile neticelenmiş ve acı bir fetret döneminin başlangıcı olmuştur. Kuru bir inatlaşmanın neticesi, bütün Anadolu tekrar eski karışıklığa düşmüş ve batıda yapılan İslâm fütûhâtı bir müddet için de olsa durmuştur. Bu itibarla Timur, her ne kadar şahsî hayatında dindâr bir hükümdar olsa da bu inatlaşmanın sonunda yaptığı işler, hiç de bir müslümanın inanış ve hissiyatıyla bağdaşır bir iş değildir. Zîrâ Sivas’ta insanları dehşetli bir şekilde öldürmesi ve benzeri davranışları, hiçbir mâzeretle te’lîf edilemez.
Diğer taraftan Timur gâilesi, Osmanlı’nın batıdaki fütûhâtını en az elli yıl geriye atan bir felâkettir.
Takdîr edilir ki, bir âile reîsinde benlik olsa, bu menfî husûsiyet, sadece âile fertlerine zarar verir. Ancak bir devletin başında bulunan kimselerde en ufak bir benlik bulunduğu zaman, bu da, büyük bir millet kitlesinin zarar görmesine ve toplum fâciâlarına sebep olmaktadır.
İşte Timur’daki husûsiyet de bu benlikten başka bir şey değildir. O, «Bütün cihâna ben hâkim olacağım» gâyesiyle hareket etmiştir. Yoksa Osmanlı’yla arasında çıkan ihtilâflar, o kadar büyük mes’eleler değildir.
Hâl böyleyken Ankara mağlûbiyetine bakarak Yıldırım Bâyezîd’in müstesnâ şahsiyeti hakkında yanlış değerlendirmeler yapmak da doğru değildir. Üstelik bu harbi kaybettiren sebep, Yıldırım’ın dirâyetsizliği değil, Selçuklu’nun dağılışından o güne kadar devamlı bir sûrette liderlik hırsıyla birbirleriyle çekişen Anadolu beylerinin yine aynı hırsla Sultan’a ihânet edip karşı tarafa geçmeleridir. Yoksa bu ihânetten evvel Yıldırım’ın, çok açık bir şekilde harbi üstün olarak sürdürdüğü, gâlibiyyete iyice yaklaşmış olduğu târihî bir gerçektir. Hattâ harbin ilk altı saatindeki Osmanlı üstünlüğü karşısında Timur, bir ara îtidâlini kaybetmiş ve dizüstü çökerek sulh talebine karar vermişti. İşte tam bu esnâda bir hayli uğraşıp da neticede câzib vaadlerle kandırabildiği bir kısım Anadolu beylerinin Yıldırım’a ihâneti, imdâdına yetişti ve harp kendi lehine döndü. Bu gerçeği Timur:
“–Bu dervişler döğüşmede kusûr etmediler.” diyerek îmâ ile de olsa itirâf etmekten kendini alamamıştır.
Diğer taraftan onun bu ifâdesi, büyük bir hakîkati anlatmakta, yâni Osmanlı’nın bir “Gâzîler Devleti” olduğu telâkkîsinin ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir.
Nitekim bu telâkkî dolayısıyladır ki, Timur, zaferi kazanmış olduğu halde, üstelik Yıldırım Bâyezîd Han’ı da esîr almış bulunmasına rağmen Osmanlı ordusunu imhâ edememiştir. Ganîmetler hariç, milletine hiçbir şey kazandırabilmiş değildir. Timur’un benliği, büyük bir savaşa sebebiyet vermiş ve ardından gözü yaşlı binlerce yetîm, dul ve mazlûm bırakmıştır. Girdiği beldelerdeki halkların müslüman oluşlarına dahî aldırmayan Timur’un, nâmus, şeref, mal-mülk v.b. husûslarda ahâlîye yapmadığı zulüm kalmamış, özellikle Bursa’da taş üstünde taş bırakmayarak Osmanlı’nın bütün târihî vesîkalarını yaktırmıştır ki, bu büyük bir cinâyettir.
Bu itibarla Timur ve Yıldırım karşılaştırıldığında Yıldırım’ın ondan çok çok üstün bir sultan olduğu âşikârdır. Zîrâ Timur’un devleti, Ankara zaferine rağmen on sene içinde dağılıp gitmiştir. Yâni Timur, Osmanlı’dan daha yüksek bir medeniyeti temsîl etmediği için işgal ettiği yerlerden sadece sel suyu gibi gelip geçmiştir. Kalıcı olamamıştır. Hattâ kendisinden sonra devleti dağılmıştır. Yerine kalan İlhanlılar da, varlıklarını çok uzun sürdürememişlerdir. Buna mukâbil, Yıldırım’ın ardından bıraktığı devlet ise, on sene içinde derlenip toparlanmış ve yeniden dipdiri bir fetih devleti hâline gelmiştir.
Bunun sebebi de, Osmanlı’nın, Edebali silsilesi tarafından atılan mânevî temellerindeki sağlamlıktır. Nitekim Edebali silsilesinin mübârek elleriyle yoğrulan Osmanlı’nın en büyük husûsiyeti; «Ben baş olacağım!» dâvâsı gütmemiş ve bu uğurda müslüman kanı dökmemiş olmasıdır. Bu husûs çok mühimdir. Anadolu’daki diğer beylikler ise: «Selçuklu’nun yerine ben kalacağım; Anadolu birliğinin başı ben olacağım!» diye birbirleriyle sürekli harp etmişlerdir. Oysa Osmanlı, ehl-i küfürle harbi tercîh etmiş, hizmetlerini nefislerine değil, dîn-i mübîne tahsîs kılmışlardır. Dolayısıyla Osmanlı’nın sür’atli bir şekilde yükselmesinin en büyük sebeplerinden biri budur.
Yâni Osmanlı, «hurra…» sesleriyle gelen bir gürûh ile harbetmeyi tercîh etmekle, İslâm’daki cihâd rûhuna muvâfık hareket etmiş, bu sebeple müslüman kitleler tarafından devamlı destek görmüştür. Diğer Anadolu beylikleri ise, birbirleriyle mücâdele etmişler, ancak her iki taraf da «Allâh, Allâh» sesleriyle üzerine gelenlerle harbettiğinden teb’aları tarafından takdîr ve tasvip görmemişlerdir. Dolayısıyla beyliklerin halkları, vicdânen rahat olamamış ve alttan alta Osmanlı’ya iltihâk etmiştir.
Bu iltihâkı câzipleştirmede en çok muvaffak olan sultanlardan biri de hiç şüphesiz Yıldırım Bâyezîd’dir.
Dolayısıyla ifâde etmelidir ki, eğer Ankara mağlûbiyeti olmasaydı, herhalde Bâyezîd Han’a yapılan birtakım yanlış isnâdlar, vâkî olmayacaktı. Şu halde Yıldırım hakkında söylenen birtakım şahsî kusurları da bu zâviyeden mütâlaa etmek gerekir.
Nitekim o dönem meşhûr şâir ve târihçilerinden Ahmedî, “Tevârih-i Mülûk-i Âl-i Osmân” adlı eserinde şöyle der:
“Yıldırım Han, babası ve dedesi gibi âdil ve kâmil bir pâdişâhdı. İlim ehlini sever, onlara izzet ve ikrâm eylerdi. Âbid ve zâhid kimseleri ziyâde hoş tutardı. Kendi zühdü de âşikârdı. Gece gündüz tâat ile meşgûl idi. Eline içki kadehi bile almamış, hattâ çeng ve ney dahî dinlememiştir. O, Ömer -radıyallâhü anh- adâletinde bir şâh-ı Osmânî’dir.”
Velhâsıl son sözümüz şudur ki, Yıldırım Bâyezîd Han, gâzîler ve mücâhidler sultanı olarak esârette teslîm-i rûh eylemekle şehâdet rütbesine nâil olmuş büyük bir serdardır.
Rahmetullâhi Aleyh!..
Osmanlılar’ın titizlikle riâyet ettiği mübârek topraklara sürre alayı gönderme an’anesi, ilk olarak Yıldırım Bâyezîd Han devrinde başlamıştır.
Silsile-i sâdât-ı Nakşibendiyye’den Hâce Bahâüddîn Nakşibend -kuddise sirruh-, Hâce Alâüddîn Attâr -kuddise sirruh-, Allâme Sâdeddîn Taftazanî ve Hâfız-ı Şîrâzî, Yıldırım Han devrinde vefât eden büyük zâtlardır.
Yâ Rabb! Senin yolunda hizmeti kendilerine tâc etmiş o müstesnâ insanların mânevî dünyâlarından cümlemize bir nasîb ihsân eyle!..
Âmîn!..
 

MURATS44

Özel Üye
ÇELEBİ SULTAN MEHMED HAN Beşinci Osmanlı sultanıdır.
36 Osmanlı pâdişâhı içinde dâhilî karışıklığın en dehşetlisini bertaraf etmiş olması ve devleti eski güç ve dirâyetine kavuşturması yönünden Sultan Çelebi Mehmed’in mümtaz bir mevkîi vardır.
Yalnız maddî kuvvete değil, aynı zamanda siyâset ve mânevî güce de bağlı olarak O’nun elde ettiği netice, her türlü takdîrin fevkindedir. Zîrâ milletlerin iç bünyesinde husûle gelen dâhilî kargaşa, ihtilâf, anarşi ve fetreti bertaraf etmek, düşman taarruzuna mukâvemet ve gâlibiyyetten daha zordur. Çünkü dâhilî karışıklıkta insanların pekçoğu, doğruyu teşhîste güçlük çeker. Yeniden birliği te’mîn, oldukça zorlaşır.
İşte Çelebi Sultan Mehmed, bu güçlüğün üstesinden gelmeyi başarabilmiş ve Osmanlı’nın ikinci bânîsi olarak târihin şan ve şeref sayfalarına altın harflerle geçmiştir.
Mâlum olduğu üzre, gerçekte müslüman olduğu halde kuru bir cihangirlik arzusuna râm olup papalığın da teşvîk ve desiselerine kapılarak Osmanlı’ya saldıran Timur, yağma, talan ve katliamlarla halkı ve devleti bîtâb düşürmüştü. İşte bu gâilenin ortaya çıkardığı, tarihimizde “fetret devri” denilen on senelik çalkantıları bertaraf eden Çelebi Sultan Mehmed, ibret ve dikkatle incelenmesi gereken devâsâ bir şahsiyettir. O’nun mücâdelesinden zamanımız için çıkarılacak pek çok ders ve ibretler vardır.
Yıldırım’ın hazîn âkıbetinden sonra birbirleriyle kıyasıya bir mücâdeleye girişen ve her biri de hiç şüphesiz büyük birer şahsiyet olan şehzâdelerin bu mücâdelelerinde titizlikle incelenecek iki ehemmiyetli nokta vardır:
1. Hiçbir şehzâde hâkimiyet kurabildiği mıntıkada ayrı bir devlet olma düşüncesine kapılmamıştır. Osmanlı tahtını ele geçirmek ve kendisi tek hükümdar olmak gâyesini hedeflemiştir. Böyle olmasaydı, diğer Anadolu beylikleri gibi Osmanlı ülkesi de yeniden dört-beş beylik hâline gelir ve o muazzam Osmanlı gücünü tekrar elde edebilmek için asırlarca beklemek îcâb ederdi.
2. Şehzâdelerin mücâdelesinde halk, bugünküyle kıyas edilmeyecek derecede sağlam, olgun ve târih şuûruna hâkim idi ki, hiçbir şehzâdeye tarafgîr olmayarak, onlar arasında cereyân kavganın neticesini beklemeyi tercîh etmiştir. Bu sebepledir ki, Bursa şehrinin varoşlarına gelmiş olan Mûsâ Çelebi’ye halk, temsilcilerini göndererek şöyle demiştir:
“–Biz hiçbirinize ne taraftar, ne aleyhtarız! Siz kardeşler, aranızdaki mes’eleyi halledin! Bizi bu kavgaya bulaştırırsanız, bir daha kapanması imkânsız yaraların açılmasına sebep olursunuz. Herbirinizin emrindeki askerlerin siz şehzâdelerine sadâkati bir vicdan borcudur. Ancak sizden istirhâmımız; bu ihtilâfın, millet fertlerini bölmesine imkân vermemenizdir…”
Bu cevap, Çelebi Mehmed’in parçalanmayı önlemesindeki dirâyetine ilâveten diğer müessir gücü de ortaya koymaktadır. Bu güç, halkın sağlamlığı ve şahsiyetidir. Aksi halde birçok toplumlarda görüldüğü üzre, herkes, mutaassıbâne parti tutar gibi bir lideri körü körüne tutar ve millet efrâdı arasına kan ve kin girerdi.
Bu hakîkati iyi bilen dirâyetli Sultan Mehmed Çelebi, kardeşler ihtilâfına halkı karıştırmamış, otoriteyi te’sîs ettikten sonra afv ve müsâmaha ile hareket ederek açılmış olan yaraları kapatarak kavgaları unutturmuştur.
Bu kardeş kavgalarının devam ettiği takdirde dökülecek binlerce mâsûm müslüman kanına son vermek ve dîn ve devletin bekâsı bakımından millet ve toprak bütünlüğünü muhâfaza için Fâtih Sultan Mehmed Han, meşhûr «Kânunnâmesi»nde «kardeş ve evlâd katli»1 mes’elesini hukûkîleştirmiştir.
(1. Mantıkî ve ilmî delîlleriyle uzun uzadıya îzâh edilmedikçe anlaşılması kolay olmayan bu mes’ele, ileride tafsîlâtıyla anlatılacaktır.)
Târihimizin en büyük şahsiyetlerinden biri olan Çelebi Mehmed Sultan’ın hayatı incelendiği zaman, on senelik bir fetret devrini ortadan kaldırmak husûsunda, yerine göre maddî kuvvet, yerine göre afv ve iknâ yollarını kullanmış olduğu görülür. Timur, Anadolu’ya saldırdığı zaman Gâzî Sultan Yıldırım Han, İstanbul’u dördüncü defa kuşatmış bulunuyordu ve o anda İstanbul’u fethetmesine hiçbir engel yoktu. Ancak muhârasayı kaldırıp Timur üzerine yürümek mecbûriyetinde kaldı ve İstanbul’un fethi elli yıl gecikmiş oldu. Bu ise, Osmanlı târihinin yükseliş devri denilen devrin elli yıllık bir sekte ile karşılaşması demekti. Bunun içindir ki eğer Çelebi Mehmed’in fetret devrine yön veren hâkimiyyet te’sîsini sağlaması, daha da gecikmiş olaydı, eski duruma gelinmesi, çok sonralara kalır, belki de mümkün olmayıp devlet ve millet hazîn neticelere dûçâr olurdu. O zaman târihimize şan ve şeref katan zaferler, gerçekleşmeyebilirdi. Bu bakımdan Çelebi Mehmed, kendinden sonraki dâsitânî zaferlerin zemînini hazırlamış büyük bir kahraman şahsiyettir.
Çelebi Mehmed o dirâyetli şahsiyettir ki, henüz ondört yaşında iken babasıyla birlikte Ankara savaşına katılmıştı. Bu savaşta Osmanlı ordusunun yarısı demek olan kırkbin kişilik bir kuvvete kumanda etmiş ve üzerlerine fil sürüleriyle saldıran Timur ordusuna karşı sabahtan akşama kadar kılıç sallamıştı1.
(1. Çelebi Mehmed’in, henüz ondört yaşında iken Timur’a karşı takrîbî kırkbin kişilik bir orduya kumandanlık etmesi ve sabahtan akşama kadar kılıç sallaması, mübâlağa sanılmamalıdır. İyice tedkîk edilince görülür ki şehzâdeler, bugün hayâl bile edilemeyecek derecede kudretli bir eğitim görürlerdi. Henüz dört yaş, dört ay ve dört günlükken devrin şeyhülislâmı önünde «besmele» çeker ve bu sûretle tahsîlleri başlardı. Sonra da devrin ilim ve irfân otoriteleri tarafından yetiştirilirlerdi. İleride devlet idâre edecek bir pâdişâh olabileceği dikkate alınarak birçok seçkin şahsiyet tarafından dînî, siyâsî, idârî ve dünyevî bilgilerle techîz edilmeleri sağlandığı gibi genç yaşta Manisa, Amasya, Trabzon gibi ehemmiyetli sancaklarda vâlî sıfatıyla idârî tecrübe sahibi olurlardı.)
O gün Çelebi Sultan Mehmed, babasını son ana kadar askerleriyle birlikte yalnız bırakmadı. Ancak harbin neticesi belli olunca, birtakım ileri görüşlü beylerin ısrarı üzerine geri çekilmek zorunda kaldı.
Babası Bâyezîd Han’ın esâretinden sonra bütün kardeşlerinin bulundukları bölgelerde hükümdarlıklarını ilân etmesi üzerine halkın ekseriyeti, husûsiyle ulemâ ve meşâyıh onu tercih ettiler. Kendisini:
“Dînimize muhâlif iş yapmayacak, ahâlîye zulmetmeyeceksin! Allâh Teâlâ’nın emir ve nehiylerine son derece riâyetkâr olacaksın!..” şartlarıyla dâvet edip başlarına geçmesini istediler.
Çelebi Mehmed de, bu hususda onlara söz vererek sultanlığa adım attı. Ahâlînin büyük yardımları sayesinde Osmanlı mülkünü tek bayrak altında toplamaya muvaffak oldu.
Çelebi Sultan Mehmed, Osmanlı mülkünü tek idâre altında topladıktan sonra devletin yeniden inşâsı için hummâlı bir faâliyet içine girdi. Bunu yaparken de öncekilerin izini takip ile adâletten kıl payı ayrılmamaya riâyet etti. Halktan alınan vergileri azalttı, herkese hüsn-i muâmelede bulundu. Kardeşleriyle mücâdelede bile, evvel emirde iknâ ile hareket etti.
O, ince siyaseti yanında son derece merhamet ve şefkat sahibiydi. Ekseriyâ afv yolunu tutardı. Kendisi Edirne’de iken Bursa’ya girip yağma yapan, câmîleri yıkan ve hattâ merhûm babası Yıldırım’ın kabrini açıp kemiklerini yaktıran Karamanoğlu’nu esîr edince, müslüman kanı dökmek istemediğinden ve yüksek merhametinden dolayı:
“–Ey Karamanoğlu! Ben seni neyleyeyim?” dedi.
Karamanoğlu da:
“–Bâkî ferman sultanımındır.” dedi.
Bunun üzerine Çelebi Mehmed:
“–Gel, bir daha müslümanlara zarar vermeyeceğine dâir yemîn eyle!” dedi.
Karamanoğlu elini göğsüne bastırarak:
“–Bu can, bu tende kaldıkça, Osmanlı’ya sadâkat ve itâattan ayrılmayacağım!..” dedi.
Sultan, bu sözlerinden sonra ona beyliğini yeniden bağışladı. Ancak Karamanoğlu, daha Sultan’ın huzûrundan çıkar çıkmaz, içeri girerken yemîn hîlesi için koynunda saklamış olduğu bir güvercini çıkarıp kafasını kopardı. Sonra da etrafındakilere:
“–Ben bu güvercin üzerine yemîn etmiştim. Artık o öldüğüne göre ettiğim yemînin bir hükmü kalmamıştır…” deyip dîni, sahtekârlığına âlet ederek eski düşmanlığına devam etti.
Sırf bu hâdise bile Çelebi Mehmed’in müslüman Anadolu’ya karşı ne kadar müsâmahakâr davranıp aralarındaki birliğin te’sîsinde ne büyük zorluklara göğüs gerdiğini göstermeye kâfîdir. Ancak bu zorluklara tahammül ve sabrın neticesindeki bereket de aynı derecede büyük olmuştur. Osmanlı’yı yükselten asıl müessir, bu metoddur. Selçuklu’nun yıkılışından sonra teşekkül eden beylikler, onun yerini almak için birbirleriyle kıyasıya mücâdele ederlerken Osmanlılar, coğrafî vaziyetlerinin avantajından da istifâde ederek küffâra dönmüş ve Anadolu’daki post kavgasına iştirâk ve iltifat etmemişlerdir. Anadolu beyliklerinin askerleri ve mümtaz şahsiyetleri, bu kavgada vicdânî bir rahatsızlığa sürüklenmiş ve alttan alta kaçıp Osmanlı beyliğine iltihâk etmişlerdir. Bu da Osmanlı’nın kısa zaman içinde büyük bir güç kazanmasına vesîle olmuştur. Çünkü Osmanlı’da cereyan eden harpler, müslümanlara karşı değildi.
Gerçekten kuruluşundan itibaren yüzü batıya dönük olan Osmanlılar’ın Anadolu’ya karşı takip ettikleri siyâset, arkalarını emniyete almaktan öteye geçmemiştir. Bu yüzdendir ki Anadolu içlerine doğru ilk Osmanlı harekâtı, Yıldırım tarafından, ancak Niğbolu zaferinden sonra vâkî olmuştur.
Osmanlılar’ın bu târihî tutum ve davranışları, birlik ve beraberliğimizi muhâfaza için gerek bizlere ve gerek İslâm âlemine ne kadar zarûrîdir. Müslümanlar arası ihtilaflara karışmayıp mücâdelesini İslâm dışı güçlere tevcîh ve hasredenler, ecdadları gibi büyük bir berekete nâil olacaklardır. Buna göre bugün gerek yurdumuzda ve gerekse âlem-i İslâm’da mü’minler arasında îlân edilmemiş bir mütârekeyi var farzederek hareket etmek, en doğru mücâdele metodudur.
Çelebi Mehmed, bütün varlığıyla teb’asına hizmet eden bir sultandı. Onları huzûrsuz edecek husûsları bertaraf eder, cemiyette sükûneti te’mîne müstesnâ bir gayret sarfederdi. Bu ölçüsü istikâmetinde İzmir’deki Rodos şövalyelerinin müstahkem kulelerini, halkın mâruz kaldığı zulüm ve bunun neticesi ayyuka çıkan şikâyetler dolayısıyla bir gecede yıktırdı. Bunun üzerine şövalyelerin üstâd-ı âzamı Sultan’a gelip bu hareketin Avrupa devletleriyle ve Papa ile harbe sebep sayılabileceğini söyleyerek Pâdişâh’a geri adım attırmak istedi. Sultan Çelebi Mehmed ise, gâyet vakûr bir şekilde şu siyâsî cevabı verdi:
“Ben müslümanlar kadar hıristiyanları da pederâne himâye etmek isterim. Ancak şer ve fesad kazanı hâline gelmiş bulunan İzmir kulelerini yıktırmam zarûrî idi. Çünkü herkesin hakkını tevzî ederek, teb’amın ve ahâlîmin huzûr ve sükûnu yolunda benden bekleneni yerine getirmem iktizâ etmektedir. Sizler, benden -bütün haçlıların karşıma çıkacağını bilsem de- adâlete mugâyir bir iş yapmamı aslâ beklemeyin!..”
