V İsLami Fıkıh AnsikLopedisi (Alfabetik

ceylannur

Yeni Üyemiz
VÂCIP: Kelime anlamı gerekli ve lüzumlu olan, demektir Farzın karşılığında bir terim olarak vâcip, sadece Hanefi Mezhebinde vardır ve aynen farz gibi Allah'ın, ya kendi kelâmıyla ya da Elçisinin sözüyle kesinkes yapmamızı istediği şeylerdir Farz ile aralarında bu yönden bir fark vardır: Vâcibi anlatan emrin, ya Allah'ın Elçisine ait olup olmamasında, ya da istenen şeyin öyle mi, ya da böyle mi olduğunda, ufak da olsa bir şüphe vardır Bu şüphe yüzünden farz derecesinden biraz aşağı düşmüştür Ikinci bir fark, vâcibi inkâr eden, yine bu şüphe yüzünden dinden çıkmış olmaz, ancak günah işlemiş olur Meselâ Kurban kesmek, farz değil de vâciptir Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de: "Artık Rab'bin için namaz kıl ve boğazla"(K Kevser (108) 2) denmektedir "Boğazla" emrinin Allah'a ait olduğu kesindir; ancak hangi tür boğazlamanın istendigi kesin değildir
 

[TB] Benzer konular

ceylannur

Yeni Üyemiz
VÂCIB'IN KISIMLARI
Vâcip çeşitli bakımlardan kısımlara ayrılır:
1- Vakte bağlı olan vâcib: Belirli bir zaman bunun vücûbu için sebep teşkil eder Meselâ, vaktin girişi ile namaz farz olur Ramazan ayı girince oruç her akıllı, ergin, mukîm ve sağlıklı kimseye gerekli olur Çünkü Allah Teâlâ; "Sizden kim Ramazan ayına yetişirse onda oruç tutsun" (el-Bakara, 2/185) buyurur Bu çeşit vâcipler de geniş ve dar vakitli olmak üzere ikiye ayrılır:
Vakit aynı cinsten başka bir ibadetin yapılmasına elverişli olursa, bu vakitte edası gereken vâcibe "geniş vakitli vâcip" denir Beş vakit namaz böyledir Meselâ, öğle namazı vaktinde bir çok namaz kılınabilir Asıl öğle namazı ise bu vaktin az bir parçasını işgal eder Birden çok aynı cinsten ibadetin birbirine karışmaması için bu gibi vâciplerde niyet farz olur
Bir vakitte yalnız tek vâcip eda edilebiliyorsa, buna "dar vakitli vâcip" denir Ramazan ayı böyledir Bu ayda başka bir oruç tutulamaz Çünkü âyette "Sizden kim Ramazan ayına yetişirse oruç tutsun" (el-Bakara 2/185) buyurulmuştur Bu yüzden Hanefilere göre Ramazanda nâfile oruca niyet edilse bile bu yine Ramazan orucundan sayılır Çünkü bu süre, başka bir orucun tutulmasına el-verişli değildir
2- Vakte bağlı olmayan vâcip: Edası, belli bir vakte bağlı olmayan vacibi geriye bırakan kimse kınanmaz Meselâ özründen ötürü Ramazan orucunu tutamayan kimse, Ebû Hanîfe'ye göre istediği zaman tutabilir Imam Şâfiiye göre ise kazaya kalan oruç aynı yıl içinde kaza edilmelidir (Ebû Zehrâ, age, 30,31)
Yapılması istenilen belirtilmesi bakımından vâcibin taksimi:
1- Muayyen vâcib: Bunda yapılması istenilen şey tektir Borcu ödemek, yapılan akdi ifa etmek ve zekât vermek gibi Bu çeşit vâciplerde kişi muhayyer değildir ,
2- Muhayyer vâcip: Burada yapılması istenilen belli bir şey değil, iki veya üç şeyden biridir, meselâ, "Savaşta kâfirlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun Sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın, savaş sona erince onları ya karşılıksız ya da fidye ile salıverin" (Muhammed, 47/4) âyetinde, esirleri ya karşılıksız ya da fidye ile salıverme olmak üzere iki seçenekten söz edilir Üçlü seçeneğe ise yemin keffâreti örnek verilebilir Yeminini bozan kimse ya bir köle azad edecek, ya on kişiyi doyuracak veya giydirecek; bunlara gücü yetmezse üç gün oruç tutacaktır (el-Mâide, 5/89)
Vâcibin miktar bakımından taksimi:
Bu bakımdan vâcip ikiye ayrılır:
1- Miktarı ve sınırı belli vâcip: Bütün farzlar buna örnektir
2- Miktarı ve sınırı belli olmayan vâcip: Başa yapılan mesih miktarı, namazda rukû ve secdede bekleme süresi, hâkim tarafından belirlenmeyen nafakanın miktarı bu niteliktedir
Yükümlü bakımından da ikiye ayrılır:
1- Aynî vâcip: Allah ve Rasûlünün yükümlülerin herbiri tarafından yerine getirilmesini istediği vâciptir Beş vakit namaz, oruç, zekât ve hacc gibi Bu borç, bazılarının yerine getirmesi ile diğerlerinin üzerinden düşmez
2- Kifâî vâcip: Bu, topluma emredilen bir vecibe olup, hiç kimse yapmazsa tüm toplum sorumlu tutulur Ancak toplumdan bir bölümü bunu yaparsa diğerlerinden de sorumluluk kalkar Allah yolunda cihad, iyiliği emir ve kötülükten nehiy, cenaze namazı, Islâm devlet başkanı seçimi gibi Cemâlüddin el-Hıllî bu konuda şöyle der: "Kifâî vâcipte her şahsın yaptığı ötekinin yerine geçer ve onu terkeden de yapmış sayılır" (Ebu Zehrâ, age, 36)
Şâfiî kifâî vâcip konusunda şöyle der: "Kifâı vâcip, genel olarak herkesin yapması istenilen ve bir kısım insanların mutlaka yapması kastedilen bir emirdir" er-Risâle'de genel anlamlı sözcükler (âmm) anlatılırken, bir kısım âmm vardır ki, onunla genel anlam kastedilir, fakat onun kapsamına özel anlam da girer, denilir ve şu âyetler örnek verilir: "Meâmelilere ve çevresinde bulunan bedevîlere, savaşta Allah'ın peygamberinden geri kalmaları onun katlandığı sıkıntılara katlanmamaları yerinde değildir" (et-Tevbe, 9/120) "Yine yürüdüler, sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler Kasabalılar da bu ikisini misafir etmek istemediler" (Kehf 18/77; Şafii, er-Risâle, Kahire 1940, 54, 55)
Kifâî farzlar toplumda bir çeşit görev bölümünü ifade eder Meselâ, dinî ilimleri öğrenmek kifâî farz olduğu gibi tıp ilmi, teknik ilimleri vblerini öğrenmek de bir farîzadır Toplumda hiç kimse bu mesleklere yönelmez ve toplum bundan zarar görürse, herkes bunlardan sorumlu olur
 

