Fihrist

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Konum
SAMSUN
cirmleri hudutsuz bir mesafede küre-i arzın etrafında, hem küre-i arzın mihveri yevmîsi üzerindeki devri gibi yirmi dört saatte bir defa, hem mihver-i senevîsi üzerindeki devri gibi her senede bir defa dolaştırmak gibi, suûbet ve müşkilâtın en dehşetlisi olan bir vaziyetini kabul etmek lâzım geldiğini; ve esbab ve tabiata îcâd verenler, "kitap, saat, fabrika ve saray" misalleriyle, echeliyetlerin en antikasını irtikâp ettiklerini izah eder.
BEŞİNCİ İŞARET : Müdâhale-i gayr şiddetle reddeden hâkimiyet-i İlâhiyedir.
-1- âyetinin sırrıyla ve
-2- âyetinin işaretiyle, zerrâttan seyyârâta kadar, ferşten Arşa kadar hiçbir cihette kusur ve fütur, noksâniyet ve müşevveşiyet eseri göriilmemesi, Ferdiyetin cilve-i âzamını gösterip Vahdete şehâdet eder.
ALTINCI İŞARET : Bütün kemâlâtın medân ve esâsı; ve kâinatın hilkatindeki hikmetlerin ve maksatların menşei ve mâdeni; ve zîşuur ve zîaklın, hususen insanın metâlib ve arzularının husul bulmasının menbaı ve çâre-i yegânesi, ferdiyet-i Rabbâniye ve vahdet-i İlâhiye olmasıdır.
YEDİNCİ İŞARET : Tevhîd-i hakikîyi bütün merâtibiyle, en ekmel bir sûrette ders verip ispat eden ve ilân eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın risâleti, o Tevhîdin katiyeti derecesinde sâbit olduğunu izahla beraber; şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmın derece-i ehemmiyet ve ulviyetine şehâdet eden pek çok delillerden üç tanesini zikreder.
BİRİNCİSİ: "Es-sebebü ke'l-fâil" sırrıyla, umum ümmetinin bütün zamanlarda işledikleri hasenâtın bir misli defter-i hasenâtına geçmekle ve hususen her günde umum ümmetin ettikleri salâvat duâsının katî makbûliyeti cihetiyle, o hadsiz duâların iktizâ ettikleri makam ve mertebeyi düşündürmekle, şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediyenin (a.s.m.) kâinat içinde nasıl bir güneş olduğu anlaşıldığını;
İKİNCİSİ: Mâhiyet-i Muhammediye (a.s.m.) âlem-i İslâmiyetin şecere-i kübrâsının menşei, çekirdeği, hayatı, medân olduğundan, fevkalhad istidat ve cihâzâtıyla, âlem-i İslâmiyetin mâneviyâtını teşkil eden kudsî kelimâtı, tesbihâtı, ibâdâtı en evvel bütün mânâlarıyla hissedip yapmasından gelen terakkiyât-ı rûhiyesini düşündürüp, Habîbiyet derecesine çıkan ubûdiyet-i Muhammediyenin (a.s.m.) velâyeti, sâir velâyetlerden ne kadar yüksek olduğunu

1 Eğer göklerde ve yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi. (Enbiyâ Sûresi: 22.)
2 Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun? (Mülk Sûresi: 3.)
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Konum
SAMSUN
anlatır. O zâtın (a.s.m.) had ve nihayeti olmayan merâtib-i kemâlâtta ne derece terakki ettiğini bildirir.
ÜÇÜNCÜSÜ: Zât-ı Ferd-i Zülcemâl bütün nev-i beşer nâmına, belki umum kâinat hesâbına zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmı Kendine muhatap ittihaz etmekle, elbette onu hadsiz kemâlâtta hadsiz feyzine mazhar ettiğini; ve şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, kâinatın mânevî bir güneşi ve bu kâinat denilen Kur'ân-ı Kebîrin âyet-i kübrâsı ve o Furkân-ı Âzamın ve İsm-i Âzamın ve ism-i Ferdin cilve-i âzamının bir aynası olduğunu ders verir.
BEŞİNCİ NÜKTE


