50- Evinden çıkarken Ayet-el Kürsi'yi okuyana evine dönene kadar yetmiş melek dua eder. Meleklerin dua etmesinin bize olan faydalarını açıklar mısınız?

Hadis kaynaklarında soruda geçen anlamda bir hadis rivayeti bulamadık.

Ancak bazı tefsir ve nasihat kitaplarında şu anlamda bir hadis rivayeti var:

"Kim evinden çıkarken Ayetü'l-Kürsî okursa Allah ona yetmiş bin melek gönderir. Bu melekler onun için istiğfar ve dua ederler. Eve dönüp içeri girdiğinde de Ayetül-Kürsî okursa Allah onu fakirlikten uzaklaştırır." (bk. Salebi, Keşf, Bakara 255. ayetin tefsiri; Safvuri, Nüzhetu'l-Mecalis, 1/40)

Ancak, bu rivayetin sıhhati hakkında da bir bilgi bulamadık.

Ayrıca, Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî’nin rivayet ettiği “Kim sabahladığında üç defa 'Euzu billahi’s-semii’l-Alîmi mine’ş-şeytani’r-racîm'duasını, ardından da Haşir Suresi'nin son üç ayetini okusa, Allah onun için yetmiş bin melek vekil tayin eder ki, akşama kadar ona rahmetle dua eder(…)” mealindeki hadis için (bk. Kenzu’l-ummal, h. no: 3491).

“Rahmetle dua” olarak tercüme ettiğimiz kelime, hadiste “yusallûne” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime istiğfar ve rahmet manasınadır.

Demek ki, meleklerin yaptığı dua, söz konusu kişinin bağışlanması, affolunması, rahmetle muamele görmesi için yapılan bir duadır. Melekler masum olduğu için, duaları da makbuldür. Aynı şey diğer hadis için de geçerlidir.
 

51- İsrafil, sûra üfleyene kadar ne iş yapar?

Meleklerin özel görevleri olduğu gibi, her zaman yaptıkları zikir ve tesbihleri vardır. Bu nedenle Hz. İsrafil aleyhisselam her zaman azametli haliyle Allah'ı zikrediyor, tesbih ediyor.

Hem meleklerin tek bir görevi yoktur. İsrafil Aleyhisselamın sûra üflemesi, görevlerinden yalnızca biridir. Melekler aynı anda birden çok iş yapabilirler. Bu konuyu Bediüzzaman Hazretleri şöyle açıklıyor:

"Hem nasılki şu kesafetli, karanlıklı, dar dünyada güneşin pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi, öyle de: Nurani bir zât, bir anda çok yerlerde aynen bulunması meselâ, Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm bin yıldızda bir anda hem Arş'ta, hem huzur-u Nebevîde, hem huzur-u İlahîde bir vakitte bulunması; hem Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haşirde bir anda ekser etkıya-ı ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezahür etmesi ve evliyanın bir nevi garibi olan ebdalların bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avamın rü'yada bazen bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşahede etmesi ve herkesin kalb, ruh, hayal cihetiyle bir anda pekçok yerlerle temas edip alâkadarane bulunması, malûm ve meşhud olduğundan.. elbette nuranî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan Cennet'te, cisimleri ruh kuvvetinde ve hıffetinde ve hayal sür'atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüzbin yerlerde bulunup yüz bin hurilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak; o ebedî Cennet'e, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sadık'ın (asm) haber verdiği gibi hak ve hakikattır." (bk. Sözler, Yirmi Sekizinci Söz)

Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam hakikatlar tartılmaz. Ahirette de yaratılan meleklerin bazı görevleri bitse de diğerleri devam etmektedir. Mesela Cebrail (as)'ın vahiy getirme görevi ve Azrail (as)'ın insanların ruhunu alma görevi, İsrafil (as)'ın sûra üfleme görevi ahirette bitmiş olsa bile, Allah'a ibadet etme, ebedi âlemde ebedi olarak yaratılan Allah'ın mahluklarını temaşa edip onları tefekkür etme ve Allah'ın azametini mütalaa etme vazifeleri devam edecektir.
 

52- Meleklerin cennette Allah’ı göreceklerine dair bir ayet var mı veya şimdi görüyorlar mı?

Meleklerin cennette Allah’ı göreceklerine dair bir ayetin açık ifadesi söz konusu değildir.