Devrindeki en önemli gâilelerinden biri de, Şeyh Bedreddîn1 isyânıdır.
(1. Şeyh ünvanlı bu zât, aslında İslâm’da “ibâhacı” denilen ve kadınları ve malları müşterek kabûl eden ve bugünkü tabirle komünizm denen bâtıl fikirlerin savunucusu olan bir şahsiyettir. Fetret devrinin bulanık havasında gelişme şansını elde etmiş ve başına büyük bir gürûh toplamıştır. Bunlar arasında halefi durumunda ve isyanın liderliğini yürüten Torlak Kemâl lakaplı ve yahûdî asıllı şahsiyet, şâyân-ı dikkattir. Bedreddîn, bu bâtınî dâvânın nazariyyesini; Torlak Kemâl de, aksiyonunu temsîl etmiş ve devleti bir hayli uğraştırmışlardır. Şeyh Bedreddîn, daha önce Rumeli’de Serez yakınlarında Simavna kadılığı yapmış olan bir zatın oğludur. Bundan dolayıdır ki, Bedreddîn-i Simâvî olarak meşhur olmuştur. Komünizm istikâmetindeki düşüncelerinden dolayı Nazım Hikmet’in dikkatini çekip, kaç asır sonra Nazım’ın, onun mücâdelesini “Şeyh Bedreddîn Destânı” adıyla yeniden kaleme alması da, bu şahsiyetin fikrî yapısını açıkça ortaya koymaktadır.)
Şeyh Bedreddîn’in en büyük hedefi, Osmanlı’yı yıkmaktı. Mûsâ Çelebi’nin bilmeden onu kadılığa getirmesi, nüfûzunu epey artırmış bulunduğundan istifâde ile etrafına hayli taraftar topladı ve Çelebi Mehmed’e karşı geniş çapta bir isyân başlattı. Ancak, fetret devrinden yılmış bulunup huzûr ve sükûna ihtiyâcı olan ahâlînin de yardımıyla isyan kısa zamanda bastırıldı. Şeyh Bedreddîn yakalandı ve ulemâdan teşekkül eden bir hey’et önünde muhâkeme edildi. Cezâsı kendisine tâyin ve tasdîk ettirildi ve Heratlı büyük âlim Mevlânâ Haydar’ın fetvâsı ile Serez çarşısında asılarak îdâm edildi.
İlk olarak Yıldırım Bâyezîd devrinde Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’ye gönderilmeye başlanan sürre alayı, Çelebi Mehmed Han devrinde resmîleştirildi. 1413 târihinde gerçekleştirilen ilk resmî sürre alayında Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’ye 14 bin altın gönderilmiştir. İki mübârek beldeye vakfedilen bu hizmet, Osmanlı’daki dînî ve rûhî yapı ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e olan o dâsitânî muhabbet, bağlılık ve ihtirâmı ne kadar güzel sergilemektedir.
Diğer taraftan bu muhabbeti şiirle ebedîleştiren Süleyman Çelebi de, Mevlid-i Şerîf’ini Çelebi Mehmed devrinde kaleme almıştır. Rivâyete göre bir vâiz kürsüde Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in diğer peygamberlerden bir farkı olmadığını ifâde etmişti. Cemâatten bir kimse de:
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ​
“Muhakkak ki biz peygamberlerden bazılarını bazılarından üstün kıldık!” (el-Bakara, 253)
âyet-i celîlesini okuyarak vâizin sözlerine itiraz etti. Bu tartışma aylarca sürdü. Şeyh Edebali Hazretleri’nin torunu olan Süleyman Çelebi de bu tartışmalara son derece üzüldü ve Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz hakkındaki eserini “Vesîletü’n-Necât” (Kurtuluş Vesîlesi) adıyla büyük bir ihlâs ve muhabbetle kaleme aldı. Ondaki bu ihlâs ve muhabbetin bir bereketidir ki, yazmış olduğu eser, birçok mevlidlerin içinde ayrı ve müstesnâ bir yer teşkîl ederek günümüze kadar sürüp gelen bir teselsüle mazhar olmuştur. Elbette ki bu, Süleyman Çelebi’nin ihlâs ve Peygamber muhabbetinin mânevî bir remzidir.
Süleyman Çelebi, I. Murâd devrinde yetişmiş, Yıldırım Bâyezîd zamanında Emîr Sultan Hazretleri’ne intisâb etmiş, Yıldırım Bâyezîd’in saray imamlığını yapmış ve onun vefatından sonra ömrünün sonuna kadar da Ulucâmî imamlığı vazîfesini yürütmüştür.
Devleti, uğradığı en büyük felâketten kısa zamanda çekip çıkarmış, onu eski haşmetine kavuşturmak için gece gündüz gayret ederek çok büyük işler başarmış bulunan Çelebi Mehmed Han, yorucu ve bîtâb düşürücü bir saltanat hayatı yaşamışdı. Kendisinden nakledilen şu söz, bu hakîkati pek âşikâr bir sûrette ifâde eder:
“Çocuk yaşımda öyle belâlar çektim ki, kimse çekmiş değildir…”
Bu ağır çileler dolayısıyla pek genç yaşta ölüm döşeğine yatan Çelebi Mehmed, son nefesinde bile teb’asını ve devletini düşünerek vezirlerine yaptığı son vasıyeti çok ibretlidir:
“–Derhal büyük oğlum Murâd’a haber salın, gelsin! Zîrâ ben şu döşekten artık kurtulamam.. Şâyet Murâd gelmeden ölürsem, sakın ola, vefâtımı kimseye duyurmayın; yoksa bütün memleket birbirine girer, yeniden sel gibi kardeş kanları akmaya başlar!..”
Böylesine ilâhî bir mes’ûliyyetle mücehhez koca Sultan, vefât ettiğinde çok gençti. Vasıyeti üzere cenâzesi, oğlu gelinceye kadar, yâni tam 41 gün bekletildi. Böylece cesediyle bile devlet ve milletine hizmet eden bu pâdişâh, ne mübârek bir sultan olduğunu herkese tasdîk ettirmiş oldu.
Rahmetullâhi Aleyh!
Katıldığı muhârebelerin bir hâtırası olarak vücûdunda kırkdan ziyâde yara taşıyan Çelebi Mehmed hakkında târihçiler şöyle der:
“Gazâlarda almış olduğu yaralar sebebiyle vaktinin ekserisi hastalıkla geçmiştir. Bununla beraber gayretten geri kalmamış ve hizmetleri, Yavuz Sultan Selîm’in ve hem-nâmı olan Fâtih Sultan Mehmed’in icrâatlerinin cihânşümûl zaferleri kadar büyük olmasa da, halli güç ictimâî kargaşayı bertaraf etmekteki dirâyeti sebebiyle onlar ayarında bir şahsiyettir. Çünkü buhran ve fitneyle darmadağın bir vaziyette ele aldığı devleti, tâkatlerin yetmeyeceği mihnet ve meşakkatlere katlanarak selâmete ulaştırmakla Osmanlı’nın ikinci kurucusu namıyla yâd edilmeye hak kazanmıştır. Birçok hayrâtın inşâsına vesîle olmuştur. Bursa’da yaptırdığı câmî, medrese, imâret ve Yeşil Türbesi hem san’at hem hayır eserleridir.”
Bursa, Osmanlı’nın huzûr ve sükûnunu, İstanbul ise, ihtişâmını remzeden eserlerle doludur. Huzûr ve sükûnun remzi olan Bursa’da bu vasıfla en mütemâyiz yer, Çelebi Mehmed’in türbesi ve Câmî-i Şerîf’i civârıdır. Denilebilir ki, bu büyük hükümdarın “Yeşil Türbe” nâmıyla yâd olunan türbesi ve civârı, coşkun yeşillikle birlikte mânevî atmosferiyle cennet bahçelerinden bir bahçe gibidir.
Şâir, Bursa’da hissettiği mânevî hazzı ne güzel dile getirir:
Başındayım sanki mûcizenin
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billûr bir âvîze Bursa’da zaman…
Yeşil Türbe’sini gezdik dün akşam.
Duyduk bir mûsikî gibi zamandan
Çinilere sinmiş Kur’ân sesini.
Çelebi Mehmed’in yaptırdığı eserlerin kitâbelerinde kendisi hakkında şu ibâreler yer almaktadır:
Şarkın ve garbın pâdişâhı,
Arab ve Acem’in hâkânı,
Rabbü’l-âlemînin te’yîdiyle müeyyed,
Dînin ve dünyânın yardımcısı,
Sultânü’l-a’zam…
Yâ Rabb! Çelebi Mehmed Han’ın kalbini tezyîn ile ümmeti birleştirip bütünleştiren vahdet rûh ve şuûrunu yirmibirinci asrın eşiğine hâlâ dağınık vaziyette adım atan ümmet-i Muhammed’e aynı ihtişâmla nasîb eyle!
Âmîn!..
 

MURATS44

Özel Üye
SULTAN II. MURÂD HAN (1404-1451) Haçlıları Titreten İslâm’ın Kılıncı;Zaferden Zafere Koşan Pâdişâh SULTAN II. MURÂD HAN
Altıncı Osmanlı pâdişâhıdır.
Babasının vefatı üzerine tahta geçen II. Murâd, o sırada 18 yaşındaydı. Yaptığı ilk icrâati, babasının cenazesini Yeşil Câmî türbesine defnettirmek oldu1.
(1. Zîrâ Osmanlılar’da tahta çıkan pâdişâhın ilk emri, selefinin defni idi.)
Cenâzenin defninden birgün sonra, Yıldırım Han’ın damadı olan Emîr Sultan Buhârî Hazretleri, II. Murâd’a kılıç kuşandırdı. Böylece, yüzyıllarca devam edecek kılıç kuşanma merasimlerinin ilki, bir mânâ sultanı tarafından gerçekleştirilmiş oldu.
Osmanlılar’da pâdişâhlık alâmeti taç değildir. Her ne kadar lakab olarak “tâc-dâr” kelimesi, resmî metinlerde geçerse de, bir pâdişâhın pâdişâhlığı, bey’at ve kılıç kuşanma ile gerçekleşirdi. Bu, 36. Osmanlı pâdişâhı olan Sultan Vahîdüddîn’e kadar hep böyle devam etmiştir.
İstanbul’un fethinden sonra kılıç kuşanma mahalli, Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin türbesi idi. Bunun için yapılan merasime “kılıç alayı” denirdi.
Yeni pâdişâhın taktığı kılıç, Topkapı Saray-ı Hümâyûnu’nda muhâfaza edilen Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-’a âid kılıçtı. Bu kılıcı, pâdişâha devrin en mûteber dîn adamı takar, sonra da cehrî bir duâ ile pâdişâh tebrîk edilirdi. Ecnebîlerin tebrîkleri için Edirnekapı surlarının iç tarafına bir otağ-ı hümâyûn kurulurdu. Çünkü 1839 “Tanzimat Fermanı”na kadar Eyüp havâlîsine gayr-i müslim ayağı bastırılmazdı. Çünkü bu havâlîde bilinen ve bilinmeyen birçok sahâbî medfûndur. Yâni bu arâzî, mübârek sahâbî kanlarıyla sulanmış ve onlara meşhed olmuştu.
Pâdişâh, ecnebîlerin tebriklerini kabûl ettikten sonra yeniçeri kışlalarına giderdi. Yeniçeri kışlaları, Zeyrek ve Şehzâdebaşı’ndan başlar, Karaköy’e kadar uzanırdı. Merkez binâ Karaköy’deydi. “Orta” tabiriyle ifâde edilen yeniçeri tabur veya tümenlerinin bir numaralı askeri pâdişâhtı. Yeniçeri ordusu, bir nevî hassa ordusu mevkîinde idi.
Sistemin mükemmelliğine bakınız ki, hepsi birer devşirme olan yeniçeriler, pâdişâh muhâfızı mevkîinde bulunurlar ve doğdukları topraklara doğru her yaz yapılacak cihâd seferleri için dâimâ büyük bir heyecan içinde hazır bulunurlardı. Doğdukları topraklara, i’lâ-yı kelimetullâh gâye ve aşkıyla fütûhâta giderlerdi. Bunun en câlib-i dikkat tezâhürü de, bu kılıç kuşanma merasiminde ortaya çıkardı.
Ecnebî tebrîklerini kabul ettikten sonra yeniçeri kışlalarının merkez binâsına gelen pâdişâha, yeniçeri ağası, bir kupa şerbet ikrâm ederdi. Hazır olan kesedar da, boşalan kupayı altınla doldururdu. Yeniçeri ağası, bunu alıp geri geri huzurdan çekilirken:
“–Asker kullarının siz Pâdişâh Hazretleri’nden niyâzı oldur ki, ilk seferimiz Batı Roma üzerine ola!..” derdi.
Pâdişâh da:
“–İnşâallâh!..” sözüyle bu talebe iştirâk ederdi.
Ardından bütün askerler hep bir ağızdan:
“–İnşâallâh!..” diye bağırır ve böylece merâsim biterdi.
Bu an’ane de, 1826 yılında yeniçeriliğin ilgasına kadar hep böyle devam etmiştir.
Sultan II. Murâd Han’ın devrinde başlamış olan bu kılıç kuşanma merasiminin üzerinde durulması gereken iki nokta vardır:
1. Pâdişâhlar, hükümdarlığın vakar ve heybetini muhâfaza etmek ve bir suikasde dûçâr olmamak için tek başlarına yemek yerlerdi ve yemekleri de kurşunla mühürlenmiş kapalı kaplarda gelirdi. Pâdişâh yemeğinden mes’ûl olan aşçıbaşı, şahsî mührü ile bunları mühürlerdi. Yukarıdaki misâlde görüldüğü üzere yeni pâdişâhlar, kılıç kuşanma merasiminin sonunda yalnız yeniçeri ağasının sunduğu şerbeti içmekte beis görmezlerdi. Aslen devşirme olan bir topluluğa karşı gösterilen bu itimâd, aynı zamanda sistemin mükemmelliğinin bir tezâhürüdür. Zîrâ Osmanlı’nın devamını sağlayan temel sâiklerden biri de, içindeki muhtelif unsurları hak, adâlet, muhabbet ve îmân heyecanıyla dolu bir Osmanlı potasında eritmesidir.
2. Osmanlılar, uzun asırları dolduran fütûhâtı, mevhûm bir «kızılelma» idealiyle dâimâ canlı tutmuşlardır. İstanbul’un fethinden sonra kızılelma, Batı Roma olmuştur. 1828’de Ruslar’ın doğu cephesinde Bayburt’a, batı cephesinde de Edirne’ye sarkmaları gibi hazîn hâdiseler hatırlanırsa, bundan iki sene öncesine kadar pâdişâh ile askerinin ilk seferin Batı Roma üzerine olmasına dâir ahitleşmelerinin ne kadar ehemmiyetli olduğu anlaşılır.
II. Murâd Han tahta geçince, Bizans imparatoru, onun cülûsunu tebrikle beraber Sultan’ın kardeşlerinin kendilerine verilmesini istemek gibi bir küstahlıkta bulundu. Gûyâ onların tahsîl ve terbiyelerine îtinâ edecekti ve gûyâ II. Murâd Han, bu şekilde huzûr ve sükûn içinde olacaktı. Hakîkatte ise, şehzâdeleri rehin gibi tutarak Osmanlı’nın muhtemel bir fetih hamlesinden korunmak istiyordu.
Bu sahte ve yakışıksız teklîfe karşı Sultan II. Murâd’ın cevabı gâyet vakur ve kesin oldu. Bâyezîd Paşa vasıtasıyla Bizans elçilerine şöyle dedi:
“–Bizans hükümdarına söyleyiniz! Bir müslüman evlâdının gayr-i müslimler nezdinde terbiye edilmesi, şerîat-i Muhammediyye’ye muvâfık değildir. Yine hükümdarınıza söyleyin ki, bir daha bu tür talepleriyle dostâne münâsebetlerimizi ihlâl eylemesin!..”
II. Murâd Han’ın bu davranışı üzerine Bizans, elinde bulundurduğu Şehzâde Mustafa’yı (pâdişâhın amcasını) tahrîk ederek Osmanlı’yı parçalamak istediyse de, muvaffak olamadı. Düzmece Mustafa olarak târihe geçen hâdise, kısa zamanda mânevî yardımların da vâkî olmasıyla bertaraf edildi. Bu mânevî yardımı Emîr Buhârî Hazretleri şöyle anlatır:
“Pâdişâhlık Sultan Murâd Han’dan alınmıştı. Hazret-i Habîbullâh ile üç defa buluştum. Tazarrû ve niyâz edip ayağına düştüm. Sultan Murâd’ın saltanatta bırakılmasını istirhâm eyledim…”
Bu duâ ve himmetin bir bereketidir ki, o esnâda büyük ve güçlü bir ordu ile II. Murâd Han’ın karşısına çıkmış bulunan Şehzâde Mustafa’da şiddetli bir burun kanaması hastalığı peydâ oldu. Öyle ki, burnundan akan bu kan üç gün üç gece durdurulamadı ve şehzâdeyi ölüm derecesinde mecalsiz bıraktı. Onun bu hâlini gören etrafındakilerin birçoğu da II. Murâd Han’ın tarafına geçti. Nihâyet Şehzâde Mustafa, savaşta muvaffak olamayacak bir hâle düştü ve kolaylıkla bertaraf edildi.
Bundan sonra II. Murâd, -Düzmece Mustafâ hâdisesi dâhil- Bizans’ın yapmış olduğu sayısız entrikalara son vermek, husûsiyle Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in müjdesine mazhar olabilmek niyet ve azmiyle İstanbul’u kuşattı. Sur dışındaki bütün Bizans topraklarını daha evvel ele geçirmişti.
Muhâsaraya Emîr Sultan Hazretleri de 500 müridiyle iltihâk etti. Daha birçok meşâyıh ve mânâ erlerinin iştirâk ettiği bu kuşatma, dört ay sürdü. Ancak o sırada biraz da Bizans’ın tahrikleriyle Anadolu’da patlak veren gâileler dolayısıyla yine kesin neticeye varılamadı.
Bununla birlikte II. Murâd Han, devleti Yıldırım devrindeki o büyük ihtişâma ulaştırdı, hattâ daha da ileriye götürdü. Bu yolda hem kuvvet ve kudret, hem de irâde ve basîretiyle hareket ederek kısa zamanda bir bir hedeflerine ulaşmayı başardı. Anadolu’daki birliği te’mînde hayli mühim adımlar attığı gibi Avrupa’da da eski fütûhâtı aynı canlılıkla devam ettirip Osmanlı’yı dünyânın en büyük devleti hâline getirdi.
Artık devletini böylesine bir ihtişâma yükselten II. Murâd Han’ın önüne harp etmek için çıkan krallar bile canlarını kurtarmak endişesiyle çâreyi kaçmakta buluyorlardı. Bir defasında II. Murâd’a yenik düşen Alman kralı, atına atladığı gibi savaş alanını terketti ve kendisini emîn hissettiği bir yere varana kadar hiç durmadan kaçtı.
Bu ihtişâma rağmen Sultan II. Murâd’ın takip ettiği siyâset, gayet akıllıca ve yerli yerinceydi. Aşağıdaki hâdise, O’nun ince siyasetinin dâhiyâne bir misâlidir:
Yıldırım Bâyezîd’i Ankara’da mağlûb eden Timur, Osmanlı’yı ancak birkaç yıl sürecek bir haraca bağlamıştı. Ondan sonra İlhanlılar, Timur’un yerine kendilerinin kaldığını söyleyerek bu haracı almaya devam ettiler. Bu haraç, II. Murâd Han’a kadar verilmişti. II. Murâd zamanında tamamen toparlanıp güçlenmiş olan Osmanlı’nın paşaları, Sultan’a:
“–Pâdişâhım! Bunlara ne diye haraç veriyoruz? Artık başımızdan defedelim!..” dediler.
Son derece akıllı ve firâsetli bir Sultan olan II. Murâd, bu hissî talebe şu ibretli cevabı verdi:
“–Onlar bizim yükselişimizin ve şu anki kudretimizin farkında değiller. Şâyet şimdi biz, istedikleri parayı onlara vermezsek, giderler; sıradan da olsa bir ordu toplayıp üzerimize gelirler. Gerçi mağlûb olurlar, ama müslüman kanı akar… Dolayısıyla siz onlara istedikleri parayı şu an için verin! Zîrâ para için müslüman kanı akıtmak istemem!
Ancak İlhanlı elçilerine öyle gösteriler yapın ve ordumuzun ihtişâmını seyrettirin ki, sahip olduğumuz kuvvet ve kudretin farkına varsınlar da bir daha kendilerinden çok üstün olduğu muhakkak olan bu devlet-i aliyyeden haraç isteme cür’et ve cesâretini gösteremesinler!..”
Gerçekten de netice, II. Murâd Han’ın beyan ettiği şekilde tahakkuk etti.
Bu siyâsî incelik, ne kadar büyük bir dehâyı ve İslâmî bir hassasiyeti sergilemektedir. Müslüman kanı akmasın diye, galip gelinecek bir harbi çok mâhirâne bir sûrette bertaraf edebilmek, elbette ki Allâh yolunda duyulan pek yüce bir mes’ûliyyetin parlak bir tezâhürüdür. İşte Osmanlı’yı yücelten en müessir âmillerden biri de bu zihniyettir!
II. Murâd Han, oğlu Fâtih’in doğumu yaklaşınca sabaha kadar uyumamış, gece boyunca Kur’ân-ı Kerîm okumuş ve doğacak çocuğun müjdesini beklemişti. Tam Sûre-i Feth’i okuyordu ki, beklediği müjde geldi:
“–Sultanım! Müjdeler olsun, bir oğlunuz oldu.” dediler.
