20- Her insan bir koruyucu meleği vardır. Peki, daima kötülük yapan veya Allah'a inanmayan insanların da koruma meleği var mıdır?

AYET-İ KERiME
- “O insanın önünde ve ardında devamlı olarak nöbetleşerek görevlendirilen melekler vardır. Bunlar Allah’ın emrinden ötürü, onu koruyup kollarlar.”
(Rad, 13/11)


mealindeki ayetten, söz konusu olan koruyucu meleklerin bu görevi, bütün insanlar için geçerli olduğu anlaşılmaktadır.

- Ayette “koruyucu melekler” olarak tercüme edilebilen “muakkıbat” kelimesi, izleyenler, takip edenler anlamına gelir. Tefsircilerin beyan ettiklerine göre, ayette geçen “korurlar” manasına gelen “Yahfezun” fiilinin işaret ettiği “hıfz/muhafaza” kavramı iki anlama gelir:

Birincisi,
insanların yaptığı işleri denetlemek, kontrol etmektir. Bu mana, “Üzerinizde hafîz/denetleyiciler vardır.”(İnfitar, 82/10) mealindeki ayetin manasıyla örtüşmektedir

İkincisi, insanları tehlikelerden korumak, kollamaktır. Bu koruyup kollama işi, Allah’ın kullarına yaptığı büyük bir lütuftur. Yoksa insanın, -bir mikroptan bir depreme kadar, semavî ve arazî musibet ve tehlikeler gibi çepeçevre kendisini saran kötülüklerden korunması asla mümkün olmayacaktı. “Allah kullarına büyük lütuf sahibidir.”(Şura, 42/19) mealindeki ayetle örtüşmektedir.(bk. Taberî; Razî, İbn Kesir; İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).

- Bu açıklamaların ışığında, özet olarak diyebiliriz ki; -kâfir olsun, mümin olsun, fâsık olsun, sâlih olsun- her insanı takip edip izleyen muhafız melekler vardır. Bunlardan bazıları, insanın amellerini/ söylediklerini, işlediklerini kontrol edip yazarlar. Diğer bir kısmı ise, onları her türlü kötülükten korurlar. Yani; Allah’ın Kader kanunuyla programladığı ve Kaza kanunuyla kâinat çapında uygulamaya koyduğu icraatlardan olumsuz etkilenmemeleri için, Ata kanunuyla insanları koruma altına almış ve onlara koruyucu melekler tayin etmiştir.

Şayet bu özel koruma işi olmasaydı, insanın cinî, insî şeytanların şerrinden, semavî, arazî musibetlerden, insanın iç bünyesinde ve dış dünyasında kümeleşmiş milyarlarca mikroplardan, virüslerden, parazitlerden sakınması hiç mümkün olur muydu? Şüphesiz bu korumalar Allah’ın emriyle ve onun izniyle olmaktadır. Kuşeyrî’nin ifadesiyle; söz konusu melekler, insanları Allah’ın emriyle Allah’ın emrinden (Kâinatta cari olan genel kanunlar çerçevesinde cereyan eden emirlerinden/işlerinden/icraatlarından) korurlar.(bk. Kuşeyrî, ilgili ayetin tefsiri).

Allah, insanın başına bir musibet getirmek istediğin de ise, artık ondan kurtuluş yoktur. O anda Ata kanununu işletmez, korumalarını geri çeker ve kaza hükmünü gerçekleştirir. Söz konusu ayetin şu son cümlesinde bu gerçeğe şöyle vurgu yapılmıştır:

AYET-İ KERiME
“Allah bir toplum için bir kötülük irade buyurdu mu, artık onu geri çevirecek bir kuvvet yoktur. Artık Allah’ın dışında onları himaye edecek kimse olamaz.”
(Rad, 13/11)
 

21- Kıyamet kopup ahiret alemleri kurulduğunda, melekler yeniden mi yaratılacaktır; yeniden yaratıldıklarında görevleri ne olacaktır? Kıyametten sonra dört büyük meleğin görevleri ne olacaktır?..

Bu dünyada yaratılan insanlar ve diğer mahlukat, ahirette yeniden yaratılacağı gibi melekler de ahirette yeniden yaratılacaktır.

Meleklerin özel görevleri olduğu gibi, her zaman yaptıkları zikir ve tesbihleri vardır. Bu nedenle Hz. Cebrail (as) her zaman azametli haliyle Allah'ı zikrediyor, tesbih ediyor.

Hem meleklerin tek bir görevi yoktur. Cebrail (as)'ın peygamberlere vahiy getirmesi, görevlerinden yalnızca birisidir. Melekler aynı anda birden çok iş yapabilirler. Bu konuyu Bediüzzaman Hazretleri şöyle açıklıyor:
"Hem nasılki şu kesafetli, karanlıklı, dar dünyada güneşin pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi, öyle de: Nurani bir zât, bir anda çok yerlerde aynen bulunması meselâ, Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm bin yıldızda bir anda hem Arş'ta, hem huzur-u Nebevîde, hem huzur-u İlahîde bir vakitte bulunması; hem Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haşirde bir anda ekser etkıya-ı ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezahür etmesi ve evliyanın bir nevi garibi olan ebdalların bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avamın rü'yada bazan bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşahede etmesi ve herkesin kalb, ruh, hayal cihetiyle bir anda pekçok yerlerle temas edip alâkadarane bulunması, malûm ve meşhud olduğundan.. elbette nuranî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan Cennet'te, cisimleri ruh kuvvetinde ve hıffetinde ve hayal sür'atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüzbin yerlerde bulunup yüzbin hurilerle sohbet ederek yüzbin tarzda zevk almak; o ebedî Cennet'e, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sadık'ın (A.S.M.) haber verdiği gibi hak ve hakikattır. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam hakikatlar tartılmaz."(bk. Sözler, Yirmi sekizinci Söz)
Ahirette de yaratılan meleklerin bazı görevleri bitse de diğerleri devam etmektedir. Mesela Cebrail (as)'ın vahiy getirme görevi ve Azrail (as)'ın insanların ruhunu alma görevi ahirette bitmiş olsa bile Allah'a ibadet etme, ebedi alemde ebedi olarak yaratılan Allah'ın mahluklarını temaşa edip onları tefekkür etme ve Allah'ın azametini mütalaa etme vazifeleri devam edecektir.​
 

22- MELEKLERE İMAN

Melek; erkeklik ve dişilik özelliği olmayan, yemeyen, içmeyen, evlenmeyen, doğmayan, doğurmayan, normal gözle görülmeyen, Allah'ın emirlerine itaat eden yaratıklardır.

"Melek" kelimesi, yetkili dilcilere göre Arapça bir kelime olup, "elûk" veya "elûke" kökünden gelir. Elûk; götüren, elûke de: haber götüren manasınadır.

"ELK" aslında "elçilik" demektir. Müfredi (tekili), "mefal" vezninde "melek" ise de bilâhare hemze (´) "lâm"dan sonraya alınarak "mel´ek" olmuş, daha sonra hemze de düşerek kelime "melek" hâline gelmiştir. Bu gibi değişikliklere Arapça'da çok rastlanır.

Müfessir İbn Hayyâm ve dilcilerden Rağib el-İsfahânî, melek kelimesinin, "kuvvet ve iktidar sahibi" anlamına gelen "melk" veya "mülk" kökünden türetildiği görüşündedirler. Dolayısıyla melek kelimesi lügat bakımından; haberci, elçi, kuvvet ve iktidar sahibi, tedbir ve tasarruf manalarına gelmektedir.

İslâm dininde ise; melek denince, akla önce, peygamberlere gönderilen ilâhî elçiler; sonra, insanlar ve kâinat üzerinde Allah (c.c.) namına tasarrufta bulunan ve O'nun emirlerini ve verdiği vazifeleri aynen yerine getiren kudret sahibi manevî varlıklar gelmektedir.

İngiliz müsteşriklerinden D. B. Macdonald, melek kelimesinin İbranîce'den Arapça'ya geçmiş olabileceği düşüncesine kapılmış ise de daha sonraki araştırmalarında İbranice'nin çok eski kitabelerinde böyle "bir fiilin hiçbir izine rastlanmadığını" itiraf etmiştir. (Macdonald Melek mad. İA., Fazla bilgi için bk. "İbni-Manzur Lisânül-Arap, XII, 386-387; Râğib el-Müfredât s. 49; M. Hamdi Yazır Hak Dini Kur'an Dili, I, 301-303).

Meleklerin hakikatı, cinsleri, sıfat ve özellikleri hakkında bazı farklı görüşler varsa da; Ehl-i sünnet âlimlerinin Kitap ve Sünnete dayanan ortak görüşleri icmalî olarak şöyledir: Melekler; Allah Teâlâ'ya ibadet ve taatle meşgul olan ruhanî, nuranî, lâtif varlıklardır. Allah'ın kendilerine verdiği her emri derhal ve aynen yerine getirirler ve asla itaatsizlik etmezler (Tahrîm, 66/6) Melekler, "emanet" sıfatıyla muttasıfdırlar.

Kur'ân-ı Kerim'in birçok ayetlerinde meleklerin, kâinattaki bütün varlıklar gibi bağımsız olarak yaratılan, fakat insanlara ve diğer canlı ve maddî yaratıklara mahsus olan yeme, içme, uyuma ve evlenme gibi sıfatlardan; erkeklik ve dişilik gibi cinsiyetten ve her çeşit günah işlemekten uzak, daima Allah'ı tenzih ve tesbih eden nuranî lâtif varlıklar olduğu bildirilmiştir. Bu özellikleri sebebiyle, Cenab-ı Hak tarafından kendilerine verilen her türlü işleri yapmaya, en kısa zamanda en uzak yerlere süratle gitmeye, diledikleri şekil ve surette görülmeye muktedir olan, Hak Teâla'nın mükerrem kulları, şerefli ve kutsal yaratıklarıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

AYET-İ KERiME
"Belki onlar, Allah'ın şerefli kullarıdır. Onlar Allah'ın sözünden önce söz söylemezler ve O'nun emrettiklerini (hemen) yaparlar."
(Enbiya, 21/26-27);

"Onlar, Allah'ın emirlerine (isyan edip) karşı gelmezler ve emrolundukları şeyleri (aynen) yaparlar."
(Tahrim, 66/6);

"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun katındakiler O'na ibadet etmekte (asla) kibir göstermezler ve (asla) yorulmazlar. Gece ve gündüz durmadan (yorulmadan) O'nu tesbih (ve takdis) ederler."

(Enbiyâ, 21/19-20).


