BULUT

Aktif Üyemiz
Yönetici
melekler hakkında merak edilenler-.webp
Melekler, İslam inancının en önemli iman esaslarından biri olan “meleklere iman” kavramının merkezinde yer alan nurani varlıklardır. Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette geçen melekler; Allah’ın emrine tam anlamıyla bağlı, günah işlemeyen, yorulmayan ve kendilerine verilen görevleri eksiksiz yerine getiren manevi varlıklardır. İnsan gözüyle görülmeyen bu ilahi varlıklar; vahiy getirmekten insanların amellerini yazmaya, tabiat düzeninin korunmasından kulların korunmasına kadar sayısız görev üstlenmektedir. Özellikle Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail gibi büyük melekler, İslam tarihinde ve dini kaynaklarda en çok merak edilen konular arasında yer almıştır.

Kur’an’da meleklerin yaratılışı, görevleri ve Allah katındaki konumları hakkında dikkat çekici bilgiler verilirken, hadis-i şeriflerde de onların insan hayatıyla olan ilişkileri detaylı şekilde anlatılmıştır. Melekler hakkında merak edilenler denildiğinde akla; meleklerin özellikleri, insanların yanında bulunan kiramen katibin melekleri, koruyucu melekler, vahiy meleği Cebrail’in görevleri, kıyamet günü meleklerin görevleri ve ahiretteki rolleri gibi birçok önemli konu gelmektedir. Özellikle kıyamet alametleri, ölüm anı, kabir hayatı, mahşer günü ve cennet-cehennem tasvirleriyle ilgili anlatımlarda meleklerin büyük görevler üstleneceği bildirilmektedir.

İslam alimleri, meleklerin varlığının Allah’ın sonsuz kudretini ve kainattaki kusursuz düzeni anlamada önemli bir anahtar olduğunu ifade etmiştir. Çünkü evrendeki ilahi sistemin işleyişinde meleklerin görev aldığına inanılır. Yağmurun yağması, rüzgarların yönlendirilmesi, insanların amel defterlerinin tutulması ve duaların Allah’ın izniyle taşınması gibi manevi görevler, dini kaynaklarda meleklerle ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle melekler konusu yalnızca dini bir bilgi değil; aynı zamanda tefekkür, iman, ahlak ve manevi bilinç açısından da büyük önem taşımaktadır.

Günümüzde insanlar; “Melekler insanları görür mü?”, “Melekler nasıl görünür?”, “Melekler her yerde bulunabilir mi?”, “Melekler insanların dualarına şahit olur mu?” gibi birçok sorunun cevabını araştırmaktadır. Özellikle internet ortamında melekler hakkında bilinmeyenler, İslam’da meleklerin görevleri, Kur’an’da geçen melek isimleri ve meleklerle ilgili hadisler en çok aranan dini konular arasında bulunmaktadır. Manevi dünyaya dair merakı artıran bu bilgiler, insanın hem ahiret hayatını düşünmesine hem de Allah’ın yarattığı görünmeyen alemi daha derin şekilde anlamasına vesile olmaktadır.

www.rasulehasret.com üzerinden hazırlanan bu içerikte; meleklerin yaratılışı, görevleri, Kur’an’daki yeri, kıyamet ve ahiret ile bağlantıları, insan hayatındaki manevi etkileri ve İslam alimlerinin açıklamaları detaylı şekilde ele alınacaktır.

BİLGİ
Aşağıda 80 başlıkta melekler hakkında merak edilen sorulara cevap bulabilirsiniz.
 
Son düzenleme:

1- Meleklerin görevleri nedir?

Melekler “nur”dan yaratılmış, latif mahluklardır. “İmtihan”a tabi olmadıkları için makamları sabittir. Yalnız ilahi emirlere itaat ederler. Daima hayır işler, verilen emrin dışına asla çıkmazlar. Şerre kabiliyetleri yoktur.

Kâinattaki maddi, manevi hemen bütün işlerde görevlidirler. Her varlığın müekkel yani kendisine vekil kılınmış bir melaikesi vardır. Yaptıkları işlerin önemine göre dereceleri de birbirinden farklıdır. En büyükleri Hazreti Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail aleyhimüsselamdır. Güneş ve benzeri yıldızların birer müekkel melaikesi olduğu gibi, her bir yağmur tanesinin de birer melaike ile taşındığı hadislerde anlatılmaktadır.

Daima insanla beraber bulunan melekler vardır. Bunların bir kısmı, insanların sevaplarını ve günahlarını yazarlar. Bunlara “kiramen katibin” denir. İnsan, tek başına kaldığı zaman bile yalnız değildir, bu meleklerle birliktedir. Bu mübarek arkadaşların varlığını iman ile hisseden adam asla yalnızlık çekmez.

Bizimle ilgili meleklerden biri de Azrail (as)'dir. O, dünya hayatındayken, ölüm anında görebileceğimiz tek melektir. En kıymetli varlığımız olan ruhumuzu emaneten alır, berzah alemine götürür. O korkulmaya değil, sevilmeye layık emin bir emanetçidir.

Kabir âleminde bizi iki melek karşılar: Münker ve Nekir. Bir yaklaşıma göre “münker ve nekir” bir melek türünün ismidir ki, her adamın kabrine bunlardan ikisi gönderilir. İmana ve ibadete dair sorular sorarlar. Verilecek cevaba göre kabir azabı veya saadeti başlar. Hayatı, iman dairesinde istikametle geçmiş bir insan için, bu iki melek kabirde “nurani birer arkadaş”tırlar. Onu kabrin yalnızlığından ve dehşetinden kurtarır, ferahlandırırlar.

Büyük meleklerden olan Cebrail aleyhisselam ise, Cenab-ı Hakk'ın, kullarına emir ve yasaklarını bildirir; haberler getirir. Güvenilir bir elçidir.

İsrafil aleyhisselam, “yeniden hayat verme” fiilinde görevlidir. Rabbimizin “hayat verme” ile ilgili emir ve iradesini uygular. Özellikle bahar aylarında görülen dirilişte “Muhyi” isminin tecellisine vesile olur. Ölümden sonraki dirilişimizde de yine bu melek görevlidir.

Mikail aleyhisselam ise, rızkların yetiştirilmesinde ve dağıtılmasında ilahi emirleri uygulayan bir büyük melektir.

Burada adını andığımız büyük melekler, aynı görevi yapan melek türlerinin reisleri hükmündedirler. Mesela, İsrafil aleyhisselam “diriliş” emrini icra eden meleklerin kumandanıdır. Azrail aleyhisselam, “imate” yani “öldürme” emrini yerine getiren melek taifesinin başıdır...​
 

2- Hz. Azrail fıtrat olarak nasıl bir yapıdadır, ölüm esnasında nasıl görünür?

Azrail (as) melaikelerin büyüklerindendir ve diğer melekler gibi mümin ruhlara karşı çok şefkatli, kafirlere karşı ise çok şiddetlidir.
"İyilerin ruhu hamurdan kıl çekmek gibi, kötülerin ruhu ise diken ağacından tülbent çekmek gibi çekilir."

