4- Tasavvufun Esasları ve İlerleme

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
SEYR Ü SÜLÛK VE NEFSİ TEZKİYE
Seyri sülûk insanın tasavvuf disiplini altında yürüyüşünü ifade eden bir terimdir. İnsan sonsuz bir sefer içindedir. Bizim bitişini gördüğümüz, sülûkun dünya planında yürüyen kısmıdır.
Seyri sülûk, eğilim, renk, irk, iklim vs...ye göre bir takım farklı özellikler gösterir. Son çağların en büyük İslam düşünürlerinden biri olan Sah Veliyullah Dehlevi sülûkun amacını, insan yapısındaki enerjiyi -Veliyullah buna hayvani enerji diyor- tanrısal enerjinin- Veliyullah buna melekliğe ait enerji diyor- kontrolü altına vermek olarak gösteriyor.
Sülûkun Şartları:

1.Mürside Teslimiyet: sülûkun ilk şartı mürşide teslim olmaktır. Mürşitsiz sulûk mümkün değildir. Dinin hükümleri, emirler-yasaklar bu isin genel çizgilerini, asgari müştereklerini verir. Mürşid bu asgari müşterekler üzerine oturttuğu disiplini sayesinde ferdin sübjektif dünyasını aydınlatır ve onu yüceltir.

2.Geçmişi Silerek Zihin ve Şuuru Berraklaştırmak: Erdirici bir sülûk devresine girmek için geçmişi ve geçmişe ait değer hükümlerini paranteze almak, bunların işe yarayanları varsa sonradan kullanılmak üzere bekletmek gerekir. Tasavvuf tarihi bize bu, "paranteze alma" nın çok ilginç örneklerini vermektedir. Yola giren padişaha dilencilik yaptırılmış, intisaba etmek isteyen vezire sokaklarda sakatat sattırılmış, devrin en büyük ilim otoritelerine tekkenin helaları temizlettirilmiş vs.

3.Makam ve Menzillere Tam Uymak: Sülûk bir takım şartlara uymakla gerçekleşir. Bu şartların her biri bir makama bağlıdır. Makamın biri tamamlanıp şartları yerine getirilmeden öteki makama geçilmez. Çünkü makamları aşmak kesbidir. Yani kul kendi gayret ve emeğiyle çözecektir bu isi. Gelip geçici tecelliler bir anlam taşımaz. Hal ve cezbe, lutuf eseri olarak gelir ve geçer. Makam ise kulun kendi gayret ve mücadelesinin sonucu ve meyvesi olduğu için süreklidir.
Bütün sofilerin öncelikle tanıdıkları makam tevbe makamıdır. Bu makam aşılmadan hiçbir makama geçilemez.
Tavassufun ideal insanı, insan-i kamil diye adlandirilir. İnsan-i kamil, fena fillah (Allah'ın iradesinde kaybolmak) mertebesine eren insana denir. Fena fillah "olumlu iradeyi Yaratici'nın iradesinde eritmek" tir.
İnsan-i kamil adayının vereceği ilk ve en önemli savaş kendi iç aleminde meydana gelecektir. Dış alemde (buyuk alemde) verilen savaş fertler, milletler arasında olduğu gibi, küçük alemdeki savaş da o aleme has birtakım kuvvetler arasında olmaktadır. Bu kuvvetlerin başında nefisle ruh gelmektedir. Hırslar, hevesler, şehvetler....nefsin güçlü kollarıdır. Bu güçlü kollara karsı, ne yazık ki ruhun sadece aşk, samimiyet, gözyaşı, ıstırap, sevgi....gibi, vurucu-kırıcı olmayan yumuşak parmakları vardır. Bu mücadelede ruh hesabına başarının dünya planında elle tutulur örneği insan-i kamildir.
Tasavvuf düşüncesinde nefsi öldürme değil ıslah esastır. Peygamberler, olumlu sıfatları yok etmek yerine ıslah etmeyi, daha doğrusu onları lekeleyen bozukluk ve pislikleri gidermeyi esas almışlardır.
Nefs ve ruh aynı bütünün (benliğin) iki parçası, kutbudur. Benliğin pozitif kutbuna ruh, negatif kutbuna nefs demekteyiz. Her şey gibi benlik de iki kutbun varlığıyla ayakta durur. Nefsi çıkartıp atarak bir yere varamayız. Çünkü, o bütün kötülüklerine rağmen en yüce noktalara çıkması için insana mervidenlik yapmaktadır. Ten ve ruh iç içedir.
Ruh, insanın Allah'tan kaynaklanan yönlerinin bütünü, nefs ise beden kaynaklı vasıflarının tümüdür. İlim çevrelerinin, özellikle ruh hekimlerinin "ruh" dedikleri de, nefsin tecellilerinden başkası değildir. Tasavvuf erbabı buna ruh-i hayvani demiş ve onu olumsuz olan ruhtan ayırmıştır. Yukarıda sözü edilen ruh ise ruh-i insani adını alan ve Allah'tan bir parça olan tarafımızdır.
Tasavvuf terimi olarak nefs "Kulun sıfatlarının, huylarının, davranışlarının kötülerine verilen addır. (Kuseyrî; Risale,1/305) Nefsin ahkamının en fenası, kendi arzusuna uygun olan şeye "iyi, güzel" demesi ve arzuladığı her şeyi yapma hakkına sahip olduğu vehmini taşımasıdır.
Nefs, bir hayat kuvveti olup, hiçbir mucahede onu saf dışı bırakamaz. O, temelli susturulamaz. En emin yol, nefsin devamlı arzu ve isteklerine devamlı hayır demektir. Nefse muhalefetle bütün hareketler ibadet haline gelir.
Nefs, bedensel dilek ve davranışların kaynağıdır. Tıpkı ruh gibi vücut kalıbımızda iş görür. Ruh, nefsi, nefs de ruhu esir edebilir.
Nefs, tabiatı gereği ruhun vazife ve isteklerinin tam tersini gerçekleştirmek ister. Oysa ki kul, edeb'i kemale erdirmeye memurdur. Bu yüzdendir ki nefse tolerans tanımak, ruhun esaretine zemin hazırlamak demektir. Nefsin istekleri bir problem, bir hastalık oluyorsa, ilaç, onun isteklerinin tam tersini yapmaktır. Mevlânâ nefse eşek diyor ve kurtuluşu eşeğin gittiği yönün tersine gitmekte buluyor. Nefsi hizaya getiren, işi kökünden halleder.
 

[TB] Benzer konular

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
TASAVVUFTA İLERLEME
Bir tarikata giren sâlik, eskiden şunları yapardı:
1- Kalbinde şeyhine karşı en ufak bir itiraz yer almazdı. Tam teslimiyet sahibi idi. Sükûtu bilirdi. Çünkü sükût mahallinde sukût, konuşmak mahallinde konuşmak daha şereflidir. Konuşulacak yerde sukût, sukût edilecek yerde konuşmak aklın noksanlığındadır. Hikmet on kısımdır, dokuzu dinlemek, biri de kötülerden, kötülüklerden uzlettir, el çekmektir.
2- Ehl-i dünyadan uzak durur, ehl-i kemal ile sohbet ederdi. Allah dostundan başkası ile dostluk etmezdi.
3- Günâhlardan el çekerdi. Hep nefsi ile mücâdele ederdi. İhtiyâç kadar yiyip içerdi. Çünkü açlık müşâhedeye [Kalb gözünün açılmasına] ve uzlete [kötülerden uzak durmaya] alıştırırır.
4- Abdestsiz bulunmazdı. Hep Allah'ı zikrederdi. Zikri aslâ ihmâl etmezdi. İhlâs ile ibâdet ederdi.
 