Şu ayet-i kerîmelerde ise Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

AYET-İ KERiME
"Gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamdolsun. O, yaratmada dilediğine (dilediğini) artırır. Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir."
(Fâtır 35/1);

"Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de Ruhumuzu (Cebrail'i) ona gönderdik. (O) ona düzgün bir insan şeklinde göründü."
(Meryem, 19/17)


Ayrıca Peygamber (s.a.s), Cibril (a.s)'i insanlardan biri (Ashab'dan Dihyetü'l-Kelbî) suretinde gördüğünü meşhur Cibril hadisinde beyan etmiştir. (Buhârî, İman, 1; Müslim, İman, 1).

Bu ayetlerden ve onları açıklayıp manaca destekleyen pek çok sahih hadislerden, her Müslümanın melekler hakkında, aşağıda sıralanan özelliklerine inanması gerekmektedir:

1. Melekler, Allah Teâlâ'nın yarattığı kullarıdır. Öyle ise onlar, Hak Teâlâ'nın -haşa- kızları, çocukları olmadıkları gibi, asla düşmanları da değildir (Putperest Arap müşriklerin ve eski din mensuplarının melekler hakkındaki sapık inançları hayalî olup batıldır).

2. Melekler, Allah'ın emirlerine harfiyen bağlıdırlar. O'na asla karşı gelmez ve isyan etmezler, herhangi bir yasağını çiğnemezler, günah işlemezler. Çünkü "ismet" ve "emanet" sıfatlarıyla muttasıfdırlar. Bütün meleklerin ortak özelliği; daima Allah'a hamd ve senada bulunmak, O'nu itaat ve ibadetle, tesbih etmektir (Enbiyâ, 21/26-27; Mümin, 40/7).

3. Meleklerin, nuranî mahiyetlerine uygun (yaptıkları iş ve vazifelerine göre) ikişer, üçer, dörder kanatları vardır. Bu husus, Allah kelâmı Kur'an ayetleriyle sabittir. Ancak; gâib (görülmeyen) âlemden olan, maddî kesafetten soyutlanmış, mahiyeti bilinmeyen melekleri kuşlar gibi kanatlı, maddî varlılar olarak tasavvur etmek, yanlış bir anlayıştır. Çünkü onlar Allah Teâlâ'nın irade ve takdiri ile bizim gözlerimizle görülecek şekilde yaratılmamış, Kur'an-ı Kerim'de bir konuda açık bilgi verilmemiştir. Sözü edilen kanat, meleğin yaratılış gayesi ve nuranî mahiyeti ile bağdaşan, vazifelerini en süratli bir şekilde yerine getirmelerine delâlet eden manevî bir kanat, bir kuvvet ve iktidar sembolüdür. Bu söz, temsilî ve mecazî bir ifade tarzıdır. Nitekim, din ve dünya ilimlerine sahip olan bir kimseye, mecazen "zül-cenaheyn" iki kanat sahibi dendiği gibi; anaların çocukları için "şefkat ve merhamet kanatları"ndan bahsedilir. Hristiyanlar ise melekleri, bir kuş gibi kanatlı olarak düşünür ve tasvir ederler. Onların İslâm itikadından ayrıldıkları bir husus da budur.

4. Kur'ân'a ve Sünnete göre melekler, gözle görülmeyen, nurdan (ışıktan) yaratılmış olmalarına rağmen, Cenab-ı Hak onlara, gerektiğinde diledikleri kesif cisimler ve insan şekline girerek görünme gücünü bağışlamıştır. (M. Said Ramazan el-Butî, Kübrâl-Yakîniyyât el-Kevniyye, s. 271-278; A. A. Aydın İslâm İnançları, I, 402-403).

Melekler Neden Görünmezler?

Melekler,
nurdan yaratılan, ruhanî ve lâtif varlıklar oldukları için, kendilerine mahsus olan bu mahiyet ve hakikatları onların insan gözüne görünmesine engel teşkil eder. Çünkü, maddî olan insan gözü, melekler gibi nuranî, lâtif ve soyut varlıkları görebilecek şekil ve vasıfda yaratılmamıştır. Ancak Cenab-ı Hak, hidayet rehberi olarak gönderdiği üstün vasıflı insanlar olan peygamberlerine bu kuvveti verdiğinden, yalnız onlar melekleri hakikî hüviyetleri veya Allah'ın dilediği surette görebilirler.

Kur'an-ı Kerim'de insanların topraktan; cinlerin ve şeytanın yalın ateşten yaratıldıkları,

AYET-İ KERiME
"Cin'i de yalın ateşten yarattık."
(Rahman, 55/15)


âyetiyle beyan olunmakta ise de;

AYET-İ KERiME
"(iblis) Ben ondan (Âdem'den) daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın' dedi."
(Sâd, 38/76)


görüleceği gibi; meleklerin hangi maddeden yaratıldığı bildirilmemiştir. Ancak Sahih-i Müslim'de Hz. Aişe (r.anha)'dan nakledilen sahih bir hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.s),
"Melekler nurdan, cinler yalın bir ateşten yaratıldı." {Sahih-i Müslim 7/226 (1333 H.)}

buyurmuştur. Bu hadis, meleklerin maddî olmayan nuranî, lâtif varlıklar olduğuna, meleklerle cinlerin iki aynı asıldan gelen iki ayrı varlıklar olduğuna delâlet etmektedir.

Meleklere İman, Her Müslümana Farzdır:

Meleklerin mana ve hakikatı, cinsleri, sıfat ve özellikleri hakkında Ehl-i sünnet alimlerinin Kur'ân-ı Kerim ve Peygamberimiz (s.a.s)'in sahih hadislerine dayanan (ve yukarıda açıklanan) ortak görüşleri, her Müslümanın inanması gereken melek anlayışını ortaya koymaktadır. Vasıfları ve görevleri Kur'ân-ı Kerim'in pek çok âyetlerinde tafsilî olarak anlatılan meleklere iman etmek, İslâm'da iman esaslarından biridir. Bu inanç, İslâm dininin inanç sistemi arasında çok önemli bir yer işgal eder. Çünkü melekler; Rab Teâla'nın insanlara bir lütfu ve keremi sayılan "peygamberlik müessesesi"nin temeli olan Allah'ın "ilâhî vahyini", görülmeyen gayb âleminden, insanlara, onlar arasından seçilen peygamberlere indiren "Allah'ın ilâhî elçileri"dir.

Melekler, yaratılan bu âlemin, göklerde ve yeryüzünde nizam ve intizamını sağlayan Allah'ın ruhanî yaratıkları, insanları koruyan, onlara hayrı ve iyiliği ilham eden, yaptıkları işleri yazan şerefli kâtipler, nuranî yüce varlıklardır.

Bu esasa göre, vahye ve peygamberliğe, hatta ahirete ve gaybiyyât denilen "ahiret ahvali"ne, cennet ve cehenneme inanmak, ancak meleklere iman etmekle mümkün olur. O hâlde peygamberlere ve onlara indirilen semavî kitaplara inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren, vahyi ve kitapları indiren "meleklerin varlığına" kesin olarak inanmak lâzımdır. Bu bakımdan, "meleklere iman", "peygamberlere iman" demektir. Melekleri inkâr ise, peygamberliği de inkâr sayılır. İşte bu sebepledir ki, meleklere iman; "iman esasları" arasında "Allah (c.c)'a iman"dan sonra yer almıştır.

Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de; Allah'a imandan sonra meleklerine, daha sonra kitaplarına ve peygamberlerine iman etmek emredilmiştir: Bakara sûresi 285. ayetinde şöyle buyurulur:
"Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene (Kur'an'a) inandı, mü'minler de inandılar. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı..."

Esasen diğer iman esaslarına (ahirete, kaza ve kadere) iman etmek de her şeyden önce Allah Teâlâ'ya, sonra O'nun meleklerine inanmakla mümkün olur. Bu bakımdan meleklere iman, Kur'an'da, Allah'a imandan hemen sonra zikrolunmuştur. Bu konuda Resulullah (s.a.s)'den Hz, Ömer (r.a)'ın rivayet ettiği meşhur hadiste, Peygamberimiz (s.a.s), vahiy meleği Cibril (a.s) ile konuşmuş, kendisine "İman nedir?" diye sorduğunda Resulullah (s.a.s), şöyle cevap vermiştir:
"İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayriyle şerriyle kadere inanmaktır." (Müslim, İman 1; ayrıca Buharî, Ebu Davud, Tirmizî ve Nesaî de benzerlerini rivayet etmişlerdir).

Bu ve benzeri kesin nasslarla sabit olan meleklerin varlığını inkâr eden; Kur'an, Sünnet ve İcma-ı Ümmet ile kâfir olur. Çünkü Hak Teâlâ,

AYET-İ KERiME
"Kim Allahı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse; o uzak bir sapıklığa düşmüştür."
(Nisa, 4/136)


buyurmuştur. Dolayısıyla, melekleri inkâr etmek, hem Kur'an'ı, hem de peygamberliği inkâr sayılır.

O halde gerçek şudur ki; meleklerin varlığı naklen sabit, aklen caizdir. Çünkü, bütün peygamberler meleklerin var olduklarını bildirmişler. Hz. Peygamber (s.a.s)'de onları bizzat görmüş ve var olduklarını haber vermiştir.

Kur'ân-ı Kerim'de meleklerden, onların vasıflarından yaptıkları çeşitli vazifelerden, Allah katındaki yüksek derecelerinden söz eden pekçok âyet vardır. Allah kelâmı olan Kur'an'ın her verdiği haber haktır ve gerçeğin kesin ifadesidir. Peygamberler ise, masumdurlar. İsmet, sıdk, tebliğ ve emanet sıfatları ile muttasıf olduklarından, asla yalan söylemezler.

O hâlde Müslümanlar, Kur'ân ayetleri ve sahih hadislerle kesin olarak sâbit olan, bütün geçmiş peygamberlerin ve semavî dinlerin varlıklarında ittifak ettikleri meleklere iman etmekle mükelleftirler. Bu sebeple, şer'an (Kitap ve Sünnet ile) sabit olan melekleri inkâr etmek, küfrü gerektirir. İnkâr edeni iman ve İslâm dairesinden çıkarır. Bu konuda varid olan muhkem ayetleri ve şer'î delilleri te'vile kalkışmak asla caiz değildir.