ceylannur

Yeni Üyemiz
VADE FARKI Bir malın, peşin satılması halindeki fiyatı ile vadeli satılması halindeki fiyatı arasındaki fark Peşin fiyatı üç milyon lira olan bir mal, altı ay vade ile beş milyona satılırsa, aradaki iki milyon lirası vade farkıdır
Vade farkı ile yapılan bir satışın caiz olup olmayışı mütedeyyin esnafı hayli tedirgin etmektedir Kimileri böyle bir uygulamanın faiz olacağı endişesi ile, ya bu tür muamelelere girmekten kaçınmakta, ya da ticari zorunluluktan dolayı girse bile huzursuz olmaktadır Her ne kadar bu mesele enflasyonun sebep olduğu günümüze has bir problem gibi görünüyorsa da, çok eskiden el-e alınmış ve hakkında görüşler beyan edilmiştir Konu büyük Hanefi fakihi Serahsî'nin mütalaları ışığında ele alınacaktır Bilindiği gibi Allah (cc) faizi haram, alış verişi helal kılmıştır (bkz Bakara, 2/175) Alış veriş, kâr gayesi güden bir muameledir Kâr da, kişinin sattığı bir malı, aldığından daha pahalıya satmasıdır Bu, fiyatların sabit olduğu bir ortamda görünür rakamlarla olabilir Fakat fiyatların devamlı değiştiği bir piyasada sattığı malın parasını aldığı gün, aynı malı yerine koyamayacak olan bir kimse görünüşte fiyatı alış fiyatından fazla bile olsa kâr değil zarar etmiş olur Tabii bu durumda ya ticareti bırakması veya vadeli satıştan vazgeçmesi gerekir Gücün maddeye dayandığı günümüzde, şayet vade farkı alarak mal satmak caizse müslüman tüccarları bu tür satıştan men etmek saf dillilik hatta ahmaklık olur Vade satışlarının yapılış şeklini iki türlü tasavvur edebiliriz:
1- Satıcı: "Bu malın peşin fiyatı şu, vadeli fiyatı şudur" der, alıcı da bunlardan birisini tayın etmeden "tamam aldım" der Bu tür yapılan bir satış fasittir Çünkü fiyat belirtilmemiştir Oysa bir satışın sahih olması için fiyatın rızaya götürmeyecek şekilde belli olması lazımdır Ayrıca Hz Peygamber efendimiz bir satışta iki şartı nehyetmiştir Tekrar belirtelim ki, bu hüküm, taraflar fiyatlardan birisi üzerinde anlaşmadan ayrılmaları halindedir
2- Satıcı, malın peşin fiyatını ve belirli vadelere göre vade fiyatını söyler; alıcı da bu fiyatlardan birisini tercih eder ve bunun üzerinden alış verişi kesinleştirirler Bu şekilde yapılan satış sahihtir ve dinî bir mahzuru yoktur Bu muameleyi faiz olarak değerlendirmek mümkün değildir (Serahsî, el-Mebsut, XIII, 8) Çünkü kâr meşru olduğu gibi, her zaman aynı olmasını gerektiren bir dinî hüküm de yoktur Bugün % 10, yarın % 25 kârla satmakta mahzur olmadığı gibi, peşin satılması halinde % 25, vadeli satılması halinde % 80 veya başka bir oran kâr konulmasında da bir mahzur yoktur
Vade farkı tesbit edilirken banka faiz oranlarının veya aylık enflasyon miktarının göz önünde bulundurulması bu hükmü değiştirmez Çünkü itibar lafızlara değil, manalaradır (Mecelle, madde: 3) Vade farkı belirlerken bu yollardan birisine tevessül eden şahsın maksadı, faiz almak değil, parasını enflasyonun aşındırmasından korumaktır
Şuna da dikkat çekmemiz gerekir Vadeli satışın cevazı konusundaki tereddüt, faiz endişesinden değil, fiyatı kesin belli etmeme ve akit esnasındaki çift şarttan kaynaklanır Çünkü faiz, aynı cinsten olan veya aralarında alınıp satılmaları tartı veya ölçü ile olmaları bakımından birlik bulunan malların (para ile para, buğdayla buğday, arpa) birbirleri ile alınıp satılmaları halinde söz konusudur (Merğınanî, el-Hidaye, III, 61 vd) Oysa vadeli satışta bu durum söz konusu değildir Çünkü satılan bir meta, borçlanılan ise paradır Böyle olmayıp da aynı cinsten olan malların trampası söz konusu olsa ve vadeli olan için fazlalık şart koşulsa da bu faizdir, caiz olmaz
 

ceylannur

Yeni Üyemiz
HEM PARA, HEM DE SATILAN ŞEY VADELİ OLMAK ÜZERE ALIŞ VERİŞ YAPMAK CAİZ MİDİR? Alışveriş akdi dört kısımdır:

1- Hem para hem de satılan şey peşin olmak üzere yapılan akittir
2- Para peşin, satılan şey ise vadeli olmak üzere yapılan akittir Buna Selem akdi denilir Mesela: Hasan Efendi, Halit Efendiye diyor ki: "Şu vasıflarda bulunan on teneke buğdayı, falan yerde ve tarihte bana teslim edilmek üzere şu onbin lira karşılığında senden satın aldım" Halit Efendinin de onun sözüne uygun olarak: "Ben de sattım" demesinde olduğu gibi
3- Satılan şey peşin, para ise vadeli olmak üzere yapılan akittir Birisinin belli bir kitabı vadeli olmak üzere bir başkasına satması gibi
4- Hem para hem de satılan şey vadeli olmak üzere yapılan akittir

Akdin ilk üç çeşitli şartları yerinde olduğu takdirde caizdir Dördüncü kısım ise caiz değildir Peygamber (sav) böyle bir alışverişi men etmiştir Yalnız, akit yapmadan iki, üç ay evvel ileride satıcı ve alıcı vasfını kazanacak kimseler, satış akdini yapmak üzere birbirine söz verseler ve zamanı gelince de akit yapsalar caizdir Çünkü va'd ve akit ayrı ayrı şeylerdir
 

ceylannur

Yeni Üyemiz
VAKFEDILEBILEN MAL ÇEŞİTLERİ ŞUNLARDIR 1- Gayrı menkullerin vakfı: Arazı, ev, dükkân, han, bağ veya bahçe gibi "akar"ın vakfedilmesi geçerlidir Çünkü sahabeden büyük bir topluluk bu çeşit vakıf yapmışlardı Yukarıda Hz Ömer'in böyle bir vakfından söz etmiştik Gayrı menkuller sürekli olarak kalabildiği için vakfın en önemli özelliği olan "ebedîlik" niteliği bunlarda tam olarak gerçekleşir
2- Menkullerin vakfı: Hanefiler dışında çoğunluk fakîhlere göre taşınabilir şeylerin vakfı da geçerlidir Kandıl, halı, kilim gibi mescid eşyası, silâh çeşitleri, elbise, ev eşyası bunlar arasında sayılabilir Menkulün vakfı hadiste, örfe veya gayrı menkule bağlı olarak vakfetme esasına dayanır
Hanefilere göre ebedilik niteliği bulunmadığı için temelde taşınırların vakfedilmemesi gerekir Ancak gayrı menkule tabi olarak bazı eşyayı vakfetmek, meselâ; bir çiftlikle birlikte orada bulunan hayvan, traktör, harman makınası vb gibi şeyleri vakfetmek geçerlidir Yine silâh ve at gibi hakkında nass (hadis) bulunan menkuller de vakfedilebilir Nitekim Halid b Velid (ra)'ın savaş silâhlarını vakfettiği nakledilir Ya da örf cereyan eden menkuller de vakfedilebilir Bazı kitapların Kur'ân-ı Kerîm'in, balta, gelinlik ve bir takım kapların vakfedilmesi gibi Dinar (altın para), dirhem (gümüş para) ve standart şeylerin vakfedilmesi de bu niteliktedir Örf; bir beldede Müslümanların yaygın bir biçimde bu çeşit şeyleri vakfetmeleri ile meydana gelir Örf bulununca bu konudaki kıyas terk edilir Çünkü Abdullah b Mes'ûd (ranhümâ) Rasûlüllah (sas)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Müslümanların güzel gördüğü şey Allah nezdinde de güzeldir" (Ahmed b Hanbel, I, 379) Çünkü örfte sabit olan şey nass'la sabit olmuş gibidir Ölçü veya tartı ile alınıp satılan standart şeyler vakfedilince satılır ve bedeli mudarabe (emek-sermaye ortaklığı) veya bidâa (vakıf sermayesini Allah rızası için bir bedel istemeksizin çalıştırma) yoluyla işletmeye verilir Bundan dönem sonlarında elde edilecek kâr vakfın hayır cihetine sarfedilir (Ibn Âbidîn, age, III, 409 vd, 427 vd; ez-Zuhaylî, age, VIII, 163)
3- Taksimi kabıl olmayan şeyin vakfı: Mâlikîler dışındaki çoğunluğa göre taksim edilemeyen şeyin vakfedilmesi caizdir Çünkü vakıf hibeye benzer Taksimi kabıl olmayan muşâ'ın hibesi ise caizdir Mâlikîlere göre ise vakfın sıhhati için vakfedilen hissenin ayırdedilmesi şarttır
4- Iktâât kabılinden olan arazılerin vakfı: Devlete ait mülk edinilmiş arazıye "iktâât" denir Bunlar mülkiyeti devlette kalmak üzere bazı tebeaya, gelirin alıp vergisi ödemek üzere verilen arazılerdir Bu araziyi ikta' edilen kişi vakfetmişse bu vakıf sahih olmaz Çünkü bu toprağa mâlik değildir Yine hâkimler, vâli ve emirler içinde iktâât arazıleri vakfedemez Ancak böyle bir arazı ölü arazı olur veya buna devlet başkam mâlik olup da bir kimseye ikta' etmiş bulunursa bu durum müstesnadır Ölü araziyi ihya edenin bunu vakfetmesi caiz olur, çünkü ona ihyâ ile mâlik olmuş ve mâlik olduğu şeyi vakfetmiş bulunur (Ibn Âbiâın, age, III, 430 vd)
Ibn Âbiâın, Mısır'da umerâ vakıflarının büyük çoğunluğunun, beytülmal vekilinden satın alma yoluyla vakfedilen iktâât niteliğinde olduğunu ifade eder
Islâm devlet başkanı toplum yararını gözeterek beytülmalden vakıf yapsa, bu caiz olur ve yer kiraya verilir Yine devlet başkanının zorla fethedilen ve gazıler arasında taksim edilmemiş bulunan bir belde arazılerinden mescid için vakfedilmesine izin vermesi caizdir Çünkü bu arazıler taksim edilirse ganîmet hakkısahiplerinin mülkü olur Sulh yoluyla fethedilen yerlere gelince, devlet başkanının emri ile bunların vakfedilmesi yürürlük kazanmaz (nafiz olmaz) Çünkü bu takdirde asıl sahiplerinin mülk hakları devam eder (Ibn Âbidîn, age, III, 430 vd)
5 Irşad kabılinden yerin vakfı: irşad; hâkimlerden birisinin devlete ait mülk olan bir araziyi okul, hastahane gibi toplum yararına olan bir yer için vakfetmesidir Bu genel velâyet sebebiyle caizdir, fakat gerçek vakıf olmadığı için buna "irşad vakfı" denilmiştir (ez-Zuhaylî, age, VIII, 166, 167)
 