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
TARİKATA SÜLÛK ETMEK
..:: 1 ::..
Mîrâcü'sseâde kitabında nakledildiğine göre İmam Rabbânî kuddise sirruh şöyle buyurmuşlardır: "Bir kimse tarikata sülük etmek, şeyhe intisab etmek üzere geldiği zaman şeyhin ona ilk emredeceği şey istiharedir. Şeyh müridin durumuna göre istihareyi üç veya yedi defa yaptırır. Eğer şeyh, müridin kalbinin mutmein olduğunu ve arzusunda sâdık bulunduğunu görürse bu da istihare yerine geçer ve doğrudan doğruya tarikatı telkin eder.
Şeyhin istihareden sonra ilk emredeceği şey tevbedir. Burada müridin icmâlî, yani bütün günahlarını hesaba katarak bir tevbe yapması emrolunur. Mürid, sülûke başlarken bütün günahlardan tevbe eder.
Bu zamanda himmetlerin zayıf olması sebebiyle şeyh müride yükleyeceği vazifeleri az az yükler. Hepsini birden vermez. Bir müddet böyle devam eder."
Sonra şeyh müridin haline münasib bir mikdar zikir verir. Müridin vazifesine sadâkat göstermesine, işe önem vermesine göre gerekiyorsa zikir vazifesini artırır. Sonra tedrici olarak tarikatın âdâb ve erkânını anlatır, onu Allah'ın kitabına ve Rasûlünün sünnetine mutlak surette bağlı kalmaya teşvik eder.
Müride kesin olarak kabul ettirir ki: Allah'a vasıl olmak ancak Kitab ve sünnete uymakla mümkün olacaktır. Müridi şu konuda da uyarır: Şayed Kitab ve sünnete aykırı düşen bir keşif ona arız olmuşsa buna itibar edilmez.
Şeyh, bir talibden söz almak istediği zaman, şeyh bir defa Fatiha-i şerifeyi, üç defa İhlas-ı şerifi okur, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ve sonra evliyaullahın ruhlarına ruhlarına hediye eder. Sonra şeyh müride, gözlerini yummasını ve başını kalbi üzerine eğip hayalen kalbine yönelmesini emreder. Sonra müridin haline münasib olan ve ileride nakledeceğimiz zikirlerden bir kısmını telkin eder.
İmam Rabbânî hazretlerine bir defasında şunu sordular: "Bazı erkekler ve kadınlar, yemeleri, giymeleri faizden, Haramdan temiz olmadığı halde tarikata girmek istiyorlar. Bir de "Biz bu faizi hile- i şer'iyye olarak alıyoruz" diyorlar. Bunlara tarikat âdabını öğretmek layık mıdır? Yahud böyle kimseler tarikata girmeye ehil midirler?"
İmam Rabbânî hazretleri şu cevabı verdi: "Onlara zikir telkin edin, tarikat âdabını öğretin ve haramlardan sakınmalarını emredin."
Müellif der ki: Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de faizle ve haramla meşgul olanlara islâmiyeti telkin etmiş, irşadından onları hariç bırakmamıştır. Kâmil mürşidler de Rasûlullah'a uyarak böyle yaparlar.
Avârifu'l-Meârif'de der ki: "Eğer kul, ibadet ve batında süm'a kokusu duyarsa ibadeti terk etmez. İbâdete devamla birlikte bundan kurtulmak için çalışır, Allah'a istiğfar eder. Süm'a, bir ibadeti başkaları işitsinler diye yapmak veya işitmelerinden zevk duymak demektir.
Muhammed Masum kuddise sirruh yine buyurur ki: "Eğer tarikat aranmadan, zahmet çekilmeden kolayca alınır ve intisab etme işi çabucak gerçekleşirse genellikle himmeti zayıf olan talihler bu işin yüceliğini idrak edemeyerek basit zannederler. Bir şeyi arzu ettikten sonra maksada vasıl olmak, arzu edilen şeyi aziz bilmek ve ona layık olan değeri vermekle mümkün olur. Bu intisabın bir an önce gerçekleşmesini isteyenler, acelecilik gösterenler gerçek talibler olmadıkları gibi, sohbete alınmaya da layık kimseler değildirler. Bilindiği gibi dünyalık bir şeyi elde etmek için dünya talibi olanlar diyar diyar gezmekte ve usanmamaktadırlar. Hak ve hakikati arzu edenler ise bunlardan daha az himmetli olmamalıdırlar. Onlardan daha çok fedakâr olmalıdırlar. Sabırlı, azimli ve kararlı olmalıdırlar. Bilmelidirler ki, asırlar boyunca Hak âşıkları, hak ve hakikati bulmak için diyar diyar gezmişler, dünyalık maksadlarla değil, sadece Allah'ın rızasını tahsil için uzak memleketlere hicret etmişlerdir.
Nakşbendiyye büyüklerine göre vâsıl olmak için dört esas vardır: Birinci esas: Sohbet. İkinci esas: Rabıta. Üçüncü esas: Şeyhin telkin ettiği zikre devam. Dördüncü esas: Teveccüh ve murakabe.
Hakiki ve kâmil bir şeyhin sohbetine devam etmek en güzel ve en sağlam esastır. Sohbetten istifade etmenin iki şartı vardır:
Birincisi: Peygamberimizin sünnet-i seniyyelerine tam uymak,
İkincisi: Kâmil şeyhe muhabbet beslemek. Bunun birtakım edebleri vardır. Fakat hepsi bu iki şartta toplanır. Bu güzel ahlâkı öğrenip onu tatbik etmek, diğer ahlâkî esaslara da riayet etmeyi gerektirir.
Vuslat esaslarından birisi de şeyhin telkin ettiği zikre devamdır.
Nakşbendî tarikında silsileyle gelen zikir hafî zikir, yani kalble yapılan zikirdir. Bu da Zat ismi olan ism-i Celâli "Allah Allah" diye kalble zikretmektir.
Hadîka'da der ki: "Zikrin birçok âdabı vardır. Fakat biz onların en önemli olanlarını ve mürid için herhalde lâzım olanları söyleyeceğiz: "Önce beden temizliği geliyor. Allah'ın emrettiği şekilde temizlen. Sonra kalbini heva, hırs, şehvetlere düşkünlük ve mâsivâya eğilim göstermekten istiğfar ile temizle. Sonra güzelce abdest al, halvethanene gir. İki rek'at abdest-şükür namazı kıl. Dua et ve namaz kılarken yaptığın gibi kıbleye doğru otur. Dilinle istiğfar ederken kalbin de istiğfar etsin. (Verilen sayı kadar).
Sonra alabildiğine bir mahviyet, inkisar ve huşu ile kusurlarını ve günahlarını hatırla. Sonra çok yakında muhakkak gelecek olan ölümünü gözün önüne getir. Şu anda alıp verdiğin nefeslerini dünya hayatındaki son nefeslerin olarak kabul et. Kabre yalnız başına konulduğunu ve orada bırakılıp gidildiğini bütün safhalarıyla düşün.
Sonra bir defa Fatiha-i şerifeyi ve üç defa İhlâs-ı şerifi okuyup sevabını Hazret-i Nakşbend kuddise sirruh'un rûhâniyetine hediye et. Sonra mürşid-i kâmilin simasını kendi nâsiyene bağlı olarak düşün. Gözlerini kapa, dilini damağına yapıştır, dişlerini dişlerine , dudaklarını dudaklarına yapıştır. Nefesini kendi haline bırak. Sol memenin altında bir et parçası olan kalbine yönel. Zikrinin mânâsını derinden derine düşünerek Hak Teâlâ hazretlerinin Zât ismini zikret. Zikrin başlangıcında kalb diliyle zikreder.
Şayed bir ihtiyaç için konuşmaya mecbur olursan zikrini kesmeden birkaç kelime konuş ve devam et. Hiçbir an kesilmemesi gereken bu zikre Nakşbendî büyükleri "vukûf-i kalbi" derler. Eğer bu layıkıyla yapılırsa kalb zikrettiğini müşahede ederek rüsuh peyda eder.
Sonra zikrini Ruh'a nakleder. Latîfe-i ruh, sağ memenin altındadır. Sonra zikrini Sırr'a nakleder. Latîfe-i sırr, sadrın sol tarafındadır. Sonra Hafî'ye nakleder. Latîfe-i hafî, sadrın sağ tarafındadır. Sonra Ahfâ'ya nakleder. Latîfe-i ahfâ, sadrın tam ortasındadır.
Muhammed Ma'sum kuddise sirruh hazretleri el yazısıyla şunları yazmıştır: "Bu letâiflerin nurlarına gelince: Latîfe-i kalbin nuru sarı, Latîfe-i ruhun nuru kırmızı, Latîfe-i sırrın nuru beyaz, Latîfe-i hafînin nuru siyah, Latîfe-i ahfânın nuru yeşildir.
Bu beş letaif (letâif-i hamse), Cenab-ı Hakk'ın "kün" yani "ol" emriyle yarattığı âlem-i emirdendir ki maddeden yaratılmamıştır. Cenab-ı Hak, bunları maddeden yarattığı halk âleminin beş latifesiyle terkib etmiştir.
Bu letaif de nefs-i natıka ve dört unsurdur. Yani toprak, su, hava, ateş.
Sonra zikrini nefs-i natıkaya nakleder. Nefs-i natıka beyindedir. Bu dört unsurun hepsi de onda dürülüdür.
Bu yerlerden her birisi, yukarıda zikredilen tertib üzere zikir mahallidir. Zikir, latife-i nefisde yerleşince latîfe-i cesede intikal eder. Bu da zikri, cesedin tamamıyla yapmaktır. Mürid Hazret-i Peygamber'in: "Sanki sen onu görüyormuşsun gibi ibadet et" emrine bundan sonra lâyıkıyla riayet etmeğe başlar. Buna sabırla ve dikkatle devam eder. Artık o hale gelir ki bütün zerreleriyle zikreder. Zikretmeyen hiçbir uzvu kalmaz. Bundan sonra sultân-ı zikr, yani zikrin bütün varlığına hakim olması gerçekleşir. İnsanın her tarafında artık zikrullah hakimdir. Bundan sonra çevresindeki her şeyin de Allah'ı zikrettiğini müşahede eder ve varlıkların zikirlerini duyar.
 

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
TARİKATA SÜLÛK ETMEK
..:: 2 ::..
"Kâinatta hiçbir şey yoktur ki O'nu hamdiyle tesbih etmesin" (İsrâ suresi/44) hakikatini anlar.

ZİKRİN ADABI
İmam Şa'rânî kuddise sirruh Nefehât'ında der ki: "Büyüklerimizin öğrettikleri zikir âdabı, müridlerin kalblerinin canlanması için riayet etmelerini tavsiye ettikleri edebler çoktur. Bunlardan beşi zikrin telaffuzu ile ilgili, onikisi zikir haliyle, üçü de zikirden sonrası ile alâkalıdır.
Sâlikin riayet etmesi lâzım gelen ilk beş şart şunlardır:
1- Tevbe. Tevbenin hakikati, müridi ilgilendirmediği halde meşgul olduğu lüzumsuz işlerden, lüzumsuz sözlerden tevbe etmesidir. Zünnun Mısrî buyurur ki: "Dünyayı sevdiği halde zikrin tadını aldığını iddia eden kimsenin sözüne inanmayınız."
2- Zikir için gusletmek yahud abdest almaktır. Bâyezid Bistâmî kuddise sirruh ne zaman zikre oturacak olsa abdest alır ve ağzını yıkardı.
3- Sükûnet ve sükutdur. Kalb "Allah Allah" demekle meşgul olur. Telaffuzsuz olarak tefekkür eder. Sonra kalbin "la İlahe illallah" demesine dil de iştirak eder.
4- Zikre başlarken şeyhinin himmetini kalbiyle ister.
5- Bu istemesini gerçekte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den istemek olarak bilmelidir. Çünkü şeyhi onunla Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem arasında vâsıtadır.

Zikir halinde riayet edilecek oniki edebe gelince:
1- Namaz kılarken nasıl temiz bir yer seçiyorsa zikir için de temiz bir yerde oturması lâzımdır.
2- Ellerini dizleri üstüne koymalıdır.
3- Zikir meclisini güzel koku ile kokulandırmalıdır. Aynı şekilde elbisesini de temiz koku ile kokulandırır.
4- Helâlından ve temiz elbise giymelidir.
5- Eğer bulabilirse karanlık veya loş bir yer seçmelidir.
6- Gözlerini kapamalıdır. Bunun sebebi şudur: Gözler kapandığı zaman beş duyunun dünyaya açılan kapılarından en önemlisi kapanmış oluyor. Kalbe bağlı duyular bundan sonra açılır.
7- Şeyhinin sîmâsını tahayyül etmektir.
8- Zikirde sıdk sahibi olmaktır. Gizli ve açık onun yanında eşit olmalıdır.
9- İhlas. Bu da ameli bütün karışık şeylerden temizlemektir.
10- Zikir lafızlarından kendine göre tercih yapmaz. Şeyhi kendine neyi telkin etmişse ona devam eder.
11- Müşâhedelerindeki derecesine göre zikrin mânâsını kalbine düşürür. Ulaştığı her manevi zevki şeyhine anlatır ki o da tarikat âdabının geri kalan kısmını ona öğretsin.
12- Zikir halinde iken Allah'dan başka bütün mahlûkâtı kalbinden sürüp çıkarmaktır. Kalbden bütün mâsivâyı sürüp çıkarmalarının sebebi, "İllallah"ın kalbde yerleşmesidir. Bu kalbde yerleşirse diğer azalara sirayet eder.