Birinci olayda ruh yara almaz. İkinci olayda ise, yara alır ve delik deşik olmuş bir hale gelir. Aldığı bu yaralar kabir hayatı boyunca da ona azap çektirirler. Ruhu çekilmekte olan bir adam duyduğu acıyı şöyle tarif etmiştir:

"Gökler üstüme çökmüştür. Vücudum iğne deliğinden geçiyor gibidir."

Hz. Ka'b şöyle demiştir:
"Ruhun çekilmesi olayında, sanki her tarafı dikenli bir çubuk hastanın ağzından içine sokulur ve dikenli dallar onun damarlarına yayılırlar. Daha sonra da kuvvetli bir adam bu çubuğu çekip çıkarır."

Ruhun çekilmesi sırasında ölüm meleği de görülür. Bu melek, ölenin itikat ve amellerine göre değişik surette gelir. Mesela elektrik bir olduğu halde lambada ışık olarak görünür, elektrikli sobada ateş olarak görünür, buzdolabında soğuk olarak tezahür eder. Öylede Hz. Azrail (as) ruhun mahiyetine göre belirir. Tıpkı elektriğin girdiği alette değişik tezahür etmesi gibi. Eğer kişi Müslüman olarak yaşamışsa Azrail (as) ona ışık gibi görünür; yani nurani olarak görünür. Eğer kafir veya günahkar olarak yaşamışsa, derecesine göre ateş gibi veya buz gibi o kişinin ruhunu alır. Yani insanın fıtratı nasıl ise Azrail (as) ona o şekilde gözükecektir.

Rivayete göre İbrahim (as), ölüm meleğine; "Bana kötü insanların ruhunu aldığın surette görün." dedi. Melek: "Sen bu sureti görmeye dayanamazsın." dedi ise de İbrahim (as) ısrar ederek: "Dayanırım." dedi. Azrail (as) ; "Yönünü dön." buyurdu. İbrahim (as) döndü ve Azrail (as)'i görünce, onu kapkara, saçı sakalı karışmış, pis pis kokar, siyah elbiseli, ağız ve burun deliklerinden ateş ve dumanlar fışkırır vaziyette gördü. Buna dayanamayarak düşüp bayıldı. Ayılınca Azrail (as)'i eski suretinde gördü ve ona: "Bir günahkara, senin suratını görmek yeter. Başka bir azap ile karşılaşmasa da senin o suratın azap bakımından onun için yeterlidir." dedi. İbrahim (as) bu sefer: "Bana iyilerin ruhlarını aldığın surette görün." dedi ve meleği güzel bir surette görünce de: "İyiler için mükafat olarak seni bu surette görmeleri yeterlidir." demiştir.

İşte asilerin karşılaşacağı ve itaat edenlerin kurtuldukları zorluklar bunlardır. Allah-u Zülcelal'e itaat edenler Azrail (a.a.)'i en güzel surette görürler. Amel defterlerinin kapatıldığı son anda, ölenin amelini yazan iki melek de ona görünürler. Ölen iyi kimse ise melekler ona: "Allahu Zülcelal seni hayırla mükafatlandırsın. Sen bizi salih ameller yazmakla meşgul ve mutlu ettin." derler. O kötü kimse ise, melekler ona: "Allahu Zülcelal seni şerle cezalandırsın. Sen bizi kötü şeyler ve günahlar yazmakla meşgul ve mutsuz ettin." derler.

Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:
"Biriniz ni'met ve azap göreceğini öğrenmedikçe ve cennet ya da cehennemdeki yerini seyretmedikçe ölmez." (İbn Ebi'd-Dünya)

Bir kimsenin kendisini ölüm sekeratından selametli bir şekilde muhafaza edebilmesi için, o vakit gelip çatmadan önce, Allah-u Zülcelal'in emir ve nehylerini yerine getirmeye gayret ederse, inşallah rahat ve güzel bir şekilde bu dünyadan ayrılır. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

AYET-İ KERiME
"O kimseler ki, melekler onların ruhunu rahat ve hoş bir şekilde alırlar."
(Nahl, 16/32)


Hasan-ı Basri şöyle demiştir:
"Mü'minin rahatlığı, ancak Allah Teala'ya mülaki (kavuşacağı) olacağı zamandır."

Demek ki, mü'minin emin olduğu, neşeli ve en sevinçli günü, öldüğü günüdür!..​
 

3- Mikail (a.s)`ın görevleri nelerdir; Peygamberimiz (asm) ile görüşmüş müdür?

Hz. Mikâil (as), dört büyük melekten biridir. Tabiat olaylarına, insanlara, hayvanlara ve bitkilere, rızka ve yağmura nezaret eden melektir. Kur'ân-ı Kerim'de adı bir yerde zikredilir:

AYET-İ KERiME
“Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil’e ve Mikâil’e düşman olursa bilsin ki, Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.” (Bakara, 2/98)


Hayal edemeyeceğimiz kadar geniş olan göklerde hayat olup olmadığı meselesi, pek çok insanın zihnini meşgul eder. “Semavat, meleklerin birer menzili, birer tayyaresi, birer mescidi...” şeklîndeki tesbit, meseleyi halletmektedir. Evet, şu küçük dünyamızda hiçbir yeri canlılardan boş bırakmayan İlâhî kudret, elbette o koca semayı boş bırakmamıştır. Melekler ve ruhaniler, sema ülkesinin sakinleridir.

Melekler,


• Alem sarayının seyircileri,
• Kâinat kitabının mütalacıları,
• Saltanat-ı rububiyetin dellalları,
• Kâinattaki hayırlı işlerdeki kânunların temsilcileri, nazırlarıdırlar.

İşte bunlardan biri olan Mikail (as), “Rezzakiyet arşının hamelesinden” olup, yeryüzü tarlasında ekilen İlâhî san’atlara Cenab-ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle umumi bir nazır, umum çiftçi-misal meleklerin reisidir.

Peygamber Efendimiz (asm) Mikail (as) ile bir çok kez görüşmüştür. Bedir Savaşı ve Miraç Mucizesinde görüşmeleri gibi. (Buharî, Mağâzî: 18, Libas: 24; Müslim, Fedâil: 46, 47, no. 2306; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:361)

Bu kısa bilgiden sonra detaya gelince:

İslâm inancına göre meleklerin büyüklerinden olan Mîkâil’in
ismi hem Kuran’da (Mîkâl, Bakara 2/98) hem hadislerde geçmektedir.

Rivayete göre, Hz. Peygamber’e bazı sorular soran bir grup yahudi bunlara cevap alınca bu defa kendisine vahyi kimin getirdiğini sormuşlar, Cebrâil cevabını alınca selâmet ve bereket meleği ve kendilerinin koruyucusu Mîkâil’in aksine Cebrâil’i kendilerine düşman bildiklerini, onun felâket ve sefalet meleği olduğunu söylemişlerdir.