Melekler, "gaybiyyât" denilen görülmeyen âlemde mevcut nuranî lâtif varlıklar olduklarından; biz onları göremezsek de var oldukları, dinî naklî delillerle sabit olduğundan, insan aklı da onların varlığını inkâr edemez. Gerçi akıl, melâikenin ne varlığını, ne de yokluğunu kesin delillerle isbat edemez. Fakat, aklı selîm, gözle görülmeyen bu gibi lâtif varlıkların varlığının imkânsız olmadığına, aksine onların da, "vücudu caiz" olan şeylerden olduğuna delâlet eder. Çünkü; meleklerin varlığını inkâr edebilmek için, aklî, felsefî veya ilmî verilere dayanan hiç bir delil ortaya konulamaz. Aksi halde; gözümüzle göremediğimiz ve bu gün ilmin ve felsefenin mahiyet ve hakikatini tesbit edemediği "hayat cevheri"nin, "insan ruhu"nun ve aklımızın da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz veya mahiyetini bilemiyoruz diye; ne ruhu, ne aklı, ne hayat gerçeğini ve ne de görünmeyen, fakat varlığı ilmen bilinen kuvvet ve enerji gibi gerçekleri inkâr edemeyiz.

O hâlde, ruh ve akıl gibi maddî olmayan ve "mücerredât" denilen maddeden soyutlanmış manevî, gaybî varlıklara da inanmaya mecburuz. Bu gibi soyut varlıklar, müşahede (gözlem) ve tecrübeye dayanan müsbet ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi, gaybî, manevî yaratıklardır. Nitekim, özellikle Sokrat ve Eflatun gibi İlâhîyat Felsefesiyle uğraşan ve bir çok eski filozoflar, fizik ötesi ruhanî varlıkların var olduğuna inanmak zorunda kalmışlar ve onlara "misaller âlemi", "ervâhı ulviyye" ve "nüfûz-ı mücerrede" gibi felsefî isimler vermişlerdir. Bugünkü müsbet ilimlerle uğraşan meşhur bilginlerin büyük çoğunluğu, fizik ötesi bir takım kuvvet ve varlıkların bu maddî-kevnî âlemde görülen bazı olayların meydana gelmesine sebeb olduğunu kabul ve itiraf etmektedirler. Bütün bu gerçekler ve ilmî veriler, meleklerin varlığının aklen caiz ve mümkün görüldüğüne kesin olarak delâlet etmektedir.

Özet olarak diyebiliriz ki, melekler de aklımız ve ruhumuz gibi vardır.

Gerçi biz onları göremiyoruz ama, peygamberler görmüşler ve büyük bir melek olan Cebrail (a.s) elçiliği ile Allah Teâlâ'nın vahyine mazhar olmuşlardır. Onlar, vahiy meleği aracılığı ile Allah'ın emir ve yasaklarını alıp, öğrenmişler ve insanlığı hidayete ve saadete yöneltmişlerdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de, Peygamberimiz (s.a.s)'e aynı şekilde indirilmiş ve bize meleklerin varlığını haber vermiştir. Onun içindir ki bütün Müslümanlar, Kur'ân-ı Kerim'in ve Peygamber (s.a.s) Efendimizin haber verdiği ve aklın da varlığını inkâr etmediği meleklere inanırlar. Çünkü melekleri inkâr, mukaddes kitapları ve peygamberleri de inkâr etmeyi gerektirir.

Kur'ân-ı Kerim'de geçen pek çok ayetlerde meleklerin çeşitli görevleri belirtilmiş, yaptıkları işlerin önemine ve özelliğine göre aldıkları özel isimler beyan olunmuştur. Yerlerde ve göklerde, Kürsî'de ve Arş etrafında, Beytu'l Ma'mur ve Sidre-i Münteha'da, cennet ve cehennemde sayısız melekler vardır. Bütün meleklerin çok çeşitli olan görevlerine ve yaptıkları işlerin mahiyetine göre tanzim edip bunları yöneten dört büyük melek, meleklerin başları ve amirleridir. Bu görevlerin en başta geleni ve en önemlisi; peygamberlere Allah (c.c.)'ın ilâhî vahyini ulaştırmak, yani Allah'ın emirlerini tebliğ etmektir. Bu bakımdan, melek denilince akla her şeyden önce, "Cebrail" adıyla tanınan vahiy meleği gelir. Sonra diğer görev gruplarının başları olan Azrâil, Mikâil ve İsrâfil gelir. Bu dört melek meleklerin "Resulleri"dir.

Kur'ân-ı Kerim'in beyanına göre melekleri, şu üç büyük grupda toplamak mümkündür:

A) "İlliyyûn, Mukarrebûn" diye anılan melekler.
Bunlar, daima Allah Teâlâ'yı tenzih ve tehlil ile O'na ibadet ve taatla meşguldürler. Muhabbetullah (Allah sevgisi) ile istiğrak halindedirler.

B) "Müdebbirât" diye bilinen melekler olup, bu kâinatın nizam ve intizamını temin etmekle görevlidirler. Allah Teâlâ'nın yerlerde ve göklerde irade ve kudretinin tecellisine aracılık ederler.

C) Her şeyden önce, peygamberlere vahyi ilâhîyi ulaştırmakla görevli olan ilahî elçilerdir. Bunlar genellikle bütün insanların ruhî halleri ve tekâmülleri ile meşguldürler. İnsanlarla ilgili çeşitli görevleri vardır.

Gerçek şudur ki; bütün meleklerin ne gibi görevleri olduğunu tafsilâtıyla bilmemize imkân yoktur. Ancak Kur'ân-ı Kerim, meleklerin bazı görevlerini ve her göreve göre onlara verilen melek ismini haber vermiştir. Onlara, bildirildiği isim ve vasıflarıyla inanmak gereklidir. Çünkü bu görev ve ve isimler kesinlik ifade eden dinî nasslarla sabit olmuştur.

Genellikle insanların ruhî tekâmülleri, dünya ve ahiret hayatları ile ilgili olan meleklerin, Kur'an ayetleri ve Peygamberimiz (s.a.s)'in sahih hadisleri ile beyan olunan görevleri ve her birinin isimleri ana hatlarıyla şöylece özetlenebilir:

1. Melekler, Allah'tan vahiy getiren ilâhî, elçilerdir.
Meleklerin insanlarla ilgili en büyük ve en önemli görevleri; onları hidayete sevkeden, iki cihanda saadet ve selâmete ulaştıran ilâhî vahyi peygamberlere tebliğ etmek, Allah'ın kelâmını, emir ve hükümlerini, mümtaz kulları olan peygamberlerine ulaştırmaktır. Meleklerin başta gelen bu görevleri, bir çok Kur'an ayetleri ile sabittir. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

AYET-İ KERiME
"Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı 'elçiler' yapan Allah'a hamdolsun. Allah dilediğine dilediğini (peygamberlikle) arttırır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir."
(Fatır, 35/1).


Bu ayette Allah (c.c), yüce zatı ile peygamberleri arasında risaletini ve ilâhî vahyi onlara tebliğ eden "melekler" yarattığını bildiriyor. "Kanat" tabiri; ruhlar âleminde, meleklerin kudretini ve Allah'ın ilâhî emirlerini süratle yerine getirdiklerini beyan eden mecazî bir ifadedir. Başka bir ayette de şöyle buyurur.

AYET-İ KERiME
"Allah, kullarından dilediğine kendi emrinden bir ruh (vahiy) ile 'melekleri' indirerek şöyle der: (insanları) uyarın ki; benden başka (tapılacak) ilâh yoktur. Benden korkun."
(Nahl, 16/2).


Ayetten anlaşıldığına göre Allah Teâlâ, ilâhî vahyini vahiy melekleri vasıtasıyla, dilediği seçkin kulları olan peygamberlerine indirir. Onlar insanlara, Allah'ın birliğini, ibadete ve korkulmaya lâyık tek mabud olduğunu bildirirler. Ayette vahiy, ruha benzetilmiştir. Çünkü ruh, nasıl cesedin dirilmesine sebeb olursa; vahiy de insanları ve milletleri dirilten bir ruh gibidir. Bu iki ayette vahiy meleklerinden bahsedilmekte ise de, Kur'ân-ı Kerime göre Hz. Muhammed (s.a.s)'e vahyi getiren meleğin ismi Cebrail'dir. Bu kelime bazı âlimlerin görüşlerine göre, "Allah'a hizmet eden" manasına olup, Arapçası "Cibril"dir. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

AYET-İ KERiME
"Deki: Kim Cibrile düşmansa, bilsin ki, o, Kur'an'ı Allah'ın izniyle -kendinden öncekileri tasdik edici ve müminlere yol gösterici ve müjdeci olarak- senin kalbine indirmiştir."
(Bakara, 2/97).


Cibril Kur'an'da "Ruhu'l-Emin" ve "Ruhul-Kudüs" olarak da geçer:

AYET-İ KERiME
"Şüphesiz ki Kur'an, âlemlerin Rabbinin indirdiği (bir kitap) tır. Onu 'Ruhu'l-Emin' (Cebrail) senin kalbine, uyaranlardan olman için indirmiştir."
(Şuarâ, 26/192-193),

"De ki onu 'Ruhu'l-Kudüs' (mukaddes, temiz ruh) Rabbinden hak olarak indirdi."
(Nahl 16/102).


Hz. Muhammed (s.a.s)'den önceki peygamberlere de vahyin aynı yolla indirildiği bildirilmiştir (Nisâ, 4/163). Cebrail (a.s)'a "Vahiy meleği" ve "Namusu Ekber" de denir. Dört büyük melekten biri olarak, "Rasul" diye de anılır. O, Vahiy meleklerinin başı ve resuludur. En büyük ve en şerefli melektir (ayrıca bk. Cebrail, maddesi),

2. Meleklerin önemli vazifelerinden biri de; Allah'ın sevgili kulları olan peygamberlerini destekleyerek onlara kuvvet vermek, karşılaştıkları güçlükleri kolaylaştırmak ve üzüntülü anlarında onları teselli etmektir.

Bu yardım ve manevî destek, hemen her peygamber için daima görülmüştür. Bunun örnekleri çok olup, pekçok Kur'an ayetleriyle sabittir. Bu konuda, diğer peygamberler arasında Hz. İsâ (a.s)'ın ismi çok geçer. Çünkü İsâ peygamber ve annesi Hz. Meryem, Yahudilerin ciddi hücumlarına ve çirkin iftiralarına maruz kalmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de üç yerde (Bakara, 2/87, 253 ve Nisâ 4/110), Hz. İsa (as)'a; Ruhu'l-Kudüs, yani Cebrail (a.s) tarafından kuvvet verildiği bildirilmiştir. Bir ayette şöyle buyurulur:

AYET-İ KERiME
"...Meryem oğlu İsa'ya apaçık deliller verdik, onu Ruhu'l-Kudüs ile destekledik."
(Bakara, 2/87 ve 253).