Zikirden sonra riayet edilecek üç edebe gelince:
1- Sükûnet halini muhafaza edip zikirden hasıl olacak faydayı gözetlemesi lâzımdır. Zikirden azamî istifadeye sebeb olacak şey riyâzat ve mücâhededir.
2- Nefesi tutmak (habs-i nefes). Basiretin nurlanması, perdelerin açılması, nefsin ve şeytanın havatırının kesilmesinin en çabuk yolu budur. Bunun da en fazla mikdarı yedi nefesdir. Her bir nefes, kişinin tahammül edebileceği en uzun nefes olacaktır.
3- Zikirden sonra su içmekten sakınmalıdır. Çünkü zikir bir yanıklık, bir şevk ve heyecan, zikredilene karşı bir iştiyak hasıl eder. Zikirden beklenen en büyük şey de budur. Zikirden sonra su içmek bunu söndürür.
Zâkir bu üç edebe de dikkatle riayet etsin. Zikrin faydası bundan sonra kendini gösterir. Allah en bilendir.

NEFY U İSBAT
Nakşbendî büyüklerinden gelen ikinci zikir şekli, kalb ile yapılan hafî zikrin nefy ü isbât ile yapılmasıdır. Hadîka'da beyan edildiği şekilde, müride telkin edilen "La ilahe illallah" kelime-i tevhidi nefy ü isbât ile yapılır. Âdabı şöyledir:
Dil damağa yapıştırılır, nefes göbeğin altında hapsedilir, sonra tahayyül ederek dimağın sonuna kadar "la" çeker. Oradan "ilahe" sağ omuzuna, "illallah" da kalbe devredilir. Kalb, şeklini ve yerini bildiğimiz, sol taraftaki en kısa kaburga kemiğinin altındaki kalbdir. "İllallah" lafzı bütün kuvvetiyle kalbin en derinliklerine işleyecek ve harareti de vücudu saracak derecede kalbe devredilir.
"La ilahe" derken bütün mâsivâyı, yani Allah'dan başka ne varsa hepsini kalbinden, gönlünden temizler. Her birinin fânî olduğunu tefekkür eder ve o gözle bakar.
"İllallah" söylerken de Cenab-ı Hakk'ın Zât'ının bekâsını, Bâkî'nin ancak O olduğunu kalbine nakşeder. "La ilahe İllallah"ın aslî harfleriyle yazısının şeklini düşünür, mânâsını düşünür ki Allah'ın zatından başka maksad yoktur.
Bunu böyle tamamladıktan sonra nefesinin kuvvet derecesine göre bunu tekrar eder. Bırakırken tek sayıda bırakır. Buna vukuf-i kalbî denir.
Biraz istirahat edince diğer bir nefesle tekrar başlar. Fakat iki nefes arasında gaflet etmemeğe bilhassa dikkat eder. Tahayyülünü aynı haliyle devam ettirir. Nefy ü isbâta devam edebilmesi için bu zaruridir. Sayı yirmibire ulaşınca neticesi görülür. Bu da kendisinin fânî olduğunu anlayıp Hakk'ın mutlak Bakî olduğu hakikatina ermektir.
Eğer nefy ü isbâtın neticesi görülmediyse âdabına riayet edilmemiş demektir. Maksadın husulü için sözü işine uygun olarak tekrar başlasın. Kendini yoklasın: Mâsivâdan bir maksudu vardır. Eğer Allah'dan başka tek yaratıktan bir şey bekliyorsa yalancı durumundadır.
Kabiliyeti, cezbe halinin başlangıcına tahammül derecesinde olan kimse, yukarıda anlattığımız ilk zikir şekliyle çalışsın. Sülûke istidadı olan da bu iki şekilde zikre çalışsın. Her ikisi de kalb ile yapılır.
Eğer buna hâkkıyla çalışır, nefyedilecek olanı nefyeder, isbat edilecek olanı isbat ederse neticesi, görülür. Murakabeye başlayacak hale gelir.
Şeyh İsmail el-Hâlidî kuddise sirruh buyurmuştur ki: Nefy ü isbat yaparken dokuz şarta riayet etmek lâzımdır:
1- Habs-i nefes (Nefesini tutmak).
2- La ilahe illallah zikri.
3- Bu kelime-i tevhidin nakşının, yazısının tefekkürü.
4- Bunun mânâsını tefekkür.
5- Darb. Vurmak: Bunu cana işleyecek şekilde kalbine ve diğer letâifine duyurmak.
6- Buna kalbin tamamen iştirak etmesi: Vukufu'l-Kalb.
7- Sayının tek olmasına riayet etmek: Vukuf-u adedî.
8- Sonunda "Muhammedün Rasûlullah" zikri.
9- "Allahümme ente maksûdî ve rıdâke matlûbî" diyerek Allah'a dönmek
 