Bilindiği üzere mümin olan insanların cennette olduğu gibi, kıyamet gününde de Allah’ı göreceklerine dair ayet ve sahih hadisler vardır.

Fahreddin Razî’nin bildirdiğine göre, Ehl-i sünnet alimlerinin büyük çoğunluğu,

AYET-İ KERiME
“Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır.”
(Kıyame, 75/22-23)


mealindeki ayete dayanarak, müminlerin kıyamet günü Allah’ı görecekleri hususunda ittifak etmişlerdir.(Razî, ilgili ayetin tefsiri). Ayette -meal olarak- yer alan “o gün”den maksat kıyamet günüdür.

Buharî ve Müslim’in birlikte söz konusu ettikleri bir hadisin manası şöyledir:

Hz. Ebu Hureyre anlatıyor:

Bazı kimseler “Ey Allah’ın Resulü! Kıyamet günü Rabbimizi görür müyüz?” diye sorunca, Resulullah(a.s.m)

“Ayın ön dördüncü gecesinde aya bakmakta / görmekte hiç zorlanıyor musunuz?” diyerek, onlara karşı bir soru yöneltti. “Hayır!” dediler. Bunun üzerine;

“Peki, göğün bulutsuz / berrak olduğu bir günde Güneş'e bakmakta / görmekte bir sıkıntı çekiyor musunuz?” diyerek ikinci bir soru daha sordu. Onlar yine “Hayır!” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resulullah (a.s.m),

“Aynen kıyamet günü Rabbinizi öyle göreceksiniz.” diye buyurdu.
(Buharî, Tevhid, 24, rikak, 53; Müslim, iman, 299).

İnsanlar vahyin ilk muhatabı oldukları ve bu konuda soru soran taraf olduğu için, Kur’an ve hadislerde insanların onu göreceklerine dair ifadelere yer verilmiştir ki, bu husus belagatın; mukteza-yı hale mutabakatın bir sonucudur. Dolayısıyla, insanlarla birlikte cennetlik olan cinlerin de Allah’ı görmeleri gerekir. Çünkü mümin cinler de mümin insanlarla aynı statüyü paylaşmışlardır, onlar için vad edilen bir mükâfatın, bunlar için de geçerli olması adalet ve rahmetin bir gereğidir.

Meleklere gelince, onların hepsi cennetliktir. Çünkü onlarda isyan diye bir şey söz konusu değildir. Cehennem zebanileri bile -azap değil- bir nevi cennet hayatı yaşarlar. Bu sebeple, Kibriya ve azametin perde olmasıyla dünyada onlar da Allah’ı görmüyorlarsa da ahirette onların da Cenab-ı Hakk’ı görme şerefine nail olmaları Rahman ve Rahîm olan Allah’ın o geniş rahmet ve sonsuz lütuf ve ihsanlarının bir yansıması olacaktır.

AYET-İ KERiME
“Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır.”
(Kıyame,75/22-23)


mealindeki ayette ilk muhataplar insanlar olmakla beraber, ayette kimlerin Allah’a bakacaklarına dair bir ifadenin bulunmaması, insanlardan başka -cin ve melek gibi- varlıkların da onu göreceklerine dair bir işaret sayılabilir. Ayetin mutlak ve geniş kapsamı buna müsaittir.
 

53- Melekler her zaman Allah'ı görüyorlar mı?

Bilebildiğimiz kadarıyla hiçbir melek hiçbir zaman Allah’ı görmemiştir. Perdelenmeyi gerektiren ilahî azamet, meleklerin de Allah’ı görmemesini icap ettirmektedir.

Müslim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın hicabı nurdur. Eğer onu açsaydı, yüzünün (Zat-ı akdesinin cemal ve celal) tecellileri, ihata ettiği bütün mahluklarını yakardı.”(Müslim, iman, 293).

Bu hadisin genel ifadesi, meleklerin de Allah’ı görmediklerinin delilidir. Alimlerin büyük çoğunluğuna göre, ahirette insanlar gibi cinler ve melekler de Allah’ı görürler...

AYET-İ KERiME
“Arşı taşıyan, bir de onun çevresinde bulunan melekler, devamlı olarak Rablerini zikir ve O’na hamd ederler. O’na gerçekten inanır ve müminler için şöylece af dileyip dua ederler: 'Ey Ulu Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır! O halde tövbe edenleri ve senin yoluna tâbi olanları affet ve onları cehennem azabından koru!'
(Mümin, 40/7)


mealindeki ayetten de meleklerin Allah’ı görmediklerini anlayabiliriz.