Melekler, Peygamber (s.a.s) Efendimiz için, daima salâvat getirirler (Ahzab, 33/56).

3. Melekler, peygamberlerle beraber olan, onların yolunda yürüyen imanları kuvvetli gerçek müminlere ve salih kullara da kuvvet vererek destek olurlar.

Müminlere darlık zamanlarında (özellikle, Allah yolunda savaşırken saf tutarak) yardım ederler ve müjdeler verirler. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

AYET-İ KERiME
"Rabbimiz Allah'tır deyip dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerlerine (müjdeci) melekler iner. Onlara: Korkmayın, mahzun da olmayın, size vadedilen cennetle sevinin. Sizin dünya hayatında da ahirette de dostlarınız biziz."
(Fussilet, 24/30-31)


Meleklerin, müminlere inişi, onların dünyada hayrı ve doğru olanı kalplerine ilham etmeleri şeklinde olabileceği gibi; onları huzurlu kılmak, Allah'ın kendilerine vadettiği cennetle müjdelemek şeklinde de olabilir. Bu gruptaki yardımcı melekler, müminlere dünya ve ahirette dost ve arkadaş olduklarını söyleyerek, sıkıntılı hallerinde onları teselli ederler. Nitekim Hak Teâlâ, Peygamber (s.a.s)'e ve beraberindeki Ashâb-ı Kirama, kâfirlerle Allah yolunda savaşırken onlara yardım eden ve müminleri düşmanlarına muzaffer kılan melekler gönderdiğini bildirir. Bu konuda Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

AYET-İ KERiME
"Hani siz Rabbinizden imdat (yardım) istemiştiniz. O da; 'Ben size birbiri ardından gelen bin melekle imdat ediyorum.' diye duanızı kabul etmişti."
(Enfâl, 8/9-10).


"Rabbinizin, indirdiği üçbin melekle yardım etmesi yetmez mi?"

(Âl-i İmran, 3/123);


Başka bir ayette beş bin melek indirildiği (Âl-i İmran, 3/124); bir diğerinde,

AYET-İ KERiME
"Kuvvetli rüzgâr ve göremediğiniz askerler gönderdik."
(Ahzâb, 33/9)


buyurulur. Nitekim Müslümanların, kâfirlerle yaptıkları üç savaşı da Allah'ın izni ve meleklerin yardımı ile kazandıkları tarihen sabittir.

4. Meleklerin bir vazifesi de; insanların ruhen yükselmelerine yardım etmek ve onları iyi, güzel ve hayırlı işlere yöneltmektir.

İnsanlar, ancak meleklerin indirdiği ilâhî vahiy ve telkin ettikleri ilâhî ilham ile ruhî hayatın ne olduğunu arılayabilir ve ruhî melekelerini geliştirerek ruhen yükselebilirler. Melekler, müminlere manevî kuvvet vererek ruhen yükselme düşüncesinin dünyada yerleşmesini sağlarlar. Meleklerin müminler, hatta kâfirler için dua etmeleri, bütün insanları ruhen yükselme yoluna sokmak içindir. Müminleri Allah'ın izniyle hidayete sevkederek onları aydınlığa çıkarmaları, hep bu ruhî yükselmeyi sağlamak içindir. Meleklerin insanlarla ilgili olan bu görevleri; onların ruhen yükselmelerine yardım etmek, böylece onları ruhî olgunluğa eriştirmek gayesi taşır. Genel olarak her türlü iyi, güzel ve hayırlı işler, bu ilham meleklerinin iyi telkinleri ve bizi o işlere yönlendirmelerinin sonucudur.

5. Bu gruptaki meleklerin diğer bir görevi de; bütün insanların hidayetleri ve doğru yolu bulmaları için duada ve şefaatta bulunmalarıdır.

Şefaat, hüküm gününde günahkârlar hesabına Allah'a yalvarmaktır. Bu dua ve şefat; "Rahmeti her şeyi kuşatan Allah Teâlâ'nın iradesiyle bütün insanlar için ise de; meleklerin yalnız müminlere mahsus olan duaları daha kuvvetlidir. Nitekim Hak Teâlâ;

AYET-İ KERiME
"Arşı yüklenen ve çevresinde bulunanlar, Rablerini överek O'nu tesbih ederler, O'na inanmışlar. Müminler için: 'Rabbimiz, rahmetin ve ilmin her şeyi (kavramış ve) kuşatmıştır. Tövbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru.' diye (dua eder ve) bağışlanma dilerler... "
(Mümin, 40/7-9)

buyurmuştur. Peygamberler ve Peygamberimiz (s.a.s) için meleklerin duası ise, onları övmek ve salâtü selâm getirmekti (Ahzâb, 33/56).

Meleklerin şefaatından şöyle söz edilir:

AYET-İ KERiME
"Göklerde nice melekler vardır ki, şefaatları hiç bir fayda vermez. Ancak, Allah'ın dilediği ve razı (hoşnut) olduğu kimseler hakkında O'nun izniyle (meleklerin şefaati) fayda verir."
(Necm, 53/26).


6. Melekler, aynı zamanda, ilâhî cezaları icra ve tenfiz eden vasıtalardır. Yani onların bir görevi de kötü ruhlu insanlara ve inkarcılara verilen ilâhî cezayı aynen yerine getirmektir. Bunun, müminlere kuvvet ve destek verme göreviyle çok yakın ilgisi vardır. Çünkü inanan salih kullar ile inkarcı kötü kullar arasındaki mücadelede ikincileri cezalandırmak, mümin kullara destek ve onlara mükâfat sayılır. Nitekim hakka ve ilâhî gerçeklere savaş açarak onları yok etmek isteyen kâfirler hakkında;

"Bize dönmeyi, (bizimle) karşılaşmayı (ve hesap vermeyi) ümit etmeyenler dediler ki: 'Bizim üzerimize ya melekler indirilmeliydi, yahut Rabbimizi (doğrudan) görmeliydik.' Andolsun ki (onlar), kendi nefislerinde büyüklenmişler ve azgınlıkta pek ileri gitmişlerdir. (Azap) meleklerini gördükleri gün, işte o gün (mücrim) suçlulara hiçbir sevinç haberi yoktur. (Melekler onlara) 'Müjde (iyi haber) size yasaktır yasak.' derler. Yaptıkları her işi de alır toz duman ederiz." (Furkan, 25/21-23).

Diğer bir ayette ise;

AYET-İ KERiME
"Onlar, bulut gölgeleri içinde Allah'ın (azabının) ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin olup bitmesini mi bekliyorlar?.."
(Bakara, 2/210)


buyrulur. Bu ve benzeri ayetler, azab meleklerinin, kâfirlerin tepelerine ineceğini ve cezalarını vereceğini gösterir.

7. Meleklerin görevlerinden biri de; cehennemi ve cehenneme girenlerin oradaki işlerini idare etmek, cezalarını infaz etmektir. Kur'ân-ı Kerim'de, cehennemde görevli melekler için "zebaniye" terimi kullanılmıştır. Onlar, Cehennemin rabıtaları, bekçileridir. Büyükleri on dokuzdur. "Hazene-i Cehennem ", cehennemin idarecileridir. Cehennem ve bekçileri olan melekler hakkında şöyle buyrulur:

AYET-İ KERiME
"Sekar'ın (yakıcı cehennem ateşinin) ne olduğunu (sen) biliyor musun? Hem geride bir şey bırakmaz; (her şeyi yakıp yok eder) hem de azapdan vazgeçmez, durmadan derileri kavurur. Üzerinde on dokuz (bekçi melek) vardır. Biz Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden yaptık, (onların) sayılarını (bildirerek) onu inkâr edenler için bir imtihan yaptık..."
(Müddessir, 74/27-31).


8. Meleklerin diğer bir görevi de; Cenneti ve Cennet ehli müminleri idare etmek, onlara cennet nimetlerini ikram etmektir. Kur'ân-ı Kerim'de cennet meleklerine genellikle "Rıdvan ", idarecilerine de mutlak manada "Hazene-i Cennet" adı verilmiştir. Bu konuda Kur'an'da şöyle buyurulur:

AYET-İ KERiME
"Rablarına (emirlerine) karşı gelmekten sakınan (ve azabından korunan)lar bölük bölük Cennete götürüldüler. Oraya varıp ta (Cennetin) kapıları açıldığında, bekçileri onlara: "Selâm (ve selâmet) size, tertemiz (ne hoş) oldunuz! Artık ebedî kalmak üzere buraya girin" dediler."
(Zümer, 39/73).

Diğer bir âyette ise:

"(Onlar) Adn cennetine girerler. Babalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi (salih) olanlar da onlarla beraber girerler. Melekler de her kapıdan yanlarına girip; 'Sabretmenize karşılık, size selâm olsun. Burada (ahiretteki yurdunuz) ne güzel oldu.' derler."
(Ra'd, 13/23-24).


9. Meleklerin bir kısmının görevi de, Arşı yüklenmektir. Bunlara "Hamele-i Arş" denir. Kur'ân-ı Kerim, kıyamet gününde onu yüklenip taşıyacak meleklerin sayısının. sekiz (adet veya sekiz sat) olduğunu bildirir. Şöyle der:

AYET-İ KERiME
"Melekler de onun çevresindedirler. O gün Rabbinin arşını onların üstünde sekiz (cins veya saf) melek yüklenir."
(Hakka, 69/17).

Başka bir ayette ise;

"Arşı taşıyan ve etrafında bulunanlar, Rablerini överek (şânını tenzih ve) O'nu tesbih ederler..."
(Mü'min, 40/7).


10. Meleklerden bir kısmının insanlarla ilgili bazı özel görevleri vardır. Bunlardan bir kısmının görevi; değişik şartlarda ve çeşitli işler sırasında insanları muhafaza etmek, onları koruyup gözetmek, yaptıkları iyi ve kötü her türlü iş ve davranışları kaydetmektir. Bunlar, Kur'an'da; Hafaza, Muakkibe", "Kirâmen Kâtibin (Şerefli ulu yazıcılar)" adları ile anılırlar. Bunlara "Hafaza melekleri" denir. Her insan için görevli olanlar ayrıdır. Bir ayeti kerimede;

AYET-İ KERiME
"(Onların) her birini önünden ve arkasından izleyen (gözeten) muakkib (melek)ler vardır. Allah'ın emriyle onu korurlar."
(Ra'd, 13/11).