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
NEFSİN TERBİYE VE ISLAH ŞEKİLLERİ
Tarikattaki Terbiye: İlk nefis terbiyesi tarikatta başlar. Zira Tarikat-ı aliye'ye dehalet etmeyen bir kimse, nefsini tanıyıp tehlike ve tuzaklarından haberi olmaz ki onunla mücadele etsin, ıslahına çalışsın.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadisi şeriflerinde:
"Küçük cihaddan büyük cihada döndük."
Buyurarak kâfirle olan cihadı küçük, nefisle olanı büyük saymıştır.
İnsanın kendi nefsi ile cihad etmesine "Cihadı ekber" denilmiştir. Çünkü düşmanların en büyüğü nefistir. Bir insanın sana yapacağı en büyük düşmanlık seni öldürmesidir. Bu ise şehâdetine vesile olduğu için, seni en yüksek mertebeye erdirir. Nefsin elinde ölürsen ebedi hayatın mahvolur.
Bir Hadis-i şeriflerinde de, nefsin bir mümin için ne büyük tehlike olduğunu haber veriyorlar ve şöyle buyuruyorlar:
"En şiddetli düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir."
(Beyhakî)
Kişi Tarikat-ı aliye'ye dehalet eder etmez iç âlemine dönüş yapar. İç düşmanını görür, onunla mücadele ve mücahedeye başlar.
En büyük düşmanla mücadeleye girişildiği için Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Hakiki mücahid, nefs-i emmâresi ile savaşan kimsedir."
(Tirmizî)
Abdullah bin Amr -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilen bir Hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuşlardır:
"Muhacir, Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçınandır."
(Buhârî. Tecrid-i sarîh: 10)
Mükerrem denilmeye lâyık olan insan, nefsini tezkiye etmiş, güzel ahlâk sahibi olmuş; içini, dışını, işini temizleyen, şeriat hizmetinde, tarikattaki esaslara nail ve vâkıf olan insandır.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde insanların kendilerini temize çıkarmalarını yasaklamakta ve şöyle buyurmaktadır:
"Kendinizi beğenip temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir." (Necin: 32)
İyiler de kötüler de gün gelecek Hakk'm huzurunda seçileceklerdir.
Nefis başlangıçta yeni doğan çocuğa benzer. Terbiye ile ıslah veya ifsada kabiliyetli bulunduğundan, bir ilim-irfan erbabının taht-ı terbiyesine girmeye muvaffak olursa; ilim, irfan ve fen öğrenerek terbiye olur, dünyâ saadetine ahiret selâmetine erer.
Nefsin her bir arzusu bir put mesabesindedir. Süflî nefsi, his ve meyillerinden arındırıp tezkiye etmedikçe kişi nefsin putlarına tapmaktan kurtulamaz.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Gördün mü o hevâ ve hevesini ilâh edinen kimseyi?"
buyuruyor. (Furkan: 43)
İnsanlar nefislerinin hevâ ve heveslerine tâbi olunca nizam ve intizam bozulur, hayatın gerçeklerinden uzaklaşılır.
Tarikat-ı aliye'deki nefis terbiyesine en güzel misal, yünlerin halı hâline gelmesidir.
Çok uzak yerlerden getirilen kirli ve karışık yünler evvelâ kazanlarda yıkanıp temizlenir. Sonra çeşitli taraklardan geçerek didik didik olur, tel tel ayrılır ve iplik hâline gelir. Benliği tamamen gider, renk renk boyandıktan sonra istenilen şekilde yumak olur.
Halı olabilmesi için de, bir dekoratörün kağıda çizdiği dekorlar üzerinde renklerine ve ölçülerine göre yerleştirilmesi gerekir. Nihayet tezgâhlarda dokunarak bu ipliklerden en güzel halılar meydana gelir.
Daha önceleri üzerine bastığımız zaman ayağımıza dolaşan o kirli yünler, şimdi artık basmaya kıyamadığımız nadide birer halı olmuştur. Hiç kimseyi incitmez.
İşte nefis de kirli yün gibidir. Ayrı ayrı bölümleri vardır. Temizlene temizlene, incele incele, taraklardan tezgâhlardan geçe geçe halı gibi olup, ayak altına serilmedikçe terbiye ve ıslahı mümkün olmaz, tarikat mektebi de bitmiş sayılmaz. O ana kadar fırsat buldukça kişinin hep ayağını dolaştırır.
Evvela didik didik yapacaksın, halı gibi olduktan sonra onu yere sereceksin. Ayak altına serdiğin zaman rahat ayak basabilirsin. Yoksa hilekârdır, emniyet etmeye gelmez.
Hakikattaki Terbiye:
Hakikattaki nefis terbiyesinin misâli de buğday tanesidir. Bir buğday tanesi toprağa düştüğü zaman önce çürüyor, varlığı yok oluyor. Sonra izn-i ilâhî ile filiz veriyor, birçok başak yetiştiriyor. Olgunlaşıp başını eğince ehli onu biçiyor. Harmanlarda atların ayakları altında, makinelerde haddelerin arasında çiğneniyor. Taneleri ve samanları ayrılıyor. Buğday ambara, saman samanlığa konuluyor.
Bütün bunlara rağmen buğdayın işi bitmez. Değirmene götürülerek taşların arasında ezilir ve un hâline gelir.
Bu kadarla da bitmez, su ile yoğrulup hamur olur. Sonra fırına atılır. Şiddetli ateşler içinde uzun zaman yanar ve pişer. Güzel bir ekmek hâline gelir. Ancak bundan sonradır ki faydalı bir gıda hâline gelmiştir.
Ekmek f:nna girip piştiği gibi, insan da ibtilâ çeke çeke pişer ve olgunlaşır.
Rivayet olunur ki Musa Aleyhisselâm bir gün: "Yâ Rabbi! Müminleri harplerde atların ayakları altında niçin çiğnetiyorsun, kullarını cehennemde niçin yakıyorsun?" diye münâcatta bulunur. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ Cebrail Aleyhisselam'ı göndererek ona buğday ekmesini emreder. Musa Aleyhisselâm buğdayı eker, biçer, harman yapar. Buğdayı ambara, samanı samanlığa koyar. Kalan hışırtıyı da yakarken Cebrail Aleyhisselâm gelir. "Yâ Musa ne yapıyorsun?" diye sorar. "Buğday ektim, biçtim, harman yaptım. Buğdayı ambara, samanı samanlığa koydum. Hışırtıyı da yakıyorum." diye cevap verir O zaman Cebrail Aleyhisselâm: "Allah-u Teâlâ da işte böyle yapıyor." buyurur.
Bir insanın beşeriyete faydalı olabilmesi için manevî olarak ekilip varlığını yok etmesi lâzımdır. Ondan sonra çeşitli ibtilâlara, imtihanlara maruz kalır. Bu sıkıntılarda ihlâsını ve teslimiyetini ibraz ederse, tanenin samandan ayrıldığı gibi ayrılır. Ona ibtilâ verilmeseydi samanlar arasına karışıp gidecekti. Manevî ibtila fırınlarında pise pise ekmek olur, ondan herkes gıdalanır. Artık onun kendisine âit hiçbir varlığı yoktur. Allah-u Teâlâ onu öyle bir hâle koyar ki, üstündeki varlığın sahibine ait olduğunu çok iyi bilir.
Bunlar Mürşid-i kâmil olan kısımdır. Allah-u Teâlâ ona o vazifeyi vermiştir. Veren O, gönderen O, yaptıran yine O. "Yaptım" diye bir şey yoktur. "Yaptım" dememesi için zaten onu o hâle koymuştur.
Diyelim ki sen bir buğdaysın, toprağa düştün ve çürüdün. Sonra tekrar filizlendin, başak verdin. Kesildikten sonra harman oldun. Tanelere ayrıldın. Taşların altına girerek öğütüldün, un oldun. Üstelik o toz da üfleyince yok oluyor. Peki senin varlığın nerede kaldı? Bütün fiiller Fâil-i mutlak'ındır. Mevlâ dilediğini dilediği yere koyar, dilediği yerde vazife gördürür. Bütün icraatların kendisine âit olduğunu dilediğine duyurur.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Allah kime dilerse ona kat kat verir." (Bakara: 261) Bu veriş, Allah-u Teâlâ'nın dilediğince olacaktır.
Marifetteki Terbiye:
Marifetteki terbiyeye gelince; Dağ kadar büyük bir kaya düşünün. Nefsin kendisini parçalamak, bu kayayı parçalamaktan zordur. Parçalandıkça, her bir parça ile nefsin bir varlığı atılır. Her parçanın atılışında da yükseldiğini ve terakkî ettiğini görür. Bu yükseliş çok süratlidir. Mümin-i kâmil'in kalbi Arşırahmân'ın fevkinde olduğuna göre. tasavvur buyurun ki o insanın ne kadar yükselmesi gerekiyor?
Kişi varlığını yok etmedikçe, eriyip hiç olmadıkça asla marifete erişemez.
Bu dağ gibi kaya paramparça olduğu zaman, içindeki öz meydana çıkar. Bu dağ parçalanacak ki o nur ortaya çıksın. Nefsin nurunu bulmak demek, onu halkedeni bulmak demektir. "Men arefe"nin sırrı burada tecellî eder.
Şimdi bir nefsin simsiyah durumuna bakın, bir de onu halkedene bakın. İşte oraya erişen o nurla erişir. Artık o karanlık nefsinin varlığından eser kalmaz. Vücudunun en kötü yeri iken, şimdi en iyi yeri olur. Çünkü o artık nurdur, o nur ile Âlem-i lâhut'a erişir. Başka türlü Lâhut âlemi'ne erişemezdi.
Hatta bazı kimselerin "Benim yolum tarikat yolu değil hakikat yoludur." demeleri insana ne kadar tuhaf geliyor. Halbuki tarikattaki mücadeleyi bilse, değil o yola girmek, hemen kaçar. Bu yollan yürümeden, Tarikat-ı aliye'ye ayak basıp hakikate çıkmadan, insanın marifete ulaşması; ilkokulu okumayan bir insanın üniversitede okuyorum demesine benzer.
Netice Olarak:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde kendisine inanan ve Resul'ünü tasdik eden kullarına; İslâm'ın bütün hükümlerini benimsemelerini, buyruklarını uygulamalarını, yasaklarını terketmelerini emir buyuruyor:
"Ey iman edenler! Hep birden tam bir teslimiyetle İslâm'ın sulh ve selâmetine girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır." (Bakara: 208)
Allah-u Teâlâ'ya gerçek mânâda teslim olun, hem dışınızla hem içinizle O'na itaat edin. İslâm'a bir başka şeyi karıştırmayın.
Hakk'a uymayıp, Hakk'ı kendi arzu ve heveslerine uydurmaya kalkışanlar hakkında Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:
"Eğer hak onların heveslerine uysaydı, gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi." (Müminun: 71)
Çünkü onların hevâ ve hevesleri bozuktur, farklı farklıdır, tutarsızdır.
Onlar nefislerinin arzularına meylettikleri için, Hakk'ı ve hakikati düyrnak, üzerinde düşünmek istemezler.
"Hayır! Biz onlara zikirlerini (şan ve şereflerini) getirdik. Fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar." (Müminun: 71)
Ona iltifat etmiyorlar, ondan feyiz alarak nefislerini ıslâh etmek istemiyorlar. O sayede nefislerinin şerrinden kurtulmak arzusunda bulunmuyorlar, arzu ve heveslerine uymaya devam edip durmak istiyorlar.
Hesap ve ceza gününü düşünerek hayatını ona göre düzenleyen, Rabbinin rahmetine ümit bağladığı kadar azabından da o nisbette korkan, nefislerini hevâ ve heveslerine tâbi olmaktan alıkoyan müminlere çok büyük müjdeler vardır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerimelerinde buyurur ki:
"Rabbinin huzurunda durmaktan korkan ve nefsini hevâ ve hevesten alıkoyan kimseye gelince, cennet onun varacağı yerin ta kendisi olacaktır." (Nâziat: 40-41)
Allah'tan korkan kimse hevâ ve hevesine uymaz, ibadet ve taate yönelir. Nefsâni arzulardan uzaklaştıkça iffetli olur, haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçındıkça verâ ve takva sahibi olur.
Şeddâd bin Evs -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır.
Âciz de, nefsini nevasının peşine takan ve Allah'tan temennide bulunan kimsedir." (Tirmizi: 2461)
Nefsine uyup günahlarda ısrar ettiği halde, Allah-u Teâlâ'nın kendisini affedip cennete koyacağını temenni eder durur.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar:
"Allah altmış yaşına kadar ömür verdiği halde, (yaratanı ve yaşatanı tanımayan) kimsenin mazeretini kaldırmıştır." (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 2020)
Dinî, dünyevî saadet ve selâmet yollarını öğrenmek için tecrübe zamanı demek olan bu müddet Hadis-i şerifte altmış yaş olarak sınırlandırılmıştır. Artık bu yaşa varan kimsenin kusurları hakkındaki mazeretleri kaldırılmış oluyor. Ancak tevbe istiğfar etmek ve gönülden Hakk'a yönelme yolu bulunuyor.
Bir kardeşimizle konuşurken nefisle mücahededen bahis açılmıştı. "Yavaş yavaş alışacağız inşaallah." dedi. Bu sözü hem tuhafımıza gitti, hem de hoşumuza gitti. Yaşını sorduk. "Altmışüç" dedi. "Oniiç desen daha çok yakışacak." dedik. Çünkü yavaş yavaş alışacağımıza göre, demek ki önümüzde çok vakit var.
Ve mücahedenin, mücadelenin hakikatini ona izah ettik.
 