ceylannur

Yeni Üyemiz
VAKFEDILECEK MALDA ARANAN ŞARTLAR Islâm hukukçularının büyük çoğunluğuna göre vakıfta ebedilik (te'bid) şart olduğu için, vakfedilecek malın buna el-verişli olması gerekir Diğer yandan maldan yararlanmanın da mümkün ve caiz olması gerekir Bunun için vakfedilecek malda aşağıdaki özelliklerin bulunması öngörülmüştür:
a- Mütekavvim Mal Olması: Kendisinden yararlanmak mümkün ve meşru olan mala "mütekavvim", bu özelliği taşımayan mallara ise "gayrı mütekavvim" denir Insan fıtratının kendisine meylettiği, değer verdiği ve ihtiyaç için biriktirdiği şeye mal denir Bunlar menkul ve gayrı menkul, yararlanılması (intifaz) mubah olan ve olmayan diye ikiye ayrılırlar Işte, vakfedilecek şeyin, ev, dükkan, arazı gibi ayn'ından veya gelirinden yararlanılması caiz olan mal niteliğinde bulunması gerekir (Kübeysî age, I, 351, 352; Hamdi Döndüren, Islâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir, 1984, 19)
b- Malın Belirli Olması: Vakıf malın anlaşmazlığa yol açmayacak şekilde belirli bir mal olması gerekir Şu evimi veya dükkânımı vakfettim, demek gibi Yer ve miktarını belirtmeksizin "Şu toprağımın bir bölümünü veya beş-on tane zeytin ağacım vakfettim" gibi sözlerle yapılacak vakıf, anlaşmazlığa yol açabileceği için geçerli olmaz (Ibn Nüceym, el-Bahru'r-Raik, 2 Baskı, Beyrut, ts, V, 217)
c- Vakfedenin Mülkü Olması: Islâm hukukçuları arasında, vakfedilen malın, vakfedenin mülkü olmadıkça, vakıf tasarrufunun geçerlilik kazanamayacağı konusunda görüş birliği vardır (Kübeysî, age, I, 355,356)
d- Ifraz Edilmiş olması: Kendisinden ancak ayn'ıyla intifa olunabilen mabed, hastane, kabristan ve kütüphane gibi vakıflarda, vakfedilen malın ifrazı (bağımsız birim haline getirilmiş olması) şarttır Tapusu hisseli olan yerler bu gibi vakıflar için elverişli değildir Allah rızası için yapılması gereken vakıfla ortaklık bağdaşmaz Bir gayrı menkulün bir ay mabed, bir ay da iş yeri olarak kullanılması düşünülemez Ancak alt katların dükkân ve üst kattarın mescid yapılması halinde vakfa gelir sağlamak amacıyla, bu caiz görülmüştür (es-Serahsî, el-Mebsut, XII, 37; Ibnu'l-Humâm, age, V, 46)
Ayn'ıyla intifa olunmayan, sadece gelirinden yararlanılan şâyi hisseli yerden bir hissenin vakfedilmesi çoğunluk Islâm hukukçularına göre caiz olup, böyle bir vakfın bağımsız birim haline getirilmesi (ifraz) şart değildir Imam Muhammed eş-Şeybânî, vakıfta mütevelliye teslimi şart koştuğu için, hisse vakfını caiz görmez O, bu konuda vakfı; bağışlama ve sadaka tasarrufuna benzetmiştir (es-Serahsî, age, XII, 37; Ibnu'l-Humâm, age, V, 44-46) Osmanlı Devleti uygulamasında, fetvaya çoğunluğun görüşü esas alınmakla birlikte, şer'iyye sicillerinde Imam Muhammed'in görüşü doğrultusunda kararlar verildiği de görülmüştür (Molla Hüsrev, Düreru'l-Hukkâm, Istanbul 1317, II, 134; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, II, 365)
 