Ayette meal olarak yer alan “(melekler) O’na gerçekten inanır” ifadesi, onların da iman-ı bilgayb cihetiyle Allah’a inandıklarını göstermektedir.
 

54- Hz. Cebrail, Hz. Meryem'e neden erkek şeklinde, göründü / temessül etti?

Suyun buharlaşması, katı maddelerin gaz, sıvı ve buhar haline dönüşmesi, atomun parçalanıp enerji dalgaları ve kuantlar haline gelmesi, yıldızların kara delikler halinde ortaya çıkmaları gibi, şu görülen alemden görülmeyene doğru bir faaliyet, bir akış ve bir hamle mevcuttur. Bu İlahi icraatı tersine düşündüğümüzde ise, görülmeyenden görülene ve bilinmezden de madde olarak müşahede edilir hâle gelmeye doğru bir akışın varlığını gözlemek mümkündür.

İşte, görünmeyen varlıklar olan melek, cin ve ruhaniler de, her ne kadar kendilerine has yapılarıyla bu alemde görülmeseler bile, bu aleme has vasıtaları kullanıp, kılıf ve elbise giyerek görünebilirler. Meleklerin ve cinlerin bu şekilde görünmelerine “temessül” diyoruz. Kur’an-ı Kerim, temessülü anlatırken,

AYET-İ KERiME
“Melek, (Hz. Meryem’e) tastamam bir insan şeklinde temessül etti.” der.
(Meryem, 19/17),


Efendimiz (asm)’e vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle, bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu. Beni Kureyza üzerine yürüneceği zaman Cebrail (a.s), tozu toprağı üstünde bir muharip suretinde gelmiş ve “Ya Rasülallah, siz zırhlarınızı çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık.” demişti. Yine aynı melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye (r.a) suretinde geliyor, bazı zaman da, dini talim etmek maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir misafir kıyafetinde geliyor ve “İman, İhsan, İslam nedir?” şeklinde sualler sorup, verilen cevapları “Doğru!..” diye tasdik edip gidiyordu...

İmam Şiblî, ruhani varlıkların kendi kendilerine şekil değiştiremeyeceklerini, buna güç ve kuvvetlerinin olmadığını, fakat Allah’ın kendilerine öğrettiği kelime ve isimlerden adeta şifre vazifesi yapan birini söylediklerinde, Allah’ın onları bir şekilden diğer şekle, bir halden başka bir hale soktuğunu belirtir. Buna göre Allah dilerse erkek, kadın veya başka bir şekilde temessül ettirir.

Cebrail Aleyhisselamın kusursuz, eksiksiz ve çok yakışıklı genç bir delikanlı şeklinde (Razi, ilgili ayetin tefsiri) Hz. Meryem annemize görünmesinin bir çok hikmeti vardır.

- Yalnız olarak kapalı bir yerde bulunan Hz. Meryem bir anda böyle birini görmekle imtihan edilir. Nitekim olayla ilgili ayetler şöyledir:

AYET-İ KERiME
"Kitapta Meryem’i de an! Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekiliverdi. Onlarla kendisi arasına bir perde gerdi. Biz de ona Ruhumuzu gönderdik de, ona kusursuz, mükemmel bir insan şeklinde görünüverdi. Meryem irkildi ve 'Ben Rahmana sığındım senden. Eğer Allah’tan korkup haramdan sakınan bir kimse isen çekil yanımdan!' dedi.”
(Meyem, 19/16-18)


Böyle konuşması, Meryem'in iffetine ve takvasına işaret ediyordu. Çünkü Cebrail (as)'in insanı baştan çıkaran o güzel görüntüsü karşısında Allah'a sığınmıştı. Zira Cebrail (as)'in o güzel biçimde Meryem'in karşısında belirmesi, Allah tarafından onun imtihan edilmesi ve iffetinin denenmesi içindi. Hz. Meryem de bu imtihanı kemaliyle verdi.

- Diğer taraftan Hz. Meryeme bir kadın şeklinde görünseydi Rahmana sığınması olmayacaktı. Böylece Hz. Meryem her durumda Allahı'ın huzurunda olma duygusuyla yaşadığını gösteriyor ve aklına gelen ilk şeyin Rahman'a sığınmak olduğunu bildiriyordu:
"Meryem dedi ki: Eğer saygılı biri isen, senden Rahman'a sığınırım!"