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
NUMUNE BİR NEFİS TEZKİYESİ

- Aziz Mahmud Hüdâyî

Milâdî 1541 yılında Şereflikoçhisar'da dünyaya geldi. Medrese tahsilini İstanbul'da tamamladı. Hocası Nâsırzâde ismindeki zât Edirne'ye müderris, Mısır ve Şam'a kadı tayin edildiği yıllarda onu da yanından ayırmadı. 1573'te Mısır'dan dönüşünde Bursa Ferhâdiye medresesine müderris ve Câmi-i Atik mahkemesi'ne nâib tayin edildi. Üç sene sonra, hocasının vefatı ile Bursa kadılığına getirildi.
Kadılığı esnasında bir gece rüyasında kıyametin koptuğunu, sırat ve mizan kurulduğunu, sâlih kişiler olduklarını zannettiği pek çok kimsenin, hususiyetle çok sevdiği hocası Nâsırzâde'nin de cehennemlikler arasında bulunduğunu gördü.
Bu korkunç rüyanın verdiği dehşet ve teessür içindeki günlerde mahkemeye bir dâva getirildi.
Boşanma dâvası ile huzuruna gelen bir kadın, kocasının her sene Hacc'a niyet ettiği halde gitmediğini ve o sene yine Hacc'a niyet ettiği halde gitmediğini ve o sene yine Hacc'a niyet edip eğer gitmezse kendisini üç talâkla boşayacağını söylediğini, fakat arefe gününe kadar gitmediği halde kurban bayramı günlerinde birkaç gün ortadan kaybolduktan sonra meydana çıkarak Hacc'a gidip geldiğini söylemek suretiyle yalan konuştuğunu, bu itibarla talâkın gerçekleşmesini istedi.
Yanında bulunan kocası ise. arefe gününe kadar memleketinden ayrılmadığını kabul etmekle beraber, Hacc'a gidip geldiğini, hatta orada görüştüğü arkadaşlarından dönüşlerinde şahitlik yapmalarının istenebileceğini söyleyerek talâkın gerçekleşmediğini savundu.
Dâva, kadı Mahmud efendi tarafından hacıların dönüşüne kadar tehir edildi.
Hacılar döndükten sonra ise, kocanın iddiasında doğru olduğu hacı arkadaşlarının şahitlikleri ile anlaşıldı. Bunun üzerine kadı Mahmud efendi talâkın vâki olmayacağına dair hükmü ilân etti.
Kararı açıklamakla beraber bu işin nasıl olduğunu ve gidiş-gelişin ne şekilde gerçekleştiğini adamdan gizlice öğrenmek istedi.
O da eskici Mehmed dede adı ile anılan bir zâtın manevî delaletiyle tayy-i mekâna nail olduğunu söyleyince, Hüdâyî -kuddise sırruh- Hazretleri Mehmed dedeye başvurarak inabe talebinde bulundu.
Mehmed dede ise: "Nasibin bizden değildir, Hazret-i Üftade'dendir, varın ona müracaat edin." deyince dünyevî meşgalelerini terkederek Üftade -kuddise sırruh- Hazretlerine intisab etti.
Hazret-i Üftade -kuddise sırruh- ondan; önce mal ve mülkten, ikinci olarak memuriyetten feragat etmesini ve üçüncü olarak da nefsini ayaklar altına almasını istedi. O da bütün bunları tereddütsüz kabul ederek şeyhinin irşad halkasına katıldı.
Şeyhine verdiği sözleri yerine getirerek önce mal ve mülkünü fakirlere dağıttı, sonra da memuriyeti terk etti. Arkasından da nefsini ayaklar altına alabilmek için çok sıkı bir riyazete başladı.
Hazret-i Üftade -kuddise sırruh- bir gün müridine:
"Haydi evlâdım! Bir sırık ciğeri omuzuna alarak Bursa sokaklarında dolaşıp satmalısın."
Diye emretmiş, Hüdâyî -kuddise sırruh- Hazretleri de hiç tereddüt etmeden sırığı samur kürkün üzerine almış ve Bursa sokaklarında: "Ciğerci... Ciğerci!..." diyerek satmaya başlamıştı.
Bu hâli gören ahâli: "Kadı çıldırmış!" diyerek aleyhinde bir sürü dedikodular uydurdular. Fakat o, bu şekilde nefsini kırıp ruhunu yükseltmek için, bu söylenenlerin hiç birine aldırmadı.
Hüdâyî -kuddise sırruh- Hazretleri ciğer satma vazifesini kemâl-i ihtimamla yerine getirdikten sonra onu dergahın helalarını temizlemeye memur etti. Bir gün abdesthaneleri yıkarken kulağına davul-zurna ve dümbelek sesleri geldi. Meğer kendisinin yerine, yeni tayin olunan kadı geliyormuş ve halk onu karşılamakla meşgul imişler. Hazret halkın bu âdetini bildiği için, sesleri duyunca kendi kendine:
"Yeni kadı geliyor hâ!... Biçare Mahmud, sen böyle bir mesleği bıraktın, şimdi abdesthanelere hizmetkâr oldun!"
Diyerek nefsinin iğfaline kapıldı. Hatırından bir an bunlar geçince derhal toparlandı ve:
"Mahmud! Sen şeyhine, nefsini ayaklar altına alacağına dair söz vermedin mi?"
Diyerek kalbinden geçen bu hâle tevbekâr olmuş ve elindeki süpürgeyi atarak taşları sakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda şeyhi yetişmiş ve:
"Evlâdım! Sakal mübarek şeydir, onunla böyle bir şey yapılmaz." diyerek omuzundan yakalamış, sonra da:
"Maksat bu mertebeyi atlatmaktı." buyurmuş, sâdık müridini içeriye alıp dergâha götürmüştü.
Kemâliyet lâf ile değil, yaşama iledir. Bunlar bu yolda hep birer vartadır, birer imtihandır. Şeyhine karşı teslimiyet ve merbudiyet sayesinde bu imtihanlar atlatılabilir. Bütün bunlar ilâhî takdirin tecelliyâtıdır. Allah-u Teâlâ bu lütfü ona bahşedecekti, takdirinde vardı, imtihanın neticesinde-takdir olunan bu lütfa nail oldu.
Hüdâyî -kuddise sırruh- Hazretleri şeyhinin taht-ı terbiyesinde her geçen gün manevî tecellilere nail oluyor, ruhu olgunlaşıyordu. Nefsini tezkiye ile kalbini tasfiyeye muvaffak olan Hazret, artık nebatatın bile teşbihini duyar hâle gelmişti. Üç yıl gibi kısa bir zamanda seyr-ü sülûk'unu tamamladı ve irşada mezun oldu.
Şeyhinin vefatından sonra Rumeli'ye gitti. Trakya ve Balkanlarda bir süre kaldıktan sonra İstanbul'a geldi. Bu arada Üsküdar'da kendi dergâhını inşa etti.
Halktan sultanlara kadar uzanan geniş bir tesir sahası meydana getirdi. Dergahı her zümreden insanlarla dolup taştı. Akın akın gelenler, hasta kalplerine şifâ olan sohbetlerine kavuştular. Devrin padişahları ona hürmette kusur etmediler.
Milâdi 1628 yılında seksenyedi yaşında olduğu halde vefat etmiştir. Cenazesi büyük bir merasimle kaldırılmış ve zaviyesinde bizzat kendisinin yaptırdığı türbeye defnedilmiştir.
Hususiyetle mensupları, sevenleri ve türbesini ziyaret edenler hakkında:
"Denizde boğulmasınlar, âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler ve imanlarını kurtarmadıkça gitmesinler."
Şeklindeki duası, türbesini ziyaretçisi en çok olan türbeler arasına sokmuştur.
 

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
TARİKAT-I ALIYE'DE ONBİR ESAS
..:: 1 ::..
Hacegân yolunun esasları olarak kabul edilen şu temel prensipler, silsile-i sâdât'ın pirlerinden olan Abdülhâlik Gücdüvânî -kuddise sirruh- Hazretleri tarafından tertip edilmiştir.

1. Huş der-dem:
Alınan her nefeste huzuru muhafaza etmek, Allah-u Teâlâ'dan gafil olarak tek nefes bile almamak demektir.
Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretleri: "Bu seyr-u sülük yolunda binayı nefes üzerine kurmak gerekir." buyurmuşlardır.
Nefes, Tarikat-ı aliye'de terakki edip yükselmenin temelidir. Nefeslerin vücuda gafletle girip gafletle çıkmamasına azami gayret sarfetmek gerekmektedir. Nefesleri gafletten korumak, kalbi huzura kavuşturur. Bunun içindir ki bütün nefesleri Allah ile alıp vererek kalpteki huzuru muhafaza etmek gerekir.
Ubeydullah Ahrar -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"Bu yolda nefesi muhafaza etmeyi ve ona riâyet etmeyi mühim tutmuşlardır. Her nefesin huzur ve şuur ile alınıp verilmesi gerekir. Nefesini muhafaza edemeyenlere yolunu şaşırmış gözüyle bakılır."
Huzurla alınan her nefes, Allah-u Teâlâ'nın Hayy ism-i şerifinin bir tecellisidir. Bir nefes huzurla alınıp veriliyorsa, o nefes diridir. Gaflet ile çıkan nefes ise ölüdür.
Allah'tan gafil olma! Bil ki sana bu nefesleri veren O'dur. Her nefeste senin hayatını tazeliyor. Bunun için sen de O'na tazim et, nimetlerine şükret!

2. Nazar ber-kadem:
Bakışları ayak ucuna çevirmek mânâsına gelir.
Göz kalbin penceresidir. Gözün gördükleri kalbi meşgul eder, nazargâh-ı ilâhî olan gönülü havâtır kaplar.
Bunun içindir ki bir sâlik yolda ve izde, kalabalıkta, tenhada bakışlarını ayak ucunda toplayacak ki; hem harama bakmaktan, hem de gözünü başıboşluktan, istediği yere bakmaktan korumuş olsun. Aynı zamanda havâtıra düşmekten de kurtulmuş olur. Gönlünü toparlaması kolaylaşır.
Bu usûl Sünnet-i seniye'ye de uygun düşmektedir. Zira Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz yolda yürürlerken sağa sola bakmazlardı.
Bir de var ki, insanın her yaratılan şeyde Allah-u Teâlâ'nın eserlerini görmeye çalışması gerekir. Bu tefekkür sayesinde iman tekâmül eder. Bu da bâtınîdir.
Bu gibi kimseler Hazret-i Allah ile baktığı için, her zerrede O'nun eserini, asarını seyreder. Bu, Hakk'tan Hakk'ın yarattıklarına seyirdir.
Meselâ bir yaprağı ele alır, O'nun asarını onda seyreder, azamet-i ilâhî karşısında bir zerrenin idrakinden âciz olduğunu itiraf eder.

3. Sefer der-vatan:
"Vatanda sefer" mânâsına gelen bu tâbir; sâlikin kötü huylarından ve nefsani sıfatlarından sıyrılıp iyi huyların ve melekî sıfatların yurdu olan aslî vatanına sefer etmesini gösterir. "Ben Rabbime gideceğim." (Saf f at: 99)
Âyet-i kerime'sinde geçen İbrahim Aleyhisselâm'ın beyanı bu mânâda içten içe bir manevî yolculuktur.
Mürşid aramak için girişilen maddi seferler de bu mânânın içindedir. "Hâcegân yolu"nda, mürşidini buluncaya kadar sefer edip, ondan sonra mürşidin hizmetinde ikamete geçmek ve iç seferini tamamlamak başlıca kaidelerdendir.
İmâm-ı Rabbani -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"Vatana kavuştuktan sonra sefer vâki olursa, bu yolculuk vatanın kendi içinde olur. Kaldı ki 'Sefer der-vatan' Nakşibendiye büyüklerinin (kaddesallahu Teâlâ Esrârehüm) temel sözlerinden birisidir.
Bu tarikatta bu seferi, daha bidayette (başlangıçta) tattırırlar. Nihayeti bidayete yerleştirdikleri buradan belli olur.
Bu yolun yolcularından dilediklerini 'Meczûb-i sâlik' yaparlar, yani meczupları sâlikler haline getirirler. Bunları önce afakî seyre atarlar, insanın dışında ilerletirler. 'Seyr-i afakî' denilen bu dış yolculuk bittikten sonra 'Seyr-i enfüsî' denilen insanın içindeki yolculuğa başlatırlar. 'Sefer der-vatan' tâbiri işte bu ikinci yolculuk demektir." (78. Mektup)
Bir diğer mektuplarında ise şöyle buyuruyorlar:
"Seyr-i enfüsi demek olan 'Sefer der-vatan'; bütün meşayih tarikatlarında var ise de, bu ilerlemek yolun sonunda olur. Afakî seyrin konaklarını katettikten sonra bu seyre başlarlar.
Bu Tarikat-ı aliye'de ise, işe seyr-i enfüsî ile başlanır. Bu enfüsî seyr ile seyr-i afakî de birlikte gidilir. Bu seyrin, işin başlangıcında yapılması; nihayetin bidayete yerleştirilmiş olmasındandır." (221. Mektup)

4. Halvet der-encümen:
Topluluk içinde yalnızlık, halk içinde Hakk ile beraber olmak diye tarif edilen bu esas, "El kârda gönül yarda." demektir.
Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimize: "Sizin yolunuzun esası nedir?" diye sorulduğunda: "Zahirde halk ile bâtında Hakk ile olmaktır." cevabını vermiş ve şu şiiri okumuştur:
"Kalbinden âşinâ ol, dışta yabancı görün Böyle güzel yürüyüş cihanda az bulunur."
İmâm-ı Rabbani -kuddise sırruh- Hazretleri ise bu hususta şöyle buyururlar:
"Bu Tarikat-ı aliyenin bir başka hususiyeti de 'Halvet der-encümen 'dir. Başkaları arasında yalnız imiş gibi olmak demektir ve 'Sefer der-vatan'dan hasıl olur.
Sefer der-vatan müyesser olunca, başkaları arasında zihnin dağılması da vatan gibi yalnızlığa sefer eder. Afaki dağınıklıklar kalbe sızamaz.
Bu yalnızlık diğer tarikatlarda ancak müntehâda, sona varanlarda müyesser olur. Fakat bu Tarikat-ı aliye'de başlangıçta hasıl olduğundan, bu yola mahsus sayılmıştır.
'Halvet der-encümen' demek, vatanî halvet kapılarını kapamak, pencerelerini örmek demektir. Yani herkesin arasında hiç kimseye iltifat etmeyecek, hiç kimse ile muhatap olup
konuşmayacak. Bu demek değildir ki gözlerini yumacak, duygularını zorla muattal bırakacak. Hayır! Böyle bir şey bu Tarikat-ı aliye'de yoktur.
Kardeşimi Bütün bu zorlamalar, yolun başında ve ortasında olur. Sona varanların bunlar için kendini zorlaması gerekmez. Herkesin arasında iken kalbini toparlamıştır, gaflet arasında iken huzurdadır. "(221. Mektup)
Âyet-i kerime'de:
"Rabbinin adını zikret ve her şeyi bırakıp yalnız O'na yönel." buyurulmaktadır. (Müzemmil: 8)
Her an O'nu zikretmeye devam ederek kalbini nurlandır.