Sultan Murâd Han, gayr-i ihtiyârî bir şekilde:
“–Elhamdülillâh, ravza-i Murâd’da bir gül-i Muhammedî açtı.” dedi.
Adını Mehmed koydu. Ve:
“–Bu şehzâde Mehmed’in kudûmü şânına, âleme gülâb-ı meserret saçılsın!” diye fermân eyledi.
Doğumuyla kendisini son derece sürûra garkeden bu şehzâdesini mükemmel bir eğitime tâbî tutarak onun, her bakımdan müstesnâ bir şekilde yetişmesini sağladı. Öyle ki II. Mehmed, oniki yaşında iken bile tahta oturtulabilecek bir seviyeye gelmişti. Nitekim oğlundaki bu seviye ve istîdâdı gören Sultan II. Murâd Han, büyük bir sır ve ferâgatle tahtı ona bırakıp kendisi Manisa’da uzlete çekildi.
Sultan II. Murâd Han’ın tahtı oğluna bırakması, târihin en mühim hâdiselerindendir. Bu ferâgatin en büyük hikmeti, Sultan’ın derviş meşreb bir tabîate sahip bulunması yanında İstanbul’un fethini sağlığında görmeyi murâd etmesi idi. Zîrâ Sultan II. Murâd Han da, İstanbul’u alıp gülzâr yapmak iştiyâkı ile yanan bir pâdişahdı ve bu hususda fethin tahakkuku için büyük bir gayret sarfediyordu. Tâ ki Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri ile görüşene kadar bu istikâmetteki gayret ve hamlesi devam etti. Ancak o büyük Allâh dostunun İstanbul’un fethi ile alâkalı işâretlerini alıp feth-i mübîn’in, evlâdı Mehmed tarafından gerçekleştirileceğini öğrenince, bu mâlumatı cân ü gönülden tasdîk ile bu yoldaki siyâsetini yeniden düzenledi. Ancak fethi hayatta iken görmek iştiyâkının ağır basması üzerine tahtı o sırada henüz oniki yaşında bulunan oğlu Mehmed’e bıraktı.
Sultan II. Murâd Han ile devrin büyük mânâ sultanlarından olan Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’nin görüşme ve mükâlemeleri rivâyetlere göre şöyle olmuştur:
Hakk dostlarından Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’nin feyizli ve bereketli irşâdları neticesinde etrafında toplanan mürîdân hayli çoğalmıştı. Hazret-i Pîr’in ismi, Ankara dışına taşmış, bütün memlekete yayılmıştı. Ancak kendisini son derece sevenler olduğu gibi hased eden kimseler de vardı. Nitekim bu hasedçilerden bazıları, onun mübârek adını duyup da kendisini merak eden Sultan II. Murâd Han’a Hacı Bayram-ı Velî -kuddise sirruh- hakkında yanlış mâlûmâtlar verdiler. Fakat Sultan’ın, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’ni sevenlerden de aldığı birtakım bilgiler vardı. Dolayısıyla Hazret-i Pîr için söylenen: «Devlet aleyhine adam topluyor!» hezeyanına kapılmayıp: «Oldukça çok sayıda mürîdânı vardır. Bunlar tarlalarda çalışır ve fakîr-fukarâya yardımda bulunurlar.» şeklinde aldığı mâlûmâtı da göz önünde bulundurarak hareket etti:
“–Sakın hürmette kusur etmeyesiniz!” diyerek Hacı Bayram-ı Velî’ye iki elçi gönderdi ve Onu Edirne’ye dâvet etti.
Gelen elçilerden mânen haberdar olarak onları Ankara’nın girişinde talebesi Akşemseddîn ile birlikte karşılayan Hacı Bayram-ı Velî, Sultan’ın dâvetini kabûl etti. Yine Akşemseddîn ile birlikte Edirne’ye geldiğinde de, Sultan tarafından büyük bir tâzimle karşılandı. II. Murâd, zarûret dolayısıyla pâyitahta çağırmak durumunda kaldığı bu büyük velîye:
“–Efendim, sizlere hayli zahmetler verdik!” dedi.
Hacı Bayram-ı Velî, Sultan’ın bu ifâdesine:
“–Güzel ve bereketli neticelerde sebepler ve zahmetler yok olur…” mukâbelesinde bulundu.
Bu büyük pîr ile Sultan, uzun uzun sohbetler yaptılar. II. Murâd Han, Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri’ne muhtelif ve derûnî suâller sordu. Aldığı cevaplar karşısında son derece memnûn kalarak ayağa kalktı ve Hazret-i Pîr’in ellerine sarıldı; öpmek istedi. Ancak Hacı Bayram-ı Velî, ellerini çekti ve Sultan’a şöyle dedi:
“–Siz müslümanların dünyâ işlerini çekip çeviren devletlü bir sultansınız.. İşiniz devlete ve millete nizâm vermektir. Bizim dahî işimiz ise, ahalîyi bu devlete lâyık kılmaktır. Sizlere duâcıyız. Biz halka hizmeti büyük bir ibâdet sayarız. Size gelince büyük dedenizin buyurduğu «Cihâdı terketmeyiniz!» düstûruna uyduğunuz takdirde fütûhâtınız genişleyecek, birgün Roma topraklarını da tamamen ele geçireceksiniz!..”
II. Murâd Han ile bu büyük Allâh dostu arasında âdetâ bir şeyh-mürîd alâkası başladı. Sultan, O’nun sohbetinde erimiş, pâdişâhlık kisvesinden sıyrılarak samîmî bir mürîd durumuna gelmişti.
Osmanlı pâdişâhlarının birinciden sonuncuya kadar hemen hepsi, âlim, şâir, san’atkâr ve mutasavvıf idiler. Hemen her pâdişâh, devrin en mûteber meşâyıhından birine intisâb eder ve onun irşâdıyla yürürdü. Zâhirdeki ihtişam ve muzafferiyetlerin arkasında böyle bir mânevî dünyâ ve destek, dâimâ mevcûd olagelmiştir.
Sultan II. Murâd Han da, devletinin kazandığı ihtişama rağmen son derece mahviyetkâr bir şahsiyetti. Zâhir iklîminde olduğu kadar mânevî âlemde de sultandı. O’nun Hacı Bayram-ı Velî ile şu görüşmesi ve koca bir devletin reisliğinden ferâgat-ı nefs göstererek ayrılabilmesi de, bu mânevî sultanlığın bir tezâhürüdür.
II. Murâd Han ve Hacı Bayram-ı Velî görüşürlerken içeriye bir beşik getirdiler. Hacı Bayram-ı Velî, beşiğe baktı ve herkesin işiteceği bir sesle Fetih Sûresi’ni okumaya başladı.
Herkes hayretler içinde kaldı. Henüz beşikte kimin bulunduğuna bakılmadan Fetih Sûresi’nin okunmasına bir mânâ veremediler. Sûreyi bitirdikten sonra Sultan Murâd Han’a dönen Hacı Bayram-ı Velî:
“–Siz bir zât-ı kâmilsiniz. Şehzâdeniz için okuduğunuz o güzel mısrâı tekrar okur musunuz?” dedi.
Zaten hayretler içinde bulunan II. Murâd, ikinci bir hayretle Hazret-i Pîr’e baktı. Bu şiiri kimseye okumadığı halde Hacı Bayram-ı Velî’nin ona işâret etmesindeki mânâyı kavramaya çalışarak oğlunun doğumunda gönlünden kopan o meşhûr mısrâı okudu:
“Ravza-i Murâd’da bir gül-i Muhammedî açtı!..”
Bu mısrâı terennümden sonra susan Sultan, ne kadar büyük bir velî ile musâhabet ettiğini ve onun âlî derecesini düşünerek gönlünden Cenâb-ı Hakk’a şükreyledi. Susmuştu, çünkü karşısındaki Allâh dostunun serpeceği mâneviyyat incilerini toplamanın fazîlet ve kazancının idrâki içindeydi. Nitekim O’nun sükûtuyla Hacı Bayram Hazretleri, mütebessim bir çehre ile başını mânîdar bir şekilde salladı ve gözlerini bir noktaya dikerek konuşmaya başladı:
“–Sultanım! Bâyezîd Han ve sizin İstanbul’u muhâsaranız zamanında elden gelen her şey yapılmıştır. Buna rağmen fethin nasîb olmayışı, onun vaktinin henüz gelmemiş bulunmasındandır. Çünkü her şey, Allâh’ın takdîriyle belli bir zamana rehnolunmuştur…” dedi.
Sultan II. Murâd Han, konuşmanın burasında gayr-i ihtiyârî olarak:
“–Acabâ takdîr-i ilâhî, feth-i mübîn husûsunda kime yâr olacak? Acabâ bu şeref bana nasîb olur mu?!.” diye sordu.
Hacı Bayram-ı Velî konuşmasına şöyle devam etti:
“–Sultanım! İstanbul’u fethetmek size nasîb olmayacak. Evet, o mübârek belde elbette fetholunacaktır, fakat bunu ben dahî göremeyeceğim. O belde-i tayyibenin fethi, sizin şu beşikteki gül-i Muhammedîniz ile bizim köse Akşemseddîn’e nasîb olacaktır.” dedi.
Huzurda bulunan herkesin gözlerinden inci tanesi gibi yaşlar dökülmeye başlamış, gönüller, büyük bir mânevî heyecan ve vecd ile dolup taşmıştı. Hacı Bayram-ı Velî, suâller kendisine daha tevcîh edilmeden onları cevaplandırmış ve bu mânevî ziyâfet başta Sultan olmak üzere herkesi mesrûr eylemişti. Hacı Bayram-ı Velî, son olarak Sultan’a:
“–Sultanım! Mehmedimiz’i hocasına, yâni Akşemseddîn’e bırakmak gerek! Zîrâ biz dahî onun liyâkatini bilenlerdeniz!..” diyerek sözlerini bitirdi.
Geleceğin büyük fâtihini yetiştirecek olan Akşemseddîn, büyük bir edeble başını önüne indirdi. Tevâzû ve mahviyet deryâsında kaybolup gitti.
Bundan sonra II. Murâd Han, hep oğlu Mehmed’in yolunu gözlemeye başladı. Şehzâde oniki yaşına gelince, saltanatı ona bıraktı. Zîrâ İstanbul’un fethini görme arzusu iyice şiddetlenmiş, bu yolda batıdan gelecek tehlikeleri ise, yaptığı anlaşmalarla bertaraf etmişti.
Sultan II. Murâd Han, saltanattan ferâgat ile Manisa’ya çekilirken de bu işi sırf Allâh rızâsı istikâmetinde yaptığını beyân sadedinde şu beyti terennüm ediyordu:
Varalım bir iki gün zikredelim Mevlâ’yı,
Bize ısmarladılar mı bu yalan dünyâyı…
Bütün bunlar gösteriyor ki, II. Murâd’ın tahttan ferâgatinin en büyük âmili, Hacı Bayram Velî’nin müjdelediği ve oğluna nasîb olacak olan feth-i mübîni görmekti. Nitekim Osman Gâzî’den beri devam edegelen «İstanbul’u aç, gülzâr yap!» nasîhati üzere II. Murâd Han’ın oğlu Mehmed’e:
“–Oğlum, İstanbul’u fetheyleyesin!..” diye vasıyet etmesi de, O’ndaki bu arzu ve talebin şiddet derecesini göstermeye kâfîdir.
Ancak II. Murâd’ın, tahtı oniki yaşındaki oğlu II. Mehmed’e bırakması, bütün Osmanlı düşmanlarını harekete geçirdi. Hattâ Karamanoğlu, Macar kralına bir mektup yazarak:
“Türk’e bundan daha a’lâ bir fırsat bulamazsın! Zîrâ Osmanoğlu deli olup oniki yaşındaki oğlunu tahta geçirdi. Siz oradan ben buradan Osmanlı’nın işini bitirelim.” dedi.
Sultan Murâd Han’la on yıllık anlaşma yapmış bulunan Macaristan kralı da, aynı fâsid düşünceler içinde olduğundan gûyâ bu bulunmaz fırsatı değerlendirmek istedi. Anlaşmanın daha mürekkebi bile kurumamıştı ki, o, bundan caymanın çârelerini aramaya başladı. Zîrâ İncîl üzerine el basarak yemîn etmişlerdi. Bundan dolayı papalıktan fetvâ istediler. Verilen fetvâda:
“Türkler, Hazret-i Îsâ’nın ulûhiyyetini inkâr ettikleri için -hâşâ- kâfirdirler. Kâfirler ile -velev- İncîl üzerine yemîn edilerek anlaşma yapılsa bile bundan dönmek câizdir!” deniliyordu.
Bunun üzerine müslümanlara karşı yapılan yemînin bir hükmü olmadığı yolunda fetvâyı alan Macaristan kralı, büyük bir müttefik haçlı ordusu teşekkül ettirerek Osmanlı hudûdlarına saldırdı. Hızla içerilere doğru ilerlemeye başladı.
O sırada onüç yaşına girmiş bulunan zekî pâdişâh II. Mehmed, dîvânı toplayıp durumu değerlendirdi ve babasını tahta çağırmaya karar verdi. Karar, bir hey’etle II. Murâd’a bildirildiğinde o mütevâzî insan bunu kabûle yanaşmadı:
“–Oğlumuz Mehmed’e pâdişâhlığı vermekten maksadımız, kalan ömrümüzü ibâdât ü tâat üzre geçirmektir. Eğer sahip olduğu pâdişâhlık kendisine lâzımsa, dîn ve devleti muhâfaza eylesin!..” dedi.
Bunun üzerine oğlu II. Mehmed, babası II. Murâd’a şu meşhûr târihî cevabı gönderdi:
“–Devletlü babam! Dîn ve devlet tehlikededir. Eğer pâdişâh iseniz, buyurun ordunuzun başına geçin!.. Yok eğer pâdişâh ben isem, sizi, orduma başkumandan olarak nasb ve tâyin eyliyorum!..”
Bunun üzerine II. Murâd, mecbûren oğlunun dâvetine icâbet eyleyerek derhal harekete geçti. Çok kısa bir zaman içerisinde de muhteşem bir orduyla Varna Meydanı’nda düşmanın karşısına çıktı. Haçlılar, bu âni ve hızla gelişen seyir karşısında şaşırdılar ve karşılarında II. Murâd’ın kumandanlığında güçlü bir Osmanlı ordusunu görünce iliklerine kadar ürperdiler.
Seferden evvel Murâd Han, iki rek’at namaz kılıp ellerini semâya kaldırdı ve cân ü gönülden şu duâyı yaptı:
“Yâ İlâhî! Senin rızân için buraya kadar gelmiş bulunan şu mü’min kullarını, benim günâhımın çokluğu yüzünden küffâr elinde zebûn eyleme! Habîb’inin hürmeti için şu ümmeti muhâfaza eyle; mansûr ve muzaffer kıl!..”
Ardından düşmanlarının hâinliklerini askerlerine göstermek maksadıyla ve yemîninden dönenleri Allâh’ın cezâlandıracağını ifâde etmek için Szegedin muâhedesini bir mızrağın ucuna astırdı.
Çok şiddetli başlayan harp, Osmanlı’nın kesin gâlibiyyeti ile neticelendi. Düşman perîşân edilmiş, Macar kralı da öldürülmüştü. Pâdişâh, ibret-i âlem olması için kralın başını kestirdi ve muâhedenin asılı olduğu mızrağa geçirtti. O gün «Ahdinde durmayanların, Hakk tarafından cezâsı işte budur!» nidâları Varna’yı inletti; ardından dalga dalga yayılarak bütün Avrupa’yı titretti.
Varna meydan muhârebesi neticesinde Avrupa’da birçok mühim yerler ele geçirilmiş ve yüzyıllar boyu Osmanlılar’ın hâkimiyetinde kalmıştır. Bu zaferle II. Murâd, Osmanlılar’ı eski haşmetine ulaştırmıştır.
Sultan, savaştan sonra harp alanını gezerken düşman ölülerinin çoğunlukla genç olduğunu gördü. Yanında kendisine refâkat eden Azap Bey’e dönerek şöyle dedi:
“–Azap! Bu kadar ölünün arasında hiç ihtiyar yok! Bu ne acep bir iştir ki, aralarında saçı-sakalı aklaşmış bir kul göremiyorum.”
Azap Bey, pâdişâhın söylemek istediği ince nükteyi kavrayarak:
“–Evet pâdişâhım! İçlerinde hiç ak sakallı yok.. Zâten olsaydı, böyle bir harbe cür’et ederler de başlarına hiç bu felâket gelir miydi?!. Sultanım! Belli ki onların yaşlıları, merhûm Yıldırım Han’dan aldıkları dersin tecrübesiyle bu harbe katılmamışlar!..” dedi.
Zaferden sonra II. Murâd, bir fetih-nâme yazarak bunu her tarafa gönderdi. Haçlılara karşı kazanılan bu fetih, bütün İslâm beldelerinde büyük bir sevinçle karşılandı. Hattâ Mısır Memlük Sultanı, cum’a hutbesinde halîfenin isminden sonra kendi ismini okutturmayıp Sultan Murâd’ın ismini okutmak sûretiyle takdîr ve sevincini izhâr eyledi.
II. Murâd’ın yazdığı Varna fetih-nâmesi şöyledir:
“Nîmet ve ihsânlarıyla bütün varlıkları kuşatan Allâh Teâlâ Hazretleri, müslümanları idâre edip onların mes’elelerini halletmek ve müşkilâtlarını defetmek vazîfesini yerine getirerek onları rahat ve huzûra kavuşturmayı bizim hükümdarlığımıza bağışladı. Rabbânî inâyeti, sübhânî himâyesiyle de devletimizi sarsılmaz, saltanatımızı köklü ve muhkem, memleketimizin nizâmını âhenkli eyledi. Bizlerin de bu hizmetlerde izzetli olduğu kadar merhamet sahibi olmamızı diledi. Her vakit ve ânımızda bizlere türlü yardımlarını tecellî ettirdi. Bizleri, ilim, irfân ve basîret sahibi, merhametli ve cömert kıldı. Ankebût Sûresi’nin 69. âyet-i kerîmesindeki ilâhî fermanını gönlümüze yerleştirdi. Ayrıca Âl-i İmrân Sûresi’nin 169. âyet-i kerîmesindeki:
«Allâh yolunda öldürülenleri ölülerden saymayınız! Onlar diridirler. Rabblerinin katında rızıklandırılırlar. Fazlı ve keremi ile Rabblerinden gelen nîmetler sayesinde huzûr ve ferahlık içindedirler. Fakat siz anlamazsınız!..» müjdelerine mazhar eyledi.
Bizler de O’nun ebedî ve sayısız ihsanlarının şükrünü yerine getirebilmek için bütün günlerimizi, senelerimizi, İslâm dînine hizmete, Allâh Teâlâ’nın bize emâneti olan insanları rûh, düşünce, beden ve dünyâlık bakımından seâdet ve selâmete kavuşturmaya adadık. İnsanlığın dünyevî ve uhrevî huzur ve seâdeti, yalnız İslâm dînine uymakla tahakkuk edebileceğinden, biz de bütün ömrümüzü, her şeyimizi Muhammed Mustafâ -aleyhisselâm-’ın dînini, sancağını yüceltmeye, O’nun dînini bütün insanlara ulaştırmaya, O’nun sünnet-i seniyyesini yayıp canlandırmaya hasreyledik.
Dünyâda yegâne gâyemiz ve maksadımız, hâlisâne olarak budur. Bu hâlis niyet ile beldeler zaptederek, Allâh Teâlâ’nın kullarının dertlerine çâre, yaralarına merhem ulaştırdık. Allâh yolunda cihâd için gerekli her türlü âlet, edevat ve silâhın en iyisini hazırlayıp yeryüzünde fitne ve fesad çıkaranlar ile harp edebilmemiz için lâzım gelen her şeyi te’mînde dakika gecikmedik; bir ânımızı boş yere harcamadık; idâremiz ve mes’ûliyetimiz altında bulunan her çeşit millet ve insana adâlet ve insâf ile muâmelede aslâ kusur etmedik. Dâimâ şefkat ve merhamet duyguları ile davrandık. Bu mübârek devletin kuruluşundan şu âna gelinceye kadar niyet ve hâlimiz hep böyle olmuştur. Bizim hükümdarlığımızın altında milyonlarca insan seâdete kavuştu; huzûr ve refâh, adâlet ve şefkat ile muâmele gördü. Mübârek kılıcımızı ve her türlü silâhı, inatçı, hâin, ahmak dîn düşmanlarına ve yere batasıca küffâr üzerine sevkettik. Cenâb-ı Hakk o alçakların başarılarını yerle bir etsin! Mağlûbiyet ve her çöküntüyü başlarına yıksın! Öyle ki, o mel’ûnlardan tek bir tanesi şu yeryüzünde kalmayıp, eserleri ile birlikte yok olsunlar…
Netice olarak, bütün âleme, bütün müslümanlara gerekli olan şudur ki, bu büyük fethi bildiren fetih-nâmeyi minberlerde bütün müslümanlara îlân edip bildireler. Allâh Teâlâ’nın bu muazzam nîmetini düşünüp kıymetini iyi anlayarak güçleri ve imkânları nisbetinde Cenâb-ı Hakk’a şükredeler. Hayır ve hasenât işleyip sadakalar vereler ki Allâh Teâlâ, dîn-i İslâm’a yaptığı bu yardımı arttırsın!. Dînimizi ve devletimizi daha muhkem hâle getirsin! Bizi bu seâdetten ayırmasın!
Bu fetih, bütün müslümanlara bildirilsin; seâdet ve devletimizin devamı için duâ buyursunlar. Duâdan aslâ geri durmasınlar.
Vesselâm!..”
Varna muhârebesini âdetâ oğlu II. Mehmed’in tâyin ettiği bir başkumandan sıfatıyla kazanan II. Murâd, zaferin ardından Edirne’ye döndü. Bir sene sonra tekrar saltanattan ferâgat ederek yine Manisa’daki uzletgâhına çekildi. Ancak başta II. Mehmed ve diğer devlet ricâlinin ısrârı üzerine üçüncü defa devletin başına geçmek zorunda kaldı.