Diğer bir ayette;

AYET-İ KERiME
"O kullarının üstünde yegâne hakimdir. Size koruyucu (hafaza) (melek)lar gönderir."
(En'âm, 6/61)


buyrulmaktadır. "Kirâmen Kâtibin" adıyla da anılan bu melekler, her mükellefin yaptıklarını yazarak bir kitapta muhafaza ederler. Bu meleklerden biri insanın sağında, diğeri solunda durur, yaptığı iyilik ve kötülükleri kaydederler. Kur'ânda şöyle buyrulur:

AYET-İ KERiME
"Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek, onun yaptıklarını) kaydetmektedir. (İnsan) hiçbir söz söylemez ki; yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden (bir melek) hazır bulunmasın."
(Kaf, 50/17,18).


Diğer bir ayette, "Kirâmen Kâtibîn" terimi kullanılır:

AYET-İ KERiME
"Muhakkak ki üzerinizde (muhafız) bekçiler, yaptıklarınızı bilen (ve kaydeden) şerefli (ulu) yazıcılar vardır."
(İnfitar, 82/10, 11) buyrulur.


Ayeti kerimede geçen "Hafaza " (koruyucu) tabiri, görevli meleklerin, insanın davranışlarına göz kulak olmak, gözetlemek anlamınadır. Melekler nurânî ve manevî lâtif varlıklar oldukları için, onların kayıt şekilleri, insanlarınkine benzemez. Nitekim HakTeâlâ,


AYET-İ KERiME
"Her insanın boynuna işlediklerini dolarız ve kıyamet günü açılmış bulacağı Kitabı (Amel defterini) önüne çıkarırız."
(isrâ, 17/13) buyurur.


11. Bir de "Münker ve Nekir" adları verilen kabir melekleri vardır. Bunlar, ölen ve kabre konan her kula, Rabbi, peygamberi, ve kitabı hakkında soru sormakla görevlidirler.

12. Meleklerin en önemli ve en büyük görevlerinden biri de; insanların eceli gelince, yaratan Rabbu'l Âleminin izniyle onların ruhlarını kabzetmektedir. Bunlara, "ölüm meleği" denir. Bunların başı, dört büyük ve mukarrab melekten biri olan Azrail (a.s)'dir. Canları yaratan Allah Teâlâ'nın ilâhî hikmeti, ruhların kabzedilmesini, "Mukarreb" olan meleklerden birine havale etmeyi gerektirmiştir. Kur'an'da şöyle buyrulur:


AYET-İ KERiME
"De ki, size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz."
(Secde, 32/11)
.


Görüldüğü gibi ayette o, "Melekül mevt" diye adlandırılan, büyük bir melektir.

Ruhların, tek bir melek, yani Azrail (Abdülcebbâr) tarafından mı, yoksa bir çok melek aracılığıyla mı alındığı konusu tartışmalıdır. Çünkü bu sorunun cevabı, Kur'an'da açık ve kesin değildir. Meselâ şu ayette, onların birden çok olduğu ifade edilmiştir:


AYET-İ KERiME
"...Artık birinize ölüm gelince, elçilerimiz onun canını alırlar..."
(En'âm 6/61).


Meali verilen Secde suresinde (32/11) ise, ruhların yalnız bir melek tarafından alındığı açıklanmıştır.

Cumhurun kabul ettiği bir görüşe göre; ölüm meleği bir tanedir. Ancak o, pek çok yardımcı melekle güçlendirilmiştir. Aralarında; askerlerle komutanları arasındaki ilişki gibi manevi bir bağ kurulmuştur. Bu husus, bir de; güneşin ışınlarının tek bir merkezden bir anda dünyamızın her cüz'ine ulaşmasına benzetilebilir. Allah (c.c) melekül-mevti (ölüm meleğini) yarattı. Ona ruhları kabzetme, onu bedenlerden ayırma yetkisi verdi. Onunla beraber olacak, emirlerine uyarak işleri yapacak bir orduyu da yanına verdi (En'am, 6/61). Bu durumda; ruhları kabzeden "Melekül Mevttir. Uygulayanlar emrindeki yardımcılarıdır. Ruhu bil fiil alan ve cesedi bil fiil öldüren ise, Allahu Teâlâ'dır." (Kurtubî, el-Camili Ahkâmi'l-Kur'an, XIV, 94).

Bazı sahih hadislerde; salih amel sahibi müminlere ölüm meleğinin daha yumuşak davrandığı ve ölümün onlar için daha kolay olacağı, buna karşılık ölüm meleğinin kötülük ve isyan içinde olanlara görevini daha sert ve acımasız uygulayacağı ve böyle kişilerin ölümlerinin daha zor olacağı beyan edilmiştir. Ancak bu husus, kesin ve sürekli geçerli bir kanun hükmünde değildir (bk. M.S. Ramazan el Bûtî, Kubrâ'ı-Yakiniyyât el-Kevniyye, terc. Mehmet Yolcu, s. 278-280 ve 312-313).

Müslümana düşen; kesin nasslarla sabit gaybî bir hakikat olan ölümle ilgili gerçeklere ve ölüm meleğine kesin olarak inanmasıdır.


Meleklerin çeşitli görevleri Kur'an ve hadislerle belirtilmiş ise de Cibril ve Mikâil (Bakara 2/98) dışındaki meleklerin isimleri kesin nasslarla bildirilmemiştir. Onların isimlerini ve her birinin özelliklerini Allah (c.c) bilir. Ölüm meleği, bazı kitaplarda "Azrail" olarak adlandırılmış ise de, bu husus, inanılması zorunlu kesin bir bilgi sayılmaz (bk. Azrail, mad. ;slâm Ansiklopedisi (Leyden) baskısı tercümesinde yer alan "Azrail" maddesinde, İslâm âlimlerince muteber sayılmayan ve güvenilmeyecek derecede İsrâiliyyâta geniş yer verilmiştir.)

Mikâil (a.s)'in ismi Kur'ân-ı Kerim'de yalnız bir defa geçer:

"Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebraile, ve Mikâile düşman olursa, (bilsin ki) şüphesiz Allah da kâfirlerin düşmanıdır." (Bakara, 2/98). Bu ayetin tefsirinde geçen iki rivayet için (bk. et-Taberî, I, 324, 327; el-Beydavî, II, 91; ez-Zemahşerî, I, 92).

Dört mukarreb büyük melekden biri olan Mikâil (a.s)'ın görevi, bazı hadislere göre; kâinatta meydana gelen rüzgârların esmesi ve yağmurların yağması gibi çok çeşitli tabiat hadiselerini yönetmek, insanların rızkını temin eden her çeşit ihtiyaçlarını sevk ve idare etmektir. Çok kuvvetli ve iri yapılı olduğuna ve bu görevi emrindeki meleklerle yerine getirdiğine dair bazı hadislerde işaretler mevcuttur.

Mikâil (a.s) hakkında, muteber kitaplarda güvenilir fazla bilgi yoktur. Bu konuda İsrailiyyat da çoksa da, bazı kaynaklarda; Allah Teâlâ'nın Hz. Âdem'e secde emrini meleklere ve İblise bildirmek üzere, Mikâil (a.s)'i görevlendirdiği, Kur'an'ı Kerim'i yedi kıraata göre okutması için Cebrail (a.s)'i teşvik ettiği, Bedir savaşında Müslümanlara yardım için indirilen melekler arasında olduğu rivayetleri vardır. Bunlardan biri de; Peygamber (s.a.s) Efendimizin çocukken veya Isrâ gecesinden önce göğsünü yaran ve temizleyen melekler arasında Cebrail (a.s) ile birlikte Mikâil (a.s)'in de bulunduğu rivayetidir [İbn Sa'd, Tabakât, II, 9,10; Mikâil mad. Ayrıca bk. İslâm Ansiklopedisi (M.E.B) Mikâil mad. VIII. 309].

İsrafil (a.s), ismi ise İbranice "serâfim" kelimesinden geldiği, sonra "serâfin" ve "serâfil" şeklinde değiştirilerek, "İsrafil" hâline getirildiği, "şan ve şeref" anlamında olduğu söylenmiştir. Dört mukarreb ve büyük melekden biri olup, başlıca görevleri; kıyametin kopmasını, sonra ölülerin dirilmesini bildiren Sûr'u iki defa üflemektir. Bu sebeple Sûr meleği diye bilinir. Bu çok önemli hadisenin kesin delili şu ayeti kerimedir:

AYET-İ KERiME
"Sûr üfürülünce, Allah'ın dilediğinden başka göklerde ve yerde ne varsa hepsi (düşüp) ölür(ler). Sonra Sûr'a bir daha üflenince, (ölüler dirilerek) ayağa kalkıp bakışır dururlar."
(Zümer, 39/68).


İsrafil (a.s)'ın, kıyamet günü (görevini yapmak üzere) herkesten önce uyandırılacağı, Kudüs de Sahratullah'a dayanarak Allah'ın emri ile ölülerin dirilmesi işareti veren Sûr'u ikinci defa üfleyeceği kabul edilir.

İsrafil (a.s)'in, bu mühim görevi yerine getireceği kıyametin kopması anına kadar geçen uzun zaman içinde, Levh-i Mahfuzda yazılı olan Allah (c.c)'ın ilâhî iradelerini okumak ve her defasında mukarreb meleğe bildirmekle görevli olduğu, ayrıca üç yıl süreyle Peygamber (s.a.s) Efendimize refakat ettiği, ona peygamberliğini onun bildirdiği, Cebrail (a.s)'ın daha sonra Kur'ân-ı Kerim'i tebliğ etmeye başladığı rivayet edilmiştir (Ayrıca bk. İslâm Ansiklopedisi İsrafil mad)

Allahu Teâlâ'nın her şeye gücünün yettiği, herhangi bir şeyi yaratır ve yok ederken meleklerin aracılığına veya sebeb durumunda olmasına veya meleklerin belirli bir görev almasına muhtaç olmadığı açıkça bilinmektedir. Çünkü melekleri yaratan ve onlara o gücü veren de Allah (c.c)'dır. O hâlde meleklere, yukarıda belirtilen görevlerin verilmesinin hikmeti nedir? Bunun hikmeti; Allah Teâlâ'nın kullarına ilâhî kudretini ve mutlak hâkimiyetini göstermesi ve ona hayatlarında alışık oldukları, düşünce ve idraklerinin ülfet ettiği somut bir tarzda ortaya koymaktan ibarettir. Bu, Hak Teâlâ'nın kâinatta kurduğu nizamın ve illiyet (sebeb-müsebbeb) kanununun zorunlu bir sonucudur.