5. Yâd-kcrd:
Dilin kalple beraber zikridir. Murakaba mertebesine yükselmiş olan bir sâlikin Kelime-i tevhid'i nefesini hapsederek zikretmesi demektir.
Kelime-i tevhid'in "Nefy-ü ispat" zikrinin, murakaba dersi esnasında söylenişinde gözler yumulur, dil dimağa yapıştırılır ve nefes tutularak, kalp ile bir nefeste yirmibir adet okunur.
Böylece sâlik, murakaba halinden müşahede mertebesine yükselir.
Tevhid'in iki mânâsı vardır:
1. Zahirî Tevhid: "La ilahe illallah", Allah'tan başka ilâh yok.
2. Bâtınî tevhid: "La mevcûde illallah", O'ndan başka mevcut yok.

6. Bâz-geşt:
Zikrullah esnasında kendiliğinden hatıra gelen iyi ve kötü her fikri kovmak demektir.
Gönülde başka alâkalara yer kaldıkça, itminan teşekkül etmez ve yapılan zikir halis olmaz. Başlangıçta bu itminana erilemese de yine zikrullahı bırakmamak ve elde edilinceye kadar devam etmek gerekir.

7. Nigâh-daşt:
Muhafaza etmek demektir. Tecelligâh-ı ilâhî olan kalp evine Hakk'tan gayrı şeylerin girmesini önlemektir. Öyle ki mürid, bin kere Allah-u Teâlâ'nın yüce ismini zikrettiği halde, hatırına bir kere olsun yabancı fikir gelmemelidir.
Mevlânâ Kasım -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"Nigâh daşt o dereceye erişmelidir ki, güneşin
doğuşundan batışına kadar müridin gönlüne hiçbir yabancı şey
uğramamalıdır. Öyle ki, insanda hayal kuvveti kendi kendini
azletmiş hale gelmelidir.
Hakikat ehlince malûmdur ki, hayal kuvvetini yarım saat
için bile yok edebilmek son derece güç ve nadirlerin nadiri bir
iştir. Ancak bazı yüksek velilerin kân olabilir."

8. Yâd-daşt:
Hatırda tutmak demektir. Murakaba mertebesine ulaştıktan sonra sâlikin lisanla belli sayıda Kelime-i tevhid'i zikretmesidir. Bu yoldan kalbin pası silineceğinden şühûd mertebesine ulaşılır, kâinattaki sınırsız çoklukta vahdaniyet-i ilâhi müşahede edilir.
Yâd-daşt, bundan önce bahsi geçen usûllerin tahakkuk etmesidir.

9.Vukûf-i Zamâni:
Mânevi yolculuğa çıkmış olan müridin, devamlı olarak geçen zamanı değerlendirmesi, zaman üzerinde dikkati yoğunlaştırması, içinde bulunduğu zamanı dikkate alması, nefes alırken ve verirken uyanık olması demektir.
Mürid bütün gayreti ile boş vakit geçirmemeye çalışmalı, bütün zamanlarını iyi değerlendirmelidir. Huzurla geçirdiği zamana ve hâline şükretmeli. gafletle geçirdiği zamanlarına da tevbekâr olmalıdır. Bir başka ifade ile kabz halinde istiğfara, bast halinde şükre devam etmelidir.
Tasavvufta bu hale ibnül-vakt de denir, bugünün vazifesini yarına bırakmamak demektir.
 

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
TARİKAT-I ALIYE'DE ONBİR ESAS
..:: 2 ::..
10. Vukûf-û Adedi:
Zikir sırasında sayıya riâyet etmek, aklı doğrulukta koruyup bir yerde toplamak, dikkati teksif etmektir. Mürid verilen dersin adedine de vâkıf olmalıdır.
Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretleri zikirde sayıya dikkat ve riâyetin dağınık havâtırı toplayıp sildiğine işaret buyurmuşlar, "Vukûf-u adedî" denilen usulün ledün ilminin ilk mertebesi olduğunu söylemişlerdir.
İbadete taalluk eden hususların da zamanla kayıtlanması, bir takım kaidelere bağlanması, insanları disiplinli bir hayata sevkeder.
Zikirde sayıya dikkatin önemi olmakla birlikte, asıl olan; sayının çokluğu ve azlığı değil, zikir sayısı az olsa bile, zikredilen zâta karşı kalp huzuruna sahip olmaktır. Kelime-i tevhid'i zikrederken, nefy ve ispat anında, bedeni varlığın gidip, yerini ilâhi cezbelere terkedişi, zikrullahın gayesini teşkil eder.
11. Vukuf-i Kalbi:
Müridin her türlü bağdan, evhamdan, şek ve şüpheden; bilinen, düşünülen, hatır ve hayalden geçirilen her türlü fikir, hayal ve histen sıyrılıp, sâdık bir teveccüh ile kalbine yönelmesine, her an gönlünü Allah'a karşı uyanık tutmasına denir.
Nitekim her yerde hazır olan Allah-u Teâlâ'ya nasıl ki Kâbe-i muazzama'ya yönelerek el açılıyorsa; zikir sırasında da kalbe yönelmek, oraya ilâhi tecellilerin dolmasına zemin hazırlar.
Allah-u Teâlâ insanın kalbine hakikatini yazmış, sonra da o hakikati fena sıfatlarla örtmüştür.
Eğer bir kimse kötü sıfatlarını temizlerse, kalbine teveccüh ettiğinde kendi hakikatim görür.
Bundan maksat, Hakk'tan başka sevgilerin kalbe girmemesidir. Aldığı ve verdiği nefesleri düşünerek daima Hakk ile olması, gelen bütün kötülük ve hatıralardan gönlünü muhafaza etmesi lâzımdır. Eğer sâlik buna muvaffak olursa kalbinde hakikat zuhur eder.
Sâlik kalbine teveccüh hususunda ısrar etse, kendi hakikati ona aşikâr olur. Böylece Hakk'ın birçok esrarı tecelli eder. "Men arefe"nin sırrı burada çözülmeye başlar.
Vukûf-i kalbi, Tarikat-ı Nakşibendiye'nin Rabıta, Zikir, Murakaba, Hıfz-ı nisbet ve Şeyh ile sohbet gibi altı rükûndan birisidir.
Bu altı rükûndan dördü muhtelif bölümlerde açıklanmış olup iki rükün bu bölümde izah edilecektir.
Nisbeti Hıfz:
Sâlik'in, mürşidine tam mânâ ile sarılması, emrinden ayrılmaması, onunla yaptığı ahd ve misakı daima düşünüp, ne ki zuhur ederse şeyhine haber vermesi gerekir.
Hangi noktaya erişirse erişsin, o makamlara ve zuhuratlara şeyhinin himmeti ve kendi gayretiyle vâsıl olduğunu düşünmesi, başka kimseyle ünsiyet edip istifâde beklememesi gerekir.
Bir müridin iki mürşide nisbeti varsa o mürid iflah olmaz.
"Bir yerde olan her yerdedir, her yerde olan ise hiçbir
yerde değildir." sözü meşhurdur.
Zira bir hasta hususi bir profesörde tedavi görürken ona kanaat etmeyip bir de asistana gider, ondan da bir ilaç alırsa, iki ilaç alan hasta iyileşeceği yerde daha da kötüleşir, şifa bulacağı yerde maraz kazanır.
Bir sâlik muvaffak olabilmek için, şeyhi mükemmel ise bağlandığı yerde sabır ve sebat etmesi icabeder. Onun terakkisi üstadının muhabbetine bağlıdır. Çok çok muhabbet eder ve rabıta yaparsa, yapa yapa şeyhi bir gün onu mükâşefe makamına erdirir. Bütün bunlar lütuf ve ihsan-ı ilâhiyedir.
Şeyhe sevgi, Resulullah Aleyhisselâm'a sevgi demektir. Çünkü onun vücudu yoktur. Onun vücudu Resulullah Aleyhisselâm'da ifna olmuştur.
Yegâne sevginin Resulullah Aleyhisselâm'da olması icabeder. Ona yakın olan sevgi ise Allah-u Teâlâ'ya olan sevgidir.
Şeyh ile Sohbet;
Mürid ile mürşidin sohbeti bu yolun sünnet-i müekkedesidir. Tasavvuf yolunda terakki ettiren, sâlike merhaleler aştıran en mühim âmil mürşidin sohbetidir. Zira Ashâb-ı Kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin sohbetinde yetişmişlerdir. Sohbetten aldıkları feyz ve bereket sebebiyle onlara "Sahabi" denilmiştir. Zira onlar, Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm'ın daha ilk sohbetinde çok büyük kemâlâta kavuştular, nihayette erişilecek mertebelere yükseldiler.
Bu faziletin sebebi şüphesiz ki kitap ve kitap mütâlâa etmek değildir. Çünkü ekserisi ümmî idiler. Bu üstünlüğün sebebi bilgi ve malumatın çokluğu da değildi. Böyle olsaydı kendilerinden sonra gelip dinin bütün ahkâm ve meselelerini tafsilatıyla bilen alimlerin onlardan üstün olması gerekirdi. Şu halde onların fazilet ve üstünlüğünün sebebi, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile sohbet etme bahtiyarlığına ermiş olmalarıdır.
Ashâb-ı kiram'ı Medine-i Münevvere'de yetiştiren medrese, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin Mescid-i nebevî'si idi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir taraftan İslâmiyet'i yaymaya ve güçlendirmeye çalışırken, diğer taraftan da müslümanlara dinlerini en ince noktasına varıncaya kadar öğretiyor, maddî-manevî her türlü müşküllerini hallediyordu.
Son derece fasih söz söyler, gayet sade, açık ve külfetsiz konuşur, mühim bir söz söylediği zaman, iyice anlaşılsın diye onu üç kere tekrar ederdi. İstenirse kelimeler birer birer sayılabilirdi.
Bütün Ashâb-ı kiram, ondaki bu fesahat ve belagatın hayranı idiler. Sanki başlarında kuşlar varmışçasına huzur ve huşu içinde dinlerlerdi.
Bu sohbetlerden kadınlar da faydalanırdı.
Bunun içindir ki, müridin mürşid ile sohbeti, Ashâb-ı kiram'ın Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile sohbetine nisbet olunmuştur.
Vekillerinin sohbet şerefine nail olabilmek de büyük bir lütf-u ihsandır. Onların sohbetleri yakınlık makamından doğar. Sohbet ve nazarları kalp hastalıklarına şifâdır.
Yolumuzun büyüğü Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Yolumuz sohbet yoludur." buyururlar.
Mürşid ile sohbet, birçok ilâhi tecellilerin doğmasına sebep olur. Mürşidin kalbi ile müridin kalbi arasında vasıta yoktur. Hakk'a yaklaşmak, merhalelerden geçmek, kalbin itminan bulması, gizli şeylerin öğrenilmesi ancak muhabbet ve sohbet ile mümkündür.
Muhabbet ve sohbet ile kazanılan feyz ve bereketin birçok şeyle elde edilemeyeceği erbabınca malumdur.
Hakk'ta fâni olan mürşidin sohbeti, Allah-u Teâlâ'nın kudretinden doğar, âli makamlardan süzülerek gelir.
Gerek sohbetleri gerek nazarları mürid için feyz kaynağı olduğu gibi, kalbinin cilasına da vesiledir.
Bir nazarı bakırı altına çevirir. Necmeddin Kübrâ -kuddise sırruh-Hazretlerine bir gün öyle bir hâl oldu ki, o hâl ile bir köpeğe nazar etti. O nazarın bereketi ile köpekte bir fevkalâdelik husule geldi. Görenler dehşet ve hayret içinde kaldılar.
Ariflerin nazarları feyz getirdiği gibi, kendi yüzlerine dahi feyz nazarı verir. Çünkü Allah-u Teâlâ ariflerden beşeri hicabı kaldırıp, zât ve sıfatının esrarını onların yüzünde beyan ve izhar etmiştir. Bundan maksat halka hidayet edebilmeleridir. Zira Allah-u Teâlâ arifler vasıtasıyla kullarına hidayet eder.
Bir müridin sohbet âdabına riâyet etmesi gerekir ki sohbetten istifade edebilsin, yoksa edemez.
Kalbini masivâdan hâli tutmalı, mürşidin huzuruna girmeye izin istemeli, edeb ve erkânı bırakmamalı, hâlis bir niyetle hürmetle huzura girmeli, mürşidinin elini öpmeli, otur derse oturmalı, tevazu göstermeli, izni olmadıkça konuşmamalı, yüzüne sebepsiz yere bakmamalı, sözlerini can kulağı ile dinlemeli ve hıfzetmeye çalışmalı, huzurunda fazla oturmamalı, âdaba uygun bir şekilde huzurdan çıkmalıdır.
 