II. Murâd Han’ın, oğlu II. Mehmed’i ısrarla tahta geçirmesindeki sebeplerinden biri de, onda gördüğü büyük istîdâdlardır. Zîrâ Şehzâde Mehmed, henüz çocuk denilecek yaşlarda iken, birtakım olgun yaşlardaki insanların bile akledemeyeceği şeyleri düşünür, yapar ve babasına çok derûnî suâller sorardı. Nitekim bir seferinde sarayın bahçesinde oynarken babasını görmüş ve birden oyunu bırakarak onun yanına koşmuştu. Hâl ve hatırını sorduktan sonra da şöyle konuşmuştu:
“–Ey benim devletlü babam! Ne hikmettir ki, sırtınızdaki onca ağır yük ve eziyete rağmen, sizde, diğer ihtiyarlardaki gibi yaşlılık alâmetlerine rastlamış değilim. Siz, diğer insanlar gibi yaşlandınız, fakat eğilip bükülmediniz ve kamburlaşmadınız. Her türlü zahmet ve sıkıntıya rağmen genç yaştaki zindelik, kahramanlık ve yiğitlikle beraber akıl ve irâdenizi yerli yerinde kullanmaktasınız. Bir bakıyorum, cenk meydanlarında muzaffer bir kumandansınız; bir bakıyorum, ilim meclislerinde derin bir üstâdsınız; bir bakıyorum, halka hizmet eden samîmî, içli bir dervişsiniz!.. Geceniz gündüzünüz yok! Bütün bunlara fidan gibi boyunuzu eğriltmeden rûhunuzu yıpratmadan nasıl tâkat getirebiliyorsunuz? Bu nasıl iştir baba?!. Zihnin sürekli meşgûliyyeti insanı eritip bitirirken sizde bir değişiklik meydana getirememiş, huzûr hâlinizi bozamamış!.. Sahip olduğunuz müstesnâ karakter için ne tür bir ilaç, üstün aklınız için ne tür bir şurup kullanıyorsunuz? Lutfedip bunları bana öğretir misiniz? Tâ ki ben de sizin yolunuzca yürüyeyim…”
Sultan II. Murâd Han, küçük yaştaki çocuğundan hiç beklemediği bu suâller karşısında hayrete düşmekle beraber gayet memnûn kalarak şu târihî nasîhatte bulundu:
“–Ey benim sevgili oğlum! Beni mesrûr eyledin. Kâinâtın ve bütün varlıkların kulluk eylediği yüce Rabbim, sana vermiş olduğu üstün meziyetleri ziyâdeleştirsin. Böyle büyük ve geniş mes’elelerin araştırılması düşüncesini devam ettirsin.
Ey oğlum! Kim ne derse desin, ben, hayatlarını doğruluk üzere geçirenlerin, bu dünyâdan ayrıldıkları zaman âhıret âleminin o hayâle sığmayan sonsuz nîmetlerine kavuşacaklarına inanıyorum. Bu inancımda en ufak bir şüphem yoktur. Bunun için yüce Allâh’ıma karşı yaptığım ibâdetleri, en samîmî bir şekilde cân ü gönülden yaparım. Ben bu çile ve ızdıraplar dünyâsında çektiklerimin karşılıklarının, Allâh tarafından, gelecek başka bir âlemde verileceğine inanıyor ve her husûsta O’na ilticâ ediyorum. Ayrıca O’nun takdîrinin, yâni kaderinin benim için büyük bir safâ olduğunu düşünüyorum.
Ey oğlum! Her söylenene inanıp aldanmaktan uzak durmak, her ayrı durumun içyüzünü öğrenip düşünmek ve kendi hakîkî gerçeğine yaklaşmak gerek!.
Nasıl ki bir yemiş, ancak olgunlaştığı zaman güzelce yenir. Bunun gibi, insanlardan güngörmüş, bilgi ve tecrübesi yerinde olanlar da her zaman tercîhe şâyândırlar. Aksi halde olgun ve nefis üzüm salkımları dururken henüz olmamış bir koruğu yemek, aklın za’fiyetidir.
Ey oğlum! Arasıra yüce ecdâdımı hatırlarım. Benden sonraki neslimizin âkıbeti hakkında düşüncelere dalarım. Elhamdülillâh bugüne kadar saygı, hürmet ve bağlılık görerek geldik. Bugünden sonra da aynı şekilde devam etmemizi arzularım. Nasıl doğup geldiysek, yine öylece gidelim isterim…
Şunu iyice bilesin ki, herhangi bir şeyin devamı, yalnız kaba kuvvet, kılıç, kahramanlık ve ezici güç zoruyla mümkün değildir. Akıl, tedbîr, sabır, ileriyi görme, imtihân ve yorucu tecrübeler çok mühimdir. Birinci yol, her zaman geçerli olmadığı gibi, mahzurları da çoktur. İkinci yol da tek başına bir işe yaramaz. Büyük muvaffakıyetler için her ikisini de bir arada yürütmek gerek!. Unutma ki, yüce ecdâdımızın büyük zaferleri, görünüşte kılıcın gölgesinde olmuşsa da, hakîkatte akıl, mantık ve muhabbet güçleriyle gerçekleşebilmiştir.
Ey oğlum! Bir an bile olsa sakın adâleti elinden bırakma! Çünkü yüce Allâh, âdildir ve âdil olanı sever. Bir bakıma sen O’nun yeryüzündeki halîfesisin.. O, sana, kendi irâdesiyle birtakım lutuflarda bulunmuş ve kullarının başına serdâr eylemiştir; bunu unutma!..
Ey oğlum! Bu dünyâda üç türlü insan vardır:
Birinci grup, akıl ve fikirleri yerinde, istikbâli az-çok gören ve düşünen, hiçbir gayr-i tabiîlikleri olmayan kimselerdir.
İkincisi, hangi yolun doğru veya eğri olup olmadığını bilmekten uzak olan kimselerdir. Ancak bu duruma kendi istekleriyle değil, etrâflarının te’sîriyle düşmüşlerdir. Nasîhat edildiğinde doğru yola gelirler; hakîkati kabûl eder, söz dinlerler. Bununla birlikte çoğu zaman da duyup işittiklerine uyarak yaşarlar.
Üçüncüsü ise, ne kendileri bir şeyden haberdardır, ne de yapılan îkâz ve nasîhatlere kulak asarlar.. Sadece kendi arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini zannederler. Bunlar en tehlikeli olanlardır.
Ey oğul! Yüce Allâh, eğer seni ilk sırada saydığım kimselerden yaratmışsa, sevinir, Cenâb-ı Hakk’a şükrederim. Yok eğer ikincilerden isen, sana yapılan nasîhat ve îkâzlara kulak vermeni tavsıye ederim. Sakın üçüncü gruba dâhil olmayasın! Onlar, ne Allâh’a ne de insanlara karşı iyi bir durumda değildirler.
Ey oğul! Pâdişâhlar, ellerinde terâzî tutmuş kimselere benzerler. Ancak asıl pâdişâh odur ki, elindeki terâzîyi doğru tuta.. Sen pâdişâh olunca, terâzîyi doğru tutmanı tavsıye ederim. O zaman yüce Allâh da, senin hakkında hayır murâd eder. Seni sâlihlerden kılar. Her şey O’nun mâlûmudur…”
Sultan II. Murâd Han’ın kazandığı en parlak zafer II. Kosova harbidir. Zîrâ bu harp neticesinde haçlıların taarruz rûh ve kâbiliyyeti tamamen kırılmış ve 150 sene yerlerinden kıpırdayamayacak bir hâle gelmişlerdir.
Haçlıların, Varna’nın öcünü almak ve Osmanlı’yı Avrupa’dan söküp atmak maksadı ile çıkardıkları II. Kosova harbi, üç gün üç gece sürmüş ve hemen hemen bütün haçlı ordusu kılıçtan geçirilmiştir. Düşmanın ünlü kumandanı Jan Hunyad bile, hayatta kalabilen pek az sayıda askeri ile savaş meydanından bir gece yarısı kaçarak canını zor kurtarabilmiştir. Bu harbe aşağı yukarı bütün Avrupa devletleri katılmış, ancak Fransızlar ve İngilizler iştirâk etmemişlerdir. Bunun sebebi ise, Niğbolu’dan aldıkları ders neticesinde Osmanlı ile harbin, haçlılar için sadece bir mâcerâ olduğunu bilmeleri olmuştur.
II. Kosova zaferi, İstanbul’un fethi için Balkanlar’daki emniyeti te’mîn eden son büyük adım vasfını taşır. Ayrıca bu muhârebe, cihân hâkimiyetini dâvâ etmek için gerekli zemini hazırlamış; bundan sonra Osmanlı, asırlarca dünyânın en büyük ve en kuvvetli devleti olma husûsiyetini kazanmış ve muhâfaza etmiştir.
Sultan Murâd, târihçilerin ifâdesiyle çok genç yaşta tahta çıkmış, ancak birtakım cihangirler gibi saltanatı ilerledikçe dehâsını ve tevâzûunu kaybetmemiştir. O, son derece dindâr, İslâmî vecîbelere riâyetkâr, âdil, doğru sözlü, âlim, îmârcı bir sultandı. Şâir bir pâdişâh olup ilmi ve erbâb-ı san’atı himâye ederdi. Birçok mescid, medrese ve imâret yaptırmıştır. Edirne’deki meşhûr Üç Şerefeli Câmî ve Bursa’daki Murâdiye külliyeleri O’nun eseridir. II. Murâd, dedeleri gibi sahip olduğu büyük ihtişama rağmen mütevâzî kalabilen bir pâdişâh olduğundan onların izinde yürüdü. O, yüz sene evvel dedesi Orhan Gâzî’nin yaptığı gibi imârethânesinde fakîrlere bizzat yemek dağıtır, mescidlerin kandillerini yakardı. Zîrâ gâyesi, vilâyet mâmur etmek kadar âhıret imâretini de mâmur etmekti.
Merhametli, müşfik ve âlicenap bir hükümdardı. O’nun, oniki yaşında başlayan cihâd hayatı, vefâtına kadar devam etti. Ancak hiçbir zaman kuru bir cihângîrlik niyetiyle harbetmedi. Nitekim Fransız Betrandon, onun hakkında şu kanâati serdeder:
“Bana, onun (ömrü at üstünde geçmesine rağmen) harbe karşı çok nefret duyduğu söylendi ki, daha doğru görünüyor. Zîrâ mâlik olduğu kuvvetleri ve azîm iktisâdî kaynakları harekete geçirse, o büyük Sultan, hıristiyanlardan da adâleti dolayısıyla az mukâvemet göreceği için hemen hemen bütün Avrupa’yı kolayca fethedebilirdi…”
Türk düşmanlığıyla meşhur olan Bizanslı târihçi Dukas da, Sultan Murâd Han aleyhine söyleyecek bir söz bulamamış ve onu şöyle anlatmıştır:
“Sultan Murâd, düşmanlarına karşı bile bir babadan daha mülâyim davranır ve kin beslemezdi. Allâh bilir ki Murâd Han, halka karşı dâimâ teveccühkâr ve fukarâya karşı cömert idi. Bu lutuflarını yalnız kendi milletinden ve dîninden olanlara değil, hıristiyanlara da gösterirdi. Hıristiyanlara karşı yaptığı muâhedelerin hükümlerine riâyet ederdi. Murâd Han’ın hiddet ve şiddeti çok sürmezdi. Muzafferiyetten sonra o, herhangi bir milleti sonuna kadar mahvetmek istemezdi.. Aslâ bizimkiler gibi kindâr ve zâlim değildi..”
Sultan Murâd, ilmi ve ibâdeti çok, zühd, verâ ve takvâsı ziyâde bir pâdişâhdı. Bunun içindir ki, tahtı henüz sağlığında iken evlâdına iki kez bırakabilmişti. Yoksa devlet idâre etmekten âciz ve cesâretsiz değildi. Zaten kazandığı parlak zaferler bunun en bâriz delîlidir.
Sultan II. Murâd devri, her sahada büyük terakkîlerin olduğu ve Osmanlı’nın, dünyânın en kudretli devleti hâline geldiği bir devredir. Sultan, hemen hemen bütün ömrünü gazâ meydanlarında geçirdiği halde îmâr işlerini ihmâl etmemiş ve bıraktığı eserlerin çokluğu sebebiyle “Ebû’l-Hayrât” lakabını almıştır. O’nun ilme ve âlimlere hürmeti, evliyâya izzeti kusursuzdu. Bu sebeple O’nun zamanında Osmanlı memleketi âlim ve evliyâ yurdu oldu. Fâtih’in hocası Molla Gürânî, o devirde Osmanlı yurduna geldi.
II. Murâd Han, herkesin duâsını alırdı. Devrinde pek kıymetli eserler yazıldı. Bunlardan Molla Ârif Ali’nin Dânişmendnâme’si, Yazıcı-zâde Ali Efendi’nin Tevârîh-i Âl-i Selçuk’u, Yazıcı-zâde Mehmed Efendi’nin Muhammediyye’si ile Envâru’l-Âşikîn’i, ve Eşref-i Rûmî Hazretleri’nin Müzekki’n-Nüfûs’u günümüze kadar istifâde edilegelen eserlerdir. Yazılan diğer eserler de dikkate alınıp tedkîk edildiğinde görülür ki, Osmanlı Devleti’nde, devrinde en çok eser yazılan pâdişâh Sultan II. Murâd Han olmuştur.
Sultan II. Murâd Han’ın, hem kılıç hem de kalem sahâsındaki muvaffakıyetleri, ondaki üstün gayret-i dîniyyedendi. Zîrâ yüreğindeki Allâh korkusu, O’nda en ufak bir gevşekliğe meydan vermediği gibi, her türlü kul hakkı ve adâletsizliğe karşı da muhâfaza edici bir kuvvetti.
Birgün kendisine birtakım şahsî ihtiyaçları için para lâzım olmuştu. O da, bunun için vezîri Çandarlı’dan borç alıp ihtiyaçlarını gidermişti. Bunu gören Fazlullâh Paşa, büyük bir teaccüple:
“–Sultanım! Pâdişâhlara husûsî hazîne gerektir. Müsâade eyler ve ferman buyurursanız, size hazîne te’mîn edelim.” dedi.
Sultan sordu:
“–Nasıl ve nereden hazîne te’mîn edeceksiniz?”
Fazlullâh Paşa:
“–Pâdişâhım! Bu vilâyet halkında fazlaca mal vardır. Sultanlara, zaman zaman bir yolunu bulup o mallardan almak münâsip düşer!..” dedi.
Bu teklîf üzerine Sultan Murâd, hızla yerinden fırladı ve büyük bir hiddetle:
“–Paşa! Bu söz, nasıl bir sözdür? Bu fikir, nasıl bir fikirdir ki, söyler ve teklîf edersin?!. Bilmez misin ki, bizim vilâyetimizde üç helâl lokma vardır! Biri madenler, biri cizye, biri de ganîmetlerdir. Bilmez misin ki, bizim askerlerimiz gâzîler ordusudur. Onlara helâl lokma gerektir. Bilmez misin ki, hangi pâdişâh askerine harâm lokma yedirirse, onları harâmî eyler. Harâmînin ise sebâtı yoktur. Küçük bir zorluk görünce kaçmaya başlar. Bundan sonra da hâlimizin ne olduğunu görmek zor olmaz!” dedi.
Bu ifâdelerin ardından Sultan, gayr-i meşrû bir hazîne tertîbini teklîf eden Fazlullâh Paşa’yı, kul hakkına riâyetsizlik edebileceği ihtimâli dolayısıyla derhal azletti.
Zîrâ Sultan II. Murâd Han, rahatını değil, Allâh rızâsını düşünüyordu. Bu uğurda hayatını fedâdan çekinmeyecek derecede metin irâdeli ve azimkâr idi. En büyük kaygısı, son nefesini îmân ile verebilmek, mahşer günü Allâh’ın huzûruna alnı açık ve günâhdan pâk bir şekilde çıkabilmekti. Nitekim oğlunu ve kızlarını evlendirdikten sonra veziri Çandarlı İbrahim Paşa’ya:
“–Ey Çandarlı! Bu dünyâda evlâda karşı vazîfelerimizi de hamdolsun Allâh Teâlâ’nın izniyle yerine getirdik.. Gayri geriye îmân ile göçebilmek kaldı…” demişti.
Sultan II. Murâd Han, vefâtından evvel, birgün etrafı dolaşmaya çıkmıştı. Bir köprünün başında dervişlerden birine rastladı. Selâm verdi. Derviş, selâmı aldıktan sonra Sultan’a yaklaştı ve fısıltı hâlinde:
“–Sultanım! Vâden yakındır; duâ ve tevbelerini artır!..” dedi.
Sultan, dervişe teşekkürde bulunup duâlar eyledi. Zîrâ kendisine ölümü hatırlatanları çok sever, Allâh Teâlâ’nın rızâsı istikâmetinde yapılan nasîhatleri can kulağı ile dinlerdi.
Sultan, dervişle olan bu konuşmasından bir müddet sonra hastalandı. Hazırladığı vasıyetnâmesini çıkarıp Çandarlı’ya verdi ve oğlu Şehzâde Mehmed’i kendi yerine sultan olarak tâyin etti.
Vasıyyetinde şunlar yazılıydı:
“Cenâb-ı Hakk’a hamd ve Rasûlü’ne salât ü selâm olsun. Her nefis gibi Sultan Murâd da ölümü tadacaktır. Zîrâ Hakk Teâlâ:
«Her nefis ölümü tadacaktır.» buyurmuştur.
Peygamberimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in emri üzere müslüman olup yaşayan kimseye yakışan, vasıyet edecek bir şeyi varsa, önceden onu yazıp yanında saklamasıdır. Benim vasıyetim de şudur ki:
Malımın üçte birinden onbin altın ayrılarak bunun üçbinbeşyüz altını Mekke-i Mükerreme, üçbinbeşyüz altını Medîne-i Münevvere fakîrlerine dağıtıla…
Geri kalan üçbin altının beşyüzü yettiği kadar Kâbe-i Muazzama ile Hatiym arasında yetmişbin kerre kelime-i tevhîd okuyacak olanlara ve hatm-i şerîf kırâat edenlere ve diğer beşyüz altını da Medîne-i Münevvere’de Mescid-i Şerîf’de Türbe-i Mutahhara’ya karşı yetmişbin kere kelime-i tevhîd getirenler ile Kur’ân-ı Kerîm hatmedecek olanlara yettiği kadar dağıtıla…
Diğer geri kalan ikibin altının binbeşyüzü Kudüs-i Şerîf fakîrlerine ve en son kalan beşyüz altını da Kubbe-i Sahrâ’da ve Mescid-i Aksâ’da kelime-i tevhîd okuyanlara verile…
Her kim bu vasıyetimi değiştirirse, Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun!..”
Ayrıca II. Murâd Han, son nefesleri yaklaştığında vefât edeceğini anlayarak yukarıdaki vasıyetine ilâveten şunları söyledi:
“–Vücûdumu doğrudan doğruya toprağa koyun! Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve yağmuru üstüme yağsın! Hükümdarlar gibi üstüme kubbe yapmayın! Mezarımın çevresinde Kur’ân-ı Kerîm okuyanların oturması için yerler yapmanız kâfîdir. Defnimin cum’a günü olması arzumdur.. Şu an bütün malım parmağımdaki yüzüktür. Helâl malımdır.. Satıla ve parası bitinceye kadar başucumda Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ettirile…”
Osmanlı topraklarını 880.000 km∑’ye çıkarmış bulunan II. Murâd Han, üç gün hasta yattıktan sonra vefât eyleyip Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz rahmetine müstağrak oldu.
Rahmetullâhi Aleyh!..
Allâhım! Cümlemize bu şanlı geçmişlerimiz gibi senin yolunda ihlâs ve takvâ üzre yaşamayı nasîb ile dünyâ ve âhıret âkıbetimizi mâmûr eyle!..
Âmîn!..
 

MURATS44

Özel Üye
Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul’u Fethederek Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in Müjdesine Nâil Olan Fâtih Sultan Mehmed Han
Yedinci Osmanlı sultanıdır.
Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in iltifâtına mazhar olmuştur. O, sultanlığının yanısıra dîn ve fen ilimlerini de ikmâl etmiş bir âlim, aynı zamanda ince rûhlu bir şâir ve derin bir gönle sahip, derviş rûhlu hassas bir insandı.
1451 yılında Osmanlı tahtına oturdu. 1453 yılında İstanbul Fâtihi oldu. 1481 yılında vefât etti. Cenâze namazı Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri tarafından kıldırıldı. İnşâ ettirdiği Fâtih Câmî’nin kıble tarafındaki türbesine defnolundu.
Otuz yıllık saltanatı müddeti içerisinde i’lâ-yı kelimetullâh yolundaki üstün gayretleriyle iki imparatorluk, dört krallık ve onbir prenslik ortadan kaldırmıştır. Babasından 880.000 km∑ olarak aldığı vatan topraklarını 2.214.000 km∑’ye çıkarmıştır.
Daha küçük yaşlardan itibaren titiz bir eğitimden geçen Fâtih, gönül eğitimini Akşemseddîn -kuddise sirruh- Hazretleri’nin mânevî terbiyesinde ikmâl etmiştir. Bu terbiyenin başlayışı şöyle olmuştur:
Hacı Bayrâm-ı Velî, Sultan II. Murâd’ı ziyarete gelmişti. Yanında talebesi ve mânevî evlâdı Akşemseddîn de vardı. Sultan Murâd Han, bu mübârek zâtın feyzinden oğlu Şehzâde Mehmed’in istifâde etmesini istedi. Her cengâver sultan gibi Murâd Han da İstanbul’un fethini hayâl ediyordu. Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretleri’ne:
“–Acep İstanbul’un fethi kime müyesser olacak?” diye sorunca, O da:
“–Feth-i mübîni görmek şu şehzâde ile Akşemseddîn’e nasîb olacak!” cevabını verdi.
Bu açık kerâmet ile duygulanan Murâd Han, oğlunu Akşemseddîn’in terbiyesine vermek için Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretleri’nden izin istedi. Bu vesile ile Akşemseddîn, Şehzâde Mehmed’in mânevî terbiyesini üzerine alarak, O’nu feth-i mübîne mânen hazırladı.
Bu hazırlıkta diğer hocaların rolleri de son derece müessir olmuştur.