ceylannur

Yeni Üyemiz
VAKFIN ORTAYA ÇIKIŞI Vakıf müessesesinin tarihi çok eskilere dayanır Islâm'dan önce Arabistan'da bilinen en eski vakıf Mekke'deki Kâbe'dir Kâbe, yeryüzünde ilk mabed olarak kabul edilir ve yapının temelleri Hz Âdem'e kadar dayandırılır Bu günkü Kâbe şeklinin Ibrahim Peygamber ve oğlu Ismail tarafından inşa edildiği Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilir (el-Bakara, 2/125; Ali Imran, 3/96-97; el-Maide, 5/97; el-Hac, 22/26)
Islâm'da vakıf Kur'ân, Sünnet ve Icmâ' (Islâm bilginlerinin görüş birliği) delillerine dayanır Kur'ân'da doğrudan vakıfla ilgili görülen âyet şudur: "Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça tam hayra erişemezsiniz" (Alû Imran, 3/92) Ashab-ı Kiram'dan Ebu Talha (ö 34/654) bu âyet inince; "Rabbımız bizden mallarımızı kendi yolunda harcamamızı istiyor Ey Allah'ın elçisi, en sevdiğim "Beyruhâ" arazimi Allah için tasadduk etmek istiyorum" dedi Hz Muhammed'in, araziyi en yakın hısımlarına vermesini tavsiye etmesi üzerine de, onu amcasının oğulları ve diğer bazı hısımları arasında taksim etti (Buharî, Zekat, 44) Tefsir bilginlerinin çoğu ve hadisçiler bu âyeti vakıfla açıklamışlardır (Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut, ts, IV, 132-134; el-Cassâs, Ahkâmü'l-Kur'ân, 1335, II, 18)
Hz Muhammed'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Ademoğlu öldüğü zaman, amel defteri kapanır Üç kimse bundan müstesnadır Devamlı sadaka (sadaka-i câriye) meydana getirenler, topluma yararlı bir ilim (eser) bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocuk bırakanlar" (Müslim, Vasıyye, 14; Ebû Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36) Hadiste geçen "sadaka-i câriye" nin vakfı da kapsamına aldığında şüphe yoktur Hz Âişe'den (ö 57/676) nakledildiğine göre, Allah'ın elçisi Medine'deki yedi parça mülkünü vakfetmiştir Bu mülkler: A'vaf, Şâfiye, Delâl, Müseyyeb, Bürka, Hismâ ve Meşrebe'dir Nadıroğuları'ndan Muhayrîk isimli bir şahıs şöyle bir vasiyette bulunmuştu: "Ben ölünce, tüm mallarım Allah elçisine ait olsun, O dilediği yere sarfetsin" Muhayrîk'in Hicret'in 2nci yılında ölmesi üzerine tüm malları, Hz Muhammed'e kalmış, o da bu malları, bir görüşe göre Abdulmuttalib ve Hâşimoğulları'na, başka bir rivayete göre, ise, İslam'ın ve Müslümanların acil ihtiyaçlarına vakfetmiştir Islâm'da ilk vakfın bu olduğu kabul edilir (Müslim, Fezâilü's-Sahâbe, 196; A b Hanbel, Müsned I, 45)
Hz Ömer (ö 23/643) çok sevdiği bir araziyi vakfedişini şöyle anlatır: "Allah'ın elçisine; Hayber topraklarının taksimi sonucu, ömrümde sahip olmadığım güzel ve değerli bir arazı bana isabet etti, bu konuda ne buyuruyorsunuz? dedim Hz Peygamberde: Istersen malın mülkiyetini elinde tut, semere ve gelirini ise yoksullara tasadduk et" buyurdu Hz Ömer, arazısini; satılmamak, bağışlanmamak ve mirasla da geçmemek üzere, yoksullara, yakın hısımlara, miskinlere, yolda kalmışlara, Allah yolunda savaşanlara ve azatlık anlaşması yapan kölelere vakfetti Mütevellının de bundan örfe göre yiyebileceğini şart koştu Bu konuda bir vakıfnâme düzenleyerek kızı Hafsa'ya (ö 41/244), sonra da nesline teslim ve vasiyet etti (Buharî, Vesâyâ, 22, 28, Eymân, 33; Müslim, Vasiyye, 15, 16)
Ashâb-ı kiramın pek çoğu mallarım vakfetmişlerdir Hâlid bin Velid'in (ö 21/641) zırhını ve savaş atlarını vakfetmesi (Buharî, Cihad 89, Zekat, 49; Müslim,Zekat, 11; Ebu Dâvud, Zekât, 22), Hz Ali'nin (ö 40/660) Yenbu'daki bir arazısini ve çeşmesini vakfetmesi (Beyhâkî, Sünen, IV,160,161; Kübeysî, age, I, 101) ve Hz Osman'ın (ö 35/655) susuzluk çekildiği bir sırada, Medineli bir Yahudi'den Rume kuyusunu satın alıp, suyunu ebedi olarak topluma bağışlaması bunlar arasında sayılabilir (Müslim, Şirb, 1; Tirmizî, Menâkıb, 18) Câbir bin Abdillah'tan şöyle dediği nakledilmişir: "Ben Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan mal ve mülk sahibi olup da, vakıf yapmamış bir kimse bilmiyorum" (Ibn Kudame, el-Muğnî, Mısır, 1970, IV, 4)
 