Diğer bir rivayete göre yine yahudiler, “Her peygamberin meleklerden bir dostu vardır; senin dostun hangi melektir?” deyince Resûl-i Ekrem, “Dostum Cebrâil’dir ve Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlerin de istisnasız dostu odur” cevabını vermiş, bunun üzerine yahudiler, “Eğer dostun ondan başka bir melek olsaydı sana tâbi olur, seni tasdik ederdik” demişler, “Cebrâil’i kabul etmeyişinizin sebebi nedir?” diye sorulunca da, “O bizim düşmanımızdır” demişlerdir. (Taberî, I, 341; İbn Kesîr, I, 226)

Bunun üzerine şu ayetler nazil olmuştur:

AYET-İ KERiME
“De ki: Kim Cebrâil’e düşman ise bilsin ki müminler için hidayet ve müjde olan Kur’an’ı Allah’ın izniyle senin kalbine indiren odur. Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil’e, Mîkâil’e düşman olursa şüphesiz Allah da o kâfirlerin düşmanıdır” (Bakara 2/97-98)


Diğer bir rivayete göre Hz. Ömer bir gün yahudilerin beytülmidrâslarına gider ve onların Cebrâil hakkındaki düşüncelerini öğrenmek ister. “O bizim düşmanımızdır, çünkü Muhammed’e bizim sırlarımızı veriyor. Ayrıca o şiddet, zorluk ve azap meleği, dostumuz olan Mîkâil ise kurtuluş, hayır ve rahmet meleğidir” derler. Bunun üzerine Ömer, “Bu iki melek ilâhî huzurda nerede yer alır?” diye sorar. “Cebrâil rabbin sağında, Mîkâil solundadır ve aralarında düşmanlık vardır” cevabını verince Hz. Ömer, “Eğer dediğiniz gibi ise onlar birbirlerine düşman olamazlar. Kim onlardan birine düşman olursa Allah’a da düşman olur” diyerek yanlarından ayrılır. Hz. Peygamber’in huzuruna gidince de yukarıdaki âyetin nâzil olduğunu öğrenir. Onun yahudilerle yaptığı konuşmadan vahiy yoluyla haberdar olan Resûl-i Ekrem, “Ey Ömer, rabbin senin sözüne muvafık âyet gönderdi” der. (bu ve benzeri birçok rivayet için bk. Müsned, I, 274; Taberî, I, 342-346; İbn Kesîr, I, 229; Âlûsî, I, 331)

Cebrâil ile Mîkâil’in Allah ile peygamberleri arasında elçilik yaptıkları, bu çerçevede Mîkâil’in nübüvvetin ilk yıllarında Resûlullah’a vahiy getirdiği belirtilerek esas vazifesi vahiy getirmekten ibaret bulunan Cebrâil’in Resûl-i Ekrem’e daha yakın olduğu, ayette Cebrâil’in önce zikredilmesinin, ayrıca vahiy ile görevli oluşunun Mîkâil’den faziletli olduğunu gösterdiği nakledilir. (İbn Kesîr, I, 231-232; Âlûsî, I, 334)

Mîkâil Cebrâil, Hârût ve Mârût ile birlikte Kur’an’da ismi zikredilen dört melekten biridir. Cebrâil ile Mîkâil’in özel isimleriyle anılması Allah katında kıymetli ve büyük meleklerden olduklarını gösterir. (Taberî, I, 349; Kādî Abdülcebbâr, VII, 177; Âlûsî, I, 333-334)

Diğer taraftan Resûlullah’ın gece namaza başlayacağı zaman, ayrıca her namazın arkasından okuduğu dualarda Cebrâil’in ve Mîkâil’in adını anması bu meleklerin Allah katındaki üstün derecesini gösterir (Müsned, VI, 61, 156; Müslim, Salat, 200; İbn Mâce, ikamet, 180)

Meleklerin çeşitli görevleri vardır. Bunlardan Mîkâil insan da dahil olmak üzere canlıların rızıkları, dolayısıyla yağmurların yağması ve bitkilerin gelişmesi gibi işlerle görevlidir. (Mecmeu'z-zevaid, 8/241-242, no: 13902; bk Mahmûd Muhammed es-Sübkî, Menhel, V, 178)

Kuran-ı Kerîm’in dört suresinde, önce Hz. İbrâhim’e gelip oğlu İshak’ın ve torunu Ya‘kūb’un doğacağını müjdeleyen, ardından Hz. Lût’u ziyaret edip azgınlaşan kavmini helâk eden bir grup elçi melekten bahsedilir. (Hûd 11/69-83; Hicr 15/51-71; Ankebût 29/31-34; Zâriyât 51/24-37)

Cebrâil, İsrâfil ve Azrâil ile birlikte Mîkâil’in de bunların arasında yer aldığı rivayet edilmektedir. (Taberî, XII, 42; İbn Kesîr, III, 563; Âlûsî, XII, 93)

Allah’ın, üzerlerine yemin ettiği “mukassimât”ın (Zâriyât 51/ 4) O’nun işlerini taksim ve tevzi eden Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil ve Azrâil gibi emir melekleri olduğu söylenmiştir. (Kurtubî, XVII, 21; Elmalılı, VI, 4527)

Bedir Gazvesi’nde müminlerin yardımına gelen melek ordusunun (Enfâl 8/9-12) kumandanlarından birinin Mîkâil olduğu rivayet edilmiştir. (Müsned, I, 147; Taberî, IX, 128)

Cebrâil ve Mîkâil’in Uhud günü beyaz elbiseli iki insan kıyafetinde Resûlullah’ın sağında ve solunda durup onu bütün güçleriyle korudukları da nakledilmektedir. (Müslim, Fezail, 46-47)

Hz. Peygamber’in, bir hadisinde şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Her peygamberin gök ehlinden iki, yer ehlinden iki veziri olur. Benim gök ehlinden vezirlerim Cebrâil ile Mîkâil, yer ehlinden vezirlerim de Ebû Bekir ile Ömer’dir” (Tirmizî, Menakıb, 17)

Hadislerde Mîkâil genellikle Cebrâil ve İsrâfil ile birlikte zikredilmektedir. (Müsned, III, 10; Ebû Dâvûd, Huruf, 1)

Resûl-i Ekrem’in;

- rüyasında Cebrâil ile Mîkâil’i kendisine cennet ve cehennemi gezdiren iki insan şeklinde (Müsned, V, 15; Buhârî, Cenâiz, 90; Bedü’l-halk, 7),

- bir başka rüyasında onlardan birini başı ucunda, diğerini ayağı ucunda durup kendisine bir darbımesel söylerken (Tirmizî, Emsâl, 1)
gördüğü rivayet edilmektedir.

İslâm’ın başlangıcında namazdaki teşehhüd esnasında “et-tahiyyât” yerine “... es-selâmü alâ Cibrîle, es-selâmü alâ Mîkâîle ...” denilmekteydi. (Müsned, I, 382, 413, 427; Buhârî, Ezan, 148; İstizân, 3)​
 

4- Bir insanın başında, insana görevlendirilmiş kaç tane melek vardır?

Melek denilince aklımıza bir tür gelmemelidir. Hayvanlar ve bitkiler âleminin nasıl çeşitleri vardır; bunun gibi melek cinsinin de çeşitleri vardır. Örneğin bir yağmur damlasına müekkel olan melek, Arşa müekkel olan melek cinsinden değildir. Buna göre insana verilen melekler de diğer varlıklara verilen melekler türünden değildir. Ayrıca her insana özel melekler de vardır.

İnsanın melekler ile münasebeti sadece doğumla değil, daha doğmadan hatta anne rahmine düşmeden başlar.