Bu sözden anlaşılıyor ki, Hz. Meryem buluğ çağını aşmış, bir erkeğin yanına gelmesinin ne anlama geldiğini, orada cinsel ahlâk bakımından bir problem yaşanacağını fark etmişti. Bu durumda ne yapması gerektiğini, hatta karşısındaki beşere ne söyleneceğini de biliyordu.

a) "Eğer saygılı biri isen." Bizim "saygılı" diye tercüme ettiğimiz kelime, aslında "sakınmak" anlamına gelen "takva" kelimesi ile aynı köktendir. Dolayısıyla âyet: "Allah'tan sakınan biri isen" demektir. Hz. Meryem kendi ana dilinde takva kelimesini/kavramını biliyordu ve kullanıyordu. Bu nedenle karşısındaki insanın sakınma duygusuna hitap ediyordu.

b) "Senden Rahmân'a sığınırım." Hz. Meryem, Allah Teala'nin Rahman ismini de biliyordu ve kötülüklerden O'na sığınılacağının kültürünü de almıştı. Yani kötülüklerden Allah'a sığınılacağını ifade edecek kadar din eğitimi almıştı.

Ayrıca bu vesile ile gelecek nesillere dersler de veriliyor:

Bu âyette özellikle kadınlara ve kızlara kimsenin bulunmadığı bir yerde bir erkekle baş başa kalınca, cinsellik bakımından bir tehlike sezince, erkeğe ne demesi gerektiği öğretilmektedir. Hz. Meryem, karşısındaki erkeğin sakınma duygusuna, takvasına hitap ederek, kendisinin de Allah'a sığınmasını örnek ile anlatmakta, onların beyinlerine bunu kazımaktadır.​
 

55- Melekler, Âdem (as)'e nasıl secde etmişlerdir? Secde etmeleri ne türden bir secdedir?

Bu secdenin, bizim anladığımız manada, alınlarını yere koyma şeklinde bir secde olmadığı açıktır. Secde, İlâhî emirlere itaat etmenin en ileri seviyede bir göstergesidir; tevazuun da son sınırıdır.

Şu koca kâinat, şu âciz Âdemoğlunun hizmetine verilmiş ve insan, büyük bir ilâhî ihsan olarak arza halife kılınmıştır. Hz.Âdem (as)'ın secde hâdisesinin hakikati, bu ilâhî takdirin melekler alemine ilân edilmesidir.

Bu secde bir ilâhî emirdir; âdemoğlunun melekler ve cinler üzerindeki üstünlüğünün ilânı yanında melekler için de bir ibadet teklifidir. Allah nasıl emretmişse, onlar da o şekilde secde etmekle mükelleftirler.

Âdem (as)’e secde, bir İlâhî emrin yerine getirilmesi cihetiyle, gerçekte, Allah’a yapılmıştır.

Biz de namaz kılarken kıbleye döneriz. Eğer Kâbe’nin yanında isek, yüzümüzü ona çevirerek ibadetimizi öylece yapar, secdeye kapanırız. Bu secdemiz görünüşte Kâbe’ye, hakikatte ise Allah’adır.​
 

56- Cebrail aleyhisselamın isimleri nelerdir?

İslam dininde Cebrail (as), Hz. Peygambere (asm) ilâhî emirleri bildiren vahiy meleğidir ve dört büyük melekten biridir.

Müslüman dilcilerin çoğu, muhtemelen hadis mecmualarındaki bazı rivayetlere (Müsned, 5/15-16; Buhârî, Tefsir, 2/6, 16/1) dayanarak Cebrail'in, "Allah'ın kulu" anlamına gelen İbrânîce asıllı bir kelime olduğunu kabul ederken bazıları da "Allah'ın gücü" demek olan Arapça ceberûtullah tamlamasından geldiğini ileri sürmüşlerdir. Cebrail'in "kuvvet" mânasına gelen cebr ile alâkası dikkate alınarak bu anlamı da kapsadığı düşünülebilir.

İbrânîce’de “cebr” abd, yani kul ve köle anlamına; “îl” de ilâh ve Allah anlamına geldiğinden Cebrâîl, ikisinin birleşmesiyle “Abdullah” yani Allah'ın kulu anlamına gelir.