ceylannur

Yeni Üyemiz
VAKIF
Islâm hukukunda vakıf muamelesi için "Vakıf", "Habs veya Hums" ve "Sadaka" olmak üzere üç terim kullanılmıştır Vakf veya vakıf (va-ka-fe) kökünden arapça bir mastar olup; sözlükte; hapsetmek ve alıkoymak demektir Kök anlamın kapsamı ederek genişlemiş ve bir malı; mülkiyetin naklı sonucunu doğuran tasarruflardan menedip, gelirini sürekli olarak yoksullara tahsis etmek anlamını kazanmıştır Çoğulu "evkâf" ve "vukûf ‚tur Vakıf kelimesi bir isim olarak, edilgen kök, yani "vakfedilen mal" anlamını ifade eder Osmanlı Devleti uygulamasında "evkif ‚ tabiri, bu anlamda vakfın çoğuludur (Ibn Mahzur, Lisanu'l-Arab, Beyrut, ty, III, 969-970)
Islâm Peygamber'i Hz Muhammed bazı hadislerinde vakıf yerine eş anlamlısı olan "habs" kelimesini kullanmıştır (Buharî, Vesaya, 22, 28; Eyman, 33; Müslim Vasiyye, 15, 16)
Imam Şafiî (ö 204/819) ile Mâliki hukukçular ve bunları izleyenler, Hz Muhammed'in ifadesine sadık kalarak, vakıf için "habs" veya "hubs" ile çoğulu olan "ahbâs" terimini kullanmaya devam etmişlerdir (Şafiî, el-Ümm, Beyrut 1973, IV, 51, 58; Malık, el-Müdevvene, Beyrut 1323, IV, 98-111)
Vakıf yerine "sadaka" kelimesinin kullanıldığı da olmuştur Sadaka; yoksullara Allah rızası için verilen şey, sevap kazanmak amacıyla hibe edilen mal, demektir (Şafiî, IV, 51; Ali Haydar, Tertibu's-Sünuf,101 vd) Bu kelimeye muharreme (dokunulmaz hâle gelen), müebbede (ebedî kılan) veya câriye (devam eden) gibi sıfatlar eklenerek vakıf anlamı kazandırılmıştır (Şafii aynı yer) Hanefilerin büyük çoğunluğu, işin başından itibaren vakıf terimi kullanmayı tercih etmekle birlikte, bazı Hanefî hukukçuları, konu başlığı olarak "Vakıf ve Sadaka"yı birlikte kullanmışlardır (el-Kâsânî, Bedayıu's-Sanâyi, Beyrut, 1974, IV, 217)
Vakıf, bir hukukî müessese olarak şöyle tarif edilmiştir: Vakıf; kendisinden yararlanmak mümkün ve caiz olan bir malı, devamlı olarak Allah'ın mülkü olmak üzere temlik ve temellükten menetmek ve menfaatını (gelirini), Allah rızası için bir hayır cihetine tasudduk etmektir Burada mal, vakfedenin mülkiyetinden çıkar ve Allah'ın (toplumun) mülkü haline gelir Böyle bir malın yönetimi artık vakıfnamedeki şartlara ve genel esaslara göre olur (Ibnü'l-Hümâm, age, V, 40; el-Kubeysî, Ahkâmü'l-Vakf, Bağdat, 1977, I, 75-78)
Ebû Hanife'nin (ö 150/767) tarifi şöyledir: Vakıf, mülk olan bir ayn'ı, vakfedenin mülkiyetinde alıkoymak ve gelirini yoksullara veya başka hayır yollarına tasadduk etmekten ibarettir (es-Serahsî, age, XII, 27; Ibnül Hümâm, age, 37-40; Kübeysi, age, I, 69 vd) Malıkiler, vakıfta ebediliği (te'bid) şart koşmazlar ve kısa süreli vakfı da geçerli sayarlar Bir ev, dükkân veya araziyi belli süre için kiraya verip, kira bedelini hayır yoluna sarfetmek gibi (Mâlik, el-Müdevvene, VI, 98 vd; Kübeysî, age, 78-80)
Beğen
 

ceylannur

Yeni Üyemiz
VAKIF AKAR
Vakıf sözlükte; bir mülkü tasarruftan menetmek demektir Ebû Hanîfe'ye göre vakıf; bir malı vakfedenin mülkiyetinde devam etmek üzere bu malın gelirini ya da yararlanma hakkını hayır cihetine tahsis etmektir Buna göre, vakfedilen, vakfedenin mülkiyetinden çıkmaz, onun vakıf tasarrufundan dönmesi veya bu malı satması geçerli olur Çünkü vakıf muamelesi âriyet gibi bağlayıcı olmayan caiz bir akittir Ancak şu üç durumda vakıf bağlayıcı hale gelir
1- Hâkimin hükmü ile vakıf bağlayıcı olur Çünkü vakfın bağlayıcı olup olmadığı ictihadî bir konu olup, hâkimin hükmü bu konudaki farklı görüşleri kaldırır
2- Hâkim, vakfın bağlayıcılığını vakfedenin ölümüne bağlamışsa, üçte birle vasiyet gibi ölümle vakıf bağlayıcı hale gelir
3- Vakfın mescid için yapılması halinde, vakfeden vakıf yeri ayırır ve içinde namaz kılmak üzere izin verirse, mescidde bir kişinin namaz kılması ile vakfedilen yer vakfedenin mülkünden çıkar (Ibnu'l-Humâm, Fethu'l Kadir, I Baskı, Mısır 1316/1898, V, 37-40, 62; el-Meydânî, el- Lübâb, Istanbul, ty II, 391) Ebû Yûsuf, Imam Muhammed, Şâfiîler ve en sağlam görüşünde Hanbelîlere göre vakıf; kendisinden yararlanılması mümkün olan bir malı, ayn'ı devam etmekle birlikte, vakfedenin veya başkasının kuru mülkiyette tasarrufunun kesilmesi suretiyle Allah'ın rızasını kazanmak için mübah bir hayır cihetine tahsis etmektir Bu duruma göre vakıf malın mülkiyeti vakfedilince, vakfedenin mülkiyetinden çıkar ve Allah'ın mülkü haline gelir Hanefîlerde çoğunluğun görüşüne göre fetva verilmiştir (bk Ibnü'l-Hümâm, age, V, 37 vd; Ibn Âbidin, age, III, 391; ez-Zuhaylî, el- Fıkhu'l-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk, 1405/1985, VIII, 154, 155); eş-Şirbinî, Muğnî'l-Muhtâc, II, 376)
Delil Ibn Ömer (ranhüma)'ın naklettiği şu hadistir: "Ömer (ra)'e Hayber topraklarından bir arazı isabet etmişti Dedi ki; Ey Allah'ın Rasûlü! Bana Hayber'de bir arazı düştü Benim bundan daha değerli hiç bir malım olmadı Bana bu konuda ne emredersiniz? Hz Peygamber şöyle buyurdu: "Istersen onun aslını vakfedersin ve gelirini tasadduk edersin " Ömer (ra) bu araziyi satmamak, bağışlanmamak ve miras yoluyla intikal etmemek üzere fakirlere, yakın hısımlara, kölelere, misafire ve yolda kalmışa tasadduk etti Ancak araziyi yöneten kimse örfe göre yiyebilecek, bir malı mülkiyetine geçirmeksizin başkasına yedirebilecekti (Nesaî, Ihbâs, 3; Buhârî, Cihâd, 86, Humus, 3, vesâyâ, 1)
 