-1-
âyet-i azîmesiyle,
-2- âyet i azîminin bir nüktesi ve Hayy İsm-i Âzamının bir cilvesi olup, muhtasaran Beş Remiz içinde gösterilmiştir.
Birinci Remiz : İsm-i Hayy ve ism-i Muhyînin cilve-i âzamından olan "Hayat nedir? Mâhiyeti ve vazifesi nedir?" suâline karşı, fihristevâri, yirmi dokuz mertebede, iki sahife içerisinde, öyle güzel bir sûrette cevap verilerek târif edilmiştir ki, bu nasıl acib bir izah, bu nasıl fesâhatli bir tarz-ı beyân, bu nasıl garib bir tâbirattır ki, misli görülmemiş! İnsan, bu hakîkatlerin güzelliklerine meftun oluyor, hayretinden parmaklarını ısırıyor, daha fevkinde târif tasavvur edilemiyor, takdir ve tahsinler içinde tefekküre dalıyor.
İkinci Remiz : Hayatın yirmi dokuz hassasından yirmi üçüncü hassasında, hayatın iki yüzünün de şeffaf ve parlak olduğunun ve ondaki tasarrızfât-ı kudret-i Rabbâniyeye esbâb-ı zâhiriye perde edilmemesinin sırrını izah ediyor.
Üçüncü Remiz : Kâinatın neticesi hayat olduğu gibi, hayatın neticesi olan şükür ve ibâdet de, kâinatın sebeb-i hilkati ve maksud neticesi olduğundan,
1 Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de diriltecektir; O herşeye hakkıyla kâdirdir. (Rum Sûresi: 50.)

2 Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O Hayydır, ezelî ve ebedî hayat sahibidir O Kayyümdur, varlığı için hiçbir sebebe ihtiyacı olmadığı gibi, bütün eşya Onun yaratmasıyla ve tedbîriyle devam eder ve vücudda kalır, bekâ bulur. (Bakara Sûresi: 255.)
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Konum
SAMSUN
kâinatın Sâni-i Hayy-ı Kayyûmu, hadsiz nimetleriyle Kendini zîhayatlara bildirip sevdirmesine mukâbil zîhayatlardan teşekkür istemesi ve sevmesine mukâbil sevmelerini ve kıymettar sanatlarına karşı medh ü senâ etmelerini istediğini; ve herbir zîhayatın hayatı doğrudan doğruya, vasıtasız olarak Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun dest-i kudretinde olduğunu bildiriyor.
Dördüncü Remiz : Hayat, îmânın altı erkânı olan
rükünlerine bakıp ispat ettiğini o kadar lâtif bir tarzda ders veriyor, izah ediyor ki, o belâgat-i ifade, insanı hayran ediyor.
Beşinci Remiz : Birinci Remzin on altıncı hassasında zikredilen, hayat birşeye girdiği vakit o cesedi bir âlem hükmüne getirdiğini; cüz' ise küll gibi, cüz'î ise küllî gibi bir câmüyet verdiğini, çok güzelliklerle, gâyet şirin bir tarzda izah ediyor. Hem hâtimesinde, İsm-i Âzam bazı evliyâ için ayrı ayrı olduğunu beyân ediyor.
ALTINCI NÜKTE
Kayyûmiyet-i İlâhiyeye bakan âyetlerin bir nüktesine ve Kayyûm İsm-i Âzamının bir cilve-i âzamına, muhtasar olarak Beş şuâ ile işaret eder.
Birinci Şuâ : Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâli bizâtihî kayyûmdur, dâimdir, bâkîdir. Bütün eşya Onun kayyûmiyetiyle kâimdir, devam eder, vücudda kalır, bekâ bulur. O nisbet-i Kayyûmiyet bir an kesilse, bütün eşya birden mahvolur. şerîki ve nazîri yoktur. Maddeden mücerred, mekândan münezzeh, tecezzî ve inkısâmı muhâl, tegayyür ve tebeddülü mümteni', ihtiyaç ve aczi imkân haricinde bir Zât-ı Akdesin bir kısım cilvelerini, bir kısım ehl-i dalâlet kimseler, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde hissettikleri hayretengiz hallâkıyet-i İlâhiyenin ve kudret-i Rabbâniyenin cilve-i âzamının nereden geldiğini bilemediklerinden ve kudret-i Samedâniyenin cilvesinden gelen umûmî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm etmeleriyle açtıkları inkâr-ı Ulûhiyet mesleklerindeki yollarının içyüzünü gösteren ve hak ve hakîkat mesleğinin letâfetli yüzünü sırr-ı Kayyûmiyetin tecellî-i âzamıyla izah edip, bütün güzelliğiyle meydana çıkaran gâyet dakik ve çok amîk ve pek geniş bir ifade ile, tabüyyun ve maddiyyun mesleklerini iptal edip, onları techil eden ve utandıran âlî bir beyândır.
İkinci Şuâ : İki Meseledir.
BİRİNCİ: Had ve hesapsız ecrâm-ı semâviyenin, nihayetsiz derecede intizam ve mîzan içinde, sırr-ı Kayyûmiyetle kıyam ve bekâ ve devamları ve

Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve kadere îman ettim.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Konum
SAMSUN
emr-i kün feyekûn'dan gelen emirlere kemâl-i inkıyadları ism-i Kayyûmun âzamî cilvesine bir ölçü olduğu gibi, herbir zîhayatın cesedini teşkil eden zerrelerin, o cesedin her âzâsında o âzâya göre toplanmaları ve sel gibi akan ve fırtınalar içinde çalkalanan unsurların dağılmayarak o cesedde muntazaman durmaları ve o emr-i İlâhiyeye inkıyadları, sırr-ı Kayyûmiyeti ilân eden hadsiz diller olduğunu beyân eder.
İKİNCİ MESELESİ: Eşyanın sırr-ı Kayyûmiyetle münâsebettar faide ve hikmetlerine işaret eden pek çok envâından üç nev'ine işaret eder.
· Birinci Nevi: Eşyanın kendisine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar.
· İkinci Nevi: Hem umum zîşuurun mütalâasına bakar, hem Fatırının esmâsını bildiren birer âyet ve birer kaside olduğunu hadsiz okuyucularına ifade etmesine bakar.
· Üçüncü Nevi: Doğrudan doğruya Sâni-i Zülcelâle bakar. İşte bu üçüncü nevîde bir saniye kadar yaşamak kâfi olmakla beraber,
-1- âyetinin işaretiyle, kayyûmiyet-i İlâhiye, hadsiz ecrâma ve nihayetsiz zerrâta nokta-i istinat olduğunu ve bilcümle mevcudâtın keyfiyat ve ahvâlinde binler silsilelerin uçları,
-2- işaretiyle, sırr-ı Kayyûmiyete bağlı bulunduğunu iş'âr eder.
Üçüncü Şuâ : Hallâkıyet-i İlâhiye ve fa'âliyet-i Rabbâniye içindeki sırr-ı Kayyûmiyetin bir derece inkişâfına işaret eden mukaddimelerin birincisi, zaman seylinde mütemâdiyen çalkalanan ve göz açtırmadan, nefes aldırmadan âlem-i şehâdetten âlem-i gayba gönderilen bu mahlûkatın, bu hayret verici seyahat ve seyrânı, üç mühim şubeye ayrılan hadsiz ve nihayetsiz bir hikmetten ileri geliyor.
BİRİNCİ ŞUBESİ: Faâliyetin herbir nev i, cüz î olsun, küllî olsun, bir lezzeti netice vermesi sırrıyla-tâbirde hatâ olmasın-Zât-ı Hayy-ı Kayyûmda bulunan bir aşk-ı lâhûtînin ve bir muhabbet-i kudsiyenin ve bir lezzet-i mukaddesenin şuûnâtı, hadsiz faaliyetle ve nihayetsiz hallâkıyetle kâinatı mütemâdiyen tazelendirip çalkalandırdığını;
İKİNCİ ŞUBESİ: Herbir cemâl ve hüner sahibi, kendi cemâlini ve hünerini sevmesi ve teşhir edip ilân etmesi kaidesiyle, Cemîl-i Zülkemâlin bin bir