Birgün hocası Molla Gürânî, Şehzâde Mehmed’in gece yarısı odasının ışığını yanık olarak gördü. Merak etti. Yanına girdi:
“–Şehzâdem niye uyumadın?” dedi.
O da:
“–Hocam, mütâlaa ediyordum..” karşılığını verdi.
Hocası sordu:
“–Hangi dersi mütâlaa ediyordun?”
Fâtih cevap vermeyip sustu.
Hocası çalıştığı dersi merak edip O’nun masası üzerindeki yığınla evrâkı karıştırdı. Hepsi İstanbul’un müstakbel fetih projeleri idi. O, fethin nasıl gerçekleşebileceğini plânlıyordu. Hocası:
“–Bunlar nedir evlâdım?” deyince Fâtih, içinde gizlediği sırrı açıklamak zorunda kaldı. Hocasına:
“–Hocam! Sır olarak kalması şartıyla nicedir uykusuz kalıp da yaptığım çalışmaların ne olduğunu söyleyebilirim.” dedi.
Hocasının mütebessim bir çehre ile başını salladığını görünce devam etti:
“–Hocam! Bu iş nicedir içimi yakıp kavurmaktadır. Düşünüyorum ki, tâ sahâbe-i kirâmdan beri defalarca muhâsara edilen ve mübârek ashâbın kanları ile sulanmış bulunan şu Kostantiniyye şehri niçin fethedilemiyor?.. O beldeyi fethetmenin yolu nedir? İşte bu yüzden uykularım kaçıyor, sabahlara kadar plânlar yapıyorum…”
Bu kavruk ifâdeleri dinleyen Hocası, küçük Fâtih’i son derece takdîr etti. Ayrıca O’nun bu işi başarabilmesi için gerekli haslet, meziyet ve seviyeye bir an evvel ulaşabilmesi yolunda da şu yön verici nasîhatte bulundu:
“–Evlâdım! Bu büyük zafere nâil olmanı cân ü gönülden arzu ederim. Lâkin ben, senin câhil bir sultan olmanı değil, âlim, ehl-i kalb ve firâset sahibi bir hükümdar olmanı isterim. Zaten Kostantiniyye şehrinin mutlakâ fethedileceğini kaç asır evvelden âhırzaman Peygamberi Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz:
«Kostantiniyye elbette fethedilecektir! Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir!..” buyurarak bildirmişlerdir.
Bu itibarla Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in medhederek müjdelediği o büyük şanlı fetih, mutlakâ ki âlim, âdil, dirâyetli ve daha birçok üstün meziyetlere sahip bir kumandan tarafından gerçekleştirilecektir. Dolayısıyla senin, maddî ve mânevî her türlü eğitimini tekmîl ettikten sonra o büyük fethe seferber olman, rûhumun en büyük emelidir…”
Küçük Şehzâde, hocasının gönlünden taşan bu samîmî nasîhatlerindeki nükteleri kavrayarak, yıllar yılı bunlardan mânevî bir kuvvet aldı. Hedeflenen dirâyet ve kemâlâta ulaşabilmek için gece gündüz gayret etti.
Nitekim çok erken yaşlarda “feth-i mübîn” ile zihnen son derece meşgûl olup âdetâ bu mes’elede fânî olan Şehzâde, ilim yolundaki gayretini de eksiltmeyerek kısa zamanda Arapça, Farsça, Latince, Sırpça ve Yunanca’yı öğrendi.
Eğitimini gördüğü zâhirî ve bâtınî ilimlerle hem kendi nefsî hayatını, hem de devlet işlerini düzene koydu. Fen ve teknik bilgileriyle de savaşlarda kullanacağı harp âletlerini tekâmül ettirdi. Projesi kendisine âid olan ilk havan topunu döktürerek İstanbul’un fethinde kullandığı meşhurdur.
Târihle meşgul olarak; “Beyliklerin ve devletlerin, meydana gelişi, inkişâfı ve nihayet târih sahnesinden yok olmalarının sebep ve netîceleri..” üzerinde îmâl-i fikrederek kendine has bir târih felsefesine sahip oldu.
Fâtih, ilmî seviye ve rûhî derinliğinin neticesinde ulu bir pâdişâh, büyük bir cengâver, aynı zamanda engin gönüllü bir derviş ve hassas, rikkat-i kalbiyye sahibi bir şâir olarak târihteki müstesnâ yerini almıştır..
Fâtih Sultan Mehmed Han, devrinin en büyük âlimlerinden ders almış bir pâdişâhtı. İlmî müzâkerelere katılır ve bazen kendisi re’yini bildirerek ilimdeki mahâretini izhâr ederdi. Akşemseddîn Hazretleri’nden aldığı yüksek mânevî eğitimin yanında fıkıhda Molla Hüsrev, tefsîrde Molla Gürânî, Molla Yegân, Hızır Bey Çelebi, kelâmda Hocazâde, riyâziyyede Ali Kuşçu’dan ders almıştır.
Böylece son derecede yüksek bir ilmî eğitimden geçen Fâtih, ilim ve irfân yolunda büyük gayretler sarfetmiş ve keyfiyetçe cihâna yön verecek şahsiyetleri yetiştiren medreselere devlet hazînesinden hatırı sayılır meblağlar ayırmıştır. Nitekim aşağıdaki hâdise, bu hakîkati ne kadar güzel tebârüz ettirmektedir:
Fâtih Sultan Mehmed Han, vezirleriyle bütçe müzâkeresi yapıyordu. Medreseler tahsîsâtına Sultan’ın ayırdığı rakam bir hayli kabarıktı. Mâliye vezîri, bu rakama muttalî olunca, hayretle derin bir sükûta büründü. Vezîrin bu tavrını farkeden firâset ve basîret sahibi Fâtih Sultan Mehmed Han:
“–Paşa! Bütçe mes’elesinde asıl konuşması gereken kimse mâliye vezîri iken, acep siz niçin konuşmaz oldunuz?..” dedi.
Vezîr hâlini belli etmek istemeyip:
“–İstifâde ediyorum sultanım…” dedi.
Fâtih:
“–Paşa! Gâlibâ medreseler tahsîsâtı için koyduğum meblağı fazla gördünüz!..” diyerek onun düşüncesine vâkıf olduğunu hissettirince vezîr mecbûren:
“–Evet sultanım! Memleketin binbir derdi varken bunlardan biri olan ilim tahsîline gereğinden çok fazla tahsîsât ayırmışsınız!..” diyerek sükûtunun sebebini izhâr etti.
Bunun üzerine hem vezîrini küstürmemek hem de mes’eleyi halletmek isteyen firâsetli Sultan Fâtih, sâkin ve iknâ edici bir üslûb ile şunları söyledi:
“–Paşa! Her meslek fire verir. Bilhassa ilim mesleğinin firesi daha çoktur. Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
«(Zâhirî ve bâtınî) âlimler, peygamberlerin vârisleridir.» buyurmuşlardır.
Peygamber vekîli olabilmek ise, öyle kolayca elde edilebilecek bir makâm değildir. İşte bu bakımdan ilim mesleğinin firesi, diğerlerine göre daha fazla olur.
Diğer meslekleri şöyle düşünürüm. Kirli bir suya siyah kurşunî yahut kahverengi bir kumaşı batırırım. Kuruduğunda da onu sarık diye sarabilirim. Çünkü rengi, kir göstermez. Fakat bir beyaz tülbent öyle mi? Onu değil kirli bir suya batırmak, üzerine sinek bile konsa farkedilir ki, ilim mesleği de böyledir.”
Sözünün burasında Sultan, vezîre sordu:
“–Paşa! Kendilerine imkân sağladığımız yüz talebeden kaçı yetişiyor? Aralarından üç-beş tane adam çıkıyor mu?”
Mâliye vezîri:
“–Evet Sultanım! Yetişiyor elbette.. Ama bu kadarından ne çıkar ki?!.” dedi.
Sultan mânidâr bir şekilde tebessüm etti ve:
“–Paşa! Bilir misin ki bunca ahâlîyi tenvîr edip yetiştiren de işte bu üç-beş kişidir..”
Vezîr başını önüne eğdi ve gerçeği itiraf ederek:
“–Evet sultanım; bu doğrudur…” dedi.
Mes’eleyi basîret ve firâseti sayesinde kolayca halleden Fâtih’in gönlü, son derece sürûrla doldu ve vezîre:
“–Paşa! Madem ki medreselerimizdeki her yüz talebeden üç-beş tane de olsa, ahâlîyi tenvîr edecek ciddî insan yetişebiliyor, o halde onların hatırına fire sayabileceğimiz diğerlerini de bakıp gözetmeye râzı olmalıyız!..” dedi.
Görüldüğü gibi Fâtih Sultan Mehmed Han, Devlet-i Aliyye’nin en sağlam temel harcını, ilm ü irfâna verdiği ehemmiyetle atmaktaydı.
Fâtih, kendi ismiyle inşâ ettirdiği câmîin etrafına külliye sûretinde medreseler yaptırmıştı ki, İstanbul Üniversitesi’nin menşei budur. Burada Fâtih, kendisine de bir oda tahsîsi taleb edince, diğer talebeler gibi imtihâna tâbî kılınmıştır.
Fâtih Sultan Mehmed Han, ashâb-ı kirâm zamanından beri devâm edegelen ve İstanbul’un fethini hedef alan ulvî bir heyecan şerâresi hâlindeki hamlelerin sonuncusunun başkumandanlığını yapıyordu. Yaradılışındaki istîdâdlar, almış olduğu maddî ve kalbî eğitimle birleşerek, O’nu “feth-i mübîn”e çoktan hazırlamış bulunuyordu. Şuuraltında bununla o kadar doluydu ki çocukluğundan beri elinde kâğıt-kalem, dâimâ fetih projeleri ile meşgul olmuştu. Vird hâlinde:
“Ya Bizans bizi alır, veya biz Bizans’ı alırız!..” diyordu.
Yirmibir yaşında pâdişâh olduktan hemen sonra ulemâ ve ümerâyı toplayıp İstanbul’un fethini istişâre etti. Ancak toplantıya katılanların ekserîsi:
“–Kostantiniyye’nin fethi, ancak Mehdî’nin işidir!” dediler ve bu işe râzı olmadılar.
Bunu işiten Akşemseddîn Hazretleri, ortaya çıkan neticeye hemen müdâhale etti ve:
“–Hayır! Sultanımız Mehmed Han, Kostantiniyye’yi fethedecektir!..” diyerek kararın fethe müteallık olmasını sağladı.
Yıllardır İstanbul fethinin hasretiyle büyüyen Sultan Mehmed Han da, bundan ziyâdesiyle memnûn kaldı. Derhal hazırlıkların yapılmasını emretti.
Fahr-i Kâinât -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in 900 sene evvelki müjdesini gerçekleştirerek, O’nun müjdesindeki iltifâtlarına nâil olmak için asker, kumandan, sultan, âlim ve evliyânın gönülleri, heyecan ve istiğrâk çağlayanı hâline gelmiş bulunuyordu. Fâtih ve askerlerinin asıl gücü, bundan kaynaklanıyordu. Nitekim Hâlid bin Zeyd -radıyallâhü anh-’dan itibaren İstanbul’a karşı vâkî her sefer ve her fetih hamlesi, neticesiz kaldıkça, ümid ve cesaretleri kıracağı yerde, bilâkis dökülen mübârek sahâbe kanlarının inzimâmıyla (ilâvesiyle) mücâhidlerin azmini bileyen bir müessir güç hâline geliyordu. Evvelki başarısız hamleler ve bu yolda sarfedilmiş neticesiz emekler, sanki yağmur dolu bulutların mecbûrî bir inişle boşalması gibi fethin de, zuhûr safhasına intikâlini zarûret hâline getiriyordu. Ashâb-ı kirâm hazerâtından başlayarak vâkî müteaddid fetih hamlesinde dökülmüş olan mübârek kanlar, Fâtih ve askerlerine bir vefâ borcu gibi görünüyordu.
Fâtih’in eşsiz dehâsının eseri olarak; gemiler, karadan yürütülüyor; havan topları, mevzîlerine oturtuluyordu. Gönüller, bir an evvel Bizans’a girip Ayasofya’da ezân okuyabilmenin heyecânını duyuyordu.
Asker:
“Ne olursa olsun inşâallâh zafer bizimdir!.”
“Artık ya şehîd olup cennete, veya zaferle Bizans’a gireceğiz!..” diyordu.
Her biri, üzerlerine lav gibi ateş akıtan Bizans’ın surlarına tırmanmak için:
“Bugün şehîdlik sırası benimdir!” diyerek şehâdet vuslatının aşk ve heyecanını yaşıyordu.
Bu feth-i mübîne, Ortaasya’dan tayy-i mekân ederek Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri’nin de iştirâk etmiş olduğunu, torunu Hâce Muhammed Kâsım şöyle nakleder:
“Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri, perşembe günü öğleden sonra âniden atının hazırlanmasını emretti. Atına binip sür’atle Semerkant’tan dışarı çıktı. Talebelerine: «–Siz burada oturunuz!.» buyurdu.
Mevlânâ Şeyh adı ile mârûf bir talebesi, kendisini bir müddet takip etti. Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri’nin, atının üzerinde bir sağa, bir sola meylinden sonra kaybolduğu haberini verdi. Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri bir müddet sonra döndü. Talebeleri, heyecanla bu âni yolculuğun hikmetini sordular. O da:
«–Türk sultanı Mehmed Han, benden istiâne etti. Yardım diledi. Ben de O’na yardım etmeye gittim. Allâh’ın izni ile zafer kazanıldı..» buyurdular.”
Horasan’dan gelip İstanbul fethine iştirâk eden pîr Ubeydullâh Ahrâr’ın oğlu Hâce Abdülhâdî şöyle anlatır:
“İstanbul’a gittiğimde Sultan II. Bâyezîd, babam Ubeydullâh Ahrâr’ın şekil ve şemâilini şu şekilde târif etti:
«–Babam Fâtih anlattı: Fethin en şiddetli zamanında Rabbime ilticâ ederek, zamanın kutbunun imdâda yetişmesini istedim.. Şu şu vasıfta bir beyaz atın üzerinde karşıma geldi:
“–Korkma! Zafer senindir!..” buyurdu.
O pîre:
“–Küffâr askeri çok fazla!.” dedim.
O da bana cübbesini açarak:
“–İçine bak!” dedi.
Hayretle cübbesinin yeninin içinden sel gibi akan bir ordu gördüm:
“–Bu ordu sana yardıma geldi..” dedi.
Devam etti:
“–Şimdi şu tepenin üzerinden üç defa kös’e tokmak vur! Ve bütün askere hücûm emrini ver!” buyurdu.
Ben de aynen öyle yaptım. O pîr de, ordusu ile hücûma iştirâk etti. Feth-i mübîn gerçekleşti..”
Velhâsıl Fâtih’in, fetih sırasında cümle evliyânın rûhâniyet ve istiânesinden müstefîd olduğu târîhî bir vâkıadır.
Husûsiyle Akşemseddîn Hazretleri’nin mânevî sahada olduğu kadar zâhirî sahada da çok büyük yardımları olmuştur. O’nun, Sultan Mehmed Han’a olan duâ ve niyazları yanında zuhûr eden birtakım aksaklıkları giderme bakımından verdiği nasîhatlar da oldukça mühimdir. Gerçekten de Akşemseddîn Hazretleri’nin, boğazdan Bizans’a erzak ve yardım getiren düşman donanmasına engel olunamaması karşısında atını denize süren Fâtih’i irşâden yaptığı tavsıyeler, târihî bir kıymet arzeder. O mâneviyat sultanı, talebesi olan genç Sultan’a der ki:
“Sâf ve temiz selâmları ulaştırdıktan sonra Pâdişâhımıza arzolunur ki, donanma mürettebâtının ihmâlinden doğan hâdise, kalblere hayli üzüntü ve hoşnutsuzluk verdi. Eldeki bir fırsatın kaçırılmasına mahzûn olduk. Zannımca bu hatânın sebeplerine gelince;
Birincisi; ihlâsla gayrette bir anlık za’fiyet gösterilmesi ve siz Sultan’ımızın idârî hususlardaki tâlimatlarının ihmâl veya ihlâl edilmesidir.
İkincisi; bu zayıf kulun, ettiği duâ ve birtakım mânevî işâretlere binâen verdiği fetih müjdesine itibar edilmemesidir.
Daha bir çok mahzur sayılabilir.
O halde Sultanım! Taarruzda iken yumuşaklık göstermeyip disiplini muhâfaza ediniz! Kim itâatsizlik etti ise, kimin ihmâli varsa, araştırıp şiddetle cezâlandırılmalı, azl ve tâzîr edilmelidir. Böyle yapılmazsa, yarın kaleye hücûm ile surların dibindeki hendeklerin doldurulması gerektiğinde önemsemeyip gevşeklik gösterirler. Bilirsiniz bazıları cezâdan korkar.
Umudumuz, imkân ölçüsünde gerek fiilen, gerek emir vermek ve hükmetmek husûsunda ciddî ve gayretli olup azmi elden bırakmamanızdır. Aynı şekilde ihmâlkâr davrananları cezâlandırma işini, merhamet ve insâfı az birine bırakınız ki, gerektiği şekilde cezâlarını infâz eylesin! Allâh Teâlâ buyuruyor:
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ​
“Ey peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla savaş! Karşılarında çetin ol! Onların yeri cehennemdir. O ne kötü dönüş yeridir.” (et-Tevbe, 73)
Önden gitmeyenlerin kalbinde za’fiyet vardır. Onlar, münâfık hükmündedir ve kâfirlerle cehennem azâbında beraber olacaklardır.
Maslahat îcâbı himmetinizi yüksek tutun! Sonunda mahzûn, mahcûb ve mağmûm olmayalım… Huzûr-i ilâhîye ferâh, mansûr ve muzaffer olarak gidelim..
Hüküm Allâh’ındır. Ancak kul, elinden geldiği kadar gayret ve çalışmada kusur etmemelidir. Rasûlullâh ve ashâbının sünneti budur.
Sultanım! Bu gece kalbi kırık bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm tilâvet eyleyip yatmıştım. Allâh’a çok şükür ki, nicedir vâkî olmayan müjdeler gerçekleşti. Hazretinize söylediklerimiz fuzûlî kelâm sayılmasın!. Bunlar, siz Hünkâr’ımıza olan muhabbetimizdendir.”
Feth-i mübîn uzadıkça uzuyordu. Başlangıçta fethe karşı çıkanlar arasında huzûrsuzluk başladı. Öyle ki, Sultan Fâtih’in yanına varıp:
“–Sultanım! Bir dervişin sözüyle bu kadar asker helâk oldu. Hâlâ Frengistân’dan kâfire yardım gelir. Artık fetih ümîdi kalmadı…” dediler.
Hem fethin gecikmesinden hem de onu istemeyenlerin yaptıkları tazyiklerden son derece canı sıkılan Fâtih, vezîri Ahmed Paşa’yı hocası Akşemseddîn’e yolladı:
“–Paşa! Var Şeyh Hazretleri’ne sor ki, kaleyi fethetmek ve zafere ulaşmak müyesser midir?”
Bu suâle Akşemseddîn Hazretleri, cevaben:
“–Ümmet-i Muhammed’den bu kadar müslümanlar ve gâzîler bir kâfir kalesine hücûm eylediler. İnşâallâh fetih müyesser olur!..” haberini gönderdi.
Ancak Fâtih Sultan Mehmed Han, bu haberden arzu ettiği cevabı alamamış olduğundan ve biraz da içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyenin verdiği fetih ve zafer iştiyâkının sabır ve itidâlindeki tahammülü zorlaması ile Ahmed Paşa’ya:
“–Paşa! Bu haber kâfî değil! Müjdelediği zaferin vaktini dahî bildirsin!..” dedi.
Genç Sultan’ın içinde bulunduğu durumu gâyet iyi bilen Akşemseddîn Hazretleri, derin ufuklara daldı ve fethin akâmete uğramaması için Pâdişâh’ın irâde ve azmini mânen takviye zarûreti hissederek uzun müddet Rabbine ilticâ etti. Nihâyet vârid olan zuhûrât neticesinde, kendisinden istenilen mâlûmâtı verdi:
“–Rabîulevvel ayının yirminci günü seher vaktinde sıdk u himmetle filân cânibden hücûm edilsin! Fetih o gün nasîb ola!.. Kostantiniyye şehri ezân sadâlarıyla dola!..” dedi.
Bu müjdeyi alan Sultan Mehmed Han, 29 Mayıs 1453 sabahı karadan ve denizden görülmemiş bir azimle büyük bir hücûm başlattı. Top gürültüleri arasında göklere yükselen kös, davul ve mehterin kudretli sesleri, tekbîr sadâlarıyla birleşerek Fâtih ve askerlerini Peygamber müjdesi rehberliğinde İstanbul’a bir sel gibi akıtıyordu.
Sultan Fâtih Hazretleri’nin ve ordusunun bu hücûm heyecanını Yahyâ Kemâl ne güzel ifâdelendirir:
Vur pençe-î Alî’deki şemşîr aşkına
Gülbangi âsmânı tutan pîr aşkına
“(Ey yiğit! Allâh’ın arslanı olan) Hazret-i Alî’nin pençesindeki (zülfikâr isimli) kılıç aşkına; gülbangi, (Allâh Allâh sesleri tâ) semâyı kaplayan pîr aşkına vur!..”
Ey leşker-î müfettihu’l-ebvâb vur bugün
Feth-î mübîni zâmin o tebşîr aşkına
“Ey kapılar açan kahraman asker! Bugün, (içinde) feth-i mübîni gizleyen o (ulvî ve şerefli) müjde (ye nâil olmak) aşkına vur!..”
Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-î hilâl içün
Gelmiş bu şehsüvâr-ı cihangîr aşkına
“Küfrün kilisesinin (husûsiyle Ayasofya’nın) üstüne (İslâm’ın) hilâli (ni) dikmek için gelmiş bu at üstündeki cihangîr (Fâtih Sultan Mehmed Han) aşkına vur!..”
Düşsün çelengi Rûm’un eğilsün ser-î Firenk
Vur Türk’ü gönderen yed-i takdîr aşkına
“Türk’ü gönderen (yüce) takdîrin kudreti aşkına (öyle) vur (ki), (hem) Rûm’un taktığı sorguç (kafasıyla birlikte yere) düşsün; (hem de) Firenk’in (yâni kâfir Avrupalı’nın da) başı eğilsin!..”
Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar
Fecr-i hücûm içindeki Tekbîr aşkına
“(Haydi, ey yiğit!) Hücûm sabâhının içindeki (yeri göğü kaplayan) Tekbîr aşkına, bütün gücünle ve son şiddetli hücûm olacak (zaferi müyesser kılacak) şekilde vur ki, (yıllardır fethedilememiş olan ve Peygamber müjdesine nâiliyyeti engelleyen) şu (zâlim) surlar, (nihâyet sana mukâvemet edemeyip, artık) açılsın (ve aşılsın! Böylece feth-i mübîn nasîb olsun! Böylece sen de Hazret-i Peygamber’in methettiği asker ol; kumandanın da O’nun methettiği kumandan olsun; haydi vur bugün!..)”
Böyle bir heyecan ve şevkle yapılan hücûmla, nihayet surların üzerinde Ulubatlı Hasan’ın diktiği bayrak, dört bir yana dalgalanmaya başladı. Artık Kostantiniyye fethedilmişti. Defalarca kuşatılan bu şehrin fethi genç hükümdar Gâzî Sultan Mehmed Han’a nasîb olmuştu.
Cihangir Hünkâr, fetihten sonra âlimler, ârifler, ve paşalarla berâber -hattâ sonradan kendisini muhâkeme edecek olan- kadı Hızır Bey’le de yanyana, muhteşem bir merâsim ile Edirnekapı’dan şehre girdi.
Beyaz atının üzerinde askerlerine son tâlimâtını şöyle verdi:
“–Gâzîlerim! Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâlar olsun ki İstanbul’un fâtihleri oldunuz! Mukâvemet etmeyip aman dileyenlere aslâ dokunmayın! Kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve hastalara da en küçük bir zarar vermeyin! Sadece size helâl olan ganîmetlerden alınız!..”
O’nun insan hakları beyânnâmesinden çok evvel îlân ettiği bu hükümler, millî târihimizin en şerefli vesîkalarından biridir. Bu âdilâne tavır karşısında hayran kalarak gözleri dolan İstanbul patriği, Fâtih’in ayaklarına kapandı. Fâtih, onu ayağa kaldırarak:
“–Bizim dînimizde insanlar karşısında Allâh’a secde eder gibi eğilmek harâmdır. Kalkınız! Size ve sizinle birlikte bütün hıristiyanlara her türlü hak ve hürriyetleri iâde ediyorum. Şu andan itibaren artık hayatınız ve hürriyetiniz husûsunda gazab-ı şahânemden korkmayınız!.. Patrikhane, Rum ortodoks cemâatinin lideri olarak târih içinde kazanmış bulunduğu bütün imtiyazları muhâfaza edecektir…” dedi.
Fâtih Sultan Mehmed Han, daha sonra bir fermân-ı hümâyûn ile bu sözlerini te’yîd ve tekrar etmiştir ki, bunun mânâsı, ortadan kalkmak durumuna gelmiş bulunan patrikhaneyi yeniden ve daha kuvvetli bir sûrette ayakta tutmaktı. Bu ise, Fâtih’in ileri görüşlülüğünün parlak misâllerinden biridir. Zîrâ İstanbul’daki patrikhane, dünyâ ortodoksluğunun merkezi idi. Devlet-i Aliyye’nin düşmanlarından olan Ruslar ve Sırplar bu merkeze bağlıydılar. Katolik papalıkla ortodoks âlemi arasında başlangıçtan beri bir husûmet mevcûddu. Eğer ortodoks mezhebinin merkezi ortadan kaldırılmış olsaydı, zamanla hıristiyanlık âlemi, papanın liderliği altında birleşebilirdi. Bu ikililiğin devamı için papalığın muâdil ve mukâbili olarak devamı gerekirdi. Bu ise, hıristiyan birliğini parçalamak demekti. Bunun içindir ki Fâtih, fermanında patriğin ekümenik, yâni âlem-şümûl vasfını da kabûl etmiştir.
Bu davranışla takip edilen siyasetin bir diğer yönü de müslümanların, hıristiyanlara karşı adâletli ve müsâmahakâr tutumunun hıristiyanlık âlemi üzerinde husûle getireceği müsbet te’sîrdi. Gerçekten Osmanlı’nın, Büyük Fransız İnkılâbı’yla başlayan milliyetçilik cereyanlarına kadar Rumeli’de nüfusça azınlık olunduğu halde sağlayabildiği sulh ve sükûnun temelinde yatan asıl müessir, budur. Ayrıca bu adâlet, birçok hıristiyanın hidâyetine de vesîle olmuştur.
Fâtih, Şehzâdebaşı, Bâyezîd yolunu tâkip ederek ilerliyordu. Yol kenarlarında askerler selâma durmuştu. Rum kızları ise, genç pâdişâhı çiçek yağmuruna tutuyorlardı. Bu sırada bir dervîş, yolun ortasına çıktı. Fâtih’e hitâben:
“–İstanbul’u fethettim, diye bu kadar kendine pâye alma! Sen İstanbul’u bizim gibi dervîşlerin duâsı ile aldın..” dedi.
Fâtih de cevaben:
“–Doğru söylersin dervîş baba.. Lâkin bir harp, duâ askeri ile kılıç askeri müşterek hareket ederse, zafere ulaşır. Duâyı bırakanları, âhiret cehennemi bekler. Kılıcı bırakanlara da, çok yazık olur!. Duâ temel sâiktir. Lâkin ona esbaba tevessül de eklenmelidir ki, netice alınabilsin! İşte bugün de böyle olmuştur. Hep birlikte hem duâ eyledik, hem de kılıç salladık; zafer müyesser oldu. Zaferin sırrı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in izini tâkip etmektir..” dedi.
Büyük Hünkâr, bu sûretle kendisinden sonra gelecek nesle de, zaferin mecbûrî şartının; kılıcın, Kur’ân rûhu istikâmetinde kullanılması ile mümkün olacağını ne güzel ifâde etmiştir.
Bundan dolayıdır ki, bütün Osmanlı târihi boyunca kılıçla fethedilen şehirlerde en az bir câmide “an-fetih” sûretiyle hatîb efendi cum’a hutbesine kılıçla çıkar ve ona dayanarak hutbesini okurdu. Bunun mânâsı, hatîbin konuşma hakkı ve hürriyetinin, kuvvet ve kudreti elinde bulundurmakla mümkün olduğuna işâretti. Bugün bile Bâyezîd Câmî-i Şerîfi’nde hatîbler hutbeye kılıçla çıkarlar. Diğer taraftan şâyet fethedilen belde kılıç girmeden sulhen ele geçmişse, orada da hatîb efendi, cum’a hutbesine “an-vatan” sûretiyle elinde bir Kur’ân-ı Kerîm ile çıkardı.
Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul’un fethini maddî sebepler kadar mânevî ricâlin himmetine de atfetmektedir. Bundan dolayı kendisine gül atan Rum kızlarına hocası Akşemseddîn Hazretleri’ni gösteriyor ve bu iltifatların, asıl onun, yâni galebede kendisine omuz veren mâneviyâtın hakkı olduğunu ifâde etmek istiyordu.
O’nun, Akşemseddîn Hazretleri’ne gösterdiği tâzim, pek yüksektir. Öyle ki, İstanbul’u fethettiği gün etrafındakilere:
“–Bende gördüğünüz bu sevinç ve huzûr, yalnız bu kalenin fethine değil; Akşemseddîn gibi azîz ve mübârek bir Allâh dostunun benim zamanımda ve benimle beraber olmasındandır…” demesi, şâyân-ı dikkattir.
Şiirlerini «Avnî» mahlasıyla yazan Hünkâr’ın rûhî derinliğini aksettiren şu iki beytinde, O’nun i’lâ-yı kelîmetullâh dâvâsında sadece ve sadece Allâh’ın nebîleri ile velîlerine istinâd ettiği görülmektedir:
İmtisâl-i «câhidû fillâh» olupdur niyyetüm
Dîn-i İslâm’ın mücerred gayretüdür gayretüm
“Niyyetim; «Allâh yolunda cihâd ediniz!» emrine riâyet etmektir. Gayretim de, İslâm dîninin hâlis ve ulvî gayretidir.”
Enbiyâ vü evliyâya istinâdım var benim,
Lutf-i Hakk’dandır hemân ümmîd-i feth u nusretüm
“Benim, peygamberlere ve Allâh dostlarına bağlılığım vardır. Fetih ve zafer ümîdim de, dâimâ Allâh’ın lutfundandır.”
İşte O’nun enbiyâya ve ehlullâha karşı bu yüce bağlılık ve ihtirâmıdır ki, onların himmet ve feyzlerinden dâimâ müstefîd olmasına vesîle olmuştur. Nitekim başta Akşemseddîn Hazretleri olmak üzere bütün evliyâullâh, bilhassa İstanbul’un fethinde O’na her türlü maddî ve mânevî yardımı sağlamışlardır. Öyle ki Akşemseddîn Hazretleri, Fâtih’e fetihden evvel istikbâle âid mâlûmâtlar bile vermiştir. Daha sonra Akşemseddîn -kuddise sirruh- Hazretleri’ne, fethi müteâkıben:
“–Niçin fethi önceden haber vererek, istikbâl hakkında sözler söyledin?” diye sorulunca, O da:
“–Kardeşim Hızır -aleyhisselâm-’dan, fethin ne zaman zuhûr edeceğini öğrenmiştik!.” buyurdu.
Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul’un fethinden sonra, daha evvel feth-i mübîn için gelip orada şehîd düşmüş bulunan ashâb-ı güzînin kabirlerini tesbît ettirmeye başladı. Bunlardan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in mihmandarlığını yapan Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabrini hassaten tesbît ettirmek istiyordu. Ancak düşman tecâvüzlerine karşı muhâfaza maksadı ile gizlenmiş olan bu mübârek kabr-i şerîf, bulunamadı. Bunun üzerine Fâtih, Akşemseddîn Hazretleri’ne mürâcaat ederek:
“–Efendi Hazretleri! Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabrini nasıl bulabiliriz?” diye sordu.
Hazret-i Pîr, birkaç dakîka murâkabeye vardıktan sonra o mübârek ve şanlı sahâbînin kabrinin yerini gösterdi. Oraya işâret olması için bir sopa dikildi. Fakat Fâtih Mehmed Han, hocasına itimadsızlığından değil, ancak gönlünün tamamen mutmain olması için geceleyin sopanın yerini değiştirdi. Ertesi gün belirlenen yeri kazmak üzere gelindiğinde Akşemseddîn Hazretleri, tekrâr murâkabeye vardı ve talebesi Fâtih’in hayret nazarları arasında:
“–Sultanım! İşâretimizin yeri değişmiş!..” deyip sopayı eski yerine getirdi.
Artık Sultan’ın gönlünde hiçbir şüphe kırıntısı dahî kalmadı ve gösterilen yer kazılmaya başlandı. Birazdan Ebû Eyyûb’a âid bir mezar taşı çıktı; Akşemseddîn Hazretleri’nin kerameti tahakkuk etti.
Sultan Fâtih’in emri üzerine kabir, tamamen ortaya çıkarılarak üzerine bir türbe yanına da bir câmî ve medrese inşâ edildi.
Fâtih, mânevî terbiyesinde yetiştiği hocası Akşemseddîn’i çok sever, O’na pek fazla hürmet ederdi. Sık sık ziyâretine gider; yanından, gönlü huzûr ve sükûn içinde dönerdi.
Akşemseddîn de, ara-sıra kendisini ziyârete gelince Fâtih, ayağa kalkar, O’nu haşyetle ayakta karşılardı. Mahmûd Paşa, birgün merâk ve hayretle:
“–Azîz sultanım, siz hiçbir âlime göstermediğiniz hürmet ve tâzimi Akşemseddîn’e gösteriyorsunuz!. O’nun yanında size bambaşka bir hâl oluyor. O’nun diğer âlimlerden ne farklı tarafı var?..” diye sordu.
Fâtih de cevaben:
“–Hiçbir zaman, mekân ve şahısta görmediğim heybet ve câzibeyi, bu kişide görüyorum. Bu heybet ve muhabbet, gönlümü alt-üst ediyor. Beni apayrı âlemlere sevkediyor. Muhabbet ve heybet, birbirine zıd iki hâl olduğu halde, rûhumda nasıl birleşiyor?! Ben de buna hayret ediyorum.. Bu hâl nedir? Bu hâl, neyin nesidir?. Anlıyorum ki bu, O’nun cismânî varlığından değil, Hakk’ın mazharı olmasındandır. O’nun huzûrunda elim titriyor, dilim dolaşıyor, âciz bir çocuk gibi kalıyorum. O’nun gönül penceresinden, ayrı âlemler, ayrı nakışlar seyrediyorum. İşte bu hâlim, O’nun rûh dünyâsının bana olan in’ikâsıdır. Aynı zamanda O’nun kendi rûhî derinliğini resmeder.” dedi.
Bu sebepledir ki fetihten sonra Akşemseddîn Hazretleri de, Sultan’ın, kendi sohbetinden alacağı feyz ile devlet işlerini aksatmaması için İstanbul’dan ayrılmış, memleketi olan Göynük’e yerleşmiştir. Ancak Sultan Fâtih’le aralarındaki gönül bağı ve mânevî irşadı mektuplarla devam etmiştir. Baba-oğul muhabbetinden daha öteye bir yakınlıkla Sultan’la hocasının arasındaki bu yüksek muhabbeti sergileyen aşağıdaki mektup, Akşemseddîn Hazretleri’nin gönlünden taşan ne güzel bir öğüdüdür:
“Dünyâ rahatlığı, âhıret rahatlığına nisbetle yok gibidir. Cismânî lezzet, rûhânî lezzete nisbetle bir hiçtir. Hiçe iltifât etmeyiniz! Belâların en şiddetlisi peygamberlere, sonra velîlere, sonra halîfeleredir. Peygamberler ve velîler yolunun yolcusu olduğunuzu, en büyük nîmet bilip hiçbir belâdan elem duymayınız, aksine lezzet alınız! Kur’ân-ı Kerîm’de «bir zorluk» iki kolaylık arasında zikredilir. İnşâallâh yakın zamanda zorluklar bitecek, her tarafta düşmanlar zelîl ve hakîr olacaktır. Yanımda Allâh’a ahdettiğiniz şeyleri sakın ola ki bozmayınız! Böyle yaptığınız takdîrde her zaman mansûr ve muzaffer olursunuz!
Memleketin ahvâli, sizin ahvâlinize tâbîdir. Zîrâ sultanlar, memlekete nisbetle bedendeki rûh gibidirler. Bedeni idâre eden rûhtur. Kendinizi sâir halk gibi zannetmeyin ve memleketin ıslâhından başka şeyle meşgûl olmayın!. Vesselâm…”
İşte böyle büyük irşâdlarla hayatına yön veren Fâtih Sultan Mehmed Han, ibâdet hayatına dikkat eder; idâresi altında bulunanların ibâdât u tâatlerinde gevşeklik göstermemelerini isterdi. O’nun bu hassasiyetini, namazın kılınmasıyla alâkalı olarak vilâyetlere gönderdiği şu ferman ne güzel ifâde eder:
“Allâh Teâlâ, emir ve nehiylerinin yerine getirilmesini bize nasîb ve müyesser buyursun! Cenâb-ı Hakk’ın «Namazı ikâme ediniz!» emr-i ilâhîsi ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:
«Namaz dînin direğidir; onu dosdoğru kılan dînini ikâme etmiş, terkeden dînini yıkmış olur…»
mübârek emr-i şerîfi üzere hayırları emir ve şerlerden meneylemek üzerime vâcibdir. Bunun için bir kişi vazîfelendirdim. O, bu husûsda gerekli tâkibâtı yapacaktır. Böylece her kim namazı terk ederse, gerektiği şekilde irşâd edilecektir. Bu hizmete devlet erkânı da yardımcı ola!.. Dolayısıyla İslâmiyyet’in yüce ahkâm, emir ve yasaklarını yerine getirmede gevşeklik ve tenbelliğe aslâ meydan verilmeye!. Mescidler ve medreseler, cemâatsiz kalarak vîrâne ve harâbeye dönmeye!. O mübârek mekânlar doldurulup mâmûr edile!. Tâ ki dîn-i İslâm kuvvetli ve pâyidâr ola ki, maddî ve mânevî zaferler vücûd bula!..”
Bu davranış, âyet-i kerîmede senâ buyurulan bir ahlâk-ı İslâmiyye’dir. Allâh Teâlâ buyurur:
الَّذِينَ إِن مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ​
“Onlar (o mü’minler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek, namazı ikâme ederler, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerinin sonu Allâh’a varır.” (el-Hacc, 41)
Fâtih Sultan Mehmed’in, sıkıntı ve meşakkatten yılmayarak Allâh yolundaki gayreti ve müslümanlara hizmeti nümûne-i imtisâldir:
Trabzon Rum imparatorluğu üzerine sefere çıkmıştı. Şehre arkadan ulaşmak için dağlık ve ormanlık bir arâzîden geçiliyordu. Bazen baltacılar, önden yol açıyorlardı. Yolun müsâit olmadığı bir yerde Fâtih’in atı kaydı. Fâtih, bir kayaya tutunmak için uğraşırken elleri kanadı. Bu hâli müşâhede eden beraberindeki Uzun Hasan’ın anası Sârâ Hatun, tam fırsatı olduğunu düşünerek:
“–Oğul! Han oğlu hansın! Bir yüce hükümdarsın! Trabzon gibi küçük bir kale için bunca meşakkate katlanman revâ mıdır?” dedi.
Çünkü Uzun Hasan, Trabzon Rum imparatorluğu ile akrabâlık te’sîs etmiş ve bu yüzden anasını, bu seferden vazgeçmesi için Fâtih’e ricâcı göndermişti. Fâtih, elleri sıyrıklarla dolu olduğu halde doğruldu ve şöyle dedi:
“–Ey ihtiyar ana! Bilmez misin ki, elimizde tuttuğumuz dîn-i İslâm’ın kılıcıdır. Sen zanneyleme ki, çektiğimiz bunca zahmetler, kuru bir toprak parçası içindir. Bilesin ki, bütün gayretlerimiz Allâh’ın dînine hizmettir. İnsanları hidâyete kavuşturmaktır. Yarın Allâh’ın huzûruna vardıkda, yüzümüz kara olmasın diyedir. Elimizde İslâm’ı teblîğ ve ta’zîz imkânları varken, birtakım zahmetlere katlanmayıp ten rahatlığını tercîh edersek, bize gâzî denilmesi revâ olur mu? Ehl-i küfre İslâm’ı götürmezsek, onların azgınlıklarına mânî olmazsak, huzûr-i ilâhîye hangi yüzle çıkarız?!.”
Fâtih, velîlerin ziyâretlerinden büyük bir huzûr bulurdu. Onların feyz ve berekâtından gönlü vecd ile dolup taşardı.
Birgün, zamanın evliyâsından Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’ni ziyâret etmeyi çok arzuladı. Erkânı ile birlikte tekkenin kapısına kadar gitti. Ne görsün ki, herkese açık olan kapı, maalesef kendisine kapatılmıştı.
Hünkâr, üzüldü; rengi soldu.
İçeride Ebu’l-Vefâ Hazretleri de aynı durumda idi. Mürîdân da, edeben bir şey soramıyorlardı. Fakat içlerinden “Bu işin sırrı nedir?” diyerek hayretle hâdisenin seyrini merâk ediyorlardı. Nasıl olur ki, bir sarhoşa dahi açık olan kapı, müjdeli bir hadîs-i şerîfin tecellîsine mazhar olan zâta kapatılmıştı?!.
Fâtih, mahzûn bir şekilde geri döndü…
Bir çağ kapayıp, bir çağ açan, Bizans surlarını yerle bir eden ulu hakan, bir gönül erinin tekkesinin esrarlı kapısını açamadan geri dönmüştü.
Aradan bir zaman geçtikten sonra Hünkâr, yine hassas kalbinin derinliklerinden gelen bir heyecan ile Ebu’l-Vefâ Hazretleri’ni ziyârete hazırlanıp, erkânı ile tekrar oraya gittiler. Yine aynı manzara; kapı kapalı!.
Hünkâr’ın dehşeti arttı. Yâverine:
“–Kemâl-i edeb ile huzûra gir! Anla bu iş neyin nesi?. Bu muammâ nedir? Bu ne acep bir hâldir?” dedi.
Yâver huzûra girdi. Ebu’l-Vefâ Hazretleri yâvere dedi ki:
“–Hünkârımız Fâtih’in hassas ve coşkun bir gönlü vardır. Buraya girer de bizim âlemimizdeki zevki tadarsa, bir daha ayrılmak istemez ve devletin idâresine dönmez!. Lâkin bu mülk ve ümmet O’na emânettir. Kendisi kadar liyâkatli bir kimse gelip O’nun yerini dolduramaz ise, mülk ve ümmet zarar görür. O da, ben de günahkâr oluruz!.
Sonra; rûhu buranın mânevî havası ile dolacak, neyi varsa buraya getirip infâk edecek.. Dula, yetîme, garîbe, bîçâreye ve bîkese gidecek olan imkânlar, buraya akacak!. Aynı zamanda mürîdânın gönlüne dünyâ muhabbeti girecek, düzenimiz bozulacak!..
Hünkârımız Efendimiz’e bizler buradan duâ ve teveccüh hâlindeyiz.. Gönlü, gönlümüzün içindedir…” buyurdu.
Yâver huzûrdan ayrılıp, tekkenin kapısında merakla neticeyi bekleyen Hünkâr’a bu sözleri nakledince, Hünkâr sordu:
“–Hazret bu hislerini ifâde ederken nasıldı?.”
Yâver:
“–Hünkârım! Ebu’l-Vefâ Hazretleri, bir taraftan bu sözleri söylerken, diğer taraftan da gönlü hicrân ile yanmış olmalıydı ki, gözlerinden damlalar dökülüyordu…” dedi.