ceylannur

Yeni Üyemiz
VAKIF ARAZILERIN ÇEŞİTLERİ Ev, dükkân, arsa, tarla ve arazı gibi gayrı menkullere "akar" denir Çoğulu "akârât" tır
Vakıf akarlar ikiye ayrılır:
1- Mülkün bizzat ayn'ından yararlanmak üzere vakfedilen yerler Bunlar kiraya verilmeksizin, yararlanması şart koşulan kimselerin bizzat içinde oturarak veya başka şekilde kullanarak yararlandığı yerlerdir Bunlara "hayır müesseseleri" denir Mescidler, okul ve medreseler, çeşmeler, kütüphaneler, imârethaneler, din görevlisi olarak veya hayır işlerinde çalışanların oturması için vakfedilen yerler, kabristanlıklar bu niteliktedir
Hayır müesseseleri de ikiye ayrılır Birincisi; kendisinden yoksulların da zenginlerin de yararlanmaları caiz olan hayır müesseseleridir Mescitler, kütüphaneler, köprüler, çeşmeler, misafirhaneler, umuma ait kabristanlıklar böyledir Ikincisi: Yalnız yoksulların yararlanıp, zenginlerin yararlanmasının caiz olmadığı hayır müesseseleridir imârethaneler, hastaların yiyecekleri ve ilaçları vakıf tarafından verilmek üzere kurulan vakıf hastahaneler bu niteliktedir Bunlarda, vakfedenin yalnız yoksulların yararlanacağını vakıfnamede belirtmesi şart değildir Ancak vakıfnamede, yoksullarla birlikte zenginlerin de yararlanabileceği şart koşulmuşsa bunlardan zenginler de yararlanabilir Yalnız zengin lerin yararlanması şart koşulmuş bulunursa böyle bir vakıf sahih olma (bk Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk Islâmiyye ve Istilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, Istanbul 1969, IV, 321, V, 9)
Mescidler en önemli hayır müesseselerinden olup, tamir ve bakımı içi kendi vakfı yeterli olmaz veya vakıf bulunmazsa bunun Islâm Devleti tarafından tamir edilmesi gerekir Çünkü topluma ait bir ibadethane kam müessesesi niteliğindedir Mahalle sakınlerine küçük gelen bir mescid yıkılarak, o mahalle veya köy halkı tarafından daha büyüğü yapılabilir Bir mescidi genişletmek için bitişiğinde bu mescide gelir getiren vakıf kısmı buna ilâve edilebilir Bir mescid harap olup, cemaati kalmasa, o mescid Imam Muhammed'e göre vakfedeni veya mirasçılarının mülküne döner Ebû Yusuf'a göre dönmez, sonsuza kadar mescid kalır Bunun satılıp bu delının veya gelirının başka bir mescide harcanması caiz değildir Fetvaya esas olan görüş budur
Yolcuların, sınır bekçilerinin veya bir kısım tarikat ehlının içinde oturmaları veya içinde yoksulların yedirmesi için bina edilen ve "ribât" denilen vakıf hanlar, kışlalar, tekkeler imârethanelerde hayır müesseselerindendir Ribatlara vakfedilen akarların gelirleri buralardaki yoksullara sarf edilir Bu ribatın tamirine veya müezzin gibi hizmetkârlarına sarf edilmez Eğer bunlar da yoksul ise kendilerine zekât nisabından eksi miktar verilebilir Hacıların oturması şart koşulan evler, hac mevsiminden sonra kiraya verilerek bedellerinden tamirleri yapılır Artanı olursa da yoksullara dağıtılır
Vakıf çeşmelerden, sebillerden yoksullar da zenginler de su içebilirler Sebil gibi suları yalnız içmeğe tahsis edilmiş olan vakıf yerlerin sularıyla âbdest alınması caiz olmaz
Kabristanlıklar da önemli hayır müesseselerinden sayılmıştır Müslümanlara ait mezarlıklar hiç bir sebeple işgal edilemez veya başka bir müessese ya da çiftlik haline getirilemez Gayrı müslimlere ait kabırlere de tecavüz edilemez Bunlar da kabırlerin izi kalmayınca buralara Müslümanlarda defnedilebilir
2- Kiraya verilip gelirının bir hay yönüne sarf edilmesi şart kılınmış akarlar Bunlar da tek kiralı, çifte kiralı veya mukâtaalı vakıflar olma üzere üçe ayrılır
Tek kiralı (icare-i vahîdeli) vakıflar:
Bunlar ay ve yıl gibi bir süreyle ve rayıç bedelleriyle mütevellileri tarafından kiraya verilir, alınacak kira bedelleri de vakıfnâmedeki belirli yerlere sarf edilir Bu çeşit vakıf yerlerin kira süreleri son bulunca, yeniden aynı kiracılara veya başkalarına kiraya verilir Kira süresi sona erince, kiracının vakıftan elini çekerek boş bir şekilde onu mütevellisine teslim etmesi veya mütevellının izniyle kirayı yenilemesi gerekir
Tek kiralı vakıfların kira süreleri konusunda vakıfnâmedeki şartlara uyulur Böyle bir şart bulunmayınca arazı, çiftlik gibi vakıf yerler üçer yıldan, diğer vakıf yerler de birer yıldan fazla süreyle kiraya verilemez Ancak daha uzun süreyle kiraya verilmesinde vakfın maslahatı varsa hâkimin görüşü alınarak kira süresi uzun tutulabilir Meselâ; vakıf arazı üzerinde bir benzin istasyonu kurulması halinde uzun süreli kira sözleşmesine ihtiyaç olur
Tek kiralı vakfın kiracısı süre sonunda yeniden kiralamada öncelik hakkına sahip değildir Bu önceki kiracı yeni kira ücreti kadar kira bedelini arttırsa da mütevelli vakıf akarı başkasına kira verebilir Çünkü kiracının hakkından çok, vakfın hakkını korumak, kira bedelini ödemede gevşeklik göstermeyen kiracıyı tercih etmek mütevellının görevidir