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
TARİKATTE USUL-İ AŞERE (TARİKATTE ON USÜL)
..:: 1 ::..
Tarikatte on usul vardır ki, Necmüddin Kübra rahmetullahi aleyh "Usûlü'l-Aşere"1 adlı eserinde bunları şu şekilde sıralamıştır:
1. Tevbe, 2. Zühd, 3. Tevekkül, 4. Kanaat, 5. Uzlet, 6. Zikre mülâzemet, 7. Tamamiyle Hakk'a dönmek, 8. Sabır, 9. Murakabe, 10. Rıza.
İşte bu esasların hakikatleri iyi anlaşılırsa, İslâm tasavvufunun ruhu meydana çıkar. Bir kısım dervişlerin ve bazı müteşeyyihlerin telkin ettikleri ve halkı hak ve hakikatten uzaklaştıran mânalara ve te'villere kapılmamak için bu esasların bir bir tahlil edilmesi icabetmektedir.

1. Tevbe:
Tevbeyi Peygamber Efendimiz "nedâmet"le tarif buyurmuştur2. Yani bir mü'min beşeriyet iktizâsı bilerek bir günah işler veya bir hatada bulunursa, bundan dolayı çok üzülür, kendi kendini levmeder, pişman olur ve bütün hayatınoa bir daha işlememe-ye karar verirse, tarif-i nebeviyyeye uygun tevbe etmiş olur. İşte bu tevbedir ki, günahı kökünden söker götürür. Yine Efendimizin : "Günahından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir"3 mealindeki hadis-i şerifinin hükmü tebeyyün eder. Yoksa şâirin tasviri gibi, elde tesbih, dilde tevbe, fakat kalbi arzuladığı heva vü hevesiyle meşgul olursa, nefesi tevbe kapılarına ulaşamaz.

2. Zühd:
Her türlü mesâviden, kîl ü kâiden, abesten sakınmaktır. Bu, kuvvetli bir irade meselesidir. Çünkü, cemiyet içinde bundan kurtulmak çok müşkildir. Görülen her hangi bir kötülüğü Peygamber Efendimizin tarifi veçhile, "Önce eliyle, eğer muktedir değilse güzellikle söyleyerek diliyle iknâa çalışmak, ona da imkân bulamazsa, oradan uzaklaşarak kalbi ile nefret etmek"4 zühddür'. Fakat, başkalarına gördüğü kötülüğü anlatmak ve onun izalesinin lüzûmunu belirtmek, zahidin ayrıca vazifesidir. Yoksa, "Benim neme lâzım, günahı kendisine aittir" derse, vazifesini tam yapmamış, zımnen günaha iştirak etmiş olur. "Zühd, yalnız zahidin kendisine ait değildir, halkı da koruması tarikin icabıdır." Ancak herhangi bir kötülük zikredilirken, onu yapanların teşhisi ve ilânına lüzum yoktur; kötü olan fiildir. Maksat fiili zem ve takbihtir.
Yapanın su veya bu olması, kötülüğün hüviyetini değiştirmez, olabilir ki kötü hüviyetini taşımış olan kimse fi'lin icrasından bir an sonra nedamet etmiş, karşısındakinin kalbini almış ve ihkâk-ı hak etmiştir. Bilfarz vak'ayı bir gün, sonra nakleden zâhid, bilmiyerek gıybet çukuruna düşebilir. Onun içindir ki vak'ayı anlatıp, halkın sakınmasını temine çalışmak, hakka rehberliğin icabıdır. Asr süresindeki emir de böyledir5.

3.Tevekkül:
Yer yer ve zaman zaman yanlış tefsire mâruz kalan esaslardan biri de tevekküldür. Tevekkül, her işte bütün sebeplen yerine getirdikten sonra, Hak'tan vâki olan ve olacak tecelliye muntazır olmaktır; yani Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi deveyi bağladıktan sonra Hakk'a bağlanmaktır.6 Evin kapısını açık bırakmak, hırsıza girebilirsin demek olur. Bu Hakk'a tevekkül değil, hâşâ Allah'a bekçilik teklif etmek demektir. Tevekkül, kulca yapılması lazım gelen herşeyi yaptıktan sonra, Hakk'a iltica etmektir. Yani kulun kudret ve vüs'ati dahilinde, her ne yapılmak icabediyorsa, hepsini yapıp, Hakk-a boyun eğmektir. Yoksa, "Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler" sözünü, anlamadan, tevekküle tatbik etmek vebâl olur. Kul, Hakk'ın verdiği cüz'î iradeyi kullandıktan sonra, Mevlâ'nın tecelliyâtını beklemelidir.

4. Kanaat:
Bu esas da çok kere yanlış tefsir ve tevil edilen on esastan biridir. Kanaatin tükenmez bir hazine olduğu, kanaat edenin açlığı kalmıyacağı yolunda ve bu mealdeki ehâdis yanlış tefsirlere mesned gösterilmiştir. Kanaat, çalışıp çabalıyarak, bütün cehdini sarfettikten sonra, eline geçene râzı olmaktır. "Ben on saat çalıştım, on lira aldım, o beş saat çalıştı, yüz lira kazandı" dediğin zaman, kanaatin ne demek olduğunu anlamadığın meydana çıkar. Cenâb-ı Hak herkesin erzâkını birer sebebe bağlıyarak taksim etmiştir.7 Senin rızk-ı maksûmun her ne ise, o eline geçecektir. Bugün on saatte on lira, yarın beş saatte yüz lirayı sen kazanacaksın; o ise, birgün evvel senin kazandığına sahip olacaktır. Bütün kâinat her gün başka tecelliye mazhardır. Sen de onların içindesin. O gün, o an Hak'dan her neye mazhar oldunsa, ona teşekkür etmek hakiki kanaattir. Çoğa sevinip, aza üzülmek kanaat değildir. Şâir ne güzel söyler:
Rızk-, maksûma kanaattir meali hikmetin.

5. Uzlet:
Bu mefhum da. halktan uzaklaşıp, bir köşeye çekilmek ve ibadetle meşgul olmak zannedil/niştir. Halbuki: Uzlet, iş zamanı içinde, halkın arasında bulunmak ve onlara faydalı olmak, iş zamanı dışında "lehv ü la'b", "neva vü heves" peşinde koşanların arasında bulunmamak için evine, ailesinin yanına dönmek ve onlara faydalı olmağa çalışmaktır.
Yoksa herkes halktan teberri edip, bir köşeye çekilecek olursa, emr-i bilma'ruf nehy-i anilmünker vazifesini kim yapacak? Yine Asr sûresi bize rehberlik edecek, hüsrana düşmemek için birbirimize hakkı ve doğruyu göstermek ve anlatmak; iş zamanı daima halkın arasında bulunmak iktiza edecektir.

6. Zikre mülâzemet:
Zikre mülâzemet etmek, zikirden hâlî kalmamak demektir. Zikre mülâzemet, daima Hakk'ı hatırlamak ve anmaktır.
"Unuttuğun zaman Rabbini zikret"8 âyet-i kerîmesinin meali, "Rabbini hatırından çıkarma" demektir. Beşerî gaflette mâsivâya rabt-ı kalb edildiği zaman, derhal kendine gelip, mâsivânın halikını düşünmek lüzumunu ihtardır. Bunu teyid eden diğer:
"Ayakta, otururken ve yattıkları zaman Hakk'ı ananlar, yerin ve göğün sebeb-i hilkatini düşünerek şöyle derler: Ya Rabbî, görülüyor ki sen bunları boş yere yaratmadın, hepsinin muhakkak sebepleri vardır. Biz hata edersek, sen bizi azaptan koru"9 mealindeki âyet-i kerîmede de sarahaten görülüyor ki, zikre mülâzemet, tefekkürle Hakk'ı anmaktır. Yoksa bir fikre istinad etmeden, düşünmeden,- ne yaptığını bilmeden "esmâ-yı hüsnâ" yi çekmek, Kur'ân'ın, zikri tarif ettiği medlûle uygun düşmez. Evvelce de bahsedildiği gibi en büyük ve etemm-i zikir namazdır. İnsan bütün varlığıyla, Kur'ân ile, salâvât ite dua ile bir arada namaz içinde Hakk'i zikretmiş oluyor. Namazda okuduğunun mânasını bilmeyenler bile, okuduklarının lâfzını düşünmeleri, namazın huşû'-unu sağlar.