Cebrail, Allah katında diğer meleklere göre çok daha itibarlı, ikram, izzet, şeref ve hürmet sahibi bir kuldur. Allah, Bakara suresindeki bir ayette kendi isminden sonra onun ismini zikr etmekle onun bu itibarını açıkça göstermektedir.

İlgili ayetlerde belirtildiğine göre Cebrail karşı konulamayan müthiş bir güce, üstün bir akla ve kesin bilgilere sahiptir; "arşın sahibi" nezdinde çok itibarlıdır ve meleklerin kendisine mutlaka itaat ettiği şerefli bir elçidir. (Necm 53/5-6; Tekvîr 81/19-21)

Hz. Meryem'e normal bir insan şeklinde görünerek rabbinin elçisi olduğunu ve ona temiz bir erkek çocuğu bağışlamak için geldiğini söylemiş (Meryem, 19/17-19), Hz. İsâ doğduktan sonra, Allah'ın emriyle ona destek olmuş, Hz. Peygamber'e Kur'ân-ı Kerîm'i vahyedip öğretmiştir.

Hz. Peygamber onu bir kere "açık ufuk'ta, bir kere de "sidretü'l-müntehâ'da aslî hüviyetiyle görmüştür. İnkarcılara karşı Hz. Peygamber'in dostu, müminlerin destekleyicisidir. Kadir gecesinde meleklerle birlikte yeryüzüne iner, âhirette insanlar hesaba çekilirken mahşerde saf saf dizilen meleklerin yanında bulunur. (bk. M. F. Abdülbâki, Mucem, s. 163, 326)

Varlıkların özel isimleri hususi karakterinin bir simgesi gibidir. Cebrâîl’in diğer meleklere kıyasla kendine has bir çok özelliği vardır. Bu durum onun diğer meleklere kıyasla birçok isimlerle anılmasına sebep olmuştur.

Cebrâil’in isimleri, anlamları ve nedenleri:

Cebrail’in isimleri,
Cibril, Ruh, Rûhü’l-Kudüs, Rûhü’l-Emin, Rûhullah, Rûhü’l Hak, Namus-u Ekber’dir.

Araplar ise Cibrîl kelimesini sekiz ayrı şekliyle de söylemişlerdir. Bunlardan en meşhuru dörttür. Cebrâîl, Cebreîl, Cebrîl, Cibrîl. Diğerleri de Cebraiyl, Cebrail, Cebral ve Cebrîn şeklindedir.

Arapça’nın dışındaki bazı dillerde de “Gabriyel, Gabraiyl, Gabril” şeklinde isimlendirilmektedir.

“Cibrîl”

Cibrîl’de Cebrâil gibi İbrânîce “Allah’ın kulu” manasına gelen bir isimdir. Yani aynı şekilde “kul” manasına gelen “cibr” ve “Allah” manasına gelen “il” kelimesinden meydana gelmiştir.

Bazı tefsirciler ise Cibrîl’in "Allah’ın ceberûtu" mânâsına geldiğini söylemişlerdir.

Yani buna göre; Cibrîl ve Cebrâil karşısında hiçbir kuvvetin engellemesine imkân olmayan ve eserlerinde gerek ilmî, gerek amelî bakımdan, her yönüyle üstün bir güce sahip olan melek anlamına gelmektedir.

AYET-İ KERiME
“Kendisine (o vahyi), kuvveleri şiddetli, mükemmel bir akla sahip olan (Cebrâîl) öğretti. Bunun üzerine (göğe) doğruldu.”
(Necm, 53/5-6)


ayeti Cibrîl’in bu özelliği açıklamaktadır.

“Rûh” “Rûhu'l-Kudüs”

Kadir (3-4) ve Meryem (17-19) surelerinde geçen “Rûh” ile Cebrail’in kastedilmiş olması müfessirlerin ortak görüşüdür. Onun bu şekilde, diğer meleklerden ayrı olarak zikredilişi ise, son derece kıymetli oluşundan ötürüdür. Binaenaleyh Hak Teâlâ, “Bir kefede tüm melekler, bir kefede ise Cebrail var” demek istemiştir.