1 Gökleri, gördüğünüz gibi hiçbir direk olmaksızın yükseltti. (Ra'd Sûresi: 2.)
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Konum
SAMSUN
Esmâ-i Hüsnâsından herbir isminin herbir mertebesinde hadsiz envâ-ı hüsün ile hadsiz hakâik-ı cemîle bulunmasındandır ki, o aşk-ı mukaddese-i İlâhiye, o sırr-ı Kayyûmiyete binâen kâinatı mütemâdiyen değiştirip tazelendirdiğini;
ÜÇÜNCÜ ŞUBESİ, hem
Dördüncü şuâ : Her merhamet ve şefkat sahibi ve her âlicenap olan zât, başkalarını memnun ve mesrur etmekten, sevindirip mes'ut etmekten lezzet alması; ve her âdil zât, ihkâk-ı hak etmekten keyiflenmesi; ve her hüner sahibi sanatkâr, yaptığı sanatını teşhir etmekten ve sanatının istediği tarzda işleyerek arzu ettiği neticeleri vermesiyle iftihar etmesi kaidelerine binâen, bu kâinatın Sâni-i Hakîmi, bin bir Esmâ-i Hüsnâsının had ve nihayeti olmayan güzelliklerine bu mevcudâtı mazhar etmek için bu kâinatı böyle acib bir hallâkıyet-i daime ve hayretengiz bir faâliyet-i Sermediye içinde sırr-ı Kayyûmiyet ile mütemâdiyen tazelendirip tecdit ettiğini, pek garib, pek şirin, pek lâtif, gâyet hoş bir ifade ile izah ediyor. Ve bir kısım ehl-i dalâletin, "Kâinatı böyle tağyir ve tebdil eden Zâtın kendisinin de mütegayyir ve mütehavvil olması lâzım gelmez mi?" diye sordukları suâle, bilâkis, Zât-ı Zülcelâlin mütegayyir ve mütehavvil olmaması lâzım geldiğini, gâyet katî bir sûrette beyân eden bir cevapla mukâbele edilmiştir.
Beşinci Şuâ : İki Meseledir.
BİRİNCİ MESELE: İsm-i Kayyûmun cilve-i âzamına baktırmak için, hayâlî iki dürbünden biriyle, en uzaklarda, esir maddesi içinde sırr-ı Kayyûmiyetle durdurulmuş, kısmen tahrik, kısmen tesbit edilmiş milyonlar azametli cirmleri ve diğer dürbünle zîhayat mahlûkat-ı arziyenin zerrât-ı vücudiyelerinin vaziyet ve hareketlerini temâşâ ettirir.
Hülâsası: Bu altı İsm-i Âzam birbiriyle imtizaç ettiklerinden, bütün kâinatın bütün mevcudâtını böyle durduran, bekâ ve kıyam veren ism-i Kayyûm cilve-i âzamı arkasında tecellî eden ism-i Hayyın bütün o mevcudâtı hayat ile ışıklandırdığını; ve ism-i Hayyın arkasında tecellî eden ism-i Ferdin, o mevcudâtı bir vahdet içine alıp, yüzlerine birer hâtem-i Ehadiyet bastığını; ve ism-i Ferdin arkasında tecellî eden ism-i Hakemin, o mevcudâtı meyvedar bir nizam ve hikmetli bir intizam ve semeredar bir insicâm içine alıp süslendirdiğini; ve ism-i Hakemin cilvesi arkasında tecellî eden ism-i Adlin, o mevcudâtı yıldızlar ordusundan tâ zerreler ordusuna kadar gâyet hassas bir mîzân-ı adl içinde tutarak emr-i kün feyekûn'dan gelen emirlere kemâl-i inkıyad ile itaat ettirdiğini; ve ism-i Adlin cilvesi arkasında tecellî eden ism-i Kuddûsün, o mevcudâtı, Cemîl-i Mutlakın cemâl-i Zâtına ve nihayetsiz güzel olan Esmâ-i Hüsnâsına lâyık ve münâsip olacak gâyet güzel âyineler şekline getirdiğini gösteriyor.
İKİNCİ MESELE: Kayyûmiyetin, Vâhidiyet ve Celâl noktasında kâinatta tecellîsi olduğu gibi, Ehadiyet ve Cemâl noktasında insanda dahi cilvesinin tezâhürâtı olduğunu; ve bu tecellî ile, Zât-ı Zelcemâlin, beşere, melâikelerin
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Konum
SAMSUN
fevkinde ettiği ihsânâtını ve o ihsânâtın câmüyetini ve yüksekliğini ve genişliğini izah eder. Ve kâinatı bir sofra-i nimet edip, insana teshir etmesinin ve kâinatın, insanla mazhar olduğu sırr-ı Kayyûmiyetle bir cihette kâim olduğunun hikmeti, insanın üç mühim vazifesinden ileri geldiğini ta'dât eder. Ve insanın, o üç mühim vazifesinden üçüncü vazifesinde, üç vecihle Zât-ı Hayy-ı kayyûma âyinedarlık ettiğini anlatır. Ve bu âyinedarlık ettiği vecihlerden üçüncü vecihteki âyinedarlığının da iki yüzü olduğunu; birinci yüzüyle esmâ-i İlâhiyeye, ikinci yüzüyle de şuûnât-ı İlâhiyeye âyinedarlık ettiğini, emsâli nâmesbuk bir talâkat-i lisân ile ifade ediyor ki, beşerin dâhilerini dahi bu hakîkatlere meftun edip hayran eder.
Hüsrev