Melekler, insanlardan daha mı üstündür?

Ehl-i Sünnet âlimlerine göre, bütün peygamberler, meleklerin resulleri sayılan dört büyük melekten efdal, yani Allah katındaki dereceleri daha yüksek ve faziletlidir. Meleklerin resulleri ise, bütün insanlardan daha faziletlidir. Bu hususta icma vardır.

İnsanlardan takva ve salah sahibi olan müminler de meleklerin (resulleri hâriç) tamamından daha faziletli,, dereceleri daha yüksek sayılmıştır. Çünkü melekler yaradılış bakımından günah işleyemezler. Allah'a itaat ve ibadet onlar için fıtrî ve zorunludur. Onları böyle olmaktan alıkoyacak hiçbir iç ve dış tesir yoktur. Halbuki insan, akıl ve nefis sahibi olup, her türlü iç ve dış etkiler altındadır. Buna rağmen insan, bütün menfi engelleri aşar, Allah'a itaatli, takva sahibi bir kul olursa, elbette meleklerden daha faziletli olur.(Bu konudaki deliller ve yapılan tartışmalar için bk. el-Curcânî, Şerhu'l-Mevâkıf, III, 216-220, İstanbul 1311 H; et-Taftazânî, Şerhu'l-Makâsıd, II, 146-149, İstanbul 1277).[/ayet][/ayet]​
 

23- Kur'an okuyanın yanına melekler gelir mi?

İnsanla ilgili meleklerin başında Cebrâil (as) gelir; vazifesi, ilâhî vahyi peygamberlere ulaştırmaktır. Bu sebeble, ona "Vahiy Meleği" de denir. İnsanla alâkalı meleklerin diğer bir görevi de Allah`ın peygamberlerine ve salih kullarına kuvvet vermek, sıkıntılı ve üzüntülü zamanlarında onları teselli etmek, mâneviyatlarını yükseltmek, gerekirse fiilen yardım yapmaktır.

Asr-ı saâdette cereyan eden Bedir, Uhud ve Huneyn harblerinde meleklerin müminlere fiilen yardım ettiklerini Kur'an bize haber vermektedir.

İnsanla alâkalı meleklerin bir başka görevi de insanlara iyi ve hayırlı şeyleri telkin etmek, böylece onların doğru yola girmelerini, ruhen yükselmelerini sağlamaktır.

1. Kur’an-ı Kerim'in okunduğu yere melekler gelir.

Gece melekleri ile gündüz melekleri sabah ve ikindi namazlarında bir araya gelirler. Allah bu meleklere "Kullarım ne yapıyorlar?" diye sorar. Melekler; "Onlara vardığımızda namaz kılıyorlardı, ayrıldığımızda da namaz kılıyorlardı." derler. (Buhârî, Ezân, 31, Mevâkit, 16, Nesâî, Salât, 21). Bildiğiniz gibi namaz kılarken Kur'an okunmaktadır.
"Allah evlerinden bir evde, Allah'ın kitabını okumak ve aralarında müzakere etmek için toplanan kimselerin üzerine sekine iner, onları rahmet kuşatır, melekler etraflarını sarar ve Allah onları kendi katında bulunanlara överek anlatır." (Ebû Davud, "Vitr", 14; Tirmizî, "Kur’ân", 10)

"Kur'ân'da mâhir olan (hıfzını ve okuyuşunu güzel yapan), Sefere denilen kerîm ve mutî meleklerle beraber olacaktır..."
(Buhârî, Tevhid, 52; Müslim, Müsafirin, 244)

Ayrıca Hz. Peygamber (a.s.m), Kur’ân okuyan mü'mini hem kokusu hem de tadı güzel olan bir "meyveye" benzeterek (Buharî, Et'ıme, 30; Müslim, Müsafirîn, 243), onun meleklerle beraber olacağını da buyurmuştur. (Buharî, "Fedailü'l-Kur’ân," 17)

2. İster hayır ister günah işleyelim, “kiramen kâtibeyn = değerli iki kâtip” ismindeki melekler her zaman bizimle birlikte bulunurlar.

Çünkü bunların görevleri bizim yaptığımız işleri kayda geçirmektir. Bunun yanında “muakkıbat” olarak bilinen, insana bir nevi koruma görevini yapan melekler de vardır. Bunların da görevleri süreklilik arz etmektedir. Ancak, -deyim yerindeyse- belli törenler ve ziyaretler için özel olarak gelen melekler, günahların işlendiği yerlere gitmezler. Bu günah sahnesi bitip, sevap sahnesi başladığı zaman yine gelebilirler.

3. Bu sorunun cevabını şu ayette bulmaktayız:

AYET-İ KERiME
“Arşı taşıyanlar ve onun etrafında bulunan melekler, hamd ile Rablerini tesbih edip ona iman ederler. Ve müminlerin bağışlanmasını (şöyle) isterler: 'Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde, tövbe edenleri ve yoluna uyanların günahlarını bağışla ve onları cehennem azabından koru!' ”
(Mumin, 40/7).


4. Rivayet göre Hz. Peygamber (a.s.m) Ebu Hureyre’ye şu tavsiyede bulunmuştur:
“Yatağına girdiğinde Ayetü’l-Kürsiyi oku, Allah tarafından senin için (sabaha kadar) sürekli yanında kalan bir koruma verilir ve sabaha kadar şeytan sana yaklaşmaz.” (Buharî, Fezailu’l-Kur’an, 10).
 

24- Hz. Cebrail’in Dıhye suretine girmesi olayı hakkında bilgi verebilir misiniz?

Cebrâil (a.s.) her şekle girebilir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) onu biri vahyin başlangıcında Hıra'dan Mekke'ye gelirken, diğeri Mirâc'dan dönüşte Sidretü'l-Münteha'da olmak üzere iki defa kendi aslî şekliyle görmüştür. (es-Saâtî, el-Fethu'r-Rabbânî, VIII, 5).

Cebrâil (a.s.) bazan da insan kılığına girerek Rasülullah (s.a.s.)'a vahiy getirirdi. Bu durumda çoğu kez yakışıklı ve genç bir sahabî olan Dıhye el-Kelbî (ra)'nin sûretinde görünürdü. (Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IX / 35).

Dıhye, sima olarak sahabelerin en yakışıklılarından olup, beyaz tenli idi. Kaynaklar ittifakla, bazen Cebrail Aleyhisselamın onun kılığında göründüğünü nakletmektedirler. Durumu öğrenen sahabeler bazen Peygamber Efendimizin (s.a.s.) yanında oturan kişinin Cebrail (as) veya Dıhye (ra) olduğu hususunda tereddüt ediyorlardı.

Cebrail Aleyhisselamın insan suretinde sahabelere görünmesi Peygamber Efendimizin (s.a.s.) bir mucizesi olarak gerçekleşmiştir. Bir başka önemli husus da nurani varlıkların insanlar gibi belli kayıtlar altında bulunmadıklarından ötürü aynı anda muhtelif yerlerde görülebilmeleridir. Mesela, Cebrail Aleyhisselam Dıhye suretinde Peygamber Efendimizin (s.a.s.) yanında bulunup sahabelere görünürken, aynı zamanda başka bir hizmeti de ifa edebilmektedir

Dıhye (ra), Peygamber Efendimizin (s.a.s.) vefatından sonra Hazreti Ebubekir (ra) zamanında Suriye seferine katıldı. Hazreti Ömer (ra) zamanında, Yermük Savaşı'na kumandanlık yaptı. Suriye'nin fethedilmesinden sonra Şam'a giderek Mizze semtine yerleşti. 670 tarihinde Hakk'ın rahmetine kavuştu.

Cebrâil (a.s.) İsrâ ve Mirâc hadîsesinde Rasûlullah (s.a.s.)'a Mekke'den Kudüs'e ve oradan Sidretü'l-Münteha'ya kadar eşlik etmiştir. (Buhârî, Bed'u'l-Halk 6; Salât 1)​
 

25- Allah'ın ne ihtiyacı var ki, melekler ve insanlar onu zikir ve tespih ediyorlar?

1. Zikir, tespih ve hamd etmeye muhtaç olan melek, insan ve diğer varlıkların kendisidir. Her iyiliğin bir karşılığı olduğu gibi, her güzelliğin, her mükemmelliğin de bir karşılığı vardır. İyiliğin karşılığı hamd ve teşekkürdür. Güzellik ve mükemmelliğin karşılığı ise sevgi ve saygıdır. Bu vasıfların Allah’da eşsiz olduğu açıktır. Öyle ise, ona gösterilecek sevgi ve saygının bir nişanı olarak, kulların, onu hamd ile tespih etmesi gerekir. Nimetlerine karşı nankör olmadıklarını hamd ve şükür ile ilan etmeye muhtaç oldukları gibi, cemal ve kemaline karşı basiretsiz olmadıklarını göstermek için de onları her türlü kusurdan uzak olduklarını belirten tespih ve tehlillerle onun celal ve cemalini ilan etmeye muhtaçtır.

2. Her arzu bir ihtiyaçtan kaynaklanmayabilir. Örneğin, iyiliksever, büyük makam ve mevkiye sahip bir kimse, başkasından -kendi konumuna uygun- bir saygı ve sevgi bekleyebilir ve bu beklenti asla bir ihtiyaçtan kaynaklanmayabilir. Çünkü her kemal ve cemal sahibi fıtraten cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister. Ve bu arzusu ve isteği bir ihtiyaçtan kaynaklanmaz. Bilakis, cemal ve kemal / güzellik ve mükemmellik, birer vasıf olarak -ihtiyaçları için değil- yapılarının bir özelliği olarak görünmek, -deyim yerindeyse- alkışlanmak isterler. Bütün varlıklara karşı müstağni/ihtiyaçsız olduğu bilinen Allah’ın eşsiz cemal ve kemal sıfatları ve isimleri de şuurlu varlıklar tarafından tanınmak ve saygı görmek isterler.

3. Allah’ın ibadete, tanınmaya ihtiyacı yoktur. Fakat Allah, bunların olmasını istiyor. Çünkü akılı ve şuurlu varlıkların akıl ve şuuruna çarpan öyle harika bir varlık düzeni, öyle eşsiz bir kâinat modeli, öyle yokuş yukarı olaylar var ki, hayret etmemek, şaşkınlık göstermemek mümkün değildir. İşte bu varlıklar, onların aklının sınırlarını zorlayan ve duygularını sarsan dehşet verici olaylar karşısında, kâinatın işleyişindeki kaderin hikmetli elini görüp çözümleyemediği tüm bu durumların sahibini hatırlar ve ancak onun aşkın hikmetini medhüsena ederek ve tespih ederek ona sığınmak suretiyle ruhen teneffüs eder. Yerküresini sarsıntıdan koruyan, zeminin kalbinden çıkan dağlar ve dağların volkanik teneffüsleri olduğu gibi, örneğin insanın psikolojik zeminini sarsmaktan koruyan da, onun kalbinin zemininden çıkan ve ağız bacasından nefes almasına imkân veren tespih ve tekbir ile tahmittir.