Bir süre tayın edilmeksizin bir kimseye kira ve ferağ yoluyla verilmiş vakıf akarlara, belli süreyle kiraya verilen akarlardan ayırmak için "icare-i vahideli kadımeli" vakıf adı verilmiştir Böyle bir muâmele gerçekte fıkha aykırı olup, bunlar bir çeşit mukataalı vakıf sayılır
Çifte kiralı vakıflar:
Peşin alınan kira bedeli ve aylık, yıllık gibi sonradan alınacak kira bedeli olmak üzere çifte bedel ile kiraya verilen vakıflara "çifte kiralı" veya "icareteynli vakıflar" denir Bir vakıf akar çifte kira ile kiralanacağı zaman önce peşin kira olarak o akarın değerine yakın bir meblağ teslim alınarak o akar imar edilir Artam vakfın diğer sarf yerlerine, meselâ; vakıftan yararlanma hakkıbulunanlara da sarf edilebilir Bununla vakıf adına başka bir akar satın alınamaz Çünkü bu peşin kira asıl vakıftan sayılmaz, belki vakfın geliri sayılır Bundan sonra her yıl sonunda, yıllık kira (icare-i müeccele) adıyla cüz'î bir para alınmak üzere, kiracıya tefvîz ve teslim olunur
Icareteynli vakıf yerlerin kuru mülkiyeti vakfa, yalnız tasarrufu da çifte kira karşılığında kiracısına aittir Bu kiracı hayatta bulunduğu sürece bunda dilediği gibi tasarrufta bulunur Meselâ; bunu başkasına ferağ edebilir veya bunu kendi hesabına başkasına kiraya verebilir Vefat edince de erkek ve kız çocuklarına bedelsiz ve eşit olarak intikal eder Çocuksuz vefat edince de vakfına döner Ancak Osmanlı Imparatorluğu döneminde çeşitli tarihlerde çıkarılan intikal kanunlarıyla bu gibi vakıf yerlerin diğer mirasçılara intikali de kabul edilmiştir Bu intikal sahiplerinden hiç bir kimse bulunmadığı takdirde, akar peşin bir bedel karşılığında başkasına ferağ edilir ve her yıl geri bırakılan yıllık kirası da alınır (Bilmen, age, V, 21 vd; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul,1983, 568, 569, 579 vd;1, 331/1913 tarihli Osmanlı Arazı Intikal Kararnamesi, 3 Rabîu'l-âhır 1331 ve 27 Şubat 1328 tarihli Takvîm-i Vekây'i)
Icareteynli bir vakıf akarın mutaşarrıfı bu akarın binasını yıkıp enkazını satamaz, tüketemez Eğer satar veya tüketirse o binanın değerini vakıf mütevellisine tazmin etmesi gerekir Çünkü çifte kiralı kiracı bu vakfın yalnız menfaatine mâliktir, kuru mülkiyetine (rakabe) mâlik değildir
Mukataalı vakıflar:
Üzerinde mülk bina veya ağaçlar meydana getirilmiş olan bir vakıf arsa için tayın edilmiş olan yıllık ücret olup buna "zemin veya toprak kirası" da denir Böyle kira şartıyla yapılan mukataa muamelesi sahihtir
Bir kimse yıllık bir bedel ile kiraladığı vakıf bir arsanın üzerine işyeri, bina, benzin istasyonu bina etse veya mesela; kavak ya da zeytin ağaçları dikse, bu yapılar ve ağaçlar kiracının mülkü olur Bu arsada da mülk gibi miras hükümleri cereyan eder Yani bu arsa ve üzerindeki yapı ve ağaçlar mutaşarrıfın ölümü ile mirasçılarına meccânen intikal eder
Diğer yandan mukataalı vakıf arsa üzerindeki bina veya ağaçlar da mâliki tarafından bir cihete vakfedilse, bu takdirde arsanın kirasının bu bina ve ağaçların vakfı tarafından verilmesi gerekir
Mukataalı vakıf yerler, üzerindeki bina ve ağaçlara tabidirler Bu yüzden bu binalar ve ağaçlar kime aitse onlara tabi olarak o vakıf yerler de onun tasarrufuna girmiş bulunur Bu yüzden mukataalı vakıf arsa üzerindeki bina, mâliki tarafından satılınca bu arsa da alıcının tasarrufuna girer, mütevellının iznine ve ayrıca ferağ muâmelesine ihtiyaç yoktur Ancak bu binanın sahibi, mukataalı vakıf arsasının tasarruf yetkisinin kendi üzerinde bıraktığı açıkça belirtmiş olursa, bu arsa alıcının tasarrufuna geçmiş olmaz Yine bu arsanın mutaşarrıfı, bunu mütevellının izniyle başkasına ferağ edip de üzerindeki mülk binasını veya ağaçlarını sattığını belirtmese mücerret bu ferağ ile o bina veya ağaçlar, arsayı teslim alana satılmış olmaz
Mukataalı vakıfların ferağlarında mütevellının izni şarttır Aksi takdirde ferağ sahih olmaz Meselâ; bir kimse tasarrufunda bulunan mukataalı vakıf bir arsa üzerindeki mülk binalar ve benzerlerini satmayıp yalnız o arsayı başkasına ferağ etmek istese bu ferağ, mütevellının iznine bağlı bulunur Bu izin elde edilmedikçe ferağ geçerli olmaz
Mukataalı vakıf bir arsa üzerinde binadan, ağaçtan veya üzüm çubuklarından eser bulundukça, o arsaya bu bina ve diğerlerinin mâliki tasarruf eder Böyle bir arsa üzerinde bina ve ağaçlardan eser kalmasa, mutaşarrıfı mukataa bedelini ödedikçe, arsa mukataanın feshiyle onun el-inden alınamaz Ancak mukataa bedelini vermezse, mütevelli arsayı onun elinden başkasına kiraya verebilir
Üzerinde mülk bina, ağaç veya asma bulunan mukataalı vakıf arsanın eskiden tahsis edilmiş olan mukataa bedeli, emsalıne göre düşük kalsa, bu mukataa ecr-i misline denk bir miktarda arttırılabilir
 
Üst Alt