Münâcât

Cenâb-ı Hakka, ilmelyakîn ve hattâ aynelyakîn derecesinde iktisâb-ı mârifet ederek ubûdiyetin (kemâhiye hakkıhâ) iktizâ ettiği acz ve fakr-i tâınını izhar ederek dergâh-ı İlâhiyeye ilticâ ve huzur-u Rahmâna takarrüb gibi mezâyâ-yı insâniyeyi bihakkın tâlim; ve dünya ve mâfihâya mâlik ve kenz-i mahfîye mutasarrıf olan Ekrem-i Enbiya (aleyhi ekmelittahiyyat) efendimizin münâcatından ve Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyânın tesbih ve tahmid ve sena ve duaya münhasır yedi yüz adet âyâtından me'huz nazirsiz şu münâcâtın menba-ı mânevîsi, evvelâ, başta hilkat-i âlem hakkında âyât-ı adîdeden ve âyet-i celileden; saniyen, Cevşenü'l-Kebir'in bin bir esmasından hilkat-i mevcudatla münasebettar birkaç ukdelerinden; salisen, "ilim şehrinin kapısı" tabir-i senaiye-i Nebeviyesine bihakkın mazhar İmam-ı Ali Kerremallahu Vechehu Radıyallahu Anh'ın ecram-ı semaviye ve mevcudat-ı arziye ile vücub-u vücud, Vahid-i Ehadi ispat ettiği muhteşem bir hitabeyi muktedâ-bih ittihaz ederek mevzu ve gâye-i maksadı o kadar ta'mik ve tevzi eder ki, bu hakaika ait takdirat ancak müellifinin lisan ve kalemine menut ve mütevakkıf olup yalnız mükerreren sadır olan emre mutavaat niyet ve kasdıyla şuru' edilen şu fihristte deriz.
Birinci Fıkrada : Semavattaki deveran ve bu kesret içindeki acib sükûnetle kemâl-i faaliyet, Ma'bud-u Bilhak olan Vacibü'l-Vücud, Vahid-i Ehade delâlet ettiğini;
İkinci Fıkrada : Fezanın; bulut, şimşek, yıldırım, ri, izgâr, yağmurlarla faaliyet ve icraat-ı hayret-efzası yine mezkûr biküll-i lisan olan Vacibü'l-Vücud, Vahid-i Ehade dâll bulunduğunu;
Üçüncü Fıkrada : Unsurlar sâir müştemilâtıyla ve küre-i arz umum mahlûkatıyla ve teferruâtıyla;
Dördüncü Fıkrada : Edille-i sâbıka gibi, denizler, nehirler, pınarlar, mâruf bikülli ihsân olan Vâcibü'l-Vücud, Vâhid-i Ehade delâlet ettiğini;
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Konum
SAMSUN
Beşinci Fıkrada : Geçen şehâdet gibi, dağlar, zelzele tesirâtından zemînin muhâfaza ve sükûnetine ve içindeki inkîlâbat fırtınalarından selâmetine ve denizlerin istilâsından halâsına, hem havanın muzır gazlardan tasfiyesine ve suların iddihânna ve zîhayatlara lâzım maddelerin hazinedarlığına ettiği hizmetler ve hikmetler ile Vâcibü'l-Vücudun vücuduna ve vahdetine şehâdet ettiğini;
Altıncı Fıkrada : Geçen deliller gibi, zemindeki ağaçların ve nebâtâtın, yapraklar, çiçekler ve meyvelerin cezbedarâne hareket-i zikriyeleri ve kemâl-i sühûletle giydirilen cihazât ve zînetleri bilbedâhe vücûb-u vücud ve vahdet-i Bârîye delâlet ettiğini;