4.
Abdullah b. Mesud anlatıyor: Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu:

“Allah’tan daha gayyur kimse yoktur; fuhşun her türlüsünü yasaklaması bunu gösteriyor. Allah’tan daha çok medhüsenayı seven kimse yoktur. Kendini övüp medhüsena etmesi bunun bir tezahürüdür. Allah’tan daha fazla gerçek mazeretin kendisine iletilmesinden hoşlanan kimse yoktur; mahlukatına mazeret yollarını beyan etmesi -diğer bir rivayette; insanlara elçilerini birer uyarıcı ve müjdeci olarak göndermesi- bunun göstergesidir. Yine, Allah’tan daha fazla hamd edilmekten/ övülmekten hoşlanan kimse yoktur; kendine hamd edip övmesi -diğer bir rivayette cenneti vâd etmesi- bunu göstermektedir.”(1)

5. Melekler, gece gündüz Allah'a ibâdetle, zikir, tesbih ve takdîs ile meşgul olurlar. Bu, onların gıdası hükmündedir. Allah'a asla isyan etmez, onun emirlerinden zerre kadar dışarı çıkmazlar. Mâsum ve itâatlidirler:

AYET-İ KERiME
"Bilakis onlar, Allah'ın şerefli kullarıdır. Onlar Allah'ın sözünden önce söz söylemezler ve onun emrettiklerini (hemen) yaparlar."
(Enbiya, 21/26-27);


"Onlar, Allah'ın emirlerine (isyan edip) karşı gelmezler ve emrolundukları şeyleri (aynen) yaparlar."
(Tahrim, 66/6);

"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. Onun katındakiler ona ibadet etmekte (asla) kibir göstermezler ve (asla) yorulmazlar. Gece ve gündüz durmadan (yorulmadan) onu tesbih (ve takdis) ederler."
(Enbiyâ, 21/19 ve 20).


Melekler, Allah'ın emirlerine harfiyen bağlıdırlar. O'na asla karşı gelmez ve isyan etmezler, herhangi bir yasağını çiğnemezler, günah işlemezler. Çünkü "ismet" ve "emanet" sıfatlarıyla muttasıfdırlar. Bütün meleklerin ortak özelliği; daima Allah'a hamd ve senada bulunmak, O'nu itaat ve ibadetle, tesbih etmektir. (Enbiyâ, 21/26-27; Mümin, 40/7).

Her kim nefsini bir kenara bırakarak dikkat ile şu âleme baksa, bu âlemi büyük bir mescit hükmünde görür ve içindeki varlıkları da kendilerine mahsus bir ibadette bulur. Güneş; bu mescidin lambası ve sobası, ay; kandili ve yıldızlar; mumlarıdır. Sema; bu mescidin çatısı ve yeryüzü; bu mescidin zeminidir. Bu öyle bir mesciddir ki; insan ve bazı canavar hayvanlardan başka her şey zerre miktar hadlerini aşmazlar. Tam bir itaat ile vazifelerini yaparlar.

Bu mescidde ibadet yapan iki türlü mahlûkat vardır. Birisi; insanlar ve cinler gibi şuurlu ve iradeleri ile ibadet başında olanlar, diğeri ise; taş gibi, dağ gibi, güneş gibi cansız olup şuursuz ibadet yapanlar.

Şunu bilmek gerekir ki, bu cansızların kendilerine yüklenen vazifelerini görmeleri onların bir nevi ibadetidir. Mesela tavuğun ibadeti yumurtlamaktır, güneşin ibadeti ısıtmak ve aydınlatmaktır, koyunun ibadeti süt vermek, arınınki ise bal yapmaktır ve bunlar gibi.

Ayrıca her birinin kendisine mahsus bir zikri ve tesbihi vardır ki, o mahlûk şuursuz bir şekilde bu zikri yapmaktadır. Nasılki saat zamanı gösterir, ama kendinden haberdar değildir; öyle de bu mahlûklar da Allah’ı tesbih ederler ama bunu iradeleri ve şuurlarıyla yapmazlar. Belki onları yaratan Allahuteâlâ onları bu tesbih vazifesiyle görevlendirmiş ve iradeleri karıştırılmaksızın bu vazifede çalıştırmıştır.

Demek şu âleme dikkat ile bakılsa görünür ki: Cüzi ve küçük mahluklar gibi külli ve büyük mahlûkların da birer vazifesi ve külli birer hizmeti vardır. Meselâ;

• Bir çiçek, kendince bir nakşı ve sanatı gösterip hal lisanıyla Allah’ın isimlerini zikrettiği gibi, yeryüzü bahçesi dahi bir çiçek hükmündedir; gayet muntazam ve küllî bir tesbih vazifesi vardır.

• Hem nasıl ki bir meyvenin intizam içinde Allah’ın varlığını karşı bir ilânatı ve tesbihatı vardır. Öyle de koca bir ağacın dal, yaprak ve çiçek gibi bütün cüzleriyle gayet muntazam fıtri bir vazifesi ve bir ibadeti vardır.

• Ve nasıl bir ağaç yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimeleri ile bir tesbihat yapar. Öyle de koca semavat denizi dahi kelimeleri hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve aylar ile Cenab-ı Hakk'a karşı tesbihat yapar ve celal sahibi sanatkârlarına hamd eder. Ve bunlar gibi…

Mahlûkatın bu vaziyetini dikkatli bir nazar ile anlayabileceğimiz gibi, Kur’an-ı Kerim’in şu ve emsali ayetlerine bakarak da anlayabiliriz:

AYET-İ KERiME
“Yedi semavat, yeryüzü ve içindekiler Allah’ı tesbih etmektedirler. Hiçbir varlık yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin. Lakin siz onların tesbihlerini anlayamazsınız."
(İsra, 17/44)

“Biz dağları Davud’un emrine itaatkâr kıldık ki, o dağlar ve toplu halde kuşlar sabah akşam onunla beraber tesbih ederler. Her biri Allah’a yönelir.”
(Sad, 38/18 ve 19)

“Görmedin mi göklerde ve yerde olanlar ve kuşlar saf saf Allah’ı tesbih etmektedirler. Her biri tesbihini bilmiştir. Allah onların yaptıklarından haberdardır.”
(Nur, 24/41)


Demek kuşlardan tutun, çiçeklere kadar ve balıklardan tutun semanın yıldızlarına kadar her şey hatta taş, kaya, dağ gibi cansızlar dahi Allah’ı hamd ile tesbih etmektedirler. Bu meseleyi, ya dikkatli bir nazarla mahlûkatı tefekkür ederek anlayabilir, ya da kulağımızı Kur'an-ı Kerim’e dayayarak öğrenebiliriz.

İşte melekler, bu şuursuz mahlûkatın tesbihini temsil etme vazifesiyle görevlidirler. Yani her bir varlık kendisine mahsus özel bir dille yaratıcıları olan Allah’ı zikir ve yâd etmekte, melekler ise bunların şuursuz bir şekilde yaptıkları ibadetleri melekût âleminde temsil etmektedir.

Bu sebeple denilebilir ki; tesbih vaziyetini gösteren bütün şuursuz mahlûklar, kendi tesbihatlarını temsil edecek olan meleklerin varlığını ispat ederler.

Bu izah ile şu hadisin de manası anlaşılmış olmaktadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur;

“Bazı melekler bulunur, kırk bin başı var. Her başta kırk bin ağzı var. Her bir ağzında kırk bin dil ile tesbihat yapar.”(2)

İşte madem cansız ve şuursuz her bir mahlûkun üzerinde vazifeli bir melek var. Ve o melek, o mevcudun yaptığı tesbihatı melekût âleminde temsil eder ve onun ibadetini Allah’a arz eder. Elbette Peygamber Efendimizin (s.a.v) haber verdiği şekilde meleklerin olması zaruridir ve makuldür. Mesela;

• Bir ağacın kırka yakın baş hükmünde dalları vardır.
• Her bir başında yani dalında kırka yakın dili hükmünde çiçekleri vardır.
• O çiçeğin ise incecik muntazam püskülleri, renkleri ve sanatları vardır ki, her bir cihetiyle Allah’ın isimlerinin cilvesini gösteriyor ve bir ismini okutturuyor ve onlarca tarzda Allah’ı tesbih ediyor.

Demek bu ağaç; kırk başlı, her başında kırk dili olan ve her dilde en az kırk tesbihi bulunan şuursuz bir mahlûktur.

Acaba hiç mümkün müdür ki, şu ağacın hikmetli sanatkârı olan Allahuteâlâ bu ağaca bu kadar vazifeler ve tesbihler yüklesin de, onun manasını bilen, şuurla o manayı ifade edip kâinata ilan eden ve dergâh-ı ilahiyyeye onun tesbihatını takdim eden, o ağacın şekline münasip bir melek yaratıp onu temsil etmesin?

Madem yaratacaktır ve yaratmıştır, elbette o meleğin o ağacın tesbihini temsil edebilecek bir tarzda olması gerekir. Yani onun da ağaç gibi kırk başı olmalı, her başında dallar gibi kırk dili olmalı ve her dilinde çiçekler gibi yüzlerce tesbih olmalı ki, ağacın yaptığı tesbihatı aynen temsil edip Allah’a arz edebilsin.

Şimdi de cansız ve şuursuz bir dağa bakalım:

• Üzerinde bin tane ağaç var. Demek bu dağın bin başı var.
• Her ağaçta yüz dal var. Demek bu dağın bin başında toplam yüz bin dili var.
• Ve bu ağaçların her dalında yüzlerce yaprak, çiçek bulunur. Demek bu dağın milyonlarca tesbihatı var.

Evet, bir dağ ki, bin ağacı, her ağaçta yüz dalı ve her dalda yüz yaprak ve çiçeği olsa, bu dağ bin başlı, yüz bin dilli ve her dilinde yüzlerce tesbih olan bir mahlûktur ki, bu mahlûkun şuursuzca yaptığı tesbihleri, melekût âleminde temsil edecek meleğin de bu tarzda olması gerekmektedir. Yani bin başının bulunması, her başında yüz bin dilin olması ve her dilde de yüzlerce tesbihin bulunması lazımdır.