Fâtih, başını önüne eğdi. Ufuklara sığmayan bakışları, derin, mehtaplı bir gece gibi başka bir âleme döndü. Gözleri nemlenerek, baharda dallarda biriken şebnemler gibi yaşlar dökülmeye başladı. Ebu’l-Vefâ Hazretleri’yle görüşmek, kendisine hiç nasîb olmadı…
Vaktâ ki Fâtih’in vefâtı haberi gelince, Ebu’l-Vefâ Hazretleri saraya gitti. Hünkâr’ın cenâze namazını kıldırdı.
Gâzî Sultan Fâtih Mehmed Han, tedkîk edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryâlaşan zâhir ve bâtın sultanıdır. O’nun her sahada gösterdiği muvaffakıyet ve faâliyetler, müstesnâ bir mahâretle gerçekleştirdiği kalem ve kılıç işbirliğine dayanmaktadır.
O, kendi devrine kadar yapılan akınları, plânlı bir fütûhât hâline getirmiştir. Hiçbir zaman ordusunu, plânsız ve düzensiz hareket ettirmez ve mâcerâ hevesiyle aslâ kan dökmezdi. Bazen birkaç cephede, beş, on, hattâ daha fazla devletle birden harp hâlinde bulunduğu günler olur, ancak O, bunların kâh siyâsî müzâkereler, kâh askerî hamlelerle pek mâhirâne bir sûrette üstesinden gelirdi. İştirâk ettiği harplerin en kritik anlarında bile en ön saflarda düşman üzerine atılır, geri adım atmazdı. Belgrad muhâsarasında yaptığı şiddetli bir hücûmda alnından ve dizinden derin yaralar almıştır.
Fâtih Sultan Mehmed Han, devletin daha evvel içine düştüğü birtakım tehlike ve hatâları değerlendirip «Fâtih Kânunnâmeleri» denilen kânunnâmeleri hazırladı. Lâkin sanılmamalıdır ki bunlar, onun veya o devirdeki ricâlin şahsî düşüncelerini aksettirir. Aslâ!..
Devlet idâresine dâir pek çok kâide ihtivâ eden bu kânunnâmelerde günümüze kadar üzerinde pek çok tartışma cereyan etmiş bulunan mes’eleler, “kardeş ve evlâd katli” ile vezirlerin siyâseten cellâda havâle edilmeleri keyfiyetleridir.
Dikkat olunursa, hânedân mensuplarıyla vezir rütbesini hâiz kimselere mahsûs olan bu kâidenin iki husûsî sebebi vardır:
1. Bunlar, îcâbında devleti bölebilecek bir otoriteye sahip olduklarından haklarındaki kararın sür’atle verilmesi gerekmektedir. Sıradan mahkemelerin usûl hükümleri, buna imkân vermediğinden, bir ihânet hâlinde usûlî kâideler yerine getirilinceye kadar iş işten geçmiş olur ve telâfîsi mümkün olmayan zararlar ortaya çıkar. Bundan dolayıdır ki, pâdişâha:
“–Cellad!..” diye bağırma hakkı verilmiştir.
2. Bunlar, devlette otorite bakımından en üst mevkîde bulundukları için kendilerini korkmadan muhâkeme edebilecek olan daha üstün bir otorite sadece pâdişâhtır. Halkdan birini pâdişâhın cellada havâle edebilmesi ise, onun sadece sefer hâlindeki bir orduya mensub bulunmasına bağlıdır. Gerçekten sefer hâlindeki bir orduda bazen bir nefer bile bir bozguna sebep olabilir.
Bu temel sebeplerle ortaya çıkan şu tatbîkât bile nefsânî hislere meydan vermemek için dâimâ şeyhülislâm fetvâsına dayandırılmıştır.
Bu sebepler, devletin bölünmekten korunması ve bekâsının te’mîni gibi haklı bir endîşenin eseridir. Gerçekten büyüyen bir devletin parçalanıp dağılmaktan muhâfazası, oldukça güçtür. O günkü muhâbere imkânları da dikkate alınırsa, bu güçlüğü takdîr etmek, daha da kolaylaşır.
Bu ölçüler ışığında devletin tek elden idâre edilerek ümmetin parçalanıp güçsüz beyliklere bölünmemesi ve bu sûretle ehl-i küfür karşısında devamlı olarak kudretli kalınabilmesi için Fâtih’in hukûkîleştirdiği «kardeş ve evlâd katli» mes’elesi, Osmanlı Devleti’nin ömrünü uzatan en büyük sâiklerden olduğu söylenebilir.
Bu husûsdaki madde şöyledir:
“Evlâdımdan her kime ki saltanat müyesser olursa, (mecbûriyet hâlinde) nizâm-ı âlem için karındaşını öldürebilir. Ekserî ulemâ dahî tecvîz etmiştir. Gerektiğinde anınla âmil olalar…”
Demek oluyor ki Fâtih, bunu emretmiyor. İhtilâl ve anarşi gibi şartların son derece mecbûr bıraktığı durumlarda başvurulabilecek bir müsâade olarak hukûkîleştirmiş oluyor.
Buradaki nükteyi doğru anlamayarak Osmanlı’nın velâyet derecesine yükselmiş bulunan sultanlarını bile -hâşâ- cânîlikle suçlamak, yerinde bir hüküm değildir. Dünyâ târihinde bir misli bulunmayan teb’asının menfaati için kendi evlâd ve kardeşini fedâ etme husûsiyeti karşısında hislerden ziyâde idrâk, irâde ve târihî gerçeklere göre tahlîlde bulunmak îcâb eder.
Diğer bir gerçek de şudur ki, 623 sene gibi uzun bir imparatorluk devresinde “evlâd ve kardeş katli” sebebiyle ölenlerin sayısı, takrîben altmış küsûr kadardır. Aksi halde bu rakam, yüzbinleri bulur, hattâ daha ziyâde olabilirdi.
Nitekim bu husûsda ibretli bir tablo olarak, sadece Yavuz Sultan Selîm Han ile ona isyân etmiş bulunan Şehzâde Ahmed’in saltanat dâvâsında Konya ovasında yapılan mücâdelede iki taraftan yaklaşık onbin müslüman kanının aktığını hatırlatmak kâfîdir. Bu da gösteriyor ki, kardeş ve evlâd katli mes’elesi, alternatifsiz iki büyük mecbûrî tehlikeden en hafîfini tercîh etmek zarûretine binâen nâçâr bir şekilde tatbîk edilmiş bir hâdisedir. Birçok kritik durumlarda ortaya çıkan bu çâresizliği açıkça görmek mümkündür.
Yavuz Sultan Selîm Han, kendisiyle mücâdele edip bertaraf edilen kardeşi Şehzâde Korkut’un tabutu altına ağlaya ağlaya girmiş ve:
“–Ey kardeşim! Ne sen bana bunu yapsaydın, ne de ben böyle yapmak zorunda kalsaydım!..” demiştir.
Kânûnî de, oğlu Şehzâde Mustafâ’yı katlettirdikten sonra onun cenaze namazını kıldırmak istemiş, ancak garkolduğu gözyaşı selleriyle namazını bozmak zorunda kalmıştır. Zîrâ Kânûnî, bir meyvedeki karıncanın kırılmasının câiz olup olmadığı husûsunda bile Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi’den fetvâ soracak kadar içli, muhlis ve müttakî bir mü’mindi…
Bu ve benzeri acıklı ve tezatlı hâdiseler, cihan-şümûl bir imparatorluğun bağrına saplanan elem dolu hâtırâlardır. Bunlar, cihâna yön veren büyük cihângîrlerin rûhunda kanayan sıcak bir yaraya batan bir diken gibi olmuştur. Bunun için hamiyetli sultanlar, zarûreten bertaraf ettikleri şehzâdelerin âile ve yakınlarını mağdur etmemişlerdir. Bolca lutuf ve ihsânlarda bulunmanın yanında şehzâde âilelerine lüzûmlu tahsîsâtı bağlamışlar ve yakın hizmetindekileri de devletin çeşitli makam ve mevkîlerinde vazîfelendirmişlerdir.
Bütün acı ve hazîn neticelerine rağmen şâyet bu husûsdaki tatbîkat olmasaydı, Selçuklular’ın ve Endülüs’ün hazîn âkıbetlerinde olduğu gibi Osmanlı’nın te’sîs ettiği o cihânşümûl imparatorluk da, birçok güçsüz beyliklere döner ve ümmet bundan zarar görürdü. Ayrıca batıda yapılan İslâm fütûhâtı gerçekleşmez ve haçlıların müslümanları yok etme hamleleri, çok hazîn neticelere müncer olabilirdi. Nitekim Yıldırım Bâyezîd Han’ın Ankara Savaşı mağlûbiyetinden sonra ortaya çıkan tehlike, bu husûsda ibretli bir hâdisedir.
Diğer taraftan sultanların ciğerpârelerini fedâ etmeleri, aslında onların dîn, devlet ve milletlerine bağlılıklarını ifâde eden büyük fedâkârlıklar olarak tezâhür etmiştir. Yoksa hiç kimse, bir başkasının menfaati için kendisinin bir parçası olan evlâdını fedâ etmez! Nitekim târihin en büyük cânîlerinin bile kendi evlâdlarına karşı ıslak bir kağıda dönüp bütün gaddarlıklarına rağmen eli kolu bağlı hareket ettikleri göz önüne alınırsa, Osmanlılar’ın bu husûsda dîn, devlet ve millet bütünlüğü ile ehl-i İslâm’ın kudretini korumak için yaptıkları bu fedâkârlık, daha bâriz bir şekilde anlaşılır.
Dolayısıyla bir karıncayı bile incitmekten kaçınan Osmanlı pâdişâhlarının katl mes’elesini, basit bir saltanat mücâdelesi şeklinde mütalaa etmek son derece yanlıştır. Zîrâ sultanlar, yalnız kendi hayatlarını garanti altına almak niyetinde olsalardı, muhârebe meydanlarında ya şehîdlik ya gâzîlik diyerek en önde düşmanla çarpışırlar mıydı? Husûsiyle yükseliş devrinde saltanat yıllarını tamamen harplerde geçiren ve gece-gündüz i’lâ-yı kelimetullâh uğruna kendilerini fedâ eden sultanların niyeti, elbette kuru bir cihangirlik değildi.
Şan ve şeref dolu bir târîh ile yüce bir mîrâs bırakıp da bizleri âbâd eden Osmanlı’yı, âdetâ bugünleri düşünerek «kardeş ve evlâd katli»ne zorlayan şartları iyi tedkîk etmelidir. Vâkî olan devleti parçalayıcı saltanat kavgalarını uzun uzadıya aktarmaya hâcet olmadığı gibi, bu kavgalarda binlerce müslüman kanının dökülüp hebâ olmasını normal karşılayabilecek bir dimağ ve vicdan tasavvur olunamaz. Dolayısıyla «kardeş ve evlâd katli» mes’elesi sebebiyle herhangi bir gâileye vücûd verebilecek veya âlet edilebilecek şehzâdelerin ortadan kaldırılıp devlet ve milletin bekâsını te’mîni hoş görmeyip hisleriyle konuşanlar, bu usûle başvurulmadığı zamanlarda irtikâb edilen binlerce müslümanın telef olmasıyla, dîn, devlet ve milletin düştüğü buhran karşısında hissiz davranmış olmazlar mı?!.
Her şeye rağmen bu katil mes’elesinde elbette ki her zaman haklılık arayamayız. Belki zaman zaman beşer îcâbı ve nefsâniyetin galebesi ve birtakım entrikalara kanma neticesinde haksız katiller de yapılmıştır1.
(1. Bu haksız katillerde tek suçlu sultân değil, daha onun tahta cülûsuyla icrâ edilen bu cürmü hazır hâle getiren ve âdetâ sultanı buna zorlayan vezir ve paşaların entrikaları da göz önünde bulundurulmalıdır. Fâtih’in vefâtından sonra hem Bâyezîd’e hem de Cem’e «Gel, babanın yerine tahta otur!» haberinin gönderilmesi bu gerçeği ifâde eder. Hattâ son dönemlerde ortaya çıkan tahttan bir sultanı indirip diğerini geçirme hâdiseleri, vezirlerin bu husûsdaki te’sîrlerini gâyet açık bir şekilde izhâr eder.)
Böyle bir hissî hatânın, III. Murâd ve III. Mehmed Han’ın tahta geçer geçmez ortadan kaldırdıkları hattâ bir kısmı sübyan olan şehzâdeler hakkında vâkî olduğu beyân edilir. Oysa suç olmadan cezâ verilemez. Hiçbir vicdan, birtakım vehimlere istinâd edilerek o mâsûmlara yapılan yargısız infâzı kabûl edemez! Nitekim bu ve benzeri sebepler dolayısıyla bu mes’ele, yumuşak kalbli ve derviş-meşreb bir pâdişâh olan Sultan I. Ahmed Han Hazretleri tarafından tatbîk edilmemiştir. Daha sonra da saltanat için ekber ve erşed (hânedânın en yaşlısı ve en akıllısı) şartı getirilmiştir. Bu şart, hânedân mensubları arasındaki bu katil mes’elesini kısmen ortadan kaldırmıştır. Fakat bundan sonra evvelkilere göre daha yaşlı ve aktiviteleri azalmış pâdişâhların tahta oturmasıyla Osmanlı’nın yükselişteki hamle ve akın rûhunun zayıfladığı da görülür. Yâni ekber ve erşed şartı neticesinde Osmanlı tahtına geçmek için matlûb olan “tegallüb ve hakk-ı seyf” (kafa ve bilek gücüyle iktidar olma) tarîkı kısmen de olsa kapanmıştır.
Bu bakımdan şahısların, “kardeş ve evlâd katli” kâidesini tatbîk ederken takdîr hatâsına düşmeleri; umûmî gâyesi, vatan toprağının bölünmemesi, binlerce müslüman kanının dökülmemesi ve ehl-i küfür karşısında güçsüz bir hâle düşülmemesine mâtûf olan bu kâidenin mâhiyetine menfî bir gözle bakılıp haksız değerlendirmeler yapılmasını gerektirmez.
Bu mütâlaaları, derin bir düşünce ve muhâkemeye istinâd etmeksizin büyük şanlı cedlerin böyle nice mes’elede rencide edilmesi, kul hakkı terettüb ettireceğinden bu husûsda ihtiyatlı davranmakta fayda vardır.
Hulâsa “kardeş ve evlâd katli” mes’elesinde söylenecek son söz şudur:
Altı asırlık cihân-şümûl bir imparatorluk olan Osmanlı’nın hatâ ve sevaplarıyla mütâlaa edilmesi ile neticelere gitmek, en doğru bir harekettir.
İfâde etmelidir ki bütün kâideler, hattâ şer’î husûslar bile onları tatbîk eden kimselerin kalbî âlem, olgunluk ve istikâmetlerine göre netice verir. Zîrâ kânunlar, keskin bir bıçak veya silâh gibidir. Hak ve adâleti tevzîde de kullanılırlar, nefsin galebesiyle binbir zulme de âlet edilebilirler. Yâni bıçak veya silâh, onları elinde tutanın durumuna göre hayra veya şerre kullanılabilirler. Gerçekten de çok güzel bir kâide, nefsâniyetine mağlûb bir kimsenin elinde hiç de istenilmeyen bir şekle bürünebilir. Nitekim târihte şerîat kânûnlarının cârî olduğu zamanlarda hüküm süren birtakım zâlim insanların uygulamaları böyledir. Meselâ dünyânın en büyük hukukçularından biri olan zühd ve takvâ sahibi Ebû Hanîfe Hazretleri, zâlimâne fiillere âlet olmamak için Bağdat kadılığını reddetmiş, bu sebeple devrin halîfesi tarafından hapsedilerek kırbaçlattırılmıştır. Yine Ahmed bin Hanbel gibi büyük bir İslâm âlimi, «Kur’ân mahlûktur» nazariyyesini reddettiği için zindana atılmıştır. Halbuki bu büyük şahsiyetler, şerîat nazarında herhangi bir cürüm işlememişler, aksine zâlimlerin nezdinde Allâh’ın kânûnlarını vikâye endişesi taşımışlardır. Yâni tamamen mâsûmdurlar. Buna rağmen şerîati tatbîkle mükellef bulunan halîfeler tarafından suçlu gibi cezâlandırılmışlardır. Bu da gösteriyor ki, kâide ve kânûnun ulviyyeti ayrı, onların tatbîki ayrı olarak değerlendirilmelidir.
Dolayısıyla “kardeş ve evlâd katli” mes’elesini de bu hakîkat çerçevesinde değerlendirdiğimizde, o, kânun olarak Osmanlı’nın içinde bulunduğu şartlar bakımından mecbûriyyette tatbîk edilmiş bir hâdise olarak karşımıza çıkar. Ancak tatbîkâtı bakımından tahlîl ettiğimizde ise, bunun neticesinin, yukarıda da beyân ettiğimiz gibi onu uygulayan şahısların kalbî âlem, dînî hassâsiyet, kemâlât ve hâdiselerdeki dirâyet ve kifâyetine bağlı olduğu görülür. Bunun içindir ki biz, bu mes’elenin zarûretini kabûl etmekle birlikte onun tatbîk edilmesi husûsunda cereyan eden hâdise ve neticelerin kânûn-i ilâhîye uygun olanlarına tasvipkâr, nefsânî sâikle olanlarına muhâlif ve kat’î teşhîs konulamayanlarına ise ne taraftar, ne aleyhtarız…
Zîrâ Osmanlı’nın tatbîk ettiği “kardeş ve evlâd katli” mes’elesi şu üçlü taksîme muhâtabdır:
1. İsyân eden hanedan üyelerinin katledilmeleri, tamamen şer’î bir çerçevededir. Bunlar, İslâm hukûkundaki “isyân-bağy” suçuna girmektedir ki, cezâsı ölümü gerektirir.
Bu husûsda Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de şöyle buyururlar:
“Benden sonra bir kısım fitneler olacaktır. Şunu bilin ki bu ümmet, bir şahsın etrafında birlik hâlinde yek-vücûd iken, kim araya girip o birliği bozmak isterse, bu herîf kim olursa olsun kılıçla (boynunu) vurun!” (Müslim, imâret, 59-60)
2. Bazı kardeş ve evlâd katli uygulamaları, “ta’zîr bi’l-katl” (siyaseten katl) müessesesine girer. Fâtih’in, Kânûnnâme’sinde «Ekseri ulemâ dahî tecvîz etmiştir.» dediği usûle uygundur. İsyan ettiği tam tesbît olunamasa da, isyan edeceğine dâir emâreler beliren hanedan mensûblarının katledilmeleri, bu kabîldendir.
Bu tatbîkatın dayandığı temel, birinci maddemiz kadar bâriz değildir. Umûmî olarak şu gerekçelere istinâd edilmiştir:
a. “Fitne, adam öldürmekten daha büyük günâhtır…” (el-Bakara, 217)
b. “Umûmî zarar karşısında husûsî zarar tercîh edilip umûmî zarar bertaraf olunur.”
c. “İki zarardan en hafîfi tercîh edilir.”
Bunlara ilâveten “kardeş ve evlâd katli”; İslâm hukûkundaki «Zarûretler, memnû olan şeyleri mübâh kılar.» kâidesi, istihsân, mesâlih-i mürsele, istislâh (kamu yararı) gibi husûslarla da îzâha çalışılmıştır.
Bütün bunlara mukâbil, bu maddedeki uygulamanın «berâet-i zimmet asıldır» (suçu sâbit olmadıkça kişi suçlu değildir) diyen şer’î hukûkdan ziyâde fer’î delîllerin zorlanmasıyla örfî hukûka dayandığı ifâde edilmektedir. Örfî hukûkun ise, muhtevâsını şer’î hukûkdan almakla beraber zaman zaman bu muhtevânın dışına çıktığı vâkîdir.
3. Bu kısımdaki katletme hâdiseleri ise, ne isyan suçuna, ne de siyâseten katle dâhildir. Bu gruba giren uygulamaların meşrûiyyeti yoktur. Bir suistimâlden ibârettir.
İşte “kardeş ve evlâd katli” mes’elesinde bu üç maddeyi göz önüne alarak değerlendirme yapmak, tasvip, tenkid veya tarafsızlığı bunlara göre ayarlamak, gerçeklere en uygun olanı görünmektedir. Nitekim bu hâdiselere şâhid olan o zaman ulemâsının ve şeyhülislâmlarının tavırları incelendiğinde, onların takip ettikleri yolun da bu olduğu görülmektedir. Onlar, liyâkat ve dirâyetlerine göre, şer’î olanlarına açıkça fetvâ vermişler, siyâseten yapılan katillere ise sadece örfî hukûka göre bir beyânda bulunmuşlar, ancak gayr-i meşrû ve bir suistimâl olarak gerçekleştirilen katillere ise, azledilmeleri pahâsına da olsa aslâ cevâz ve fetvâ vermemişler, büyük bir dirâyetle karşı çıkmışlardır.
Birinci maddenin şer’î muhtevâ içinde olduğu müttefekun aleyh’dir. Üçüncü maddenin ise, gayr-i şer’î olduğu kat’îdir. Lâkin bütün bunların içinde en zor ve en çok tartışması olan ikinci maddedeki tatbîkat, yâni siyaseten katiller husûsudur ki, kesin çizgilerle doğru veya yanlışı tesbît neredeyse mümkün değildir. Dolayısıyla bu husûsda tarafgîrlik veya aleyhtarlıkta ileri gitmemek pek isâbetli olur. Zîrâ gözümüzün önünde cereyan eden günümüz siyasî hâdiselerinin tahlîl ve takdîrinde bile ferdler arası hüküm verirken çekilen güçlük ve isabetsizlikler düşünülürse, asırlarca evvel cereyan etmiş olan böyle muhâtaralı hâdiselerde kat’î bir hüküm vermenin zorluğu daha açık bir şekilde ortaya çıkar. Bu sebeple diyoruz ki:
Her şeyin en doğrusunu ancak ve ancak Allâh bilir…
Fâtih Sultan Mehmed Han, düşmanlar tarafından bile takdîr edilen bir pâdişâhdı. Yegâne gâyesi İslâm bayrağını bütün cihâna hâkim kılmaktı. Avrupa haritasını yanından ayırmazdı.