Yedinci Fıkrada : Kezâ zîrûhun ve husûsan nev-i beşerin cisimlerinde mevcut ve muntazam saatler ve makineler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve hâricî âzâ ve cevârih ve bilhassa havass-ı hamse-i zâhire gibi kemâl-i faâliyetle iş gören duygularıyla Vahdâniyeti ispat ettiğini;
Sekizinci Fıkrada : Kâinatın hülâsası olan insan ve insanın zübdesi olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın hülâsalan olan kalblerinin ve akıllarının müşâhedât ve keşfiyât ve ilhâmât ve istihrâcâtıyla, yüzler icmâ' ve tevâtür kuvvetinde ve katiyetinde vücûb-u vücud ve vahdet-i İlâhiyeye şehâdet ettiklerini kemâl-i vuzuh ile beyân ve tahaccür etmiş kalbleri ıslah, hem Cenâb-ı Kibriyâya münâcât olan şu yektâ ravza-i hakîkat, hâtime-i tazarru ve niyâzını şöyle bağlar ki:
"Ya Rabbî ve yâ Rabbe's-Semâvâti ve'l-Arâdîn! Yâ Hâlıkî ve yâ Hâlık-ı Külli şey!
"Gökleri yıldızlarıyla, zemîni müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyâtıyla teshir eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu bana musahhar kıl! Kur'an'a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risâle-i Nur'a musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver! Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri teshir ettiğin gibi, Risâle-i Nur'a kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risâle-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü'l-Firdevste mes'ud kıl! Âmin, âmin.
Kelimat-ı niyaziyeleriyle ihtitam eden şu münâcât, ehl-i îmânın lâzime-i gayr-i müfarıkı olmaya çok lâyık olduğu âşikâr olmasından, ziyâde izaha lüzum görülmedi...

M.SABRİ (Rahmetullahi Aleyh)
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Konum
SAMSUN
Sekizinci Lem'anın
Fihristesinden Bir Parça
İşârât-ı gaybiye hakkında bir yazı ve bir takriz
-1- ve
-2- âyetlerinin bir nükte-i gaybiyesini, Gavs-ı Âzam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî'nin bir kerâmet-i gaybiyesiyle tefsir ediyor. Mütevâtir kerâmât-ı hârikaya mazhar olan o Sultânü'l-Evliyâ, memâtında, aynı hayatında olduğu gibi, müridleriyle alâkadar olduğu, ehl-i keşif ve ehl-i velâyetçe kabul edilmiş. İşte o zât, sekiz yüz sene mukaddem, izn-i İlâhî ile, kerâmetkârâne bu zamanımızı görmüş, yani ona gösterilmiş. Bu dağdağalı ve fitneli zamanda, ona mensup bir kısım Kur'ân hizmetkârlarına tesellî verip teşcî ve teşvik etmek sûretinde, bir meşhur kasidesinin âhirinde beş satır içinde on beş cihetle aynı haberi veriyor. Hem ilm-i cifrin üç dört vechiyle o beş satırın mânâsı, hem kelimâtı, hem hurûfun adedi birbirini te'yid ederek aynı hâdiseyi haber verdiğinden, katiyet derecesinde, dikkat edenlere kanaat vermiş.