Peygamber Efendimizin (a.s.m.),
"Allah (c.c.) rahime bir melek vazifelendirir…"(1)

hadisi, embriyolojik safhaların bütününde insan-melek münasebetin varlığını gösterir. Hatta bu meseleyi anne-babanın ilk temasına kadar götürmek de mümkündür. Onun içindir ki hadis-i şeriflerde, mukârenet öncesi:
"Allah'ım, beni şeytandan, şeytanı da benden uzak tut."(2)

şeklinde dua edilmesi tavsiye edilmiştir. Böylece, daha işin başında muhtemel bir çocuğa şeytanın temas etmesi, yani onunla kontak kurması önlenmiş olacaktır. Daha açık ve net bir ifade ile söyleyecek olursak, bu çocuk daha o dakikadan itibaren melekûtî yönü gelişmeye hazır bir zemin bulmuş sayılır. Yani bu şekildeki bir davranış onun için, şeytandan korunması adına bir sığınaktır. Ve yapılan dua ta "rahm-i mâder"de böyle bir melek atmosferi hasıl etme yolunda atılan ilk adımdır.

Bu nedenle, insanla melek arasındaki münasebet, anne rahmine düşmeden başlar, anne rahminde ve dünya hayatında ömrü boyunca devam eder. Ahirette ise bu münasebet ebedileşir ve sonsuza kadar sürer. Ancak unutulmamalıdır ki, her şeyi yaratan Allah’tır. Melekler sadece görevli birer memurdur.

Bir kısım melekler, insanların amellerini yazmakla vazifelidirler. Bu hakikata işaret eden bazı ayetlerde şöyle denilmektedir:

AYET-İ KERiME
"And olsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz; çünkü biz ona şahdamarından daha yakınız. Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek, onun sözlerini ve işlerini) kaydetmektedirler."
(Kaf, 50/16-17; Ayrıca bk. Ra'd, 13/11)

"Mükerrem Katipler, yaptıklarınızı bilmekte."
(İnfıtar, 82/11, 12)


Diğer iki ayette de bu hususta şöyle buyurulmaktadır:
"Yoksa biz, onların sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmez miyiz sanıyorlar? Hayır, işitiriz ve yanlarında bulunan elçilerimiz de (her yaptıklarını) yazarlar."
(Zuhruf, 43/80)

"Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar (kiramen katibin) vardır, onlar, yapmakta olduklarınızı bilirler."

(İnfitar, 82/10-12)

Bazı hadislerden anlaşıldığı üzere, insanın sağında ve solunda bulunan meleklerden sağda bulunan, Cenâb-ı Hakk'ın rahmâniyet ve rahimiyetinin temsilcisi melek, solda bulunan, Cenâb-ı Hakk'ın izzet ve azametini korumakla vazifeli meleğe durmadan iltimasta bulunur. Kul günah işlediğinde, soldaki melek bunu derhal kaydetmek ister. Sağdaki melek vaziyete müdahale ederek ona, biraz daha beklemesini, belki tövbe edip pişman olacağını, belki bir hasene işleyip gühahını örteceğini söyler. Nitekim böyle olabileceğini anlatan hadisler de vardır. Efendimiz (asm) şöyle buyurmaktadır:
"Nerede olursan ol, Allah'tan kork! Kötülüğe daima iyilik ekle ki onu silsin. Ve insanlar arasında iyi ahlakla yaşa."(3)

Yukarıdaki ayetlerde, özellikle Kaf Suresinde geçen ayetlerde, önce insanın Allah tarafından yaratıldığı, içinden geçen her şeyin Allah tarafından bilindiği ve Cenab-ı Hakk'ın insana şah damarından daha yakın olduğu anlatılmakta, daha sonra da melekler tarafından insanın her halinin kaydedildiği dile getirilmektedir ki, ayetin mes'eleye bu şekildeki yaklaşımı, belli manalara ve bilhasa "tevhid" şuuruna dikkat çekmektedir. Yani "Melekler Cenab-ı Hakk'ın yardımcıları değildirler. Onlar sadece yaratma hadisesinin şahitleri ve nezâretçileridirler. Başkalarının olmadığı gibi meleklerin de yaratmaya müdahaleleri yoktur." denilmektedir.

İkincisi: "Biz ona şah damarından daha yakınız." ifadesi ile yine bize, aynı manayı ihtar ediyor. Şöyle ki:

Cenab-ı Hak insana şah damarından daha yakındır. Yani daha insan kendisinden habersiz ve vücudunda olabilecek hadiseler henüz vuku bulmamışken, Allah (c.c.) ona, ondan daha yakın; ilmiyle her şeyi bilmekte ve her şeyden haberdar bulunmaktadır. Ayrıca, madem ki Cenab-ı Hakk insana şah damarından daha yakındır; öyle ise insandaki tasarruflarında onun hiçbir vesile ve vasıtaya ihtiyacı yoktur. Meleklere gelince, onlar sadece İlâhi icraatın alkışçıları ve nezâretçileri durumundadırlar.

Kur'an, evvela insanın aklına gelebilecek her türlü şüphe ve tereddüt isini, pasını temizliyor; ardından da bize, meleklere ait bu misyonu naklediyor.

İki melek, insanın sağında ve solunda durmakta. Öyle ki insanın hem fiili, hem sözü hem davranışı, hatta hayalinden geçenler, onun his dünyasına misafir olan düşünceler dahi bu iki melek tarafından kaydedilmekte.. insan abes olarak yaratılmış bir varlık değil ki, onun davranış ve fiilleri kayda alınmasın. Evet, insana ait her şey iyi-kötü mutlaka, ahirette değerlendirilmek üzere amel defterine tesbit edilmektedir.

Meleklerin yüklendikleri bir başka misyon da insanları her türlü bela ve musibete karşı korumaktır.

AYET-İ KERiME
"Hiç kimse yoktur ki üzerinde bir koruyucu, bir denetleyici (melek) bulunmasın." (Târık, 86/4)


ayetinde ifade edildiği gibi, herkes için bir koruyucu melek mukadderdir.

Taberâni'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte her insana üç yüz altmış (360) meleğin nezâret ettiği ve insanı koruma altına aldıkları kaydedilmektedir.(4)

Ayette ise bu husus şöyle anlatılmaktadır:

AYET-İ KERiME
"Her birini (her bir insanı) önünden ve arkasından izleyen melekler vardır. Onu Allah'ın emrinden (veya Allah'ın emriyle) korurlar."
(Ra'd, 13/11)


Hem Efendimiz (asm)'in hadisinden hem de bu ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki, sinekler gibi insanın üzerine üşüşen bela ve musibetler, insanı çepeçevre kuşatan melekler tarafından çok defa geri çevrilmekte ve insan böylece öldürücü bin bir hâdise altında ezilip gitmekten korunabilmektedir. Elbette ki bu muhafaza, Allah’ın iradesine bağlıdır. Zaten her meselede İlahi murad, İlahi dileme ve meşiet esastır. "Allah'ın olmasını dilediği şey olur; olmamasını dilediği şey de olmaz." hakikatı da bize bunu anlatmaktadır. Binaenaleyh, bela ve musibetler meleklerce uzaklaştırılır; fakat meşiet-i İlahi o şekilde tecelli etmişse...