Yahut da Cenâb-ı Hak, Cebrâîl’e olan sevgi ve yakınlığından ötürü, ona mecazi olarak bu adı vermiştir. Bu senin sevdiğine, “ruhum” demen gibidir. (Fahrettin-i Razî, Tefsiri Kebir, ilgili ayetlerin tefsiri)

Onun vasıtasıyla din hayat bulduğu için, “Rûh” adını aldığı söylenmiştir.

Cebrâîl; fevkalade temiz, nezahet ve mukaddes sahibi olduğundan ona “Kudüs” denilmiştir.

Cebrâîl’e; Ruh ve Kudüs isimlerinin birleşiminden oluşan “Rûhu'l-Kudüs” isminin veriliş sebebi "Ruh" ve "Kudüs" isimlerinin verilmesi ile aynıdır.

Aynı zamanda Cebrâîl’e Rûh-ul Kudüs ile aynı manaya gelen “Rûhullah” da denilir.

Cebrâîl’in ruhanî bir varlık oluşu diğer meleklere kıyasla çok daha mükemmel ve şerefli olduğundan Allah, “Rûhü’l-Kudüs” ismiyle vasıflandırmıştır. Allah, Kur'an’da Cebrâîl’i, kendisinden hemen sonra ve diğer meleklerden de önce zikretmiştir.

Cebrâîl, mukarreb melekler arasında da kendisine itaat olunan, mukarreb meleklerin bile emrine göre hareket edip, fikrine başvurdukları itibarlı bir melektir.

Örneğin, Cebrâîl getirdiği vahiy ve ilim, manevi bir gıdadır. Ve Mikâîl’in ise getirdiği maddi rızıklardan daha üstündür. Manevi bir gıda olan ilim, bedenî gıdadan daha şereflidir. Bu sebeple de Cebrâîl, bütün büyük meleklerden daha şereflidir.

Elmalılı Hamdi Yazır “Cebrâîl’e Ruh, Ruhullah, Emin Ruh ve Rûhu'l-Kudüs denilmesi

AYET-İ KERiME
“Şübhesiz ki o (Kur’ân), elbette çok şerefli bir elçinin (Cebrâîl’in vahiyden ibâret) sözüdür! (O elçi) pek kuvvetlidir; arşın sâhibi (Allah’ın) katında çok i’tibarlıdır. (O Cibrîl,) orada (melekler tarafından kendisine) itâat edilendir; (vahiy husûsunda) çok güvenilendir!”
(Tekvîr, 81/19-21)


özellikleri ile tanıtılması dahi bu manayı teyid etmekte ve desteklemektedir.” demektedir. (bk. ilgili ayetin tefsiri)

Din, Cebrâîl (as) ile ortaya çıkıp, hayat bulduğu için “Rûhü’l-Kudüs” ismiyle vasıflandırmıştır.

AYET-İ KERiME
“De ki: İman edenlere sebât vermek için ve Müslümanlara bir hidayet ver bir müjde olmak üzere onu (o Kurân’ı), Rûhü’l-Kudüs (Cebrâîl) Rabbin tarafından hak ile indirdi.”
(Nahl, 16/102)


“Cebrail’in Hz. Peygamber’e (asm) Kur'ân'ı indirdiği gibi sünneti de indirdi.” (Suyuti, ed-Dürrü'l-Mensur 6, 122.)

Beden nasıl ruhla diriliyorsa, din de Cebrâîl’in (as) peygamberlere getirdiği vahiyler ve sünnetler ile hayat bulmaktadır. Böylece insanlar arasında dinin eksiksiz uygulanmasına vesile olmuştur. Onun için Cebrâîl’e “Rûhü’l Kudüs” denilmektedir.

Yahudilerin, Hz. İsa ve annesi Hz. Meryem’in iffetlerine aykırı söylemiş oldukları iftiralarına karşı Hz. İsa (as) ve annesinin iftiralardan uzak ve temiz olduklarını ifade etmek için temizlik ve paklık ruhu anlamına gelen “Rûhü’l-Kudüs” ismi tercih edilmiştir.

Zaten Cebrâîl Hz. Meryem ve Hz. İsa’yı her zaman koruyup, desteklemiştir. Çünkü Hz. Meryem’e ve Hz. İsa’nın doğum müjdesini Cebrâîl getirmiş ve Hz. İsa onun nefhi (üflemesi) ile doğmuş, onun terbiye ve desteğiyle büyümüş, her nereye gittiyse beraberinde gitmiştir.