Mâlûmdur ki, istikbalden haber veren enbiyâ ve evliyâ,
-3- yasağına karşı hürmet ve teeddüb için, işaretler ve rumuzlarla iktifâ etmişler. Bazı bir işaret, bazı iki işaret, en kuvvetlisi beş altı işaretle aynı hâdiseyi göstermişler.

Halbuki Gavs-ı Âzam, bu zamandaki hizmet-i Kur'âniyenin heyetine işaret edip, içinde bir hâdimini sarâhat derecesinde gösteriyor. şu risâle içindeki imzâlar ile gösterildiği gibi, hizmet-i Kur'âniyedeki arkadaşlarıma iştirâkim var. Bir kısmı benim imzâm iledir. Bir kısmı onların tasvip ve istihraçlarıyla ve tasdikleriyle olduğundan, bana âit haddimden fazla hisseyi, onların hatırları için kabul ettim. Yoksa, o risâlenin başında söylediğim gibi, bunda, öyle bir hisse-i şerefe hakkım yoktur.
On sene mukaddem o kaside-i gaybiyeyi görmüştüm ve bana mânevî bir ihtar gibi, "Dikkat et" diye kalbime geliyordu. O hâtırayı iki cihetle dinlemiyordum.
1 Emrolunduğun gibi dos doğru ol. (Hûd Sûresi: 112.)
3 Gaybı Allah'tan başka kimse bilemez. (Neml Sûresi'nin 65. âyeti ve benzeri diğer âyetlerden alınmış bir kâidedir.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Konum
SAMSUN
Birincisi: Benim ehemmiyetli bir kısım ömrüm, şan ü şeref perdesi altında hubb-u cah zehiriyle zehirlenip öldüğü için, yeniden bu sûretle nefs-i emmâreye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.
İkinci Cihet: Bu muannid zamanda bedîhî dâvâları ve zâhir hüccetleri kabul etmeyenlere karşı böyle işaret-i gaybiye nev'inden hodfüruşâne bir tarzda izhar etmek hoşuma gitmiyordu. En nihayet, esâretimin sekizinci senesinde ve en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda gâyet kuvvetli bir teşvike muhtaç olduğumuzdan, bana ihtar edildi ki: "Bunu, tahdîs-i nîmet ve bir şükr-ü mânevî nev'inden izhar et. Hem korkma, kanaat verecek derecede kuvvetlidir."
O risâlenin başında dediğim gibi, bunu izharda en mühim maksadım, esrâr-ı Kur'âniyeye âit olan risâlelerin makbûliyetine Gavs-ı Âzam imzâ basması nev'inden olduğudur.
İkinci maksadım: O kudsî üstâdımın kerâmetini izhar etmekle, kerâmât-ı evliyâyı inkâr eden mülhidleri iskât edip, hizmet-i Kur'âniyeye füturlar verecek çok esbâba mâruz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i mâneviyesini takviye ve şevklerini tezyid ve füturlarını izâle etmek idi. Benim için bir nevi hodfüruşluk nevinden olduğu için, ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, üstâdımın ve arkadaşlarımın hatırı için kabul ettim.
Bu Kerâmet-i Gavsiye risâlesi tedrîcen istihraç edildiği için birkaç parça oldu ve tetimmelere inkısâm etti. Gittikçe birbirini tenvir ve te'yid ettikçe vuzuh peydâ ediyor. İşârâtın bazısında za'fiyet varsa da, sâir arkadaşlarının ittifâkından aldığı kuvvet, o zaafı izâle eder. Hattâ, cây-ı hayrettir ki, o beş satırın âhirinde, herbirinin mertebesini ve has bir sıfatını îmâ etmek sûretinde, on beşten fazla hizmet-i Kur'âniyedeki mühim kardeşlerimi gösteriyor. Bu risâlede, kerâmet-i Gavsiye münâsebetiyle birkaç ehemmiyetli meseleler ve birkaç mühim hakîkatler beyân edilmiştir.
Bu risâleyi herkese tavsiye etmiyorum ve izin verıniyorum. Belki safvet ve insaf ve ihlâs ve hususiyeti bulunan kardeşlerime müsaade ediyorum. Hem, başında olan maksatlarımı düşünerek öyle baksın; beni, bir kerâmetfüruşluk vaziyetinde tasavvur etmesin.
 