Hassas, ince ruhlu, müşfik bir pâdişâh olan Fâtih, zâhirî âlemdeki yükselişini, mâneviyât âleminde, yâni tasavvuf vâdîsinde de gerçekleştirmiş, zülcenâhayn (iki kanatlı, iki vecheli) dev bir şahsiyetti. Kısacası O, zâhirde de bâtında da emsâlsiz bir sultandı. Milletin hakkında o kadar ince ve merhametli düşünürdü ki, toplumunun sanki maddî ve mânevî babası idi. Bir merhamet âbidesi olan Fâtih, ümmete sayısız vakıflar te’sîsi ile devrini, sosyal adâlet anlayışının zirvesine yükseltmiştir. Bu vakıfların vakfiyeleri, O’nun ulvî yüreğinin inceliklerini sergiler:
Bir vakfiyesinde şöyle demektedir:
“İnşâ ettirdiğim imârethânemde İstanbul fukarâsı yemek yiyeler! İstanbul fethinin şehîd âilelerine ve yetîmlerine ise, kapalı kaplarda, hava karardıktan sonra, komşularının dikkatini celb etmeden, onların izzet ve haysiyetleri korunarak yemek ikrâm edile!..”
Görüldüğü gibi Fâtih, toplumun korunmaya muhtaç fertleri için en hassas edeb ve şefkât ölçülerini aksettiren bu ulvî kâideleri asırlarca evvel bu şekilde ortaya koyuyordu.
Şehîd âilelerine olan ihtimâmı, kâ’bına varılmaz bir vefâ örneğidir. Bilhassa, zamanımız insanına bir nezâket, bir vicdân, bir merhamet ve bir edeb dersidir.
Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde memleketin her tarafında, her karış toprağında adâlet, hak ve hukûk hâkim durumda idi. Kânûn önünde bütün insanlar eşitti. Sanki:
“Adâlet, mülkün temelidir..” ifâdesi, O’nun için vârid olmuştu.
Zengin ile fakir, sultan ile köylü aynı hakka sahipti. Gayr-i müslimlerin haklarına ise, onları vedîatullâh, yâni devlete Allâh tarafından emânet edilmiş, korunmaya muhtaç kimseler olarak kabul olunduklarından daha çok riâyet edilirdi. Bu yüzden gayr-i müslimleri hiç kimse incitmezdi. Osmanlı’nın bu adâletini gören hıristiyanlar, onlara âdetâ âşık oldular. Bilhassa Rumeli’deki fütûhâtın sür’atle genişlemesinde bu dillere destân Osmanlı adâleti pek müessir olmuştur. O derecede ki, İstanbul muhâsara altında iken Papalıktan yardım istenmesi teklîfine karşı, o devrin asillerinden Notaras’ın şöyle demiş olduğu târihte pek meşhurdur:
“–İstanbul’da kardinal şapkası görmektense, Türkler’in sarığını görmeyi tercîh ederim!..”
İşte bu yüce adâlet anlayışı ve tatbîkâtı sebebiyle birçok râhibe, müslüman olup Osmanlı kadınları gibi tesettüre büründü. Zulüm içinde yaşayan hıristiyan halk, henüz fethedilmemiş yerlerde bir an önce huzûr ve adâlete kavuşmanın hasretiyle Osmanlılar lehine casusluk bile yaptılar. Osmanlılar da, bir vefâ borcu olarak, kendilerine yardım edenleri unutmayıp en güzel şekilde mükâfâtlandırdılar. Onların gönüllerini hoş tuttular.
İstanbul’un fethinden sonra Fâtih, umûmî bir afv îlân etmiş ve Bizanslı mahkûmları serbest bırakmıştı. Bunlar arasında iki âlim filozof papaz kimse vardı. Fâtih, onlara cezâlarının sebebini sordu. Onlar da:
“–Biz, Bizans’ın en ileri gelen papazları idik. Kralın zulmünden, işkencelerinden, yaptığı rezâlet ve sefâhatten dolayı kendisini îkâz ettik. Âkıbetinin kötü, yıkılışının yakın olduğunu ve devletinin çökeceğini söyledik. O da, bu îkâzımıza kızarak bizi zindana attı.” dediler.
Bu ifâdeler, Fâtih’in dikkatini çekti. Papazlara, Osmanlı Devleti hakkındaki düşüncelerini sordu. Onlar da, ancak bir müddet sonra kanâatlerini bildireceklerini ifâde ettiler.
Papazlar, ellerindeki berâatla her yere girip çıktılar. Sabâhın erken sâatinde bir bakkala giderek bir şeyler almak istediler. Bakkal onlara:
“–Ben siftah yaptım. Siftah yapmayan komşumdan alın!” dedi.
En kalabalık ve en ıssız yerlere kadar her tarafı dolaştılar. Herkesle sohbet ettiler. Bütün halkın, yalnız iyilik ve ahlâkî üstünlük sahneleyen hâllerini müşâhede ettiler.
Bir çarşıya girdiler ki, o esnâda ezân okunuyordu. Esnaf, dükkânını kilitlemeden câmîye gidiyordu. Hiç kimse, bir başkasına haset etmiyor ve kıskançlık beslemiyordu. Sanki herkes, birbirinin te’minâtı altında idi. Namazı, huzûr içinde ve âdetâ son namazlarını kılıyormuş gibi ikâme ediyorlardı.
Kimse kimsenin hakkını yemiyor, birbirini kırmıyordu. Kimse, kul hakkıyla kıyâmet günü Mevlâ’nın huzûruna çıkmak istemiyordu. İstisnâsız herkes, Allâh rızâsını düşünüyor, Allâh rızâsı için konuşuyor, Allâh rızâsı için yaşıyordu. Sultanın ömrü ve ordusunun muzafferiyeti için duâ ediyorlardı. Cemiyet, ince rûhlu, rikkat-i kalbiyye sahibi derin insanlarla doluydu.
Papazlar, bu halleri görüp şaşkına döndüler. Kaç şehir dolaştıkları halde, mahkemelerde ağır cezâlık bir dâvâya rastlamadılar. Hırsızlık, katil, ırza tecâvüz, dolandırıcılık -âdetâ- meçhûldü. Bir muhâkeme onların çok dikkatini çekti. Hayret içinde kaldılar.
Kadı efendiye bir dâvâcı ve dâvâlı gelmişti. Dâvâcı, şöyle bir mes’ele arzetti:
“–Efendim, bendeniz bu dîn kardeşimin falan tarlasını satın aldım. Ekin için çift sürerken, orada altın dolu bir küpe rastladım. Küpü alıp, tarlasını satın aldığım bu kardeşime götürdüm:
«–Buyur, bu senindir; al!» dedim.
O da:
«–Ben bu tarlayı altı ve üstü ile sattım!.. Artık bana helâl olmaz!..» deyip kabul etmedi. Halbuki toprağın altından bu küpün çıkacağını bilse satmazdı.”
Kadı efendi, öbür kişiye söz verdi. O da:
“–Durum aynen kardeşimin arzettiği gibi vâkî oldu. Fakat, ben ona tarlayı satınca, altı ve üstü hepsi içine girer düşüncesindeyim. Nasıl üstündeki mahsûlden bir hakkım yoksa, altındakinden de öyledir!..” dedi.
Papazların hayretle temâşâ ettikleri bu durum, kadı efendi için tabiî bir hâdise idi. İslâm’ı hakkıyla yaşayan bir toplum için bu, en tabiî bir hâldi.
Kadı, bu iki gerçek müslüman insan arasında hüküm vermekte güçlük çekmedi. Birinin sâlih bir oğlu, diğerinin de sâliha bir kızı olduğunu öğrenince, ikisine aracı oldu. Tarafeynin rızâsı ile bu iki gencin nikâhlarını kıydı. O, bir küp altını da, onların düğün ve çeyiz masraflarında harcattırdı.
Burada, yaşanan bir İslâm anlayış ve adâleti sergileniyordu.
Papazlar, bütün bunları gezip gördükten sonra, hava kararırken kızlarını bir medreseye gönderdiler. Kızlar, kapıyı açan gençlere:
“–Hava karardı, yolumuzu kaybettik. Bizi bu gece misâfir eder misiniz?. Çâresisiz..” dediler.
Talebeler, düşünüp taşındılar, nihayet kendi odalarını bu iki kıza verdikten sonra, araya bir perde gerip mangal başında sabâhladılar. Sabahleyin de kızları yolcu ettiler.
Papazlar, merakla gecenin nasıl geçtiğini kızlarına sordular. Onlar da, olan hâdiseyi şöyle anlattılar:
“–Kendi yerlerini bize terk ettiler. Kendileri odanın ucuna çekildiler. Ortadaki mangal ateşini ellerine alıp bırakıyorlar, birbirlerine dehşetle:
«Rabbimiz bizleri cehennem azâbından korusun!. Bizleri, ânı istikbâlle değiştiren ahmaklardan eylemesin!.» diyorlardı.
Bizlere dönüp bakmıyorlardı bile..”
Bu misâl, Osmanlı Devleti’nde iffet ve namusların te’mînât altında olduğunu sergilemektedir. Lâkin böyle misâller çoktur. Meselâ Fâtih’in, Bosna fethinden sonra çıkarttığı bir fermânında:
“–Sakın ola, Sırp kızları su almak için çeşme başlarına geldiklerinde, askerlerim oralarda bulunmayalar!..” demesi de, imparatorluktaki iffet ve nâmûs te’mînâtının diğer bir tezâhürüdür.
Fâtih bu fermânı ile, hem askerlerini, hem de te’mînâtı altındaki hıristiyan teb’anın kızlarının iffetini muhâfaza etmiş oluyordu.
Osmanlı ülkesini gezip görmekle vazîfeli papazlar, hıristiyan mahallelerini de görmeden edemediler.
Fener semtine doğru gezintiye çıktılar. Hıristiyanlar bile, onların iyi bildiği fetihten evvelki zamana kıyâsen değişmiş, sokaklardaki pislik dahi azalmıştı. Artık kimse kimseye zulmetmeye cesâret edemiyordu. Herkes huzûr içinde işine devam ediyor, eskisi gibi içip içip sokaklarda nârâ atarak şarhoş olamıyordu. Fakir hıristiyan âilelere bile ev dağıtılmıştı.
Papazlar, bu uzun tedkik ve teftişten sonra izin alıp Fâtih’in huzûruna çıktılar. Müşâhedelerini bir bir arz edip:
“–Bu millet ve devlet, böyle giderse kıyâmete kadar devam eder. Böyle bir ahlâk ve yaşayışa sahip olan insanların dîni, elbette hak dînidir..” dediler.
Kelime-i şehâdet getirip müslüman oldular.
Fâtih’in devrine âid olmak üzere daha sonraları da öyle hâdiseler cereyân etti ki, bunlar, adâlet târihinde eşi, emsâli olmayan vak’alardır. Bunlardan biri de şudur:
Fâtih, İstanbul’un fethinden sonra, vazîfesini emrinin hilâfına yapan bir hıristiyan mîmârın kolunu kestirmişti. İstanbul kadısı Hızır Bey, Fâtih’in en yakın arkadaşı ve dostu idi. Kendisini İstanbul kadılığına da Fâtih tâyin etmişti.
Eli kesilen hıristiyan mîmâr, Kadı Hızır Bey’e gidip Fâtih’i dâvâ etti. Fâtih’e hitap tarzı «es-Sultân ibnü’s-Sultân el-Gâzî Ebu’l-Feth MUHAMMED HAN-ı Sânî» iken kadı Hızır Bey, teb’anın herhangi bir insanına kullanılan hitâbla:
«Murâd oğlu Mehmed, şu sâatte mahkemeye gelin!» celbini gönderdi.
Fâtih, murâfaa (duruşma) günü mütevâzî bir ferd-i millet gibi âlâyişsiz bir sûrette mahkemeye gitti. Maznûn sandalyesine oturdu. Hızır Bey, yerini aldı. Ve muhâkeme başladı.
Mahkemelerde hâkim adâlet tevzî ettiği için oturur, diğerleri ayağa kalkarak, ayakta ifâde verirdi. Hızır Bey, Fâtih’i otururken görünce, O’na:
“–Suç murâfaası üzresin, ayağa kalk!” diye ihtâr etti.
Bu îkâz üzerine Fâtih, ifâde için ayağa kalktı. Kadı Hızır Bey, muhâkeme neticesinde Fâtih’i suçlu, hıristiyan mîmârı mazlûm buldu. Kısas âyetini okudu. Ve Fâtih’in kolunun aynı şekilde kesilmesine karar verdi.
Bütün dünyâyı dize getiren cihân pâdişâhı Fâtih, kararı sükûnet ve tevekkülle karşılayarak:
“–Hüküm şer’-i şerîfindir!..” dedi.
Hıristiyan mîmâr, bu ulvî adâlet sahnesinden fevkalâde duygulanarak gözyaşları içinde:
“–Hakkımdan vazgeçiyor, diyet kabul ediyorum!..” dedi.
İş, bu sûretle tatlıya bağlandıktan sonra Fâtih, Hızır Bey’e:
“–Benden değil de Allâh’dan korktuğun için seni tebrik ederim!..” dedi.
Kadı Hızır Bey de, oturduğu minderin altından bir topuz çıkardı:
“–Eğer verdiğim hükmü kabûl etmeseydin, bununla kafana vuracaktım.” dedi.
Fâtih de, buna cevaben kaftanının altında sakladığı kılıcı gösterdi ve:
“–Sen de eğer adâlet üzre hükmetmeseydin, bununla kafanı vuracaktım…” dedi.
Ayrıca Fâtih, şahsî malından hıristiyan mîmâra bir ev bağışladı. Bunun üzerine hıristiyan mîmâr:
“–Dünyâda böyle bir adâletin eşi yoktur. Ben artık bu andan itibâren müslümânım…” diyerek kelime-i şehâdet getirdi.
Fâtih, adâlete ve adâleti tevzî eden kadılara çok ehemmiyet verir, onların hakkı ve hukûku tenfîz etmesi için kendilerine dâimâ yardımcı olurdu.
Bu husustaki şu misâl çok ibretlidir:
Devrin ricâlinden Dâvûd Paşa, yaptığı bir haksızlıktan dolayı Edirne kadısına şikâyet edilmişti. Kadı efendi, Dâvûd Paşa’yı bu işten vazgeçmesi için önce îkâz etti. O’na alacağı cezâyı bildirdi. Aralarında bir münâkaşa çıktı. Bu münâkaşada ileri giden Dâvûd Paşa, kadı efendiye birkaç tokat attı. Bunu haber alan Fâtih:
“Adâletin hizmetkârı olan kadıyı döven kimse, dîni tahkîr etmiş ve harâb etmiş olur…” diyerek, Dâvûd Paşa’yı ağır şekilde cezâlandırdı.
Dâvûd Paşa, maddî ve mânevî ızdırâbından yataklara düştü. Nihâyet tevbe edip pişman oldu. Allâh’ın emirlerine bir daha karşı çıkmayacağına ve böyle bir kusûr etmeyeceğine dâir söz verdi. Bundan sonra Fâtih’le aralarında yeniden yakınlık peydâ olup vezirlik pâyesine kadar yükseldi. II. Bâyezîd zamanında ise, vezîr-i âzam oldu.
Bütün bunlar, Fâtih’in rûhî olgunluğunu gösterdiği gibi; «Halk, idârecilerinin üslûbu üzeredirler.» hadîs-i şerîfinde ifâde edilmiş olan gerçek üzere milletinin de, aynı liyâkati gösterdiğine delâlet eder. O’nun devri, bütünüyle İslâm’ın emânete, insana, mahlûkâta bakış tarzının hassas, ince ve en mükemmel örneğidir. Nesline ve bütün insanlığa bir istikâmet mîrâsıdır. Bugünün insanının da nice zamandır kaybetmiş olduğu ve bir türlü elde edemediği büyük bir haslettir.
Şimdi bize ne oldu ki; o hâlden bu hâle sürüklendik?!. Rûhî yapımız harâbeye döndü..
Bir mîrâsyedi hoyratlığının hazin âkıbetine uğradık!..
Bugünün hod-gâm, maddeye esîr olan merhamet mahrûmu insanına, acaba Fâtih’in maddî ve mânevî şahsiyeti ne mesaj vermektedir?..
Öz benliğimizi kaybettik!. Onu aramanın çırpınışları içinde bunalıyoruz…
Fâtih’i rü’yâmızda görsek; bize:
“–Maddî ve mânevî emânetimi ne yaptınız? İstanbul’dan sonra «kızılelma» olan Roma’ya da ulaşabildiniz mi? Ayasofya’m ne âlemde?” diye sorsa, acaba utançtan aynaları çatlatacak olan bu muhâsebe, bizim yüzümüzü kızartır mı?. Yoksa, vurdum-duymazlıkta ber-devâm mı oluruz?!. Herkes ayrı ayrı kendini yoklasın!..
Hünkâr’ın Ayasofya ile alâkalı bedduâsının hışmına mı uğradık? O’nun vasıyet-nâmesindeki şu bedduâyı hatırlamak, acaba bizi bir uyanış ve silkinişe kavuşturabilir mi:
“Benim bu câmîmi, câmîlikten çıkaranlar, Allâh’ın, meleklerin ve bütün müslümanların lânetine uğrasınlar!.. Onlar, hiçbir zaman hafiflemeyen bir azâb içinde bulunsunlar!.. Yüzlerine bakan ve kendilerine şefâat eden hiçbir kimse bulunmasın!..”
Bu bedduânın muhâtabı, elbette sadece Ayasofya’yı câmîlikten çıkaranlar değildir. Elinde imkân olduğu halde, burasının câmî olarak açılmasına yardımcı olmayanlar da bu bedduânın muhâtabıdırlar.
Şâir, bugünkü hazîn manzarayı ne içli olarak ifâde eder:
Mahvoldu hayâlim bu nasıl korkulu rü’yâ?
Şaşdım; neyi temsîl ediyorsun Ayasofya?!.
Ne mutlu, nice yıllardır aslından koparılmış olan milletimizi, tekrar ve yeniden Fâtih’in izlerine avdet ettirme yolunda himmet ve gayret sarf etmenin azim ve dirâyetine sahip olan genç mücâhidlere!..
Fâtih Sultan Mehmed Han’ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü îmâr faâliyetlerinden ve ilmî gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da dâimâ en zirveyi yakalamıştır. Husûsiyle İstanbul’un îmârına ehemmiyet veren Fâtih, saray, câmîler, medreseler, imâretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dörtbin dükkân yaptırarak vakfetmiştir. Büyük câmîlerin yanındaki medreseler hâricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su te’sîsleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fâtih devri eserlerindendir. Fâtih, bunlara ilâveten Bursa’da 37, Edirne’de 28, diğer şehirlerde de 60 câmî inşâ ettirmiştir.
O’nun en son seferi, kendisinin her zaman söylediği:
“–Nereye gittiğimi sakalımın bir kılı bile bilecek olsa, onu koparıp atardım!..” ifâdesi üzere herkesten gizli idi.
Üçyüzbin kişilik muhteşem bir ordu ile yola çıkmıştı. Ancak henüz yolun başındayken zehirlendi ve Gebze’de şehîden vefat eyledi. Daha evvel de ondört defa Venedikliler tarafından zehirlenmek istenmiş, fakat hepsi de bertaraf edilmişti. En sonuncu zehirlenme ise, takdîr-i ilâhî olarak farkedilemedi1 ve koca Sultan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in müjdesine ilâveten bir de şehâdet rütbesine nâil olarak şehîden Rabbine kavuştu.
Rahmetullâhi Aleyh!..
(1. Fâtihi zehirleyen Maesta Jakopo adlı yahûdî bir doktordur. Bu doktor, Yakup Paşa ünvanıyla saray doktorları arasındaydı.)
Fâtih’in vefâtı, bütün İslâm âleminde derin teessürlere sebep olurken hıristiyan âlemini son derece sevindirdi. Papa, bütün kilise çanlarını, bir ay müddetle çaldırttı. Zîrâ İstanbul’u fethedip hıristiyanlığın bir kanadını kendisine bağlayan Fâtih’in ikinci planı Roma’yı fethedip papayı da kendi emri altına almaktı ki, bu yolda ciddî adımlar atmıştı. Otranto’yu fethetmiş, İtalya’yı düzenli bir şekilde kıskaca almış ve tek hamle ile ele geçebilecek şartları oluşturmuştu. Diğer taraftan Fâtih’in kudret ve kuvvetini bilen diğer Avrupalı hıristiyan devletler, Osmanlı’yla harbe girmeyi gözlerine kestiremeyerek İtalya’yı -yardım taleplerine rağmen- yalnız bırakmak mecbûriyetinde kalmışlardı. Böylece hemen hemen bütün fetih şartları hazırlanmıştı. Bu bakımdan Fâtih’in son seferi Rodos üzerine idi şeklinde tahmînler yapılmıştır ki, İtalya’nın telaşı ve Sultan’ın her ne pahasına olursa olsun sefer üzereyken zehirlenmesi, bu fikri kuvvetlendirmektedir. Çünkü Venedik’in elinde bulunan Rodos’un fethi, İtalya’nın fethini bir kat daha kolaylaştıracaktı.
Fakat bu hamleyi tamamlamak, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in İstanbul fethiyle alâkalı müjdesine nâiliyyete ilâveten Roma’nın fethiyle alâkalı müjde-i Peygamberî’ye de nâil olabilmek iştiyâk ve arzusu ile dolu olan Fâtih Sultan Mehmed Han’a, ömrü kifâyet etmediği için nasîb olmadı. Ancak nasıl ki hadîs-i şerîf muktezâsı olarak İstanbul’un fethi gerçekleştiyse, Roma’nın fethi de bir mûcize-i Peygamberî olarak mü’minlere müyesser olup muhakkak gerçekleşecektir. Bu fetih de, diğerleri gibi sadece takdîr edilmiş olan vaktini beklemektedir…
Eğer Fâtih Sultan Mehmed Han, çıkmış olduğu son seferini tamamlayabilseydi, Avrupa haritası o günden baştanbaşa değişecekti. Belki de İslâm, Avrupa’nın son noktasına kadar yayılacaktı…
Yâ Rabb! Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in müjdesine nâil olmuş o büyük cihangir Fâtih Sultan Mehmed Han’ın rûhundaki ulvî hasletlerden, husûsiyle dîn gayretinden ve fetih hamlesinden şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasîb ihsân ve ikrâm eyleyip onlar eliyle İslâm’ı ve müslümanları yeniden azîz eyle!..
Âmîn!..
 
Üst Alt