Buna vesile olabilecek şeylere gelince, biz onları bilemiyor, sınırlandıramıyoruz. Bazen insanın hoş bir tavrı, rahmet-i İlahinin harekete geçmesine vesile olur ve Cenâb-ı Hak onun hakkında onu memmun edecek bir hüküm verir. Bazen de tam tersine, insanın münasebetsiz bir davranışı, İlahi gazabı galeyana getirir ve verilecek hüküm o şahsın aleyhinde olur. Verilen hüküm karşısında meleklerin yapabileceği hiçbir şey yoktur. Ne var ki, onlar her zaman beraber olduğumuz arkadaşlarımız olarak bizim başımızın üzerinde pervaz eder dururlar ve gelmesi muhtemel belaları savmak için bize kanat gerer, kalkanlık yaparlar. Zira bu onlara ait bir vazifedir. Bu meleklerin ruhânî haz ve lezzetleri, yaptıkları bu vazifenin içine konulmuştur. Yani melekler bizi koruma vazifesini, müthiş bir zevk, heyecan ve coşkunlukla yerine getirirler.

Melekler nur unsurundan yaratıldığı için, onları katı bir madde gibi düşünmemek gerekir. Bedenimizin her tarafında basıncı olan havanın durumundan daha hafif, daha nuranî, daha şeffaf ve daha gizlidir.

Dipnotlar:

1. Buhari, Hayz 17; Enbiya 1; Kader 1; Müslim, Kader 5.
2. Buhari, Bedü'l-Halk 11; Vudu 8; Nikah 66; Daavat 55; Tevhid 13; Müslim, Talak 6; Ebu Davut, Nikah 45; Tirmizi, Nikah 6; İbni Mace, Nikah 27.
3. Tirmizi, Birr 55; Dârimi, Rikak 74.
4. Süyûti, ed-Dürrü'l-Mensur, 4/615; Zebidi, İthâfü's-Sâde, 7/288.​
 

5- Cebrail, Peygamber Efendimizin kırılan dişi yere düşmesin diye, yere süratle inmesi doğru mu?

Cevap 1:

Kur'ân-ı Kerim'de Peygamber Efendimiz'le (asm) ilgili en çok vurgulanan hususlardan biri onun hem bir peygamber ("resûl/nebî") hem de bir "beşer" olduğudur:

AYET-İ KERiME
"De ki: Ben yalnızca bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâh'ınızın sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor."
(Kehf, 18/110).


Dolayısıyla o, peygamberlik vasfı ve bu vasfın getirdiği özellikler (mucize vs.) dışında diğer insanlar gibidir. Nitekim yetim olarak dünyaya gelmiş, öksüz kalmış, açlık çekmiş, evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş, evlat acısını tatmış, Beytullah'ın yanında namaz kılarken secdeye vardığında üzerine deve işkembesi ve bağırsakları atılmış, İslâm'ı tebliğ için Taif'e gittiğinde taşlanmış ve bütün vücudu kanlar içerisinde kalmıştır.

Uhud Gazvesi'nde de kılıç darbeleri, atılan taşlar ve miğferinin halkalarının batması sonucu omuzu yaralanmış, yüzü kanlar içerisinde kalmış ve bir dişi kırılmıştır. Temel İslâm kaynaklarında bu sırada Hz. Peygamber'in (asm) kanının yere düşmediği, Cebrâil'in kanın yere düşmesini engellediği, eğer onun kanı yere düşseydi insanların helâk olacağına dair bir rivayete rastlanmamaktadır. Bu tür bir anlayış Hz. Peygamber'e (asm) duyulan sevginin, onun Allah katındaki değeri ve yüceliğine yapılan vurgunun edebî bir dille ifadesi olabilir.

Unutmamak gerekir ki, Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de geçmişte bazı peygamberlerin öldürüldüğü hatırlatıldığı gibi (Bakara, 2/91) Peygamber Efendimiz (asm) için de:
AYET-İ KERiME
"O ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz."
(Âl-i İmrân, 3/144)


diye buyurulmaktadır.

Ayrıca Uhud'da Hz. Peygamber'in öldürüldüğüne dair şayiaya bazı müslümanların inandığını, Hz. Peygamber'in kendisini taşlayıp kanlar içerisinde bırakan Taiflilere helâk olmaları için beddua etmek şöyle dursun hidayetleri için duâ ettiğini de hatırlamak gerekir.

Cevap 2:

Melekler için, insanlarda olduğu gibi zaman durumu yoktur.
Bir anda istediği yere varabilir ve bunun için de bir zorluk çekmez.

Meleklerin hızı ve surat-i intikalleriyle ilgili iki ayette farklı iki süreye yer verilmiştir:

AYET-İ KERiME
a. “(Allah), gökten yere işi düzenleyip yönetir. Sonra (şuurlu birer sebep olarak işlerin tedbirini gören melekler) saydığınız hesap ile bin yıl tutan bir günde ona yükselir.”
(Secde, 32/5).

b. “Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde ona yükselirler.”
(Maaric, 70/4)


Birinci ayette yerden dünya semasına gidiş-gelişi ifade etmektedir. Hadislerde yer ile dünya seması arasındaki mesafe 500 yıl olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla yere geliş ve semaya dönüş miktarı bin sene olur.

İkinci ayette ise, yerden Sidretu’l-müntehaya veya Arş’a kadar olan mesafeyi gösterir. Sadece bir günde ulaşırlar. Bu her iki ayette de meleklerin hızlı gidişlerine vurgu yapılmıştır. (bk. Taberî, Razî, İbn Kesir, Şevkânî, İbn Aşur, ilgili ayetlerin tefsiri).

Ayrıca ayette yer alan “bir gün” ifadesi, zihinlerin daha rahat kavramaları için seçilmiş bir sözcük olabilir. Yani “bir gün” bir an manasına da gelebilir. Nitekim Rahman suresinde yer alan “O her gün ayrı bir yaratıştadır.” (Rahman, 55/29) mealindeki ayette geçen “her gün” ifadesi, “her vakit, her an” olarak açıklanmıştır. (bk. Razî, Bedavî, İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)

Buna göre bir melek, Allah’ın izniyle bir anda istediği yerde olabilir.
 

6- Cebrail yaratılmış en güçlü ve en kudretli melek ve yaratık mıdır?

Allah’ın, Cebrail (as)’den daha kuvvetli bir mahlukunun olduğunu gösteren bir bilgiye rastlayamadık. Eski kavimleri -değişik sebepler altında- helak etme görevi Cebrail (as)’de olduğu dikkate alınarak, onun en güçlü bir melek olduğu söylenebilir.