_____________________
1. Necmüddin Kübra'nın bu küçük risalesini İsmail Hakkı Bursevi, fŞerh-i Usûlü'l-Aşere" adıyla açıklamış ve bu şerh basılmıştır.
2. İmam Ahmed, İbni Mâce ve Hâkim, Ebu Mes'ud radı-yollahu anhden rivayet etmişlerdir.
3. İbni Mâce. Ebu Mes'ud radiyallahu anhden.
4. Sahih-i Müslim, c. I, s. 29.
5. Asr Sûresi, âyet 2-3. Meali: İnsan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak iman edip, sâlih ameller işleyenler, birbirlerine sabrı ve hakkı tavsiye edenler bunun dışındadır (hüsrandan kurtulurlar).
6. Tirmizî, Enes radiyallahu anhden.
7. Zuhruf Sûresi, âyet 32. Meali: Ey Resulüm! Rabbi-nin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini Kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
8. Kehf Sûresi, âyet 84.
9. Âl-i İmran Sûresi, âyet 191
 

VuSLaT

Yönetim
Yönetici
TARİKATTE USUL-İ AŞERE (TARİKATTE ON USÜL)
..:: 2 ::..
Farz ve nâfile ibadetler dışında zikre mülâzemet nasıl temin edilir?
Evinden çıkıp, işine giden adam. karşısına çıkan canlı cansız neye baksa, ondaki varlığın Hak'-dan olduğunu düşünmesi zikirdir. Saksıdaki çiçeğe, uçarı kelebeğe, vızıldayan arıya, rastladığı karınca yuvasına, uçuşan kuşlara, hülâsa yerde gökte ne görürse onu ibretle düşünüp, hâlikın kudretini anması zikirdir.
Oduncu baltasını sallarken, demirci örse vururken, bahçıvan toprağı beflerken, şâir şi'rini, muharrir yazısını, müellif kitabını yazarken, bileklerinde, kollarında, kafalarında mevcut kuvvetin ancak Hakk'-ın vergisi olduğunu hatırlamak zikirdir.
Karada dolaşan, karadaki mahlûkatı, vapurda, kayıkta gezen, denizleri, okyanusları ve içindeki bin-bir yaratığı, uçakta giden, gökyüzünün azamet ve dehşetini ve bilenler Kur'ân-ı Kerîm'de bunlara ait âyetleri hatırlayıp, hâlik-ı kâinatın kudretini, azametini düşünmeleri hep ayrı ayrı birer zikirdir ki. Kur'ân-ı Kerîm ile memur olduğumuz zikirler bunlardır; zikre mülâzemetten maksat da budur: Yoksa işi gücü bırakıp bir köşeye çekilerek teşbih çekmenin sevap yerine sorumluluğu arttıracağını bilmek zamanı artık gelmiş ve geçmektedir.
Evet sorumludur. Çünkü, efdal-i ibadetin ne olduğunu ve hangi fi'lin kendisi için amel-i sâlih olacağını düşünüp öğrenmemiştir. Âlimin, Hakk'ın rızası için bilgisini yayması; parası olanın fazlasını yine Hakk'ın rızası için, başkalarına dağıtması; bedenî gücü olanın, ona muhtaç olanlara yardımda bulunması; ve kendisinde mevcut o kudretin Hakk'ın bir lûtfu olduğunu düşünerek hareket etmesi yine bir zikirdir. Zikri böyle etraflı anlamadan sôfi hüviyeti tahakkuk edemez.
Zikir hakkındaki düşüncelerimizi, az ileride, yine ıstılahlar bahsi içinde daha genişçe arz edeceğiz.


7. Hakka tamamiyle teveccüh :
Allah'a bütün varlığıyla teveccüh etmek demek, ondan maada ne varsa hepsinden-, yani bir kelime ile mâsivâdan kalbi temizlemektir. İşte o zaman bilkül-liye Hakk'a dönülmüş olur. Zira herhangi bir ibadette, mahlûkattan herhangi birinde veya eşyada bir kuvvetin vücuduna inanmak şirk-i hafidir. Bunu düşünen, Hakk'a tamamiyle yönelmiş olmaz. Herhangi bir hacetini, hakikatte kendi gibi âciz olup da, kaderin şevkiyle suyun başında bulunan birinden istemesi, teveccüh ve vuslata engeldir. Hele suyun başındaki nâkes olursa. Şâirin dediği gibi:
"Şâyet bir pespâyeyi yüksek mevkide görürsen asla ona ihtiyacını açma."
Yine şâirin beyanına göre :
Âhenden olsa da feleğin çek kemanını Çekme cihanda sillelerin imtinânını.
"Eğer feleğin yayı demirden de olsa onu bükmeye gayret et, yani hayatın zorluklarına acılarına göğüs ger, yeter ki bu cihanda alçakların minnetini çekme."
Hülâsa, tamamiyle Hakk'a dönmek, devamlı bir mücahede-i nefsiyye ile mümkündür.​

8. Sabır:
Kur'ân-ı Kerîm'in yüz üç yerinde muhtelif vezinlerle geçer. Sabır kelimesine Cencb-ı Hak, insanların bilhassa nazar-ı dikkatini çekmektedir.
Güzel bir söz vardır: "Sabır, insanların bu ikinci şecaati belki birincisinden daha mühimdir."
Peygamber Efendimizin duaları meyânında: "Ya Rabbi; beni gazap halinde adaletten ayırma" niyazında mündemiç, sabır fazileti vardır. Sabır, nefis terbiyesinin şüphesiz en mühim bir merhalesidir. Çünkü, hergün insanoğlu, maddî manevî birçok elem, ızdırap, keder ve ruhî teşevvüşlere mâruz kalabilir. Kendisi bunları izâleye muktedir olamadığı zaman, türlü feveranlar yapar. Bunlar maddesine ve ruhuna zarar verir. Sabır terbiyesini edinmeyen insanlar daima isyan halindedir, isyan ise mutlaka zarar getirir. İsyan, şehevât-ı nefse ittibâyı arttırır. Şehevât-ı nefse sabretmek, nefsin hoşlandıklarını ve itiyâdâtı terk yolunda sabr u sebat etmektir10. Ma'siyetleri, alacağı tedbirlerle gidermeğe muktedir olamıyan insan, aczini düşünüp, hayr u şerrin halikı ancak Allah olduğuna inanarak sabretmesi en büyük bir mer-tebe-i kemâldir. Bu rütbe, insan oğlunu herşeyden korur, mü'minin indallah derecesini yükseltir.
Ancak sabrı acizle, meskenetle, ihmalle, terâ-hî ile karıştırmamalıdır. Bu haller izzet-i İslâmı rencide eder. Binaenaleyh elinde mevcut maddî manevî kuvvetlerle izâlesine muktedir olduğu nefsine ve cemiyetine râci her türlü kötülüğü ortadan kaldırmak şahsî bir vazifedir, bunun sabırla alâkası yoktur. Herkes, münkerin define memurdur.​

9. Murakabe:
Murakabe, herkesin, nefsini kontrol etmesinden ibarettir. Dünya ve âhiret vazifesinden fâriğ bulunduğu zamanlar, işlediği amellerin iyi veya kötüsünü düşünüp, iyi yaptıkları işler için şükür, kötü hareketleri için istiğfar ederek, kötülüklerin tekerrüründen Hakk'ın kendisini korumasına dun etmektir. Bu murakabe bir nevi bilançodur, kâr ve zarar hesabıdır. Bunu hergün yapmayan, yani a'mâlini kontrol etmeyen hüsrana düşer, zarar muhakkaktır, programsız hayata sürüklenir. Bu murakabede rehber ve mürşidin söyledikleri de düşünülecektir. Bu rehber ve mürşid önce Kitap ve sünnettir veya bu hükümleri telkin ve irşâd eden zattır. Murakabesiz geçen gün, ertesi güne ayna tutamaz, ışık veremez. İnsan gaflet perdesine bürünür, hakikatten nasip alamaz. Büyük mürşidler, murakabeleri esnasında ilham niyaz ederler, tecelliye göre hareket ederler, sâlikin ve mürşidin murakabeleri ayrı ayrıdır.​

10. Rıza:
Tasnvvufta bu makam, en son mertebedir. Her ne tecelli ve zuhûr ederse, içinden ona boyun kesmektir.
"Herşeyin bir sebebi vardır."11 mealindeki âyet-i kerîmeyi düşünerek, Müsebbibü'l-Esbâb'ın hikmetlerini anlamağa çalışmak:
"Her bir güçlüğü, mutlaka bir kolaylığın takip edeceği"12 düstûr-i furkânîsinî hatırdan çıkarmamak, dileklerine uygun tecelfiyatta ifratla meserreti izhar etmemek, üzücü vak'alarda elemini duyduğu gibi açıklamamak, sabır ile rızanın birleştiği noktalardır.
Kur'ân-ı Kerîmde Hızır ile Musa kıssası13, yine sabır ile rızayı ilgilendiren, beşeriyetin kıyamete kadar ibret alacağı derslerdendir.
İşte tasavvufun bu on esası, sâliki kemâl mertebesine ulaştırmak için en sağlam yoldur. Kendini irşad için karşısına çıkacak rehberin zuhuruna kadar nefsini bu güzide hasletlere alıştırması ve keh-dj kendine mutlaka bir rehber aramağa kalkmaması, hakiki sülûkün ilk merhalesidir. Tecellinin hangi yoldan geleceği belli olmaz. Mürşidin dışında rüyâ-yi sâliha veya ilhamlar olabilir. Kendi cehdiyle mertebe kazanan kimsenin basîretindeki cilâ, gözü açık âmâlara bile ışık verebilir.
Hülâsa, tasavvuf bu on temelde gayet güzel özetlenebilir. Tasavvufun eşkâl, merasim ye âyîne ait hususları teferruattan ibarettir.
Her müslümanın, bir tarîke intisap etmese de, hükmen bid'at-ı seyyie sayılan hususlar dışında her tariki hoş görerek usûl-i aşere ile yol alması, eslem-i turuktur.
- Bu yazı Mahir İz'in Tasavvuf ve Tarikatlar isimli kitabından derlenmiştir.


_____________________
10. Şerhu Usûli'l-Aşere, s. 67.
11. Kehf Sûresi, âyet 84.
12. İnşirah Sûresi, âyet 5-6.
13. Kehf Sûresi, âyet 60-82
 
Üst Alt