“Rûhü’l-Emin” ve “Nâmus’u Ekber”

“Hem muhakkak ki o (Kur’ân) gerçekten âlemlerin Rabbinin tenzîli (peyderpey indirmesi) dir. Onu Rûhü’l Emîn (Cebrâîl) korkutuculardan olman için, apaçık Arabça bir lisân ile senin kalbine indirmiştir.” (Şuarâ, 26/192-195)
Cebrâîl, mahrem sırlar olan vahyi getirmekte güvenilir bir elçi olduğu için Rûhü’l-Emin (Emin Ruh), Nâmus’u Ekber ismini almaktadır.
 

57- Kıyamet koptuğunda, meleklerin de diğer canlılar gibi ölmesi niçin takdir edilmiştir?

Araplar, melek, cin, şeytan gibi ruhani varlıkları Allah’a ortak koşar, çoğu zaman da onlara taparlardı.(1) Cinleri, hayır ve şer işleri yapmaya muktedir bildiklerinden ve onları kayalar, ağaçlar ve putların içerisini mesken edindikleri zannıyla(2), onlara ibadet edip yardım dilenirlerdi. Allahuteala Kasas Suresi'nde her şeyin yok olacağını bildirmektedir. Yok olucular ilah olamazlar. Müşriklerin taptıkları melekler de dahil her şey yok olucudur.

AYET-İ KERiME
"Allah ile beraber başka hiçbir ilaha yalvarma! Ondan başka ilah yoktur. Onun vechi (Zatı) hariç, her şey yok olacaktır. Hüküm onundur ve hepiniz onun huzuruna götürüleceksiniz."
(Kasas, 28/88)


Allah'ın yanında diğer bir ilâha çağırma, ondan başka ilâh yok; onun yüzünden başka her şey helak olacaktır. Yani onun zatından başka her şey, her mevcud aslında, yokluk demektir. Çünkü ondan başka her şeyin varlığı kendinden değil, Allahuteâlâ'ya dayandığından, her an yok olmayı kabul edici ve yok olmaya hazır olmakla aslında yok demektir veya yok olacaktır. Ancak o, zatında diri, ezelî ve ebedî, varlığı kendisiyle var olandır. Çoğunun tercih ettiği mânâ budur.

Diğer bir manaya göre, ayette geçen "vech" kelimesi, kastedilen ve yönelinen yön mânâsına olarak onun yüzünden, yani onun rıza ve hoşnutluğu kastedilen yönden başka, her şey helaktedir, demek olur ki, ahiret nimetlerinin fani, geçici olmadığını anlatır. Bir de her şeyin Allah Teâlâ'ya yönelik yüzü, Allah'ın ilmindeki gerçek şekli demek olur ki, her şeyin Allah'a dönüşü bununladır; hüküm onundur, başkasının değil. Ondan başka hüküm ve hükümet, kanun çıkarmaya ve kanun yapmaya kalkışanların hepsinin hükmü bozulur, ancak onunki bozulmaz ve hep ona döndürüleceksiniz, hepiniz ölümünüzden sonra onun huzuruna götürülecek, mahkeme olunacak, ona göre cezanız, mükafatınız ne ise alacaksınız. İşte bütün kıssaların sonu bu "Ve hep ona döndürüleceksiniz." hükmüdür. Kimin haddinedir ki bu hükme boyun eğmesin! (bk. Elmalılı, Tefsiri)

Dipnotlar:

1) Al-i imran, 80; İbn Kesir, Tefsir, IV, 377; Yazır, Hak Dini, VIII, 5381; İzutsu, Kur'anda Allah ve İnsan, s. 19; ayrıca bkz. Yazır, Hak Dini, VIII, 5494; Mesudî, Murucu'z-Zeheb, II,173; ayetler için bkz. Zümer,3; Al-i imran 80; Saffat 158; Enam 100.
2) Çagatay, Neşet, Cahiliye Çağı, s.103.​
 

58- Cebrail (as) sidretü'l-müntehâdan öteye geçemediği halde, Cenab-ı Allah ile nasıl görüşüp Kur'an-ı Kerim'i indirmiştir?

Allah Teala zamandan ve mekandan münezzehtir. Bu bakımdan Allah Teala'nıN Cebrail (as)'a hitap etmesi için sidretü'l-müntehayı geçmesi gerekmez.