Cebrail aleyhisselam, Kur'ân-ı Kerîm'de Cibril, Rûhulkudüs, Rûhulemîn, Rûh ve Resul şeklinde beş değişik isimle ifade edilir. İlgili âyetlerde belirtildiğine göre, Cebrail (as) karşı konulamayan müthiş bir güce, üstün bir akla ve kesin bilgilere sahiptir; "arşın sahibi" nezdinde çok itibarlıdır ve meleklerin kendisine mutlaka itaat ettiği şerefli bir elçidir. (bk. Necm, 53/5-6; Tekvîr, 81/19-21)

Cebrail kelimesinin yabancı kökenli olduğu bilinmektedir. Bazı alimlere göre, bu kelimenin anlamı: Allah’ın kudretinin sembolü demektir. Çünkü "Cibril" ismi; kuvvet manasındaki CEBR ile Allah anlamındaki IL kelimelerinden meydana gelmiştir. Kur'an’da onun bu anlamına delalet eden "Şedidü'l-Kuva" vasfıdır. Bu tabir çok güçlü ve kuvvetli olmayı ifade eder. Bu ifade Necm suresinin 5. ayetinde aynen olduğu gibi kullanmıştır:
"Onu (Kur'an'ı), güçlü ve kuvvetli biri (Cebrail) öğretti."

Yine Necm suresinin 6. âyetinde geçen ve Hz. Cebrail (as)'in bir vasfı olarak zikredilen "Zû mirratin" kelimesi de aynı anlamı veriyor. Tekvir suresinin 20. ayetinde de "Zi kuvvetin" (kuvvet sahibi) tabiri ile Cebrail isminin anlamına uygun olarak aynı mânâ ifade edilmiştir.

Bu mana genel olarak "melek" kelimesinin bir anlamı olan kuvvet kavramına da uygundur.(bk. Niyazi Beki, Kur’an’da İsimlerin Esrarı).

Hz. Peygamber (asm) onu bir kere "açık ufukta", bir kere de "sidretü'l-müntehâ"da aslî hüviyetiyle görmüştür. İnkarcılara karşı Hz. Peygamber (asm)'in dostu, müminlerin destekleyicisidir. Kadir Gecesi'nde meleklerle birlikte yeryüzüne iner, âhirette insanlar hesaba çekilirken mahşerde saf saf dizilen meleklerin yanında bulunur. (bk. M.F. Abdülbâki, Mu 'cem, s. 163, 326)

İlgili hadislere göre Cebrail (as) dünyada ve âhirette Allah ile kulları arasında elçidir; hem meleklere hem peygamberlere ilâhî emirleri tebliğ eder. Bu sebeple de Allah'la vasıtasız konuşur. (Müsned, II, 267; III, 230; Buhârî, Tev-hîd, 33)

Hz. Peygamber (asm), Cebrail (as)'in Allah nezdindeki üstün mertebesini dikkate alarak dualarında "Cibril'in Rabbi" ifadesini kullanmış ve bir anlamda onunla tevessülde bulunmuştur. (Müsned, VI, 61, 156; Ne-sâî, Sehv, 88)

Tefsir, hadis şerhi, siyer, tasavvuf, tarih, kelâm, felsefe kitapları vb. İslâmî kaynaklarda Cebrail (as)'in isimleri, nitelikleri, görevleri, insan şeklinde görünüşü ve üstünlüğü gibi konularda geniş bir literatür oluşmuştur. Bu kaynaklarda Cebrail (as) Kur'ân-ı Kerim'deki isimleri yanında Rûhullah, Hâdimullah. er-Rûhu'l-a'zam, el-Aklü'l-ekrem, en-Nâmûsü'l-ekber, el-Aklü'l-fa’âl, Vâhibü's-suver, Hâzinü"l-kuds, Tâvûsü'l-melâike" gibi unvanlarla da anılır. Aynı kaynaklarda ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'deki isimlerinin mânaları açıklanmıştır. Buna göre o, karşısında durulmayacak üstün güce ve zaruri bilgilere sahip olduğu için Cibril (as), saygı duyulması gereken üstün bir mevkide bulunduğu veya dinî hayatın gerçekleşmesinde önemli rol oynadığı yahut latif olduğu için Rûh, ilâhî buyrukları tahrif etmeden Hz. Peygamber (asm)'e ulaştırdığı için Rühulemîn, insanların manevî açıdan temizlenmesini sağlayan vahyi getirdiği veya hiç günah işlemeyen tertemiz bir kul olduğu için Rûhulkudüs diye nitelendirilmiştir. (Râgıb el-İsfahanî, s. 411; Fahreddin er-Râzî, 24/166; Âlûsî, 1/317; Elmalılı, 1/432)

İslâmî kaynaklara göre Cebrail (as), arşı taşıyan ve "Mukarrebîn" adı verilen meleklerdendir. Emrinde arşın çevresinde bulunan meleklerden bir ordu vardır. Mükemmel bilgilere ve tasavvur edilemeyecek derecede üstün güce sahiptir.

Kaynaklarda Cebrail (as) ile ilgili tartışmalardan biri de onun fazileti konusudur. Fahreddin er-Râzî ile Zemahşerî gibi bazı Sünnî ve Mu'tezilî âlimlerin, Cebrail (as)'in Hz. Peygamber (asm) de dahil olmak üzere, bütün yaratıkların en üstünü olduğunu kabul etmelerine karşılık, İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Cebrail (as) bütün meleklerden ve peygamberler dışındaki insanlardan üstündür. (Fahreddin er-Râzî, 11/226-227; Alusi, 1/ 334; 30/60; bk. TDV. İslam Ansiklopedisi, Cebrail md.)
 

7- Melekler görülür mü? Görünen melekler var diye duymuştum, böyle bir şey var mı?

Melekler nurdan yaratılmış lâtif cevherler, ruhanî varlıklar oldukları için, aslî hüviyetleri ve gerçek mâhiyetleri ile insan gözüne gözükmezler. Görme kabiliyetimiz, melekleri görebilecek şekilde yaratılmamıştır. Ancak Cenâb-ı Hak peygamberlerine, melekleri görme kabiliyetini verdiğinden, onlar melekleri hakikî şekilleri ile görebilmişlerdir. Ayrıca, melekler farklı şekillere girerek görülebilirler.

Melekleri hakikî mâhiyetleri ile göremememiz ve beş duyumuzla hissedemeyişimiz, onların yok oldukları iddiasını gerektirmez. Duyu organlarımızın maddî âlemde kendi dahi hissedemedikleri pek çok şey vardır. Kulağımız çok tiz ve çok pes sesleri işitmez. Bugün varlığı âletlerle tesbit edilen ışık dalgalarının hepsini, hele röntgen ve ültraviyole ışınlarını gözle görebilseydik, dünyayı şimdikinden çok başka şekilde tanıyacaktık.

Biz daha kendi âlemimizdeki tezahürlerin hakikatına vâkıf değilken, Cenâb-ı Hakk`ın yarattığı nâmütenâhî âlemlerdeki nâmütenâhî hâdiselerin varlığını nasıl inkâr edebiliriz?

Demek ki bir şeyi gözle görememek, o şeyin yok olduğuna delil olmaz. Gözle göremediğimiz pek çok şey var ki, o şeyin vücudunu aklımızla, ilim ve tecrübe ile, deneylerle kabûl ediyoruz. İşte, melekler de gözle göremediğimiz halde, varlığını kabûl ettiğimiz nesnelerdendir.

Ancak, Allah dilerse melek, cin gibi ruhani varlıkları temessül ettirir ve insanlara da gösterir.