Ve şimdi de dünyanın yaptığı tesbihatı temsil edecek meleğin büyüklüğünü düşünün. Acaba kaç başı, kaç dili ve her dilde kaç tesbihi olması gerekir?

Ve bir de Samanyolu galaksimizin yaptığı tesbihatı temsil edecek meleğin azametini düşünün:

• Galaksimizde üç yüz milyar yıldız vardır. Demek galaksimizin mümessili olacak meleğin üç yüz milyar başı olmalı.
• Her yıldızda bulunan varlıklar adedince dili olmalı.
• Her varlığın azaları ve cüzleri adedince tesbihleri olmalı.

Rakamların ifade etmekten aciz kaldığı bu meleğin büyüklüğünü hayal edebiliyor musunuz? Eğer galaksimiz bir melek olsaydı, işte böyle üç yüz milyar başlı, her başında trilyonların ifade edemediği dilli ve her dilinde rakamlara sığmayan tesbihleri olan bir melek olurdu. Bunu gördükten sonra galaksimizin tesbihatını melekût âleminde temsil edecek meleğin azametini akla sığıştıramamak olur mu?

Elbette galaksimizi böyle haşmetle yaratan celal sahibi yaratıcı, galaksimizin yaptığı tesbihatı temsil edecek o haşmette melekleri de yaratmıştır.

Sözün özü:
Şuursuz mahlûkatın bir nevi ibadetinin ve tesbihinin olduğunu ispat eden âleme dikkatli bir bakış ve Kur’an’ın ayetleri, aynı zamanda bu şuursuz mahlûkatın ibadet ve tesbihatını temsil edip, dergâh-ı İlahiyyeye arz edecek meleklerin varlığını da gerektirmektedir. Bu meleklerin vücudu da temsil ettikleri mahlûkun vücuduna münasip bir tarzda olacaktır. (bk. Nursi, Sözler, On Dördüncü ve Yirmi Dokuzuncu Söz; İlmedavet)

Dipnotlar:

(1) bk. Buharî, tevhid, 20; Müslim, Lian, 17; Taberanî, el-Mucemu’l-Kebir, 9/23-şamile.
(2) bk. Et-Taberî, Câmi’u’l-Beyân 15:156; Ebu’ş-Şeyh, el-Azame 2:547, 740, 742, 747, 3:868; İbni Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 3:62; İbni Hacer, Fethu’l-Bârî 8:402; el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr 2:82.
 

26- Ben ölünce yanımdaki yazıcı melekler ne yapacak?

Konumuzla ilgili bazı ayetlerin meali şöyledir:

AYET-İ KERiME
“Hayır, yanlış yapıyorsunuz! Siz tutup dini, dirilip hesap vermeyi yalan sayıyorsunuz. Halbuki yanınızdan ayrılmayan muhafızlar var. O muhafızlar değerli, şerefli kâtiplerdir. Yaptığınız her şeyi bilip yazarlar.”
(İnfitar, 82/9-12).


Yazıcı meleklerin söz konusu görevlerinin şeklini ortaya koyan açık bir ayet veya hadis olmadığı için, alimler ilgili ayetlerin ifadesinden farklı manaların anlaşılabileceğini söylemişlerdir. Nitekim yukarıdaki ayetlerde de bu yazıcıların görevleri detaylı olarak değil, özet halde verilmiştir.

Buna göre;

a.
Yazıcı melekler bu işle görevli bir grup olabilir. Bunlar Allah’tan aldıkları talimat gereğince bütün insanların amellerini birlikte yazarlar.

b. Her bir melek veya birkaç melek -meşhur olan, iki melek- yalnız bir insanın amellerini yazmakla görevli olabilir.(bk. Razî, ilgili ayetlerin tefsiri).

(a) şıkkını açıklamaya gerek yoktur. Eğer (b) şıkkında olduğu gibi bir görevleri varsa, bu takdirde söz konusu kişi öldükten sonra, onun özel yazıcısı / yazıcıları olan melek / meleklerin bu görevi sona erer. Ve bundan sonra yine Rablerini tesbih etmekle meşgul olmaya devam ederler.

İnsanları koruyan meleklerin de durumu, yazıcı meleklerin durumu gibi değerlendirilebilir.

Hz. Cebrail (as)’in başka görevleri de vardır. İnsanlara, hayvanlara ve diğer varlıklara hususî vahiy denilen ilham vermeye devam etmektedir. Eski kavimler için olduğu gibi, bu ümmetin başına gelen semavî ve arazî felaket türü cezaları -Allah’ın izniyle- uygulamakla da görevlidir.

Meleklerin özel görevleri olduğu gibi, her zaman yaptıkları zikir ve tesbihleri vardır. Bu nedenle özel görevleri sona erse bile zikir, tesbih gibi ibadetleri devam ediyor.
 

27- Çocuklar ve bebekler, melekleri görebilir mi?

Melekler nurdan yaratılmış latif cevherler, ruhanî varlıklar oldukları için, aslî hüviyetleri ve gerçek mahiyetleri ile insan gözüne gözükmezler. Görme kabiliyetimiz, melekleri görebilecek şekilde yaratılmamıştır. Ancak Cenâb-ı Hak peygamberlerine, melekleri görme kabiliyetini verdiğinden, onlar melekleri hakiki şekilleri ile görebilmişlerdir.

Melekleri hakiki mahiyetleri ile göremememiz ve beş duyumuzla hissedemeyişimiz, onların yok oldukları iddiasını gerektirmez. Duyu organlarımızın maddî âlemde hissedemedikleri pek çok şey vardır. Kulağımız çok tiz ve çok pes sesleri işitmez. Bugün varlığı âletlerle tesbit edilen ışık dalgalarının hepsini, hele röntgen ve ültraviyole ışınlarını gözle görebilseydik, dünyayı şimdikinden çok başka şekilde tanıyacaktık.

Ölmüş insanların ruhları berzah âleminde yaşamaktadır. O âlem ile bu dünya âlemi farklıdır. Ancak peygamberlerin ve veli zatların ruhları serbest olarak dolaşabilmektedir.

Küçük yaştaki çocuk ve bebekler, meleklerin ve ruhların mahiyetinden habersizdir. Onların melek ve ölen kişilerin ruhlarını görmesi, farklı âlemlerde olmaları hasebiyle pek mümkün değildir. Melekler ve ruhlar küçük çocuklara görünse dahi kavrayamazlar.
 

28- En son ruhu kabzedilecek melaike hangisidir?

AYET-İ KERiME
"Sura üflenir; Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde kim varsa çarpılıp cansız yere düşer. Sonra ona bir daha üflenir: Bir de bakarsın bütün insanlar, kabirlerinden ayağa kalkmış, etrafa bakınıp duruyorlar!"
(Zümer, 39/68)


Âyet-i kerimede istisna edilenlerin kimler oldukları hususunda farklı görüşler vardır. El-Kuşeyrî'nin zikrettiğine göre Ebu Hureyre yoluyla; Es-Sa'lebî'nin naklettiğine göre de Abdullah b. Ömer yoluyla gelen merfu hadisler halinde rivayet edilmiştir.

Müstesna olanların Cebrail, Mikail, İsrafil ve ölüm meleği Azrail (hepsine selam olsun) oldukları da söylenmiştir.

Enes yoluyla rivayet edilen hadise göre de Peygamber (sav) yüce Allah'ın: "Sûra üfürülmüş -Allah'ın diledikleri müstesna- göklerde ve yerde olanların hepsi ölmüş (olacak)dır." buyruğunu okudu, ashab: "Ey Allah'ın Peygamberi! Allah'ın istisna ettiği kimseler kimlerdir?" diye sordular. Peygamber şöyle buyurdu:

"Bunlar Cebrail, Mikail, İsrafil ve Ölüm meleğidir. Yüce Allah ölüm meleğine -daha iyi bilen o olduğu halde-

- Ey ölüm meleği yarattıklanmdan geriye kim kaldı diye soracak, ölüm meleği:

- Rabbim, diyecek Cebrail, Mikail, İsrafil ve senin zayıf kulun ölüm meleği kaldı.', diyecek. Yüce Allah:

- İsrafil ve Mikail'in canını al, diyecek. Her ikisi de koca bir dağ gibi ölü olarak yere yıkılacaklar. Yüce Allah bu sefer:

- Öl, ey ölüm meleği diye buyuracak, o da ölecek. Yüce Allah Cebrail'e:

- 'Kim kaldı ey Cebrail?' diye soracak, Cebrail:

- Ey celal ve ikram sahibi senin şanın yüce ve mübarektir. Geriye sadece senin ebedi kalıcı zatın, bir de ölmeye ve yok olmaya mahkum Cibril kaldı. Bu sefer yüce Allah:


- Ey Cebrail! Senin de ölmen kaçınılmaz bir şeydir.' diye buyuracak. Cebrail secdeye kapanacak, kanatlarını çırpacak ve:

- Seni tenzih ederim Rabbim, şanın yüce ve mübarektir, ey celal ve ikram sahibi, diyecek.

Peygamber (sav) devamla buyurdu ki:

"Onun hilkat itibariyle Mikail'in hilkatine üstünlüğü büyükçe bir dağın küçük tepeciklerden birisine üstünlüğü gibidir."
Bunu es-Sa'lebî zikretmiştir.(Taberi, Câmiul-Beyan, XXIV, 29.)
 

29- Cennetteki hurilerin cinsiyeti var mıdır? Cennete giren herkese iki zevce verilmesi nasıl olur?

Huri, cennet kızlarına denir. Bu dünyadaki evli eşler ahirette de cennete giderlerse birbirleriyle evlendirileceklerdir.

Dünyada bekâr olarak imanlı bir şekilde vefat etmiş bir kadın cennete girdiğinde, Cenab-ı Hak orada onu mü'min bir erkekle nikahlar. Çünkü, cennetin zevklerinden birisi de, yeme ve içmenin yanında nikahtır. Kadın da bu nimetten istifade etmelidir.

Bilindiği gibi, cennetteki her erkeğe iki dünya hanımı yanında derecesine göre huri ihsan edilecektir. Diğer taraftan, kadın bakire olarak vefat ettiği gibi, erkeğin de bekâr olarak öldüğü vakıadır. Cenab-ı Hak bekâr erkekleri de cennette nikahlayacaktır.
 

Saat

Forum Görünümü

Konular
55.412
Mesajlar
136.119
Toplam kullanıcı
6.098
Son üye
oxenon.com
Geri
Üst