Hasret ruzgari

Aktif Üyemiz
Konum
SAMSUN
Yirmi Sekizinci Lem'anın Fihristesinden
Bir Parça
BİRİNCİ NÜKTE : Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anhu, Kaside-i Ercûzesinde,
-1- deyip, bu zamanda tâmim edilen ecnebî harflerine bakıp, bu cümledeki harflerin cifrî ve ebcedî rakamlarının bu zamana parmak basmalarıyla, vâki cereyan-ı küfriyâneye işaret ettiği gibi; hem Ercûzesinde, hem Ercûzeyi te'yid ve takviye eden Kaside-i Celcelûtiyesinde, sarâhate yakın,
-2- fıkrasıyla, o cereyanın karşısında, vücudu ziyâsıyla anlaşılan ve zulmetin pek şiddetli ve sisli, yakıcı dehşetine karşı sönmeyen ve gittikçe zulmeti yararak dünyayı ziyâlandırmaya çalışan Risâle-i Nur'a ve müellifine hususî iltifâtını

-3- deyip, âhir zamana kadar Risâle-i Nur'un bedi' bir sûrette ışık vermesini ve yanmasını duâ ve niyâz eden ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın en mühim bir şâkirdi ve ulûmunun birinci nâşiri olan Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anhu, bidâyet-i İslâmda, Kur'ân'ın aleyhine açılan çok kapılara karşı mübârek İsm-i Âzamı şefi tutup, kâhramânâne ve merdâne hakâik-ı şeriatı ve esas-ı İslâmiyeti muhâfazaya çalıştığı gibi; âhir zamanda bütün bütün Kur'an'a muhâlefet eden zındıka cereyanına karşı, aynı İsm-i Âzamı şefî ve melce ve tahassüngâh ittihâz edip, cerh edilmez, Kur'ân'ın i'câzından gelen ve hâtem-i mu'cizeyi gösteren Risâle-i Nur'un sönmez nûruyla ve susmaz lisânıyla şecaatkârâne mukâbele ve mukavemet edip, yerin yüzünü yakıp çok çiçekleri kurutan zındıka nârını, İsm-i Âzamın kibriyâlı, azametli nûruyla ve ism-i Rahmân ve Rahîmin şefkatli ve re'fetli tecellîsinden nebeân eden âb-ı hayat ile söndüren; ve yanar yerlerde kuruyan nehir ve bağ çiçeklerine mukâbil, dağlarda ve kırlarda semâ yağmuru ve rahmetiyle hararete mütehammil ve şiddet-i bürûdete dayanıklı çiçekleri yetiştiren Risâle-i Nur'u görmesi ve şefkatkârâne ve tesellîdarâne ve kerâmetkârâne bakması, Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anhın makâm-ı velâyetinin iktizâ ettiğini hakkalyakîn gösterir.
1 Satır satır yazılan yabancı (Arapça olmayan) birtakım harflerdir.
2 Nur'un kandili gizli olarak yakılıp, aydınlatılır. Kandiller kandili gizli olarak tutuşturulur. O da tenevvür eder.
3 Ey Celcelet'in Nur'u! İsm-i Âzamın hürmetine benim yıldızımı çağlar ve devirler boyu parlat.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

Facebook

Üst Alt