Melek, cin ve ruhaniler
her ne kadar kendilerine has yapılarıyla bu alemde görülmeseler bile, bu aleme has vasıtaları kullanıp, kılıf ve elbise giyerek görünebilirler. Meleklerin ve cinlerin bu şekilde görünmelerine “temessül” diyoruz. Kur’an-ı Kerim, temessülü anlatırken (Meryem, 19/17),
“Melek, (Hz. Meryem’e) tastamam bir insan şeklinde temessül etti.” der.

Efendimiz (s.a.v)’e vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle, bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu. Beni Kureyza üzerine yürüneceği zaman Cebrail (a.s), tozu toprağı üstünde bir muharip suretinde gelmiş ve “Ya Rasülallah, siz zırhlarınızı çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık.” demişti. Yine aynı melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye (r.a) suretinde geliyor, bazı zaman da, dini talim etmek maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir misafir kıyafetinde geliyor ve “İman, İhsan, İslam nedir?” şeklinde sualler sorup, verilen cevapları “Doğru” diye tasdik edip gidiyordu...​
 

8- Ruhlarımızı aldığı için ölüm meleği olan Azrail Aleyhisselama kızmak doğru mudur?

Azrail Aleyhisselam dört büyük melekden birisidir. Hamele-i Arş olarak bilinen Arş-ı Âla’yı taşıyan dört meleğin arasında yer almaktadır. Melekler Allah’ın elçisidir, kendi başlarına iş yapmazlar, başlarına buyruk hareket etmezler, emir altında çalışırlar, Allah onlara hangi görevi vermişse onu yaparlar.

Kur’an, melekleri anlatırken, onların hiçbir şekilde Allah’a isyan etmediklerini, verilen emri anında yerine getirdiklerini bildirir.(1)

Hz. Azrail (as)’ı anlatırken de, “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği, canınızı alır, sonra da Rabbinize döndürülürsünüz.”(2) şeklinde tarif ederek Azrail’in görevini tanımlar. Bu ayet ışığında baktığımız zaman, Hz. Azrail (as) sadece kendine verilen görevi yapar. Allah adına çalışır, O’nun namına iş görür.

Ne kadar benzer, örnek ne kadar yerine oturur, belki tartışma götürür, ancak misal vermek gerekirse, güvenlik güçleri devlet adına hareket eder, devletin ve kanunların kendine verdiği yetkiye göre davranır. Polis bazı yerlere girmemize izin vermez, engellerse polisi suçlayabilir miyiz?

Toplumsal bir olayda bir anda suçlu suçsuz demeden herkesi toplar götürür. Daha sonra suçsuzları serbest bırakır, suçluları nezarete alır. Kendi adına iş yapmadığı, sadece aldığı emri yerine getirdiği için kimse karşı çıkmaz, herkes sonucu bekler.

Güvenlik güçlerine karşı gelemiyor, polisi suçlayamıyor, onu kötü göstermeye, gözden düşürmeye çalışamıyorsak; aynı şekilde, bütün melekler gibi Allah’tan aldığı görevi yerine getiren Hz. Azrail (as)’ı de kötü göstermeye, çirkin tanıtmaya, görevinden dolayı suçlamaya hiç mi, hiç hakkımız yoktur.

Azrail Aleyhisselam ölüm için sadece bir sebeptir. Öldürmek de diriltmek de doğrudan Cenab-ı Allah' ın fiilleridir. Bu gerçek, hadisde şöyle ifade edilmektedir:

Azrail (as.) Cenab-ı Hakk'a, "Ruhların kabzedilmesi vazifemden dolayı senin kulların benden şikayet edecekler, benden küsecekler." demiş, Cenab-ı Hak' da hikmetinin lisanı ile demiş ki: "Seninle kullarımın arasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım, tâ ki şikayetler onlara gidip, senden küsmesinler." (3)

Aynen bunun gibi Azrail Aleyhisselam kendiside bir perdedir. Ta ki, ölümün hakiki yüzünü göremeyen insanların haksız şikayetleri Cenab-ı Allah'a gitmesin. Çünkü ölümün hakiki güzel, rahmet yüzünü herkes göremez. Ölümü bir yokluk, hiçlik gibi düşünebilir. Bu nedenle Cenab-ı Allah ölümle, Azrail (as) arasına hastalıkları ve müsibetleri koyduğu gibi, insanların haksiz itirazları ve şikayetleri Cenab-ı Allah'a gitmesin diye de Azrail Aleyhisselamı ölüme bir perde etmiştir. Ancak ifade ettiğimiz gibi Azrail Aleyhisselam da, diğer müsibet ve hastalıklar da sadece bir sebep olarak kalmaktadır.(4)

Azrail Aleyhisselama bu vazifesinden dolayı kızmak ve hakaret etmek imani noktadan ciddi tehlikeler taşır ve mü'mine yakışmaz. İmanın bir tek rüknüne inanmamak insanı dinden uzaklaştırdığı gibi, Cenab-ı Allah' ın ölüme bir sebep olarak vazifelendirdiği Azrail Aleyhisselamı sevmemek, kızmak, hakaret etmek de insanı günahkar yapar. Aynen bunun gibi dünyanın sonu olan kıyametin kopmasında sura ilk üfleyecek olan Hz. İsrafil (as)’dır. Ancak bu sûra üfleme kıyametin kopmasının başlamasına sadece bir sebeptir. Şimdi, İsrafil Aleyhisselamın bu vazifesinden dolayı kıyameti neden kopardın deyip de onu suçlamak da ciddi bir hatadır. Çünkü netice de fiil yine Allah' ın fiilidir. İsrafil Aleyhisselam sadece bir sebep olarak kalmaktadır.

Azrail Aleyhisselam bizim en değerli varlığımız olan ruhumuzun muhafazasından sorumludur. Bizim için kıymetli olan eşyalarımızın muhafaza edilmesi nasıl önemli ise Azrail Aleyhisselam' ın vazifesi de ondan çok daha fazla önemlidir.

Şuâlar’da bu konuya açıklık getirirken Bediüzzaman der ki:

“Bir gün bir duada, ‘Yâ Rabbi! Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail hürmetlerine ve şefaatlerine, beni cin ve insin (insanların) şerlerinden muhafaza eyle!’ mealindeki duayı dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrail namını zikrettiğim vakit, gayet tatlı ve tesellidâr (teselli veren) ve sevimli bir halet hissettim, ‘Elhamdülillâh’ dedim, Azrail’i cidden sevmeye başladım."

"Çünkü insanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. Onu zâyi olmaktan ve fenadan ve başıboşluktan muhafaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslimin derin bir sevinç verdiğini kat’î hissettim."


Yani hiç kimseye emanet edemeyeceğimiz, teslim etmeye yanaşmadığımız ve devamlı üzerinde titrediğimiz ruhumuzu bir melek olan Hz. Azrail (as) gibi Allah’ın çok emin ve güvenilir bir elçisinden başkasına teslim edemeyiz.

Ölüm vakti gelmediği, eceli sona ermediği için ölmeyenlerin “Azrail’i atlattı”, “Azrail’e çelme taktı” gibi sözlerin hiçbir anlamı ve kıymeti yoktur. Bu sözler çok yanlış ve gereksiz sözlerdir.

Azrail (as)’ın gelip de geri döndüğü, üstlendiği görevi yapmadan çekip gittiği hiçbir zaman vaki değildir ve olmamıştır.