Kur'an'ın Cebrail (as) tarafından Peygamberimize (asm) getirilmesine gelince:

1. İkrime'den: Kur'ân hepsi birden olarak Ramazan'da, Kadir gecesinde dünya semasına indi. Sonra Allah yerde bir şey yapmak, vahyetmek istedikçe ondan indirdi, ta ki topladı.

2. Hakîm b. Cübeyr'den: Kur'ân bir gecede yüksek semadan, dünya semasına tamamı olarak indi. Sonraki senelerde ayrıldı ve İbnü Abbas "Yıldızların mevkilerine yemin ederim." (Vâkıa, 56/75) âyetini okudu, ayrı ayrı, parça parça nazil oldu, dedi.

3. Said b. Cübeyr'den: Kur'ân, tamamı birden olarak Kadir gecesinde dünya semasına indi de yıldızların mevkiinde oldu, Allah onu Resulüne bir kısmı, bir kısmının ardınca indiriyordu, deyip sonra (şu ayeti okudu):

AYET-İ KERiME
"İnkâr edenler: 'Kur'ân ona bir defada indirilmeli değil miydi?' dediler. Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için onu böyle (parça parça indirdik) ve onu ağır ağır okuduk." (Furkan, 25/32)


4. Kur'ân'ın, tamamı bir defada indi, dünya semasında Beyt-i İzzet'e kondu ve onu Cebrail (a.s.) Muhammed (asm)'e kulların kelâmının ve amellerinin cevabıyla indirdi. Aynî'nin "Buharî Şerhi"nde ifadesine göre, tamamı olarak Kadir gecesinde Levh-i Mahfuz'dan dünya semasına indirildi de Beyt-i İzzet'e kondu, Cebrail (a.s.) onu sefere (kâtip melekler)ye yazdırdı, sonra da Cebrail (asm) onu Peygamber' (asm)e parça parça indiriyordu. Başı ile sonu arası yirmi üç sene oldu.

İbnü Cerir'de Şâbî'den de iki rivayet vardır, (birisi şöyledir):

"Bize ulaştı ki, Kur'ân tamamen birden olarak dünya semasına indi."

(Elmalılı Hamdi Yazır, Kur'an-ı Kerim Tefsiri)
 

59- Meleklerin, bir anda birçok yerde bulunmaları mümkün mü?

Meleklerin bir anda birçok yerde bulunmaları ve farklı işleri birlikte görmeleri de çokça sorulan sorulardan. Bu sorunun kaynağında da yine insanın kendi kabiliyetini, tek ve şaşırmaz ölçü kabul etmesi yatıyor.

Bediüzzaman'ın Nur Külliyatı'ndaki On Altıncı Söz, bir yönüyle de bu sorunun en güzel cevabı... Bu risalede, kesif ve maddî bir varlık olan insanın bir anda birçok aynalarda birlikte tecelli ettiği, ama kendisindeki sıfatların, özelliklerin o görüntülerde bulunmadığı dikkate sunulduktan sonra, maddî-nuranî olan güneşin aynalardaki görüntülerinde güneşin ziyasından, hararetinden, renklerinden bir cilvenin mevcut olduğu nazara verilir. Nuranî varlıklar olan meleklerin ise bir anda, çok yerlerde bizzat bulunabileceklerine dikkat çekilir.

Aynı anda çok yerde bizzat bulanmaya ise, aynı eserinLemaât kısmında harika bir misâl verilir: Kelime.

Ağızdan çıkan bir kelimenin nice kulaklarda aynı anda işitilmesi, güneşin aynalarda tecelliyle iş görmesinden çok daha ileri bir mazhariyet. Burada kelime, kulaklara tecellisini göndermiş değil; her kulağa giren bizzat kendisi.

Bu harika misâllerle melek hayatına uzaktan uzağa bakabiliriz. Uzaktan diyorum, çünkü, kendi ruhumuzu ve gözümüz önündeki hayvanların ruhlarını bile yeterince bilemediğimiz hâlde, hiç görmediğimiz melekleri, o nuranî varlıkları tam mânâsıyla nasıl anlayabiliriz?!.

Konuyu, yine Nurlardan bir cümle ile noktalayalım:

“... Akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.”(Sözler, Yirmi Dördüncü Söz)
 

Saat

Forum Görünümü

Konular
55.413
Mesajlar
136.120
Toplam kullanıcı
6.098
Son üye
oxenon.com
Geri
Üst