Allah’a en yakın ve Allah’ın birer elçisi olan peygamberler de bile böyle bir istisna söz konusu değildir.

Peygamberimiz (as) son anlarını yaşıyordu. Bu esnada Hz. Cebrail (as), Azrail (as) ile birlikte geldi. Efendimiz (asv)'in halini hatırını sordu; sonra da:

“Ölüm meleği içeri girmek için izninizi ister” dedi.

Peygamberimiz (asv) müsaade edince Azrail (as) içeri girdi, Efendimiz (asv)'in önüne oturdu.
“Ey Allah’ın Resulü! Yüce Allah, senin her emrine itaat etmemi bana emretti. İstersen ruhunu alacağım, istersen sana bırakacağım.”

Peygamberimiz (asv), Hz. Cebrail (as)’e baktı. O da:
“Ey Allah’ın Resulü, Melei Âlâ sizi beklemektedir.” dedi.

Bunun üzerine Peygamberimiz (asv):
“Ya Azrail gel, görevini yerine getir.” dedi ve ruhunu teslim etti.(5)

Demek ki, Azrail (as) görevi aldığı anda, karşısındaki Allah’ın en çok sevdiği ve en mükemmel insan olan Peygamberimiz (asv) bile olsa geri dönmüyor. Oysa Yüce Allah, kararı Peygamberimiz (asv)'e bırakmıştı.

Peygamberler için böyle bir şey söz konusu değilse, başka birisi için olması mümkün mü?

Âyetin ifadesiyle, “Onların ecelleri geldiğinde, onu ne bir an geri bırakabilirler, ne de öne alabilirler.” (6)

Çünkü ölüm tesadüfe bağlı bir olay değil, kendiliğinden gerçekleşen bir mesele hiç değildir. Onun vaktini, zamanını doğrudan doğruya Allah belirler. Çünkü hayatı da O vermiştir, ölümü de O verecektir. O’nun bir ismi “Hayy”dir, hayatı verendir. Bir ismi de “Mümît”, ölümü yaratandır.

Bu zamana kadar hiçbir kimse ölümden yakasını kurtaramamış, ölümden kaçamamış ve ölümü yenememiştir; dünyada alacağı nefesi tükenince o büyük hakikate teslim olmuştur.

Ayrıca ölüm bir yokluk, bir hiçlik, bir kayboluş değil ki, ondan korkalım ve ürkelim… Her şeyden önce ölüm çok çirkin, çok kötü, çok korkunç ve dehşetli bir olay da değildir. Ölüm, bir geçiştir, fani hayattan sonsuz hayata bir geçiş... Sonsuz yaşamak isteyen herkesin aralaması gereken bir tül perdedir. Yaratılışı gereği sonsuzluğu, ebediyeti ve ölümsüzlüğü isteyen her insanın içinde var olan bir olgudur.

Ama ölüm ne zaman, nerede, kaç yaşında?.. Bu konuda hiç kimsenin bilgisi yok. Böyle bir bilgi kimseye verilmemiş. Hâdise, ölümü yaratan tarafından gizli tutulmuştur.

Çünkü ölüm, her yaşta, her başta, her an ve her zaman yüz yüze gelebileceğimiz bir gerçektir. Hatta hayattan daha açık ve büyük bir gerçektir.

Cahit Sıtkı’nın dediği gibi,

“Kim bilir, nerede, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak, / “Taht misâli o mûsâlla taşında.”

Necip Fazıl da der ki:

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber... / “Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

Ölüm bir yok oluş, bir hiçlik, bir kayboluş, bir bitiş ve tükeniş değil. Bir daha dönmemek üzere ayrılık, hiçbir şekilde buluşmamak ve görüşmemek üzere bir gidiş ve çıkış hiç değildir. Ölüm ötesine inanan bir insan için ölüm, yeni ve taze, bâki ve ebedi bir âleme varıştır.

“O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner, / Azrail’e ‘Hoş geldin’ diyebilmekte hüner.”

Dipnotlar:
(1)
Tahrim, 66:6
(2) Secde, 32:11
(3) Tefsir Ed-Dürr-ül Mensur - Suyutî 5/173- 174; Tefsir-i Ruh-ul Beyan İsmail Hakkı Burusevî 7/114
(4) Şualar, 11. Şua, 11. Mes'ele, Bediüzzaman Said Nursi
(5) Tabakât, 2:259.; ibn-i Kesîr, Sîre, 4:550.
(6) Nahl, 16:61​
 

9- Melek, cin ve şeytanların temessülü (görünür hâle gelmesi) hakkında

Suyun buharlaşması, katı maddelerin gaz, sıvı ve buhar hâline dönüşmesi, atomun parçalanıp enerji dalgaları ve kuantlar hâline gelmesi, yıldızların kara delikler hâlinde ortaya çıkmaları gibi, şu görülen alemden görülmeyene doğru bir faaliyet, bir akış ve bir hamle mevcuttur. Bu ilahi icraatı tersine düşündüğümüzde ise, görülmeyenden görülene ve bilinmezden de madde olarak müşahede edilir hâle gelmeye doğru bir akışın varlığını gözlemek mümkündür.

İşte, görünmeyen varlıklar olan melek, cin ve ruhaniler de her ne kadar kendilerine has yapılarıyla bu alemde görülmeseler bile, bu aleme has vasıtaları kullanıp, kılıf ve elbise giyerek görünebilirler. Meleklerin ve cinlerin bu şekilde görünmelerine “temessül” diyoruz. Kur’an-ı Kerim, temessülü anlatırken şöyle der:​

AYET-İ KERiME
“... Melek, (Hz. Meryem’e) tastamam bir insan şeklinde temessül etti.”
(Meryem, 19/17)


Efendimiz (s.a.v)’e vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle, bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu. Beni Kureyza üzerine yürüneceği zaman Cebrail (a.s), tozu toprağı üstünde bir muharip suretinde gelmiş ve​

“Ya Rasülallah, siz zırhlarınızı çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık.”

demişti. Yine aynı melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye (r.a) suretinde geliyor, bazı zaman da dini talim etmek maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir misafir kıyafetinde geliyor ve “İman, İhsan, İslam nedir?” şeklinde sualler sorup, verilen cevapları “Doğru!..” diye tasdik edip gidiyordu...

İmam Şiblî, cinlerin ve şeytanların kendi kendilerine şekil değiştiremeyeceklerini, buna güç ve kuvvetlerinin olmadığını, fakat Allah’ın kendilerine öğrettiği kelime ve isimlerden âdeta şifre vazifesi yapan birini söylediklerinde, Allah’ın onları bir şekilden diğer şekle, bir hâlden başka bir hâle soktuğunu belirtir. Cinler ve şeytanlar, kendi kabiliyet ve iradeleriyle bu tebdil-i kıyafeti (transformasyon) yapamazlar; yapmaya kalkıştıklarında, bünyeleri parça parça olur ve hayatiyetlerini kaybederler.​
 

Saat

Forum Görünümü

Konular
55.412
Mesajlar
136.119
Toplam kullanıcı
6.098
Son üye
oxenon.com
Geri
Üst